"Yalçın Bayer" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Yalçın Bayer" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Yalçın Bayer

Atatürk düşmanlığı

CHP Antalya Milletvekili Av. Gürkut Acar, rejiminin altını oyanlara öyle sorular soruyor ki...

İktidar bakanlarından yanıt gelemiyor. Son olarak Osmanlı belgeselleri için hangi firmalara ödeme yapıldığını sorarken, “TTK Atatürk ve İnönü için bir çaba harcayacak mı?” dedi.
Acar, Başbakan Yardımcısı Arınç’ın yanıtlaması istemiyle verdiği önergede, Atatürk’ün vasiyetinden sağlanan TTK ve TDK’nın, büyük Atatürk’ün görüşlerine ve kişiliğine saygı göstermesinin zorunlu olduğunu açıkladı şöyle dedi:
“Ancak son dönemde, büyük Atatürk’ün görüşlerinin aksine yayınlar ve etkinlikler için harcamalar yapıldığı, Atatürk konusunda gerekli özenin gösterilmediği görülmektedir” dedi. TTK’nın hazırlattığı 16 kısa belgesel için ayrı ayrı yapılan harcamalar konusunda bilgi isteyen Acar şöyle konuştu:

“Belgesel filmler ayrı ayrı hangi kurum veya şirkete yaptırılmıştır? Belgeseller hangi yöntemle yaptırılmıştır? Bir ihale mi yapılmıştır? Yoksa filmi çekecek kurum ya da şirketler davet usulü ile mi belirlenmiştir?
Belgesellerin içerikleri nasıl belirlenmiştir. İçerikler TTK tarafından mı hazırlanmış, yoksa belgeselleri çekenler, içeriği de mi belirlemiştir? Vahdeddin Ayrılış belgeselinin içeriğini kim oluşturmuştur? Belgeselde kurum başkanı Prof. Dr. Metin Hülagü’nün ‘Yurtsuz İmparator Vahdeddin’ adlı kitabındaki tespitleri mi esas alınmıştır? Büyük Atatürk’ün ‘Nutuk’ eserindeki Vahdeddin ile ilgili değerlendirmeleri neden dikkate alınmamıştır? TTK, ‘Nutuk’u bir kaynak olarak görmemekte midir?
Büyük Atatürk’ün vasiyetinden sağlanan gelirle Vahdeddin’in bir ‘kahraman’ gibi sunulması ahlaki bir tutum mudur? TTK’nın Atatürk’ün tespit ve değerlendirmelerine özen göstermesi gerekli değil midir? Bu konuda bir girişimde bulanacak mısınız?
Türk Tarih Kurumu, Ulusal Kurtuluş Savaşı ve kahramanları Gazi Mustafa Kemal, İsmet İnönü gibi komutanları için de bir çaba harcayacak mıdır? Atatürk ve İnönü’ye yönelik haksız saldırılar karşısında seyirci olmayı sürdürecek midir?”

GÜNÜN SÖZÜ

“EĞER bir millet iktidarda bulunan kişilerin şerefsizliğini, alçaklığını, hırsızlığını, yalnızca kendi siyasi görüşünden olduğu için görmezden geliyorsa, o millet erdemini yitirmiştir. Erdemini yitiren millet bir gün vatanını yitirir.”
(Niccolo Machiavelli)

‘Harbiler ve Hasbiler duruma el koyuyor...’

