"Ayşe Arman" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Ayşe Arman" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Ayşe Arman

Avucundan karınca yediğimiz Adam

Ayşe ARMAN

Ben aslında Avustralya'ya gitmedim.

Hepsi, hasta beynimde yarattığım halüsinasyonlardan ibaretti.

Zaten orayı merak da etmedim.

Yeni kıtalar, ülkeler, kültürler ilgimi çekmez benim.

Korkutur.

Üstelik hiç sevmem öykü biriktirmeyi.

Deli miyim?

Oturduğum yerden kurarım, yaratırım onları.

Olmadı, okur, öğrenirim.

Kitap mı yok Avustralya hakkında yazılmış olan!

Yani Aboriginal yerlilerini okuyarak öğrenemez miyim?

İlla, o çirkin insanları çölün ortasında dans ederken görmem mi gerekir?

*

Hayır, ben kimselere benzemem, ben farklı beslenirim.

Hem benim prensiplerim vardır.

Ben ve prensiplerim, kendi küçük klanım içinde yaşar giderim.

Referans gruplarıma yaranmak için çaba gösteriririm.

Anlıyorsunuz beni değil mi?

Hem akıl kárı mı/ sen kalk/ 25 saat yol tep/ neymiş efendim/ Castrol Voyager adında ne idüğü belirsiz bir ekip/ 800 bin dolara mal olan bir proje gerçekleştiriyormuş/ Türkiye'nin 10 katı büyüklüğünde bir kıtayı baştan aşağı katediyormuş/ amaçları adam gibi bir belgesel çekmekmiş.

Çöller, yağmur ormanları, mercan adaları, Çatalhöyük'ten bile eski, 40 bin yıllık bir medeniyetin kalıntıları/ ziyaret edilecekmiş.

Adı gazeteci olan bizler de...

İşte o ekibin peşinde/ onların aylarca kaldığı o kıtayı biraz olsun koklayabilmek için/ 11 günde 12 kez uçağa binerek/ 38 bin kilometre yol gidecekmişiz/ evet, dünyanın bir ucundaki bir kıta hakkında biraz fikrimiz olacakmış/ ama hayır, bu haber değil ki/ hem kim takar Avustralya'yı!

Üstelik feci bir yorgunluk.

Bana ne canım.

Dahası gitmem doğru da olmaz.

Demek istiyorum ki:

Referans gruplarımın meslek etiğine uymaz!

*

Düşünebiliyor musunuz, az kalsın uçak paramı Castrol verecekti.

Unuttum bir de otelleri ödeyecekti.

Kendimi ifade edebiliyorum değil mi?

Gitmem satın alınmış olmam anlamına gelecekti.

Gidersem, hep ama hep, yazdığım yazının içinde, defalarca ama defalarca CASTROL, CASTROL, CASTROL kelimesini geçirmem gerekecekti.

Bitmediiiiiiiii!

Böyle bir gezi çeşitli insanlara, firmalara hayat boyu müteşekkir olmak demekti. Ben kendime güvenmiyorum biliyor musunuz. Zaten patronum da güvenmiyor. Son anda vaz geçtim. Çünkü eğer Hürriyet olarak, o geziye katılsaydım, bu, PROMOSYON KRALİÇESİ olduğumu herkese ilan etmek anlamına gelecekti.

*

Ama tabii ben hep farklı bir patron hayal ediyorum.

Tüm bunlara prim vermeyen, kendine ve personeline güvenen, yaptığınız işin karşılığını veren, dolayısıyla dilerseniz kendi paranızla da, neresiyse o ülke, pekala oraya gidebileceğinizi bilen, genelgeçer tartışmalara kulak asmayan, neyse inandığı er ya da geç yapan, yaptıran bir patron.

Diyorum ya, olmadı, olamadı.

Sonuç mu?

Ben de Avustralya'ya gidemedim.

Yani aşağıda okuyacaklarınız, tamamen hasta beynimin uydurmuş olduğu halüsinasyonlardır.

