Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Azap yolu (I)

MALÛM, öz be öz b-i-z-i-m Patrik’imiz olan ve başımızın üzerindeki en mutena yere oturan 2’nci Barthelomeos Hazretleri sonsuz haklı olarak, yine öz be öz k-e-n-d-i ülkesindeki gayr-ı müslim azınlıkların maruz kaldığı baskılardan yakındı ya, bir kaşık suda fırtına koptu.

Neymiş, bu ezilmişlik hissiyatını dile getirirken, bütün Hıristiyan lisanlarda mecâzi bir metafor oluşturan ve İsa Mesih’in Kudüs’ü Şerif’te katettiği “azap yolu” çilesini çağrıştıran “çarmıha gerilmişlik” ifadesini kullanmışmış. Fesüphanallah! Ya hangi deyimi kullanacaktı? Yoksa, “aferin, ne güzel canımıza okuyorsunuz” diye bizleri takdis mi edecekti ? O halde ben de konuyu hem kendi “mahalle çevrem”den, hem de Patrik Hazretlerinin etnik ve dini mensubiyetini taşıdığı için Rum yurttaşlarımız açısından işleyeceğim. 

 

* * *


BU
satırlar yazarı son Rumların hâlâ tek tük yaşadığı semtlerden birinde ikâmet ediyor. Öyle ki, dikkatli bir gözlemci bazı bodrum katlarına, başlığı görünmeyecek şekilde katlanmış ve Grek hurufatıyla dizilmiş “Apoyev Matini” gazetesinin iliştirildiğini farkeder. Birazdan, yaşlı, ama sonsuz yaşlı ve matemler giyinmiş bir kadın pencereyi aralar. İlk iş ölüm ilanlarına göz atacaktır. Feriköy’deki Dodeka Apostoloi veya Dolapdere’deki Panagia Evangelistria kiliselerinde kimin cenazesinin kalkacağına bakacaktır. Pek nadir olmak kaydıyla da, eğer cam açıksa, aynı bodrum katından Yorgo Bacanos’lu bir acemaşiran peşrevi veya içinde Despina sözü geçen bir taş plak kantosu işitilebilir.

 

* * *


YİNE
mahallemde, bazı güneşli öğleden sonralarında, ezici çoğunluğu yine hayli yaşlı diğer Rum sakinler, tam köşedeki pastahanenin terasında buluşurlar. Hem ışık huzmelerinin altında ihtiyar kemiklerini ısıtırlar, hem de kötü demlenmiş çayı paskalya çöreğiyle birlikte yudumlarken, buraların böyle olmadığı günlerden konuşurlar. Ve, o çayın Abdi beyin abdest suyu tadına rağmen o paskalya çöreği çok lezizdir. Zira, şimdikinden iki önceki ilk Türk usta mahlebi böyle kıvamında karıştırmayı hem pastahanenin kurucu sahibi, hem de gerçek ve en eski ustası olan Müsü Yani’den öğrenmiştir. Müsü Yani ise meçhulumüzdür. Bir geceyarısı, tası ve tarağı dahi toplamasına izin verilmeden, adını sanını, yolunu yordamını, adetini adabını bilmediği Atina’ya postalanmıştır. Ama şükür, çöreğin taamındaki gibi gelenekteki süreklilik de hala devam eder. Aynı Paskalya’nın yortusu geldiğinde, camekan kırmızı yumurtalarla bezenir. Oysa eyvah, hayal meyal dahi olsa Karnaval şenlikleri sırasında sokaklarda gezinen maskara kortejlerini hatırlayacak fânilerin sayısı bir, en fazla iki elin parmaklarını geçmez.

 

* * *


BURASI
ezelden beri “ekalliyet yoğunluklu” bir semt oluştururdu. Tıpkı Tatavla’da, yani nâm-ı diğer Kurtuluş’ta; tıpkı Aya Stefanos’ta, yani nâm-ı diğer Yeşilköy’de; veya tıpkı Boğaz’ın iki yakasındaki köylerde olduğu gibi buranın da sokaklarında, dükkanlarında, evlerinde,ağırlıklı olarak Ritsos lisanına hısım dil konuşulurdu. Peki, şimdi neden bir mahalle pastanesinin terasını bile dolduracak sayıda değiller? Niçin, muhkim ve loş bodrum katlarında ve feri sönmüş gözlerle okudukları son Rumca gazetelerde, kendi cenaze ilânlarının yayınlanacağı günü bekliyorlar? Kaldı ki o bodrum ve zemin katlarına ek olarak, kiracısı olduğum benimkisi de dahil, hırsızlık oranı diğer mahallelerden daha yüksek olmayan bu semtteki hemen bütün eski ev ve apartmanların birinci, hatta ikinci katları dahi neden demir parmaklıklarla tahkim edilmiş? Niçin çatılarda ve saçaklarda bile haneleri birbirlerinden ayıran dikenli teller var? Zaten çifter kilitli kapıların arkasında da neden daha sonra kaba sürgüler eklenmiş? Yukarıdaki soruların cevabı “azap yolu”nu kateden Patrik Hazretlerinin dile getirdiği o “çarmıha gerilmişlik duygusu”nda yatıyor ki, yarın açıklayacağım.

X