Gündem Haberleri

    Avrupa Birliği'ne Gordon Brown başkan olmalı

    Planet
    14.11.2009 - 08:57 | Son Güncelleme:

    Simon Jenkins Avrupa Birliği Başkanlığı için Tony Blair yerine, yetenekleri İngiltere’de yeterince takdir edilmeyen Gordon Brown'u aday gösterdi.

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">THE GUARDIAN  <ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Simon Jenkins: Sürprize hazırlıklı olun. Benim AB Başkanlığı için adayım Tony Blair değil, yetenekleri İngiltere’de yeterince takdir edilmeyen Gordon Brown.

     

    Onun bu göreve gelmesi Avrupa için de İngiltere için de hayırlı olur. Brown uluslararası ilişkilerde tecrübeli. Başkanlığı, yükselen Fransız-Alman eksenini dengeler, küçük devletlere destek çıkar, Alman sanayinin ve Fransız tarımının tekel kapitalizmine daha az hoşgörü gösterir, yeni bir Avrupa pigmesi değil uluslararası arenada büyük bir oyuncu olur.

     

    Brown içeride mutsuz. Yetenekleri ve tarzı Brüksel’in demokrasi ötesi 21’inci yüzyıl devletçiliğine daha uygun. Brown’un ayrılması partisini de yeni ve daha ikna edici bir lider bulmaya zorlar.   

     

    Başyazı: Kriz hükümetleri iki şeyle karşı karşıya getirdi. Bir, finans sistemini reforma tabi tutmak, iki, yeni gelir kaynakları bulmak.

     

    Gordon Brown’un bankacılık işlemlerinden vergi alma fikri bunların ikisine de yardım edebilir. Çok uzun zamandır bankacıların her istediklerini yapmalarına izin veriliyor. Son krizde ABD, İngiliz ve Euro Bölgesi ekonomileri bankalara tam 14 trilyon dolarlık destek sağladılar. Bu dünya ekonomisinin dörtte biri eder.  

     

    Nobel ödüllü James Tobin vergi fikrini ortaya attıktan 40 yıl sonra şimdi bunu uygulamanın tam zamanı.

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">FINANCIAL TIMES<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    John Plender: ABD geriliyor ama çökmüyor. Diğer güçlerin yükselmesi sadece ekonomik anlamda değil liderlik ve entelektüel anlamda da daha az baskın bir ABD demek.

     

    Çin, Hindistan, Rusya ve Meksika merkez bankaları dolar yerine rezervlerini altınla doldurma kararı aldılar. Fazla veren ülke liderlerinin açıklamaları doların mevcut konumunun sürdürülemez olduğunu düşündürüyor.

     

    ABD, 80’lerde de geriliyor gibi görünüyordu. Borsada 1987’de yaşanan kriz ikiz bütçe ve dış ödemeler dengesi açıklarının üstüne gelmişti. Kendine güvenen Japonya yükseliyor New York’tan Hollywood’a her şeyi satın alıyordu.

     

    Çin ve Hindistan gibi ülkeler bu hızla büyümeye devam ederlerse ABD diğer gelişmiş ekonomilerden hızlı büyüse bile göreceli olarak gerileyecek. Aslında Çin ve Hindistan gelişirken tarihleri ve nüfuslarıyla orantılı paylarını geri almış oluyorlar. Endüstri Devrimi başlamadan önce Çin dünya ekonomisinin yüzde 30’unu oluşturuyordu ki bu oran ABD’nin şimdiki oranından fazla.

     

    Avrupa, 1820 ile 1952 arasında eşi görülmemiş bir hızla büyürken Çin’in dünya ekonomisindeki payı yaklaşık üçte birden 20’de bire düştü. Tarihe çok uzun ölçekli baktığımızda anormal olan Çin ve Hindistan’ın son iki yüzyılda gerilemiş olmasıydı. Şimdi normale dönülüyor. 

     

    Ekonomi tarihçisi Charles Kindleberger tarihte gerilemeye neden olan faktörler ve eşlik eden işaretleri artan tüketim, azalan tasarruf, vergiye direnç, eşitsizlik, yolsuzluk, artan borç ve ekonomide finansın endüstriye göre daha baskın hale gelmesi diye özetlemişti.

     

    Bu liste ABD’nin mevcut durumuna oldukça uyuyor. Ama bu liste 1929 Büyük Buhran döneminde de ABD için geçerli olmasına rağmen tam da o sırada küresel liderlik İngiltere’den ABD’ye geçiyordu. 