*

Yanlış kafa, yanlış kıtada.

Yine zamanlama hatası yaptım!

30 yıl sonra buraya ışınlanmam gerekiyordu (Ama yine Emirates'le, sigara içilmesine izin veren nadir havayollarından da!).

Muhtemelen Orta Avustralya'da, Alice Springs civarında yaşıyor/ kareli gömlekler üzerine, kanguru derisinden geniş omuzlu yere kadar uzanan trençkotlar giyiyor/ her tarafta bir sığır çobanıyla birlikte görülüyor/ Belçika büyüklüğünde bir çiftliği idare ediyor/ ama sığır endüstrisinden yeteri kadar para kazanılamadığı için ek iş olarak turistlere yaltaklanıyor/ bütün ihtiyaçlarını haddinden fazla doğal yollardan gideriyor/ o kırmızı çölde, uzuuun sarı günlerde, inatçı ineklerin peşinde at koşturuyor/ ve zaten tepsi gibi olan popomun binicilik ve ilerleyen yaş yüzünden plaka haline dönüşmesinden üzüntü duyuyor olacaktım.

Ama buna karşılık hiç tahmin edemeyeceğim kadar mutlu da olacaktım.

Neden mi?

Çünkü devasa bir ülke.

Uçsuz bucaksız. Kavranamaz. Boş. Bomboş. Yalnızlık had safhada. İzole. Herşeyden izole. Sadece gezen, gören için değil, yaşayan için de. Biliyor musunuz bir de çok uzaaak. Uzak olduğu için de merak edilmeyen.

Kurcalanmayan, soruşturulmayan.

Sadece yaşanan.

Huzurlu.

Güvenli.

Saygın.

Şangay gibi değil yani. Şangay için öyle derler ya: Doğu'nun fahişesi. Oysa bu ülke, bu kıta, öyle değil işte. Saf, temiz, bakir, lekesiz.

*

Düşünsenize...

Yedibuçuk milyon kilometre karede sadece 18 milyon insan yaşıyor.

Yani İstanbul nüfusunu bütün Türkiye'nin on katı kadar büyük bir alana serpiştir. Sonra da ferah, ferah yaşa! Üstelik inanılmaz bir refah. İnanılmaz insana saygı. Biraz kuralcı ama burası ‘‘Lucky Country’’. Yani ‘‘Şanslı Ülke’’. Hep öyle denmiş, her gelene de o ‘‘kadın-kıta’’ böyle hissettirmiş.

Bir de ‘‘Country of the Long Weekend’’.

Çünkü Avustralya uzun haftasonlarının ülkesi.

En az çalışma saatleri ve uzun haftasonu tatili hakkını ilk alan ülkelerden birisi.

No worries.

No worries.

No worries.

Teşekkür etmekten, uçağı kaçırmaya kadar herşeyin cevabı ‘‘No worries’’, yani ‘‘bir şey değil’’den, ‘‘dert etme’’, ‘‘takma kafana’’ya kadar uzanan bir hayat anlayışı: Rahat ol bebeğim, rahat ol! Savaş yok, gerginlik yok, sorun yok, dert yok, mutluyuz, mutlusunuz! Otobüs şöföründen, kasiyer kadına, bankacıdan, sığır çobanına kadar herkes mutlu. Kimse istemediği işte çalışmıyor. Yarın korkusu çok az Avustralyalı’da. (Siz benim neden 60'ımdan sonra oraya yerleşmeyi istediğimi anlıyorsunuz değil mi?). Ana haber bültenlerindeki en önemli tartışmalardan biri hamburgerin yumurtası altta mı daha iyi olur, üstte mi? Onların ‘‘Nerede bu devlet?’’ diye seslenen ya da ‘‘Acı var mı acı?’’ diye ekleyen Reha Muhtar'ları yok.

Çünkü devletleri de yerinde duruyor, acıları da yok.

212 yıllık, tarihsiz genç bir millet.

Son zamanlarda bir çok alanda kendilerini dünyaya kabul ettirtmeye başladılar. Bu başarıda, iklim ve doğa şartları sosyolojisinin payı büyük. Yerkürenin dibinde bir yerlerde, dünyadan kopuk, uçsuz bucaksız mesafe kavramıyla yaşarsanız, elbette serinkanlı ve yavaş tempolu olursunuz. Orada, Sidney, Melbourne gibi büyük şehirler dışında kimse dünyadaki trendleri takip etmeye çalışmıyor, onlar yaşarken kendi trendlerini yaratıyorlar.

Ama işte o trendlerin temposu biraz yavaş.

O yüzden zamanlama hatası yaptım diyorum.

Şu anda annem babam için ideal bir yer.

Çünkü eksik tempoyla işliyor. Gerçi annem biraz zorlanır ama uyum sağlama kabiliyetinin enginliği sayesinde durumu idare eder ve eminim ki, dünyadaki ilk Aboriginal bale resitalini Uluru kayaları üzerinde gerçekleştirmeyi becerir. Zaten o toprakların asıl sahibi Aboriginal'ların yaptıkları da bir nevi ilkel bale. Ama biraz stile ihtiyaçları var!

*

Bu yavaş ülkede insanın kan deveranını hızlandıran başka şeyler de var.

a) Sığır çobanları

b) Park bekçileri

c) Helikopter tamircileri

d) Şehir rehberleri

e) Harleyli şehir gezdiricileri

f) Gemi tayfaları

g) Denizaltı şöförleri

Yani Avustralya'da adam var adam!

Bu cümledeki iki adamdan biri İngilizce, biri Türkçe.

Adam, Yağmur Ormanları'nın park bekçisi, aynı zamanda rehberi.

Biz onu gördük, Allah sizi inandırsın, kaç gündür yolda olduğumuzu unuttuk. Nerede mi? Avustralya'nın Cairns kentine yakın bir doğal parkta. Orası dünyanın koruma altına alınmış bölgesi. Aşağıdan yukarıya baktığınızda ışığı göremediğiniz yer. 150 milyon yıllık bitkilerin olduğu yer. 200 çeşit kuş, bin bir türlü kelebek, adını bilemediğimiz, telaffuz edemediğimiz dev tropikal ağaçlar ve başınıza iş açacak hayvanlar var. Yani vahşi yaşam. Doğal hayatın her türlü doğa örneğinin bulunduğu bir türlü kutsal mekan. Ve bu değerli mekanın ‘‘değerli’’ bir de koruyucusu var:

İşte o Adam.

Herşeyi bilen adam.

Yağmur Ormanları'nın efendisi.

Bir ağacı anlatırken klibi çekilmiş şiir gibi konuşuyor.

Yağmur Ormanları'nda tehlikeli olduğu için yürümek yasak. İkinci Dünya Savaşı'ndan kalmış ordu araçlarıyla (Army Duck) dolanıyorsunuz. Hem karada, hem suda gidiyor. Her eve lazım. Demek istiyorum ki hem o aracı hem de Adam'ı keşfetmek doğrusu bir hoş oluyor. Ve işte duruyor, beyaz karıncaları işaret ediyor, müşfik bir el hareketiyle onları avucuna alıyor, bizi dehşete düşürüyor, çünkü onları yiyor!

Haliyle şaşırıyoruz. Çünkü biz genelde karınca yemiyoruz.

Yani yemiyorduk.

Oysa bu beyaz karıncalar yenilebiliyor, oralarda baharat yerine geçiyor. Adam, biraz utangaç bir tavırla olsa da, bu lezzeti bize de tattırmak istiyor, beyaz karıncaları avucuna alıyor bize sunuyor ve biz (bütün kadınlar) bir ilki gerçekleştirip bir erkeğin avucundan karınca yiyoruz.

İtiraf ediyorum:

Karınca yediğim için biraz pişmanlık duydum.

Yazık hayvana.

Ama adam o kadar hoştu ki...

Yarın:

Hayvan olsaydım Koala olurdum. Çünkü onlar çok tembel.

X