Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Azap yolu (son)

İKİ gündür anlattığım gibi, eğer son, en son kalan Rumların hala tek tük varolduğu bir İstanbul semtinde ikâmet ediyorsam, acaba bu seçim sıradan bir tesadüften mi kaynaklanıyor?

Yoksa ben tercihi yaptığım sırada, irademe itaat etmeyi reddeden ve kendi bildiğini okuyarak “gaip zaman peşinde” koşan bilinçaltım mı devreye girmişti?

Emin değilim ama, olabilir!

* * *


OLABİLİR
, çünkü daha çok çocuktum ve aynı muhitte oturan akrabaları ziyarete gittiğimizde, tıpkı Tatavla’da, yani nâm-ı diğer Kurtuluş’ta; tıpkı Aya Stefanos’ta, yani nâm-ı diğer Yeşilköy’de; veya tıpkı Boğaz’ın iki yakasındaki köylerde olduğu gibi buranın da sokaklarında, muhallebicilerinde, evlerinde Ritsos lisanına hısım dil konuşulurdu.


Asla yadırgamazdım. Zira doğduğum andan itibaren böyle bir ortamda yetişmiştim.


Eh, babamın can yoldaşı benim Koço amcam değil miydi? Henüz camiye gitmemişken de içine girdiğim ilk mabed, oğlu Hristo’nun vaftizine gittiğimiz kilise olmamış mıydı?


Zaten kundaktan itibaren Kalamış’taki Todori’nin masaları arasında büyüdüm. Yaşım ilerledikçe de garson Yani maden suyundan biraya, sonra biradan rakıya geçmeme izin verdi.


Artı, Yorgo usta, Panayot, Manol, Elya Dayı falan, matbaadaki iletişim dilini Türkçe kadar Rumca oluştururdu. Müslüman çırak ve kalfalar bile “kalimera” diye selam çakardı.


Artı, Vito yengem Bedri dayımın karısı, Panos efendi de anneannemin iskarpincisiydi.


Ve nihayet, öz be öz vatanından yaka paça k-o-v-u-l-a-n o Koço Amcam Atina’da öldüğünde, felç geçirmiş babam bunu duyduğu takdirde daha da fena olur diye haber gizlendi.


Zaten az sonra kendisi de ecel döşeğine yattığında, pederim eğer konuşabilirse anneme, “Koço’yu ara, gelsin. Zıbarmadan yüzünü göreyim” diye sayıklayarak öldü.

* * *


TEK
kelime yalanım varsa nâmerdim ki, bu anlattıklarım milâd öncesine uzanmıyor.


Ulusların tarihinde kocca, koskoca bir hiç olan olan kırk – elli yıl öncesine çıkıyor.


Pekiii, nasıl oluyor da böylesine kısacık bir zaman diliminden sonra bile yukarıdaki “gündelik gerçekler” bugün “inanılmayacak masal” (!) gibi görünüyor?


Nasıl oluyor da, ikâmet ettiğim semtte hâlâ tek tük yaşayan o son, en son Rumların ezici çoğunluğunu, heyhat bir ayağı çukurda, ihtiyar, çok ihtiyar insanlar oluşturuyor?


Ve nasıl oluyor da, kiracısı olduğum hane de dahil, bir zamanlar o Rumların yaşadığı bu semtin evleri, apartmanları, katları, şehrin hemen diğer hiçbir yerinde rastlanmayan biçimde, demir parmaklıklarla, dikenli tellerle, sürgülü kilitlerle tahkim edilmiş bulunuyor?


Çünkü buralara tecavüz edildi!

* * *


EVET
evet, hem 6–7 Eylül 1955’te gerçekleşen o korkunç pogromda tecavüz edildi, hem de hep bir Demokles kılıcı gibi asılı duran “tecavüz tehdidi”yle tecavüz edildi!


Sayayım mı? Varlık vergisiyle; Aşkale sürgünüyle; yirmi tertip er angaryasıyla; miras ve vakıf gaspıyla; 1964 kararnamesiyle; Heybeliada kilidiyle; subay ve memur yasağıyla; artı, pasaport şifresinden tapu damgasına uzanan binbir gizli ayırımcılıkla, bütün gayr-ı müslimler gibi Rumların da canına, malına ve namusuna “tecavüz tehdidiyle” tecavüz edildi ve ediliyor.


Dolayısıyla, kale gibi ev korumak ihtiyacı, öz be öz Türkiye Rumlarını “öteki” addeden bir Türkiye’nin, onları daima ve daima “azap yolu”na sürmesinden kaynaklandı. 


Bu “azap yolu” deyimiyle, tabii ki yine öz be öz bizim Patrik’imiz olan Barteleomos Hazretlerinin “çarmıha gerilmişlik” ifadesini kullanırken metaforik biçimde çağrıştırdığı ve İsa Mesih’inKudüs-ü Şerif’te katettiği acılar ve çileler güzergahını kastediyorum.


Ve o “azap yolu” artık mutlaka sona ermelidir ki, semtimin öz be öz sakini olan ve bilhassa da öz be öz b-i-z olan Rumlara çektirdiğimiz acılar ve çileler artık nihayet bulsun!

X