    Eğer uzun dönemde ülkelerin üretme, gelir yaratma ve askeri güçleri arasında bir ilişki varsa ABD için işler pek parlak değil. Mevcut kriz ve savaş sonrası doğan neslin emeklilik menziline girmesinin yaratacağı baskı iki olumsuz faktör.

    ABD’nin 2020’ye kadar yılda 1 trilyon dolardan fazla bütçe açığı vermeye devam edeceği hesaplanıyor. Dış ödemeler dengesi açığının ise ekonominin yüzde 6’sından 2030’da 5 trilyon dolara ulaşarak yüzde 15’e yükseleceği hesaplanıyor.Net dış borç ise şimdiki 3.5 trilyon düzeyinden 2030’da ekonominin bir buçuk katına tekabül edecek 50 trilyona ulaşacağı düşünülüyor.

    2000 yılından 2009’a kadar dünyadaki döviz rezervleri 1.9 trilyon dolardan 6.8 trilyon dolara çıktı ki bunun 2.3 trilyonu Çin’in elinde. Bu rezervlerin yüzde 60’ı dolar cinsinden. Çin bir anlamda kendi parasının değerini düşük tutma politikasının sonucu olan dağ gibi dolar rezervleri ile “mahpus kalmış durumda.”

    Soğuk Savaş’taki nükleer “karşılıklı kesin yok etme” durumu gibi bir şey şimdi ekonomik anlamda yaşanıyor. Çin ekonomisinin yüzde kırkını ihraç ederken ABD’ye üretici, satıcı ve finansör olarak bağımlı hale geldi. Elindeki büyük miktardaki dolardan bu paranın değerini düşürmeden kurtulması mümkün değil.      

    Çin daha tam zenginleşmeden yaşlanacak. ABD’de çalışan nüfus 2050 yılında yüzde 30 oranında artarken Çin’de bugüne göre yüzde 3 düşecek. İhracat bağımlılığı ile bu demografik problem Çin’in en büyük uzun dönemli baş ağrıları olacak. ABD’nin eğitim ve araştırma sistemi benzersiz olmaya devam edecek. Ayrıca unutmayalım Çin’in askeri bütçesi şu anda ABD’nin sadece yedide biri.

    Çin’in tarihteki en hızlı endüstriyel kalkınmayı gerçekleştirdiği inkar edilemez. Dünya çok kutuplu ve çok dövizli olmaya gidiyor. ABD’nin etkisi göreceli olarak azalacak. Ama ABD büyük ekonomiler içinde en esnek olanı olmaya devam ediyor. Tarih Marksistlerin savunduğu gibi tren raylarında ilerlemez. Eğer ABD tasarruflarını arttırabilir kendini gerileme dinamiklerinden kurtarabilir.

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">THE NEW YORK TIMES <ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Paul Krugman: Krizden sonra A ülkesinde (ABD) borsa yükseliyor, ekonomi büyüyor ama işsizlik yüzde 5 artarak iki katına çıkıyor. B ülkesinde (Almanya) ise dünya ticareti çökmesine rağmen işsizlik sadece yarım puan artıyor. Kim kimden ders almalı?

     

    Uzun dönemli işsizlik 1930’lardan bu yana en üst düzeye ulaştı ve yükselmeye devam ediyor. ABD’nin doğrudan istihdam yaratma amaçlı politikalar uygulaması lazım. ABD’nin istihdam politikası yok, büyüme politikası var. Özel sektör istihdam yaratmaya özendirilmeli.

     

    Roger Cohen: ABD ordusu bu yıl normal savaş uçağı pilotundan daha çok sayıda insansız hava aracı operatörü eğitti. Bilgisayar 1980’lerde nerede ise şimdi robotlar da aynı gelişmişlik düzeyinde.

     

    Obama yönetiminin sayısı 7 bine ulaşan ABD insansız uçaklarını kullanmaya yönelik ciddi bir eğilimi var. Orduda ayrıca 12 bin insansız yer aracı var. Yönetim bu silahlarla Pakistan’da ilk 10 ayda Bush’un son üç yılındakinin tamamı kadar operasyon yaptı ve 500 kişi öldürüldü ki bunlar arasında üst düzey hedefler olduğu gibi çok sayıda sivil de var.

     

    Ahlaki bazı boşluk ve soru işaretleri içeren bu programın yoğun kullanılmasına geçiş hemen hiç bir tartışma yapmadan gerçekleşiyor. Bunlarla kim vuruluyor, hedefler nasıl seçiliyor, operasyonları kim yönetiyor, yetki ve sorumluluk kimde, bunlar hep gizli. Kongre’nin bu işin temel prensiplerini ve hukuki altyapısını belirlemek için olaya el atması gerekiyor.

     

    İleride savaşı robotlar yapacaksa bu aynı zamanda daha sık ve uzun savaşlar anlamına da gelir mi? 

     

    Nicholas D. Kristof: Yılda 100 milyar doları sağlık reformuna mı harcayalım, Afganistan’da bir şeyleri havaya uçurmaya mı? Soru bu. Sağlığa harcarsak her 12 dakikada bir, bir Amerikalı’nın gereksiz yere ölmesini engelleyebileceğiz ve harcamalar bir süre kendini amorti edecek. Afganistan’a harcarsak …

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">CHRISTIAN SCIENCE MONITOR<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Howard Lafranchi: Dolar düşer ve Çin yükselirken Japonya da daha ABD’den fazla “bağımsızlık” istiyor ama ABD’nin güvenlik şemsiyesinden de vazgeçemiyor. Ülkenin durumu üniversiteyi bitirdiği halde hala anne-babası ile yaşayan ve hala yetişkin olarak görülmemekten şikayet eden birinin tutumuna benziyor.

     

    Yeni Japon hükümeti Çin ile daha Washington’dan daha bağımsız bir ilişki geliştirmek, Okinawa’daki ABD üsleriyle ilgili müzakeresi 15 yıl süren anlaşmayı değiştirmek ve Afganistan’daki operasyonlara verdiği lojistik desteği kesmekten bahsediyor ve ABD’ye ilk nükleer güç kullanan taraf olmayacağı garantisi vermesi için baskı yapıyor.

     

    Tokyo ABD’nin küresel pozisyonunun zayıflayacağını öngörerek dış politikasında gerekli ayarlamaları yapmaya hazırlanıyor. 

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">FOREIGN POLICY<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Nathan Brown: “Önce Batı Şeria” politikası iflas etti. Başbakan Fayyad birçok açıdan saygı duyulacak biri ama planı ayrıntılı bir siyaset haritasından çok iyimser bir görüş olmakla sınırlı. Onu desteklesek bile bu daha kapsamlı bir politikanın alternatifi olmamalı.

     

    Bizim sevdiğimiz Filistinli liderlerin son Goldstone raporu ve yerleşimlerle ilgili bizi en sorumlu olduğumuz gelişmelerden sonra meşruiyetlerinin daha da azaldığını görelim.Gazze’yi unutmayalım. Buradaki durum ve bunun Arap dünyasındaki algılanması 1990’larda Irak’a uygulanan ambargolara benziyor.

     

    Hamas probleminin hızlı ve kolay bir çözümü yok. Örgüt umut ve gıda değil kan, ter ve gözyaşı getirdi, homurdanmalar artıyor. Kamuoyu yoklamalarında Hamas’ın gücü biraz zayıfladı ama bu böyle devam etmeyebilir.

     

    Hem zaten seçim olmayacaksa o zaman Hamas da seçim kaybetmeyecek demektir.  

     

    <ı style="mso-bidi-font-style: normal">THE TIMES<ı style="mso-bidi-font-style: normal">

    Jane Macartney: Obama ilk yılında Çin’i ziyaret eden ilk ABD Başkanı. Pekin küresel bir rol istiyor ve buna hakkı olduğuna inanıyor. ABD’den saygı görmekten hoşlanıyor ama bir yandan da spotlar altında olmaktan kaçınıyor.

     

    Süper güç olmanın ne anlama geleceğine dair bir gerginlik var. Ülke hala fakir olduğunda ısrar ediyor ve başkalarının iç işlerine karışmama prensibine bağlı olduğunu belirtiyor ama bir yandan da ekonomik istikrarsızlık ya da küresel ısınma gibi küresel konularda öncü rol oynaması talepleriyle karşı karşıya.

     

    Pekin, Kuzey Kore gibi çıkarların kesiştiği noktalarda işbirliği yapmak, ama İran gibi farklı olduğu yerlerde de serbest oyuncu olabilmek istiyor.  Pekin’in insan hakları ve demokrasi konusunda kendisine nasihat verilmesine tahammülü yok.

     

    Yuanın değer kazanması sadece bir zaman meselesi. Çin, ABD’nin kendisine yönelik yüksek teknoloji sınırlamalarını kaldırırsa bunun küresel ısınmaya karşı katkı yapacağına inanıyor. Obama’nın gezisi ABD’nin nispi olarak zayıf olduğu bir dönemde gerçekleşiyor ama Çin de her zaman “hayır diyen ülke” olmanın sağlıklı olmadığını görmeli.  

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı