Dünya Haberleri

    Avrupa Yerlilerini Koruma Derneği

    Emre KIZILKAYA/DIŞ AÇI
    09.12.2009 - 13:02 | Son Güncelleme:

    İsviçre’de minare yapımının referandumla yasaklanması, doğrudan demokrasinin bir ‘çoğunluk diktatörlüğüne’ dönüşme riskini sergiliyor. Ancak asıl büyük tehlike, kitlelerin “günübirlik” hislerinden değil, seçkinlerin ‘bilinçli’ tasarılarından kaynaklanıyor. Bu açıdan İsviçre’nin “ırkçı” halkından çok, örneğin Fransa ve Almanya’daki “merkez” siyasetçileri eleştirmek daha mantıklı…

    ekizilkaya@hurriyet.com.tr

     

    Bundan tam bir yıl önce bir Cuma günü, İsviçre’nin Cenevre kentinde bir bisiklet kiralayıp, şehir merkezinin güneyindeki Route de Florissant’a doğru pedal çevirmeye başladım.

    Moda’yı andıran tenha bir semtteki ıssız caddeyi bulunca bisikleti parkettim. Önünde durduğum bina, propaganda afişlerinde yabancı göçmenleri “kara koyun” olarak resmeden ve minare yasağını oylamaya sunacak referandum için girişim başlatan İsviçre Halk Partisi’nin Cenevre merkeziydi.

    Irkçı’dan ziyade, ‘popülist muhafazakar’ olarak nitelenebilecek bu partinin Cenevre örgütü başkanı olan Soli Pardo ile röportaj yapacaktım. (Tam metni için: http://www.hurriyet.com.tr/gundem/10495245.asp)

    Bir avukat olan Pardo beni ofisinde sıcak bir biçimde karşıladı. Hakkındaki ilk izlenimim şuydu: Bu kozmopolit şehirde, aşırı sağ bile yabancılara karşı son derece nazik, dünyaya açık bir temsilci bulmuştu.

    Pardo röportaja “Ben Türk’üm” diye başlayınca bu kanaatim daha da güçlendi. Ataları 19’uncu yüzyıl sonunda İtalya’dan İzmir’e göçmüş Levantenlerdi. Türk vatandaşı babası Kore Savaşı sırasında ay-yıldızlı saflarda görev yapmıştı.

    Onu İsviçre dışındaki dünyaya, başka milletlere, cemaatlere, kültürlere bağlayan bunca şeye rağmen Pardo, annesiyle birlikte döndüğü anavatanında siyasete girince “merkezin epey sağında” bir yer seçmişti kendine.

    * * *

    İsviçre’de merkezi de kapsamaya başlayan aşırı sağın, diğer Orta Avrupa ülkelerinde de görülen bir özelliği var: Bu partiler, İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesiyle birlikte Avrupa’da Nazizm’in ve faşizmin bir daha geri gelmemek üzere tarihe karıştığını biliyorlar. Dolayısıyla, söylemleri, “yeni bir aşırı sağ” yaratıyor.

    Pardo ve benzerlerinin ırk ve etnisiteye dayalı bir ayrımcılığı savunmaması, en azından bunu açıktan yapmaması aslında bir taktik. Çünkü amaçlarına ulaşmak için, yani İsviçre’nin, yüzlerce yıldır bu coğrafyada yaşayan “Hıristiyan yerlilerin” ezici çoğunluğu oluşturduğu bir ülke olarak kalmasını sağlamak için “şimdilik” bunu yapmalarına gerek yok.

    Pardo’nun, “İsviçrelilik kafatasıyla ilgili değildir. Değerlerimize uysunlar, yeter” demesi bu yüzden, zira “yerlilerin” ve “göçmenlerin” değerlerinin asla uyuşmayacağını biliyor. Bundan öte bir “ötekiliğin” vurgulanmasına ihtiyaç yok.

    Nedir bu değerler” diye sorsanız, önce “alçakgönüllülük” gibi evrensel ve bir o kadar da soyut nitelikleri sıralasa da, kısa süre sonra ağzındaki baklayı çıkarıyor. Örneğin kiliselerin çan kulelerini Cenevre’nin siluetine yakıştırıp, dinsel mimarinin İslami versiyonunda neredeyse onlara koşut bir yapı olan minareleri, “fazla ince ve sivri” bulduğunu söyleyiveriyor.

    Peki bu çelişkili, çifte standartlı, çarpık bilince, İsviçre siyaset sahnesinde başrol veren kimdir? Biraz da diğer partiler değil mi? Öyleyse tüm gelişmiş ülkelerde bu genel zihniyeti besleyen altyapı nedir?

    * * *

    Küreselleşmenin birinci dalgası, yâni 18’inci yüzyıldan itibaren Avrupa’nın “merkantilizmi” terkedip, ticaretin liberalleştiği yeni bir dünya düzenini ortaya çıkarmasıyla oluşan süreç, sömürge savaşları (<ı style="mso-bidi-font-style: normal">sadece Orta Afrika ve Asya’dakileri düşünmeyelim, Amerikan İç Savaşı ve örneğin İtalya’nın Osmanlı Trablus’una saldırısı da bunlara dâhildir) ve yeniden paylaşım kampanyalarıyla (<ı style="mso-bidi-font-style: normal">Birinci ve İkinci Dünya Savaşları) olgunlaşmıştı.

    Sermayenin şekil değiştirdiği, “kol gücünün” yerini “bilgi teknolojilerinin”, “niceliğin” yerini “niteliğin” aldığı yeni çağda başlayan “dekolonizasyon” süreci ve “insan hakları” mücadeleleri de, “muzaffer” Batı’nın, “mağluplara” bir lüftu falan değildi.

    Küresel ölçekte müesses nizam, biriken sermayelerin yarattığı uluslarüstü holdinglerin, iç piyasalarıyla yetinmek yerine tüm dünyayı pazarlaştırarak daha fazla kâr elde edebileceğini gördü. Küreselleşmenin ikinci dalgası, gelişen haberleşme teknolojilerinin yarattığı sıçramalarla (<ı style="mso-bidi-font-style: normal">telgraf, radyo, telefon, TV, internet, vs.) işte böyle yükselişe geçti.

    Peki bugün neden küresel müesses nizamın böylesine zorlandığı kritik bir noktaya geldik?

    Elbette bunun tek bir nedeni yok, ama temel bir nedenden bahsedilebilir: Demografi.

    Bugün küresel düzeni aşındıran başlıca unsur, merkezinde Batı’nın yer aldığı hegemon kültürün temsilcisi olan milletlerin, artan zenginliğin etkisiyle doğurganlıklarını yitirmesidir. Kültürün sacayaklarından birinin de din olduğu da düşünülürse, yine zenginleşmenin etkisiyle dinden uzaklaşan Batı’nın, bir açıdan daha kendi kendisini içten içe yemekte olduğu görülür.

    Eriyen Batı’nın karşısında ise, nüfusları hızla büyüyen Çin ve Hindistan ile birlikte, demografik patlamalarına ek olarak güçlü dinsel yönelimlerinden de kopmadıkları için daha da büyük tehdit oluşturmaya başlayan İslam âlemi var.

    Giderek genişleyen tüketici pazarının, talebi karşılaması imkânsız görünen üreticileri yutmak üzere olduğu görülüyor. Bu nedenle artık üreticiler de “uyandı.” Küresel ısınmanın da bahane edilerek dünya sanayinin daraltılmak istenmesi ve kitle tüketiminin yerine “niche” pazarlara, “lüks tüketim” malzemelerinin üretimine yönelinmesi biraz da bundan...

    * * *

    Yukarıda özetlediğim makroekonomik temellere dayalı “büyük değişim,” gelişmiş ülkelerde kültürel muhafazakârlığı, daha önce lanetlenmemiş olan yeni tür bir faşizme, moda tâbiriyle “zenofobiye” yönlendiriyor.

    Bu noktada liberal demokrasinin, özgürlükleri dünyaya yayma çabasında “samimi” olmadığı, bunu ancak kendi çıkarına olduğu sürece istediğini, yeri geldiğinde çıkarları aleyhine gelişen özgürlükleri baltalamaktan ise çekinmediğini görüyoruz.

    Üstelik Antik Yunan’dan beri demokrasinin en saf örneği olan doğrudan demokrasinin bir uygulaması (minare referandumu) sırasında çıkıyor “Faşizm 2.0 karşımıza...

    Bu noktada İsviçre halkını suçlamak, minare yasağına “evet” oyu verenleri ırkçılıkla itham etmek, resmin bütününü görmediğimiz anlamına geliyor. O büyük resimdeki kitleler, tüm dünya tarihinde olduğu gibi, seçkinlerin uzun vâdeli çıkarlarının ardından “bilinçsizce” sürükleniyorlar.

    Dolayısıyla asıl eleştirilmesi, kınanması, deşifre ve afişe edilmesi gereken, yıkılmakta olan bir sistemi kurtarmak, maddi çıkarlarının birkaç on yıl daha en azından aynı düzeyde kalmasını sağlamak için önce insanları savaşlarda birbirine kırdıran, bugün de onlar arasında siyaset yoluyla “nefret tohumları” eken Batılı seçkinler.

    Böyle giderse yakın bir gelecekte gerçekten “mazlum” durumuna düşebilecek “Avrupa yerlilerini” korumak üzere kurulacak bir derneğe belki ben de katılır, insanlık onuru adına onları savunurum.

    Fakat bugün hâlâ “sermayenin serbest dolaşımının” avukatlığını yaparken, büyük bir ikiyüzlülükle insanların seyahat özgürlüklerini kısıtlayanları doğrusu hiç umursamam.

    Ne yazık ki bugünkü Avrupa Birliği’nde, soyu tükenmekte olan bu türden insanları bolca görüyoruz.

    İsviçre’deki minare yasağı için “evet” oyu veren kasabalı ev kadınlarına değil, işte asıl o “seçkin” siyasetçilere kızıyorum.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı