"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Ayşe'nin Gözlüğü

Ayşe ARMAN

Çatlak teneke

CEMİL İpekçi, Ahmet Utlu'ya anlatmış.

O da e-mail'le bu hoş hikayeyi tanıdıklarına yollamış.

Onlardan biri ben oluyorum.

E sizler de benim tanıdıklarım olduğunuza göre...

Sizler de eksik kalmayın istedim!

* * *

Yaşlı köylü, omuzundaki sopanın iki yanına asılı tenekelerle yıllardır çeşmeden evine su taşıyor.

Çeşme uzak.

İki tenekenin biri de yıllardır çatlak.

Ter içinde eve döndüğünde çatlak tenekedeki su, yarıya inmiş oluyor.

Ama adam ısrarlı...

Hálá bu garip işi yapmaya devam ediyor.

Bir gün bu duruma çatlak teneke müdahale ediyor:

- Yıllardır usanmadın beni taşımaktan... Çatlağım işte! Su yerlere dökülüyor. Öbür teneke ise dopdolu dönüyor eve. Ben işe yaramıyorum... Vazgeç artık benden!

Köylü, çatlak tenekeyi yeniden alıp, çeşme yoluna götürüyor ve şöyle diyor:

- Ben seni hep sol yanımda taşırım. Yolun sağına bak, kupkuru! Yani her yer gibi. Ama sol taraf, öyle mi? Senin yıllardır geçtiğin yerler beslendi, bereketlendi. Çicekler açtı, ağaçlar yükseldi...

Hayat Dersleri

BUGÜN İnternet'ten çalışıyoruz...

Ali Gülkanat yollamış.

‘‘Hayat Üniversitesi'nden Notlar’’ adı altında.

5 öykü var.

Biri çok hoşuma gitti.

Kendisi kaynak belirtmediği için, ben de veremiyorum.

Bana çok çarpıcı geldi, başka bir şey söylemeye gerek duymuyorum.

* * *

Okuldaki ikinci ayımda, hocamız test sorularını dağıttı. Ben okulun en iyi öğrencilerinden biriydim. Son soruya kadar soluk almadan geldim ve orada çakıldım, kaldım.

Son soru aynen şöyleydi:

- Her gün okulu temizleyen hademe kadının ilk adı nedir?

Bu herhalde bir çeşit şaka olmalıydı. Kadını yerleri silerken hemen her gün görüyordum. Uzun boylu, siyah saçlı bir kadındı. 50'lerinde falan olmalıydı. Ama adını nereden bilecektim ki!

Son soruyu yanıtsız bırakıp kağıdı teslim ettim. Süre biterken bir öğrenci, son sorunun test sonuçlarına dahil olup olmadığı sordu. ‘‘Tabii dahil’’ dedi hocamız, ‘‘İş yaşamı boyunca insanlarla karşılaşacaksınız. Hepsi birbirinden farklı insanlar. Ama hepsi sizin ilgi ve dikkatinizi hakkeden insanlar. Onlara sadece gülümseyip, merhaba demeniz gerekse bile...’’

Bu dersi hayatım boyunca unutmadım.

O hademenin adını da...

Dorothy idi.

Arzu’nun Nurgül Ablası

AŞAĞIDAKİ e-mail'i de Arzu Erdoğan göndermiş. Arzu benim Tempo'dan arkadaşım. İçim daraldı. Yüreğim burkuldu. Yani yazdıklarını okuyunca. O bana anlatıp rahatlıyor. Ben onun bana anlattıklarını size aktarınca. Tamam, biz rahatlıyoruz ama Nurgül Abla'nın şansı yok!

O, orada oğluyla çaresiz durmak zorunda...

* * *

‘‘Hayatım boyunca (çocukluğum hariç) parasızlık çektim.

Sırtını dayadığın birilerinin olmamasının ne anlama geldiğini iyi bilirim. Parasızlığın da. Annemi parasızlık yüzünden kaybettim. Ve o gün yemin ettim: Bir daha asla parasız kalmayacağım! Allah'a şükür kazanıyorum ve böyle şeyler yaşamamak için elimden geleni yapıyorum.

Neden mi anlatıyorum bunları?

Manikürcü Sezen yazından söz ediyorum.

Ben de bir başka öykü biliyorum, sana onu anlatmak istiyorum.

* * *

Eski oturduğum yerde (Bağcılar) bir kadın tanıyorum:

Nurgül Abla.

Evlere temizliğe gidiyor.

Kocası bir başka kadınla kaçmış, o da dört çocuğuyla kalmış. Bir zamanlar maddi durumları fena değilmiş. Kocası iflas edip, bir başka kadınla kaçınca, borçlular evin kapısına dayanıp, haciz yoluyla varını yoğunu almışlar. Nurgül Abla, şimdi evlere temizliğe gidiyor ama hiç gocunmuyor. Çünkü oğlu yürüyemiyor. Beş yıl kadar önce bir trafik kazası geçiriyor, omuriliği zedeleniyor. Ancak ameliyatla düzelip yürüyebilir. Tek derdi, senin de tahmin edebileceğin gibi para. Üstelik de, beş, altı milyar gibi bazılarının bir kalemde düşünmeden harcayabileceği kadar ‘‘küçük’’ bir para.

* * *

Bir ara mahalleli kendi arasında para toplamaya çalıştı.

Ama onlar da fakirdi, ancak 150 milyon gibi bir şey birikti.

Gece filan düzenlendi, kimse itibar etmedi.

17 Ağustos depreminde herkes sokağa döküldü. Bir tek Nurgül Abla ve oğlu inmedi. Çünkü yürüyemiyordu çocuk. 20 yaşında bir delikanlı olduğundan, kucağına alıp indiremeyeceği için, o da onunla birlikte kaldı.

Üstelik depremin en etkili olduğu ilçelerden birinde, Bağcılar'da.

O gece kimse apartmana girip onları indirmeye cesaret edemedi.

Ama ertesi gün, bir battaniyeyle indirdiler Nurgül Abla'nın oğlunu.

* * *

Sonra ne oldu biliyor musun?

Mahallelinin topladığı ve banka hesabına yatırılan 150 milyon lirayı depremzedelere bağışladı çocuk. Çünkü o kadarcık para onun işine yaramıyordu, üstelik para hastane masrafı için toplandığından, banka da, o parayı çocuğun kullanması için vermiyordu.

Nurgül Abla'nın başvurmadığı yer kalmadı. Valilik, Emniyet Müdürlüğü, Sağlık Bakanlığı... Hiçbiri yardım etmedi. Sonra bana geldi kadın, gazeteciyim ya, belki gazetede filan çıkmasına yardımcı olurum da, bir hayırsever görüp yardım eder diye. Bizim gazeteye söyledim, ilgilenen olmadı. Senin anlayacağın ben de bir şey yapamadım. Bunları neden mi anlatıyorum? Yazın beni duygulandırdı ondan. (Arzu Erdoğan)’’

X