Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Azgın tekelerin pîri olan Kılıç Ali Paşa cariye koynunda can verdiğinde 87 yaşındaydı

"Azgın teke sendromu"ndaki artışlarla ilgili haberleri okurken, eski asırlardaki benzer hadiseleri düşündüm.

Geçmişimizde bu konuda bol bol örnek vardı ve tarih kitaplarımız padişahından paşasına ve hattá sokaktaki adamına kadar çok sayıda erkeğin maceralarından sözetmişlerdi. Ama, 16. asırda yaşamış olan Kapdanıderya Kılıç Ali Paşa’nın "azgın teke sendromu" diğerlerini geride bırakmış ve Paşa, tarihlere "en azgın ve en hızlı teke" olarak geçmişti. Türk denizcilik tarihinin en kahraman amirallerinden biri kabul edilen Kılıç Ali Paşa, seksenini geride bıraktığı yıllarda bile yatağına her gece bir bakire cariye almış ve ölümü de bu yüzden olmuştu. 87 yaşındaki Paşa, 1587’nin 21 Haziran akşamı kendisinden neredeyse 70 yaş küçük cariyelerle beraber sazlı-sözlü bir cümbüşe dalmış ve aynı gece, yataktan Paşa’nın cenazesini çıkarmışlardı.

İSİM babalığını Selahattin Duman’ın yaptığı "azgın teke sendromu" meğer ne çok yaygınmış! Her geçen gün bu sendroma tutulan yeni isimlerle teşerrüf edip maceralarını öğreniyor ve azgın teke vak’asının nasıl artmakta olduğunu görüyoruz.

Basınımızın sendromdaki artışlar konusunda verdiği haberleri okurken, eski asırlardaki benzer hadiseleri düşündüm. Geçmişimizde bu konuda bol bol örnek vardı; tarih kitaplarımız padişahından paşasına, kapdanıderyasından sokaktaki adamına kadar çok sayıda erkeğin benzer maceralarını yazmışlardı. Ama "azgın teke sendromu" kavramı o devirlerde şimdiki gibi ilmi bir şekilde ortaya konmadığı için, málum davranışlardan sadece "kadın düşkünlüğü" yahut "azgınlık" gibisinden isimlerle bahsedilmişti.

Meselá, Sultan İbrahim ile Beşinci Murad, kadınlara olması gerektiğinden çok daha fazla düşkündüler. Sultan İbrahim’in merakı devleti bazan tehlikeli vaziyetlere koyacak, Beşinci Murad’ın yaptıkları ise işitenlerde sessiz tebessümler yaratacaktı.

Sultan İbrahim, devletin önde gelen kumandan paşalarının nikáhlı hanımlarına bile el atmaya kalkışınca Anadolu’da kanlı isyanlar çıkmıştı. 1876’da tahttan indirilmesinden sonra Çırağan Sarayı’na kapatılan Beşinci Murad ise yanındaki genç cariyeleriyle günde on-on defa birarada olmaya başlayınca, annesi Şevkefza Kadın çareyi büyücülerde ve muskacılarda aramış, onlardan şefaat ummuştu. 60 küsur yaşındayken daha yirmisini bulmamış olan cariyesi Ruhşah’a içli aşk mektupları gönderip "Bu gece de gelmez isen vallahi ölümüme sebep olacaksın" diye yakaran Birinci Abdülhamid ise, tarihlere "romantik áşık" olarak geçecekti.

EN AZGIN VE EN HIZLI TEKE

Ama, 16. asırda yaşamış olan Kapdanıderya Kılıç Ali Paşa’daki "azgın teke sendromu", bütün diğer örnekleri geride bırakacak ve Paşa, "en azgın ve en hızlı teke" unvanını asırlar boyunca elinde tutacaktı.

