Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek

ALBERT Einstein’ın aptallığı tarifini hep çok sevmişimdir: Aynı şeyleri yapıp her seferinde farklı sonuçlar beklemek...

Türkiye’nin (adına ister benim gibi ‘Kürt sorunu’ deyin isterseniz ‘PKK sorunu’) dönüp dönüp geldiği yerin ve yapmaya hazırlandığı şeyin aynı olmasına ama her seferinde toplumun ‘Bu sefer olacak galiba’ diyerek farklı sonuç çıkması beklentisine ne diyeceksiniz?
90’ların başlarında PKK siyasallaşmaya, siyaset alanında da varlık göstermeye karar verdi. 1991 seçimine Kürt siyasi hareketinin isimleri o zamanların SHP’si ile işbirliği yaparak katıldılar, milletvekili seçildiler, sonra da kendi partilerine döndüler.
O siyasetçilerden Leyla Zana, zaten daha Meclis açılışındaki yemin töreninde farklılığını gösterdi. Sonra Türkiye Cumhuriyeti ansızın Zana’nın ‘PKK’ya yakın’ olduğunu, hatta Abdullah Öcalan’la telefon görüşmeleri falan yaptığını farkediverdi.
Dokunulmazlığı kaldırılan Zana, arkadaşlarıyla birlikte Meclis’ten yaka-paça alındı, hapse kondu. Uzun süre de hapis yattı.
Peki bu arada PKK siyasallaşmaktan vaz mı geçti? Hayır. Kürt sorunu veya PKK sorunu çözüldü mü? Hayır. Ölümler durdu mu? Hayır.
Aradan geçen zaman, Leyla Zana’yı Kürtler arasında ve uluslararası alanda bir nevi halk kahramanı mertebesine yükseltti, Türkiye’nin Kürt sorunu ise daha derinleşip karmaşıklaştı.
Bugün hükümetimiz, BDP’li milletvekillerinin ‘PKK’ya yakın’ olduğunu fark ediverdi ansızın. Dağ yolunda bir karşılaşma, bir kucaklaşmanın ardından Başbakan esip gürlüyor, ‘Yargıya talimat vermek’ten söz ediyor, ‘Dokunulmazlıkları kaldıralım’ diye CHP ile görüşmeye çalışıyor.
Kaldırsanız ne olacak? O BDP’lileri hapse atsanız ne olacak? Türkiye’nin Kürt sorunu çözülecek mi? Ölümler duracak mı? PKK siyasallaşmaktan vaz mı geçecek?
Bunların hiçbiri olmayacak. Çünkü biz aynı şeyi geçmişte de yaptık. O zaman çıkan sonuç neydiyse 20 yıl aradan sonra çıkacak sonuç da aynı olacaktır.
Leyla Zana’nın Meclis’ten hapse gönderildiği gün eminim çok sayıda erkek çocuk dünyaya gelmiştir. Onlar pek yakında askere gidecek. Onların yarıdan fazlası da askerliğini ‘terör bölgeleri’nde yapacak. İsterseniz onlardan birine sorun: ‘Sen doğduğun gün Türkiye Cumhuriyeti kritik bir uygulama yapmıştı, sence o uygulama olumlu sonuçlar doğurdu mu?’
20 yıl önce yaptığımızla aynı şeyi yapmaya hazırlanıyoruz ve bu kez sonucun farklı çıkacağını düşünüyoruz.
Albert Einstein’a danışmaya gerek yok!

Siyasetin kapısını kapatırsak...

ŞÖYLE düşünüyorsanız yazının devamını okumanıza gerek yok: Birkaç bin tane ruh hastası, sapık ruhlu insan var, onlar dağa çıkmışlar, vatana ihanet içinde terör eylemleri yapıyorlar.
Herhalde PKK’nın bu olduğunu düşünmüyoruz. 30 yıldır insanlar ölümüne dağa çıkmaya devam ettiğine göre, onları dağa ve ölüme yönelten bir çaresizlik, bir sorun var.
Bu sorunun karmaşıklığını, orasını burasını, uluslararası boyutunu, şiddeti alışkanlık haline getirme boyutunu vs istediğiniz kadar uzun uzun tartışabilirsiniz ama bir şeyi görmemiz gerek: İnsanların dağa çıkma sebeplerini ortadan kaldırmadıkça, dağa çıkışları durdurmayı başarmadıkça bu sorunla birlikte yaşamaya devam ederiz.
Yine ara aşamaları, bütün olası tartışma ve itiraz noktalarını atlayarak konuşuyorum; bana göre, bu konuda kafa patlatan herkesin vardığı bir ortak sonuç var:
O dağa çıkan gençlere ve dağdakilere, ‘Kardeşim bırakın elinizdeki silahı, derdiniz her neyse gelin bunu siyaset yoluyla elde etmeye çalışın, bunun bütün yolları açıktır Türkiye’de’ demek gerek.
Tabii bunu diyebilmek için de sahiden siyaset yolunun ve siyaset yaparak değiştirebilme şansının sonuna kadar açık olabilmesi gerek.
Biz o noktadan çok ama çok uzağız. Demokrasimizin kalitesi, ifade özgürlüklerimizin düzeyi bizim bu iddiada bulunmamıza zaten izin vermiyor.
Ve buna rağmen, yani eksikli ve kısıtlı demokrasimize rağmen bir de PKK’ya yakın siyaset yapan, hatta PKK emrinde siyaset yapanların siyaset yapma haklarını kısıtlamaya çalışıyoruz.
KCK davalarında eline silah almış insan sayısı ile silaha hiç el sürmemiş insan sayısı kaçtır acaba? Savcılarımız, mevcut yasalar yüzünden böyle bir ayrım yapmıyor, siyaset yoluyla değişim isteyenlere de terörist muamelesi yapıyor, bu yönde gazetecilik yapanları da terörist ilan ediyor.
Başbakanımız Meclis’teki milletvekillerine Kandil’e gitmelerini, PKK’nın sinesine dönmelerini tavsiye ediyor.
Bunun bir dil sürçmesi olduğunu düşünmek istiyorum: İnsanlara ‘Siz siyaset yapmayın, çıkın dağa elinize silah alın’ demek doğru mudur? Temenni edilesi bir şey midir?

Dağa neden çıkıyorlar?

TÜRKİYE’nin onca üniversitesi, onca sosyal bilimler enstitüsü var; buralarda her yıl binlerce master ve doktora tezi yazılıyor.
Peki bizim bu onca sosyal bilimcimiz içinde kaçı, 30 yıldır yaşanan bir fenomeni derinlemesine araştırma ihtiyacı duydu acaba? Kaç kişi merak etti, ‘Yahu bu gencecik insanlar, çoğu zaman da ailelerinin güçlü itirazlarına rağmen neden dağa çıkmaya devam ediyorlar’ diye sordu?
Ben böyle bir araştırma bilmiyorum. Bilen varsa lutfen beni de haberdar etsin.

X