Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aynı şeyleri yapıp farklı sonuçlar beklemek...

DİKKATLİ okuyucular bu başlığı hatırlayabilir. 19 Ağustos 2011’de de bu köşenin başlığı buydu.

O zaman da Albert Einstein’a ait bu sözün devamını söylememiştim, bugün de söylemeyeceğim. Bilen biliyor.
O günkü yazı da Kürt meselesi ve tırmanan teröre karşı tepkilerimizdi, bugün de bunu yazacağım.

Adına ister ‘PKK terörü’ deyin, ister ‘Kürt sorunu’, ister ‘29. Kürt isyanı’ sonuç değişmiyor.
Kimse barıştan söz etmiyor, kimse elini tetikten çekmiyor. Tam tersine, PKK şiddet sarmalını tırmandırıyor.

Bu yazıyı baştan sona temenni cümleleriyle, kimsenin hayır demeyeceği bir takım klişelerle doldurabilirim ama bunu yapmayacağım.
Ama insanın aklına hemen o banal temennilerin ve klişelerin geliyor olmasının da bir sebebi var: Bu konuda tarih mütemadiyen tekerrür ediyor.
Tekerrür etmese neden bugün yazıya 19 Ağustosta çıkmış bir başlığı yeniden atayım.
Ölmekten, öldürmekten, intikamdan, ‘leş’ten, idamdan, işkenceden, orduyla girmekten, uçakların bombalamasından bu kadar çok konuşuluyor söz ediliyor olması insanı fena yapıyor.
Bakın 24 askerimiz şehit oldu. O anne babaların kardeşlerin eşlerin çocukların feryadını görmeye yürek dayanmıyor.
Aynı çatışmada 20 tane de PKK’lı öldü. Onların da anne babası kardeşi eşi çocuğu vardı. Bir acı da orada.
Halbuki Başbakan doğruyu söylemişti, ‘Analar ağlamasın’ demişti. Bizim dilimizde ‘Allah evlat acısı vermesin’ cümlesi boşuna var değil ki.

Bu acıları bitirmek elimizde. Türk’ün, Kürt’ün acılarını bitirmek elimizde. Annelerin ağlamamasını sağlamak elimizde.
Siyasi sorunların çözümleri de siyasidir. Önümüzdeki konu artık salt askeri bir sorun değil. Salt savaş değil çözüm. Savaşı kazanmak da mümkün değil.
Bu sözlerim hem biz Türk tarafına hem de Kürt tarafına.
Çözümün mümkün ve ulaşılabilir olduğunu gördük o görüşme tutanaklarıyla.
Yeter artık. Kimse ölmesin, kimsenin anası babası kardeşi karısı çocuğu ağlamasın.

Geleceğin kısa tarihi... Yeniden...

BÖYLE şeyler söylemek hoşuma gitmiyor ama söylemeden de duramıyorum. Bir de 20 Ağustos günü bir yazı yazmışım bu köşede, başlığı ‘Geleceğin kısa tarihi’ olan.
O zaman, PKK, Hakkari-Çukurca yoluna mayın döşemiş, bir askeri birliği tuzağa düşürmüş ve çok can almıştı. Bu saldırı sonrası jetler havalanmış, Kandil bombalanmıştı.
O zaman hükümet medyadan çok memnundu; manşetlerde şehit haberleri ve havada uçan F 16 resimleri vardı. Bir ‘milli birlik’ ortamı oluşmuştu, Başbakan da memnuniyetini gizlemiyordu.
İşte o zaman, demişim ki, bu şiddet sarmalı böyle devam ederse hükümet şehit haberlerinin medyada yer alış biçiminden rahatsız olmaya başlar, önce gazeteler ve TV’ler uyarılır, baktın onlar uymuyor, bu kez Başbakan medyaya sertleşir.
Dün bu uyarının ilk aşaması gerçekleşti, Başbakan Genel Yayın Yönetmenlerine herhalde ‘Moral bozucu yayın yapmayın’ dedi.
Ben biraz daha ilerleteyim, yeniden geleceğin tarihini öngörmeye çalışayım:
Şiddet ortamı böyle devam eder, şehit haberleri gelmeye devam ederse, Türkiye’nin dört bir yanında savcılarımız harekete geçer.
Şimdi sadece KCK davasından söz ediyoruz ama yarın öbür gün bu satırların yazarı dahil pek çok fikir açıklayan gazeteci de ‘Terör örgütüne yardım yataklık’tan tutun da ‘Terör örgütünün görüşlerinin propagandasını yapmak’a kadar varan suçlamalarla karşılaşabilir.
Demokratikleşme ve yeni Anayasa çalışmaları askıya bile alınabilir.
Şimdilik umut veren tek şey, Başbakanın ‘Terörün panzehiri demokrasidir’ demiş olması.

Operasyonel koordinasyonsuzluk sorunu

ZAMAN gazetesinin dünkü sayısında dikkat çekici bir haber-analiz vardı.
Buna göre il ve özellikle de ilçelerdeki jandarma birlikleri, bir istihbarat aldıklarında veya daha vahimi saldırıya uğradıklarında operasyone gidebilmek veya yardım alabilmek için ciddi bir bürokrasiyle karşılaşıyorlardı.
Bu şikayetin gerçek olduğu anlaşılıyor ama bunun ‘düşük yoğunluklu savaş’ın 30. yılında anca dile getirilir olması bir felaket.
Kısaca sorun şu: Hukuki manada terörle mücadeleyi ordunun değil kolluk kuvvetinin, yani jandarma veya polisin savcı denetiminde yapması gerekiyor.
Bu hukuki zorunluğu yerine getirmek için Kara Kuvvetleri’nin, yani ordunun birlikleri jandarmaya ‘ödünç’ veriliyor ama komuta yapısı değişmiyor. Kağıt üzerinde jandarmaya dönüşen birlikler yine de o ilde jandarma alay komutanı olan albaya değil, komutanı kimse ona bağlı kalıyor, bunlar da genellikle general rütbesindeki kişiler.
İşte askeri hiyerarşinin yapısından kaynaklanan sorunlar da burada başlıyor.
Bu sorunun mutlaka aşılması, daha etkili mücadele için elzem bir şey. Ama daha vahimi, bu sorunu fark etmenin bunca zaman alması.
İl ve ilçe merkezlerinde polisin müdahalesini gerektiren olaylarda bu sıkıntı yaşanmıyor; çünkü bürokrasi daha az ama kırsal alanda sorun çıkıyor.


X