Ali Paşa kimi tarihçiye göre İtalyan, kimine göreyse Barbaros Hayreddin Paşa’nın yetiştirmesi olan bir Türk idi. 1500 yılında doğdu, gençliği Hayreddin ve Turgut Reisler ile beraber deniz savaşlarında geçti. Bahriye tarihimizin en büyük yenilgisi olan 1571’deki İnebahtı Savaşı’nda Türk donanmasının tamamen yokolmasına máni olduğu için Kapdanıderyalığa getirildi ve 1587’nin 21 Haziran’ındaki ölümüne kadar bu vazifede kaldı. Birçok hayır işleri de yapmıştı ve Tophane’de bugün hálá onun ismini taşıyan büyük camii de o inşa ettirmişti.

"Uluç" ve "Kılıç" lákaplarıyla anılan ve "Reis" de denilen Ali Paşa, tarihlere bir zamanların en kuvvetli deniz gücü olan Türk donanmasının yaratıcılarından ve en kahraman amirallerinden biri olarak yazılmasının yanısıra, bir diğer özelliğiyle daha geçti: Bugün "azgın teke sendromu" dediğimiz davranışın en uç örneği olarak... Paşa bu işte öylesine ileriye gitmişti ki, ölümü bile bu uğurda gitmişti...

Kılıç Ali Paşa’nın kadınlara, özellikle de bakirelere karşı aşırı düşkünlüğü o devirlerde herkesin dilindeydi. Seksenini geride bırakmasından sonra bile, her gecesini mutlaka en az bir bakire cariyeyle beraber geçirdiği, üstelik beraberliklerinin sözde kalmadığı, fiiliyatta da başarıyla neticelendiği anlatılır, Paşa’nın bu gücü, yaşıtı olan erkekleri hasetlerinden çatlatırdı.

PAŞA’YA CARİYE PERHİZİ

1587 ilkbaharında artık 87 yaşına gelmiş olan Ali Paşa, birdenbire yatağa düştü. İmparatorluğun en namlı tabipleri, denizlerin ve gecelerin kahramanına şifa bulabilmek için birbirleriyle yarışır oldular. Bitip tükenmek bitmeyen muayenelerden sonra 1587’nin 21 Haziran akşamı "Paşa hazretleri" dediler, "Evvelá şu iláçları almanız ve perhize girmeniz gerek...". Sonra, bahsettikleri perhizin kızartmalarla ve zeytinyağlı yemeklerle alákasının bulunmadığını, "cariyelerden uzak durmak" olduğunu söylediler.

Ama, Paşa’ya söz anlatabilmek ne mümkün? Kılıç Ali Paşa "Benim şifam iláçlarda değil, sizin menetmek istediklerinizdedir" diye kükreyip tabipleri huzurundan kovdu. Sonra, pek mecáli kalmadığından olacak yatağına uzandı, haremağalarına "Avratları tez getüresiniz!" buyurdu ve kendisinden neredeyse 70 yaş küçük cariyelerle sazlı-sözlü cümbüşe daldı.

Paşa’nın o gece yataktan cenazesini çıkardılar.

Tarihimizdeki "azgın teke sendromu"nun en ileri örneğini teşkil eden Kılıç Ali Paşa’nın öyküsü, işte böyle. Paşa’nın yolundan gitmek isteyen ama málum sebepler yüzünden zorluk çekenler için, Paşa’nın yaşadığı devirlerin daha öncesinden kalma elyazması bir tıp kitabındaki bir reçetenin bazı kısımlarını da günümüzün Türkçesi’ne naklederek yayınlıyorum.

VIAGRA’NIN YAN ETKİLERİNDEN ÇEKİNEN AZGIN TEKELERE  500 YILLIK REÇETE

BU sayfada bugüne kadar eski kitaplardan aldığım birçok reçeteyi sevabına yayınladım.

Şimdi, Viagra’nın yüksek tansiyon yahut kalp krizi riski gibi yan etkilerinden çekinenler için yine eski bir metni, 15. yüzyılın ikinci yarısında zamanın hükümdarları için hazırlanan ve cinsel güçsüzlüğü ortadan kaldırdığı söylenen bir macunun nasıl yapılacağını anlatan bir reçeteyi bugünün diline naklederek veriyorum. Ama, ilácı imal etmeye kalkışacak olanların başlarına birşey gelmesi ihtimalini ortadan kaldırmak için macunun içine konması gereken bazı maddeleri yazmadığımı da peşinen söyleyeyim:

İşte, şimdi Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi’nde, muhafaza edilen reçete:

"...Bu macun vücuttaki bütün illeti ve marazı defeder, çocuğu olmayanı çocuk sahibi yapar ve Allah’ın izniyle bütün bozuklukları alır. İlácı kullananlar akşamları bundan altı dirhem yedikleri takdirde, ertesi sabah idrarlarını yaparlarken vücutlarından idrarla beraber nelerin çıktığını görüp hayrete düşerler. Anlayacağınız, bu macunun faydası bir gecede görülür.

İlácın terkibi ve yapılışı şu şekildedir: Onar dirhem karanfil, kebabe, fülfül ve tarçın; beşer dirhem udü’l-kahir ve kereviz tohumu alasın. Gene onar dirhem Mısır anasonu, ısırgan, havuç, şalgam, üzerlik, turp tohumu, mastaki, sakız, sinameki, ak günlük, acıbadem yağı ve yirmi dirhem çörek otunu da bir tarafa koyasın. Bunların hepsini havanda iyice dövüp beyaz bal iláve ederek macun haline getiresin, macunun içine beş çekirdek misk ve altmış dirhem de şeker katasın. Bir káseye koyup sabah ve akşam altışar dirhem yiyesin. Yediğin sırada abdestli olarak bazı duaları okuduğun takdirde, ilácın tesirini daha kuvvetli bir şekilde göresin"


Senelerdir yerlerde sürünen Türk Müziği bu CD ile ayağa kalkıyor

TÜRKİYE’de herşeyin artık günübirlik yaşanır olmasından musiki de çoktan nasibini aldı. Gazetelerin birinci sayfalarındaki zamane sanatçılarının ömrü sadece birkaç ay sürüyor, sonra yerlerini başkaları alıyor. Gündemde kendilerine "sanatçı" dedirterek kalabilmeye azimli olanları ise, isimlerini sanatlarıyla değil, magazin konusu hálinde devam ettirme yolundalar.

Ama, bütün bu toz-duman arasında, sanatı gerçek ve kalıcı bir şekilde yapabilen, ortaya sessiz-sadasız da olsa ciddi eserler koyabilen tek-tük kişiler neyse ki hálá mevcud.

Türkiye’nin Cemil Bey’den sonra yetiştirdiği en seçkin klasik kemençe üstadlarından olan Derya Türkan’ın bugünlerde çıkarttığı "Minstrel’s Era", yani "Saray müzisyenleri çağı" isimli CD, işte bu örneklerden biri.

Derya Türkan, CD’sinde, 17. asırda Osmanlı hükümdarlarının huzurunda icra edilmiş olan saz eserlerini alışılmışın dışında, ama eserin ruhunu bozmayan modern bir yorumla icra ediyor. CD’de, Türkiye’nin en parlak viyolonselcilerinden olan Uğur Işık ile Batı’da gayet iyi tanınan Fransız caz kontrbasçısı Renaul Garcia Fons, 17. yüzyılın nağmelerini Derya Türkan ile beraber bugün hemen herkesin rahatça dinleyip zevk alabileceği bir hále getiriyorlar.

CD’yi dinlerken, klasik kemençenin inanılmaz bir hüzünle dolu sesinin enginlerdeki berrak kanat çırpışlarının refakatinde, bir zamanlar Topkapı Sarayı’nın yaldızlı kubbelerini saran nağmeler kulaklarınızda yankılanacak ve asırlar önce kaybolmuş bir álemin, bugünün giysilerine bürünmüş halde önünüzde durduğunu hissedeceksiniz. Ben, Cemil Bey’in 20. yüzyılın başındaki kayıtlarının müzisyenlerimize hálá ilham veren bir nağmeler deryası olması gibi, Derya Türkan’ın CD’sindeki Rastlar’ın, Nihavendler’in, Buselikler’in ve Mevc-i Deryálar’ın resmigeçidinin de ileriki zamanların müzisyenlerine aynı ilhamı vereceğine inanıyorum.
X