GeriSpor Ayşe'nin gözlüğü... Aktif tatil yaptım
MENÜ
  • Yazdır
  • A
    Yazı Tipi
  • Yorumlar
    0
    • Yazdır
    • A
      Yazı Tipi

Ayşe'nin gözlüğü... Aktif tatil yaptım

Ayşe ARMAN

O Cumartesi, 1970 metrede, son 27 yılımın en lezzetli gözlemesini yerken, güneşin bana pis bir oyun oynayacağından, (bedenimde atlet şeklinde bir amele yanığı izi bırakacağından) habersiz, etrafı seyrediyordum.

1970 metreden herşeyi küçücük görüyor, gördüğüm herşeyi küçücük beynime kaydediyordum. Sağ tarafta görülen yerleşim birimi Fethiye, ileride aşağıda Ölüdeniz, önümüz binlerce mil apaçık deniz, yukarıda Tanrı, burada ben, aklımda sen!

Yüzümün yüzölçümünde iki santimetre kareden fazla yer işgal etmeyen göz bebeğimden, beynime koca bir dünya akıp gidiyordu ki...

*

Bir ses duydum.

Çatalımı gözlememden çıkarıp yana koydum ve o sesi dinlemeye koyuldum.

‘‘Bu yükseklikte bir yerlerde doğduğumdan bilirim'' diyen, yüzü ve kafasının üstü, sonradan beni bir ameleye çevirdiğini öğrendiğim, aynı güneş tarafından küre şeklinde kızartılmış bir adam konuşuyordu.

Elbetteki konuşacaktı!

Çünkü biz, bir kısım medya olarak, farklı dergi, gazete ve televizyon kanallarından toplam otuz kişi Babadağ'ın tepesinde bir basın toplantısındaydık.

İyi de konuşan kimdi?

*

9 şirketli Silkar Grubu'nun yönetim kurulu başkanı Burhan Silahtaroğlu.

Erzurumlu ve Alman.

İki tabiyet sadece ebeveynlerden birinin milliyetiyle ilgili değil. Doğduğu yer Erzurum olabilir ama o bir Alman olarak yetişmiş. Çocuklarını da öyle yetiştirmiş. Kızı Zeynep gerçi Üsküdar Amerikanlı ama, oğlu Atilla açığı bir Alman Liseli olarak kapatıyor.

İş disiplini ve tevazu açısından görülmeye değer bir aile.

Çok şirketli, çok varlıklı, yani çok paralı ailelerin çocuklarının mütevazı davranışları hep ilgimi çekmiştir. Daha önce de görmüştüm ve şaşırmıştım, çalışmaya ihtiyaçları olmadığı halde, hayalimdeki gibi rantiye yaşayabilmeleri çok kolayken...

*

Hayır onlar öyle yapmıyorlar...

Onu da yapayım, bunu da yapayım diyerek kendilerini perişan ediyorlar!

Anlaşılması en azından benim için zor olsa da...

Son derece saygıdeğer bir davranış olduğunu düşünüyorum.

İsterlerse yan gelip yatacaklarına, güneşte yanlarını yakacaklarına, yukarda anlatılan örnekte olduğu gibi Babadağ'ın tepesinde bulunan biz gazetecilere, sekiz saat ‘‘O öyle yapılıyor, bu böyle yapılıyor'' diye laf anlatıyorlar. Anlatmakla kalmıyor, kendi geliştirdikleri ‘‘o kavram''ı bizzat uyguluyorlar.

*

Yazının bu bölümünde o kavramı anlatmak lazım değil mi? Peki o zaman. Son 27 yılın en güzel gözlemesini yememe sebep olan o kavram neydi?

Aktif tatil.

İşte Silahtaroğlu ailesinin bir yanıyla Alman olduğu bundan belli, ‘‘ye-iç-yat'' türü tatile karşı olabilmek için, benim iyi tanıdığım o sarı insanlara yakın olmak gerekir!

Onlar aktif tatil diye bir kavram geliştirmişler.

İşinden gücünden bıkıp da, denize kuma güneşe yayılmak, dinlenmek isteyen insanları o spordan bu spora sürükleyip duruyorlar...

Onlar, Club Lykia World bünyesinde size, insanın ilk duyduğunda sinirini bozacak kadar stresli görünen sayısız sportif etkinlikler sunuyorlar.

*

Bünyelerinde kuvars kumlu aydınlatmalı 21 tenis kortu bulundurduklarından, kurs görüp profesyonel sertifika alabileceğinizi, ya da yine kurs görüp CMAS ya da PADI dalgıç belgesine sahip olabileceğinizi, tatil köylerinde bir de basınç odası bulundurduklarını filan anlatmak istemiyorum. Gerçi sualtı motorsikletlerinin ve sualtı video cihazlarının olması hoş ama beni aktif spor dahilinde yer alan macera sporları daha çok ilgilendiriyor.

Yani rafting, Kelebek Vadisi'nde canyoning ve en çok da paraglyding.

*

Neden biliyor musunuz?

Çünkü beyniniz bu yapacağınız acayip spora kilitleniyor ve siz hayata dair geri kalan herşeyi unutuyorsunuz.

Hedefe kilitlenmek ancak bu olabilir...

Geri kalan, lüzumlu lüzumsuz herşey de böyle unutulabilir.

Tatil de bu zaten...

Ben bu kavramı çok tuttum.

Aktif iş hayatının, yerini acilen aktif tatile bırakmasını diliyorum.

*

İşte Babadağ'ının tepesindeki ‘‘gözlemeli basın toplantısı''nın sebebi de, bu kavramını anlatmak, en çok da Türkiye'de hızlıca yayılan o yeni sporu, yamaç paraşütünü tanıtmaktı.

Biz üç kadın, başımıza geleceklerden habersiz...

‘‘Basın toplantısı mı varmış, gidelim bari, sonra güneşleniriz'' diyerek salınarak yola çıktık. Aslında ‘‘toplantı bir saatlik mesafede, şu gördüğünüz dağın tepesinde dendiğinde'' başımıza gelecekleri bilmeliydik.

Bilemedik.

Yanları açık bir kamyonete doluştuk.

Ver elini Babadağ...

*

Babadağ elini öyle kolay kolay vermiyor.

Önce bütün böbrek taşlarınızı istiyor!

Ondan sonra vertigo'nuz (yükseklik korkusu) varsa kesin tedavi yerine geçiyor. Ve en önemlisi macera sporlarının en önde gelenini yapmış oluyorsunuz. Maceradan kastım lay-lay-lay değil. Yani öyle sıradan bir şey değil. Dağ gibi Babadağ'a çıkarken, hayatınız bilmem kaç kez gözünüzün önünden geçiyor. Ha şimdi öleceğim, ha birazdan öleceğim diye. Çünkü tek tekerlek boşta, ya da bize öyle geliyor. Boş dediğim hoş değil, uçurum resmen!

Bir düştün mü...

Geri gelişi yok!

Ancak ruh şeklinde bulutların arasında görünebilirsiniz.

*

Yukarıya vardığımızda yüzümüz de ruh gibi bembeyaz kestiğinden kendimize gelinceye kadar epeyce bir süre geçmesi gerekti.

Geldik de ne oldu...

Yapacağımız şeyi görünce...

Yeniden ruh haline büründük!

Gerisin geri emniyetli odalarımıza döndük!

HAMİŞ: Tabii ki bunu kendime yediremedim. Bir sonraki gün atladım. Müsadenizle onu da yarın anlatayım!

False
Haber Yorumlarını Göster
Haber Yorumlarını Gizle