Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ayrı bir tür

Özel Hat’ta, Cengiz İmren, Seren Serengil ve annesinin nasıl da ağız tadıyla kapıştıklarının anlatıldığı haber yayınlanıyor.

(Özel Hat: Hani Vatan Şaşmaz’ın ‘Sarışın James Bond mu olurmuş, son James Bond ben olmalıydım; ben, Şaşmaz; Vatan Şaşmaz...’ edalarıyla sunduğu, jenerikte android sesli bir herifin ‘Vinzıpçekssssaaaaa!’ şeklinde böğürdüğü magazin programı.)

Ekranda öfkeyle elini kolunu sallayan Cengiz İmren’in görüntüleri... Fonda ‘Ben dokuz ay ağladım dokuz ay!!!’ diye bağıran Nevin Teoman’ın sesi....

‘Shaffer’ler vs. İpek’ tripotu ya da ne bileyim ama-ne-trip-hop’u kadar değilse de yeterince müstehcen, yüz kızartıcı bir tondan car car car atışıyorlar.

Cengiz İmren, Seda Sayan’ın sabah programına çıkmış. Cengiz İmren’in daha önce bir başka programda buyurduğu; ‘Seren benim namusum değildi. Olsaydı öldürmem lázımdı’ şeklindeki abuk subuk, insanda ‘Ah odunlar dile gelse de bunun yerine huşu içinde onları dinlesek’ hissiyatı uyandıran beyanatına içerlemiş olan anne Nevin Hanım, programa canlı telefon bağlantısıyla dahlolmuş...

Sonra Seren Serengil’in de katılımıyla hadise bir telefon konferansına dönüşmüş; pek ‘seviyeli’ bir ‘sen mi kapkaççı çetesindensin, ben mi vaktiyle uyuşturucu kuryesiymişim’ tartışması yürütüyorlar.

Aralara da işte, eski ‘mesut’ günlerden derlenmiş flashback sekansları serpiştilirmiş: Cengiz İmren kapkaç çetesiyle birlikte tutuklanmış, kelepçelenmiş, götürülürken... Seren Serengil ve Cengiz İmren, bir televizyon programında birbirlerinin gözünün içine bakarak düet yaparlarken...

Öööyle bir yerlere bakan görüntüleri yayınlanan Nevin Hanım, muhtemelen içinden ‘ya sabır’ çekerken... Cesur ve Güzel Yalan Rüzgárının Sosyetik Prensesi Serenad Dolapdere’de adlı bir dizi, tekmili birden...

Her şey bir yana, iki saattir bunun karşısında hipnozlu zargana gibi paralize bir şekilde kalakalmış olmama kızarak, dişlerimi gıcırdatıyordum ki...

Yine Seren Serengil bir dile geldi; sinirlerimin makarası boşaldı. Gidip bir koşu Seren Serengil’in yanağından makas alasım geldi.

Bu his bana bir Seren Serengil’i gördüğümde geliyor, bir de Banu Alkan’ı... Valla...

Onlar konuşuyor, ben kopuyorum. Ne ‘Bunlar bizi nasıl böyle göz göre göre salak yerine koyuyor’ hissiyatından kaynaklanan öfke kalıyor, ne benden bile şuursuz birilerini görmüş olmaktan kaynaklanan merhamet duygusu... Pür neşe...

Hani Seda Sayan’ın sabah programına katılmışım da ne kocamdan yediğim dayaklar, ne geçim sıkıntısı umrumdaymış, tek derdim göbek atmakmış filancasına bir his... Olsa gerek...

Seren Serengil bu aralar internetten bulduğu, ‘kendi sınıfından’ Musa isimli bir beyle yaşıyor bildiğiniz üzre...

Arada bir yaptığı üzre yine, lisanının uyduğu, çocukken erkekse piyano çalmış, kızsa bale yapmış, Seren Serengil’se hem piyano çalmış hem bale yapmış türden iyi aile çocuklarından biriyle birlikte olmaktan yana duyduğu saadeti dile getiriyor.

‘Bütün romantik prensesler kimi zaman ota da konar’ makamından verdiği örnek de hep aynı:

Prenses Stephanie de zamanında aşçısıyla birlikte olmuş! (Ben Stephanie’nin manita envanterinde birkaç bodyguard ve niyeyse sirkçi diye aşağılanan bir avam (?) servet sahibi biliyorum ama aşçı hatırlamıyorum. Kaçırmış olabiliriz.)

Anthony Delon’la çıkan, taş gibi vücuduna giydiği kendi tasarımı mayolarla,pop albümleriyle filan olay olan Prenses Stephanie’ye benzetilmek, 80’li yılların ergenleri için büyük hadiseydi yani. Öyle böyle değildi...

Şimdi elinizi vicdanınıza koyun da söyleyin. En azından 80’lerin yüzü suyu hürmetine Seren Serengil’i matrak bulmaz mısınız?

Hálá ‘büyüyünce Prenses Stephanie olacam’ özentisine takılıp kalmış kaç ‘mit tutkunu’ (Haşa, mitoman demedim) şimal yıldızımız kaldı ki...
X