Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Avrupa özür dilemeli…

Hz. Muhammed’i terörist gibi gösteren karikatürlerin, tüm tepkilere rağmen Avrupa basınında yayınlanması akılsız bir provokasyondan başka birşey değildir.

İstenildiği kadar “basın özgürlüğü” denilsin, Hz. Muhammed’i bir terörist gibi gösteren karikatürlerin, İslam dünyasındaki tüm tepkilere rağmen, “dayanışma” adı altında yayınlanması, Avrupa basınının akılsızca bir davranışıdır. Bu yaklaşımın altında “biz ne yaparsak doğrudur” mantığı yatmaktadır. Birlikte yaşadıkları insanları umursamazlık, onların duyarlı oldukları konulara önem vermemek dürtüsü vardır.

 

İslam dünyasının Peygamberlerine bakışlarıyla, Hristiyan dünyasının yaklaşımı farklıdır. Bizler çok daha duygusalız. Durum böyleyken,cehaletten veya aldırmazlıktankaynaklananbu tutum, tehlikeli bir tırmanmayı getirmektedir. Hemen önlem alınmazsa bu tepkiler, hepimizi gerçek bir kültürler arası çatışmayasürekleyebilir.

 

Avrupa zaman kaybetmemelidir.

 

Vatikan başka olmak üzere, Hristiyan temsilcileri ve hükümetler harekete geçmeli ve gecikmeden özür dilemelilerdir. Eğer kesin bir tutum, hemen vakit geçirilmeden ortaya konmazsa durum dramatikleşecektir.

FRANSA İLE İNCE AYAR BAŞLADI

 

FransızDışişleri Bakanı Philippe Douste-Blazy ile Perşembe günü tanıştım ve uzun bir sohbet yaptık. Türk-Fransız ilişkilerine ince ayar, yeni bir başlangıç veyabeyaz bir sayfa, ne diye adlandırırsanız adlandırın, hedefine ulaşmış bir ziyaretti, diyebiliriz. Kısa, ancak buzların kırıldığı, tarafların birbirlerini daha iyi anladıkları bir ortam yaratıldı.

 

Dışişleri Bakanının sözleri cesurdu. Politik açıdan risklerle dolu yanıtlar verdi. Fransız kamuoyuna söylemekte zorlanabileceği sözler etti.

 

Ermeni soykırımı, Kıbrıs’ın tanınması ve Türk limanlarınınKıbrıs bandıralı gemilere açılması konusunda esnek yanıtlar verdi.Benim algılamam şöyle:

 

Türkiye’nin tam üyeliği kritik bir aşamaya girdiği veya finale yakınlaştığında, ekonomik ve siyasi ortam müsait ise, sorun yaşanmayacak. Fransa ısrar etmeyecek. Zaten Türkiye, tam üye olmadan önce Kıbrıs sorununu çözmek zorunda. Yani Kıbrıs’ı resmen tanıyacak ve limanlarını açacak. Böyle bir durumda, Fransa da Ermeni soykırımının kabul edilmesi gibi bence saçma bir ısrarın içine girmeyecek.

 

Ancak, eğer Fransız ekonomisi rayına girmez, işsizlik artar, Fransız kamuoyunun korkuları giderilmez ve ABkonusuiç politika malzemesi olamaya devam ederse, o günlerde baştaki hükümetin tercihlerine göre, Paris bu konularla oynayacak. Türkiye’ye baskı yapabilecek. İyisi mi, biz bugünü yaşayalım, Fransa ile ilişkileri rayına oturtalım, zamanı gelince duruma göre adım atarız.


HİNDİSTAN’I KISKANMAK...

 

Osman Ulagay’ın Salı günkü yazısının özeti, Davos’ta çok konuşulan ülke konumuna giren Hindistan’ın, kendini kıskandıracak çabalarıydı.

 

Yaptığı büyük atılımı, Davos’taki tanıtımıyla birleştiren Hindistan, herkesin gözlerini kamaştırıyor.

 

Düşünebiliyor musunuz,, 1 milyarı aşkın nüfusu, bir süre öncesine kadar, fakirlik ve sefalet görüntüleriyle anılan Hindistan, bugün dünya ekonomisinin yıldızı konumunda. Bilim dünyası, bilgisayar programcılarıyla en çok aranan bu ülkenin peşinden koşuyor.

 

Doğrusu, ben Hindistan’ı kıskanıyorum.

 

Her zaman, teknolojisi ve çalışkan katmanlarıyla gücünü hissettiren Hindistan, artık zincirlerini kırdı. Önümüzdeki yıllarda daha da büyüyecek.

 

Benim rüyam, Türkiye’nin de aynı noktaya varabilmesidir. Oysa bakıyorum, biz abuk sobuk işlerle uğraşıyoruz.

 

Gelde kıskanma...


PAPANDREU’NUN PARLAYIŞI...

 

Papandreu şu sıralarda belki ülkesinin en popüler politikacısı olmayabilir, ancak Sosyalist Enternasyonel’in Başkanlığına seçilerek uluslararası gücünü gösterdi.

 

Papandreu, Yunanistanı dünya’ya taşıyan bir isim oldu. Karamanlis hükümetiyle birlikte, bakıyoruz ve ortalarda Yunanistanı göremiyoruz. Yunan dışişlerinin başında kimin olduğunu bilenlerin sayısı parmakla gösteriliyor.

 

Hele Türk-Yunan ilişkileri, yerinde sayıyor. Ne bir heyeacan, ne bir açılım. Bu duruma, genel koşullarında etkisi var tabii. Ancak ne olursa olsun, Yunan dış politikasından Papandreu unsuru çıktığından bu yana, Atina’nın uluslararası ilişkilerindeki pırıltısının azaldığı açıkça ortada.

TEKSTİLCİLİK MODASI ARTIK BİTİYOR

 

Gazetelerde okuyorsunuzdur, tekstilcilerimiz kan kusuyor. Ardı ardınakepenk indiriyorlar. Artık alıştık, devletin kapısınıçalıpönlem alın, yardım edin, kurtarın bizi” diye haykırıyorlar.

 

Türk tekstilcileri geçmiş yıllardaçok para kazandılar. Çok iyi işler yaptılar. Zenginleştiler. Çok insana iş kapısı açtılar. Helal olsun... Ancak, artık bu dönem kapanıyor. Bugün, Türkiye’den çıkan feryatların aynısını, 1970-80’lerde Avrupalı tekstilciler atıyordu. Onlar da, Türk tekstilinin piyasaları mahvettiğini, kepenk indirdiklerini söylüyorlardı.Türk tekstilcileri de “Artık Avrupatekstili bırakmalı, tekstil gelişmekte olan ülkelere kaymalı. Zenginler değil, fakirler tekstilden para kazanmalı” diye yanıt veriyorlardı.

 

Dün Avrupa’nın başına gelen, bugün bizim başımıza geliyor.

 

Şimdi aynı gerekçeleri Çinliler kullanıyor ve bizim piyasamıza çok ucuz ürünlerle giriyorlar. Bizde feryat ediyoruz.

 

Ancak, bu işin başka çaresi yok.

 

Tekstilcilerimiz piyasaya uymak zorundalar. Planlamalarını iyi yapacak, fiyatlarını düşürecek, markalaşarak yerlerini koruyacaklar.

 

Devletten imdat isteme dönemi kapandı.

2010’ DA İSTANBUL’A BİRŞEYLER OLACAK

 

2010-2020 arasında Türkiye AB’ye tam üye olma konumuna geldiğinde, 25 üye ülke hükümetini “Türkiye’nin tam üyeliğe hazır olduğuna” ikna etmek yeterli olmayacak. Çünkü birçok AB ülkesi genişlemenin halkoyuna sunulmasını kabul etmiş bulunuyor. Bu durumda onların kamuoyunu kazanmamız gerekecek. Bunu yapmanın en iyi yolu da Türkiye’nin AB ile ortak kültürel kökenlerini vurgulamak

 

İşte geçen hafta 2010 yılında İstanbul’un Avrupa Kültür Başkenti ilan edilmesi için Girişim Grubunun Danışma Kurulu Başkanı Egemen Bağış ve Yürütme Kurulu Başkanı Nuri Çolakoğlu’nunyanlarına İstanbul valisini ve Büyükşehir Belediye Başkanını alıp Brüksel’e girip yaptıkları başvurubu açıdan çok önem kazanıyor.

 

“Dört Elementin Şehri” diye konumlandırdıkları İstanbul’u bir yıl boyunca her türden ve renkten kültür, sanat etkinlikleri ile ayağa kaldıracak, birçok kentsel dönüşüm projesinden, sosyal etkileşim projesine kadar bugüne kadar pek tanık olmadığımız etkinlikleri gündeme getirecek. Bu proje, iyi değerlendirildiği takdirde 2010 yılında Türkiye için müthiş bir PR çalışmasına zemin oluşturacak.

 

Kısacası İstanbul’a 8-10 milyon kadar ek turist çekmeyi hedefleyen bu etkinlikler aynı zamanda gelen giden insanları etkilerse ve onların döndüklerinde güzel bir Türkiye imajını çevrelerinde anlatmalarını sağlarsa, Türkiye’nin AB kapısındaki işi o kadar kolay olacağa benziyor.

 

Bizlere düşen de Egemen Bağış ile Nuri Çolakoğlu’na gereken desteği vermek.

X