‘ALLAH’ın laneti tüm hırsızların üzerinde olsun’ başlıklı yazıyı okuyunca duygulandık diyen ve kendilerini samimi, dürüst, akçeli işlerde beytülmala el uzatmayı ‘cız’ diye kabul eden bir Müslüman gruptan bir mektup aldık. İmzasını S.T. olarak atmıştı. Kendilerini tanıtırken “Ben Baba Sultan, gerek Türkiye’de gerekse uluslararası arenada ‘Harbiler ve Hasbiler’ diye biliniriz” dedi ve şunları söyledi:
“Önce insan olacağız, insan olunca erdemli bir Müslüman olunur.
Allah hiç düşünmez misiniz, hiç akletmezsiniz, hiç sorgulamaz mısınız, derken biz kullarına iyi, doğru ve güzelde hareket etmemizi emretmektedir.
Dolayısıyla Harbiler, sözcük anlamı gibi dürüst ve doğru olacaklar; Hasbiler de sözcük anlamı gibi karşılıksız iyilik yapacak.
Yani dürüst olacak, namuslu olacak, erdemli olacak; toplumda temel anlayış bu olacak.
Bu üç kuralı yaşamınızda gerçekleştirdiğiniz zaman başınızdaki gerek yerel, gerek merkezi hükümet yöneticilerini sizin düşüncenizde dahi olsa sorgulama hakkına sahip olursunuz.
Hesabi değil, hasbi olursunuz.
Bunun için de toplum olarak ne çaldıracağız, ne de hakkımız olmayanı kimseden istemeyeceğiz.
Yani toplum bu olgunluğa ulaştığında Harbi gibi doğru Hasbi gibi iyiliksever olur.
Bu da doğal olarak sorgulamayı ve eleştirmeyi beraberinde getirir.
İslam tarihinde görüldüğü gibi, adaleti ile bilinen Hz. Ömer çağında yaşayan Müslümanların hesap sorduğu gibi, hatta Sahabe’nin kutlu peygamberimizden dünya işleriyle ilgili hesap sorduğu gibi bir düzeye geldiğimiz takdirde örnek, erdemli, güvenilir “Al-El Emin” İslam toplumu olmuşuz demektir.
Bu da gıpta ile bakılan bir toplumun inşası demektir.
İşte böyle bir toplumda yönetici sınıf asla çalamaz ve çaldıramaz.
Bu yüzden yeni bir oluşum olarak ‘Harbiler ve Hasbiler’ olarak sahaya iniyoruz.
Ve artık onurlu bir dik duruşla hırsızlara dur diyoruz!”

Biliyor musunuz

“BEN giderim adım kalır/ Dostlar beni hatırlasın/ Düğün olur bayram gelir/ Dostlar beni hatırlasın” dizelerinin sahibi ünlü halk ozanı Âşık Veysel’in, ölümünün 41. yılında Çankaya Belediyesi Çağdaş Sanatlar Merkezi’nde dün anıldığını...
KEMAL Kılıçdaroğlu’nun önümüzdeki salı, Devlet Bahçeli’nin çarşamba günü Tekirdağ’da konuşacaklarını, Başbakan Erdoğan’ın da 29 Mart’taki son konuşmasını İstanbul’a gelmeden önce Tekirdağ’da yapacağını...

Gündeş besi çiftliğini satıyor mu

SÜRPRİZ şekilde tahliye edilen Reza Zarrab’ın eşi Ebru Gündeş’in, Tarım Bakanlığı’na 20 kez girip çıkmasının nedenini CHP İzmir Milletvekili Aytun Çıray’ın Meclis’te sormasına karşılık bir başka milletvekilinin “Hayvancılık yapıyor” cevabının ötesinde bir bilgiye ulaşılamadı.
Tekirdağ’ın Muratlı ilçesinden bir okurumuz dedi ki:
“Ebru Gündeş hayvancılığa merak sarmış... Tekirdağ’da UNO ekmekleri sahibinin, 70 dönüm arazi üzerinde 180 baş kapasiteli büyükbaş besi çiftliğini satın almıştı. Kardeşini çalıştırdığını söylüyorlardı.
Böyle bir kapasiteli çiftlik verimli olmadığından Ebru Hanım, bu tesisi büyütmek için mi bakanla sık sık görüştü, yoksa başka bir sorunu mu vardı bilemiyoruz. Ancak kocasının başına gelenlerden sonra çiftliğin satışa çıkarıldığı konusunda söylentiler duyulmuştu.”

AKP iktidarının çılgınlığa koşuşu

TÜRKİYE’nin derin bir kriz ve kaos ortamında kıvrandığı, devletin temellerinin çatırdadığı şu günlerde, ülkemizi yönetenlerin mutlaka okumaları gereken muhteşem bir kitap var. Kitabın ismi: ”The March to Folly- From Troy to Vietnam”. Ünlü bir Amerikan yazarı ve tarihçisi olan Barbara Tuchman’ın bu eserinin adı lisanımıza değişik şekillerde çevrilebilirse de, en isabetli tercüme şeklinin “Çılgınlığa Yürüyüş - Troy’dan Viyetnam’a” olduğunu zannediyorum. Tuchman, kitabında, devlet yöneticilerinin ve liderlerin, karşılaştıkları krizlerde, sorunların üstesinden gelmek için başvurabilecekleri sağlıklı ve makul seçenekler bulunmasına rağmen, gerçeklere ısrarla gözlerini kapayarak, kendilerini ve ülkelerini felakete sürükleyen çılgınca ve budalaca kararlar almalarına örnek oluşturan tarihsel olayları inceliyor ve bunlardan dersler çıkarıyor. Tuchman’ın tespitlerine göre, çılgınlık süreci, liderlerin akıl yolunu reddederek hataya düşmeleriyle başlıyor, sonra da gerçekleri sorgulamaktan kaçınmaları ve görmezden gelmeleriyle felakete dönüşüyor. Liderlerin yanlışta ısrar etmeleri, ihtirasların en güçlüsü olan iktidar hırsından olduğu kadar, vehmettikleri aşırı azamet ve kibirlerinden, hastalık derecesindeki gururlarından, çoğunluğa sahip olmanın cazibesiyle kendilerini hep haklı görmelerinden, çevrenin bu haklılık duygusuna tuttuğu alkışın sihrine kapılmalarından, kendilerini alternatifsiz ve dokunulmaz zannetmelerinden, ahlaki zafiyetlerinden, hayalperestliklerinden, önyargılarından ve hatalı yoldan dönecek cesarete sahip olmamalarından kaynaklanıyor.

ERDOĞAN’IN RUH HALİ

Kitaptaki tarihi karakterlerin deneyimlerini okuduğunuz zaman, ister istemez Başbakan Erdoğan gözünüzde şekilleniyor. O da akıl yolunu reddetmiş görünüyor. İktidar ihtirasının girdabına kendini kaptırmış, gözlerini gerçeklere kapamış, Türkiye’yi soktuğu ve sonunda felaket görünen süreci sürdürmekte ısrar ediyor. Söylediklerine bakarsanız Türkiye’de şöyle bir manzara var. Devlet içinde yuvalanan ve savcılar ile polisi yöneten Cemaat’in güdümündeki esrarengiz bir örgüt, bakanlar, onların oğulları, iktidara yakın işadamları, büyük bir devlet bankasının müdürü ve oğlu Bilal hakkında, sahte hırsızlık, rüşvet ve yolsuzluk dosyaları üretmiş ve bunları Hükümet’in itibarıyla güvenilirliğini yaralamak ve AKP iktidarını yıkmak için kamuoyuna açıklamış bulunuyor. Başbakan’a göre, dış güçler, “11 yıldır Türkiye’yi ekonomi ve dış politika alanlarında başarıdan başarıya koşturan”, onu “bölgesel bir lider ve global bir aktör” konumuna yükselten AKP iktidarının önünü kesmek istiyorlar. Bu dış odaklar, Türkiye’nin büyümesine, güçlenmesine, kendi başına buyruk olmasına asla tahammül edemiyor, onu engellemek, ona diz çöktürmek, ders vermek istiyorlar. Bu dış güçler önce Gezi Parkı olaylarıyla hedeflerine ulaşmak istediler, ama başarılı olamayınca bu sefer “Türkiye’nin düşmanlarının maşalığını yapan Cemaat’i” kullanarak bu “çok kirli operasyonu organize” ettiler... Bu nedenle Başbakan Cemaat’i ve ‘sahte peygamber’ olarak nitelediği liderini ‘vatana ihanetle’ ve ‘darbe’ girişimiyle suçluyor.

HÜKÜMETİN YOLSUZLUĞU ÖRTME STRATEJİSİ

Başbakan sürekli tekrarladığı “darbe” ve “paralel devlet“ söylemiyle, ‘iftira’ olarak nitelediği rüşvet ve yolsuzluk davalarını örtmeye ve gündemden düşürmeye çalışıyor. Önündeki üç seçim nedeniyle bu hedefin gerçekleştirilmesi AKP iktidarı için yaşamsal önem taşıyor. Bu maksatla oluşturulan strateji şu üç ayaktan oluşuyor:
1) Dış odakların taşeronluğunu yapan Cemaat’in devletin kilit noktalarına yuvalanmış unsurları yoluyla ‘darbe’ tertipleyerek “vatana ihanet ettiğine” kamuoyunu inandırmak.
2) Bu gerekçeye dayanarak Cumhuriyet tarihinin en büyük rüşvet ve yolsuzluk olaylarını örtbas etmek amacıyla yargıyı yürütmenin emrine verecek yasal düzenlemeleri yapmak.
3) Yargı ile emniyetteki Cemaat yapısını ve hakimiyetini kırmak amacıyla tasfiyeler yapar gibi görünerek, gerçekte yurt çapında soruşturmaları engelleyecek bir savcı-polis ağı oluşturmak.
Bu maksatla Hükümet, yolsuzluk ve ekonomik suçlara karşı kurulmuş hukuk mekanizmasını tahrip etme, yargı bağımsızlığını ortadan kaldırma ve internet yayınlarını sansürleme amacıyla peş peşe önlemler almış bulunuyor. Yine aynı amaçla 200 savcı ile 5000 fazla polis müdürü ve polisi sorgusuz sualsiz görevden alındı ve oraya buraya sürüldü.

BAŞBAKAN NEDEN ABD NEZDİNDE GİRİŞİMDE BULUNMUYOR?

Gerçekten Cemaat AKP iktidarına karşı bir darbe teşebbüsünde bulunmuş ise, Hükümet’in ilk yapması gereken şey, Türkiye’nin NATO müttefiki ABD nezdinde girişimde bulunarak Cemaat’in Pennsylvania’da bulunan merkezinin kapatılmasını ve liderinin Türkiye’ye iadesini istemesi gerekmez mi? Bu şekilde hareket, Türkiye’nin en doğal hakkı ve AKP iktidarının altını oyan “ihanet şebekesinin” kökünü kurutmak için en etkili yol değil mi? Kuşkusuz öyle... Fakat Başbakan böyle girişimden kaçınıyor. Neden acaba? Zira Başbakan, bu yola başvurduğu takdirde, Washington’un buna vereceği yanıtın “darbe” iddiasını ve dolayısıyla yolsuzlukları örtme stratejisini kökünden çökerteceğinden korkuyor. Çünkü ABD’nin 17 Aralık operasyonu hakkındaki değerlendirmesinin, Fethullah Gülen’in BBC’ye yaptığı şu açıklamayla aşağı yukarı örtüştüğünü biliyor : “Bir yolsuzluk olduğu muhakkak. Bunu herkes kabul ediyor. Fakat Cemaat’e karşı bir rahatsızlık vardı. Bu vesile ittihaz edildi. Esas o işi yapan hâkimler ve savcılar sağa sola savruldular. O insanlar geriye dönerken herhalde orijinlerini ortaya koyarak döneceklerdir. Bunların içinde milliyetçilerden mesela MHP’den, ulusalcılardan insanlar olduğu ortaya çıkacaktır. Ama meseleyi biraz büyük göstermek, bunların dedikleri gibi alternatif bir devlet gibi falan, meseleyi gösterme adına, böyle bu savurdukları insanların hepsinin aynı düşünceyi aynı duyguyu paylaştığını iddia ettiler.”

AB DE DARBE MASALINA İNANMIYOR

Gülen bu ifadeleriyle, Cemaat’in devlet sistemi içinde etkili şekilde mevzilenmiş olduğunu inkâr etmiyor. Ancak, 17 Aralık operasyonuyla ilişkili hâkim ve savcıların, Cemaat’e bağlı illegal örgütsel bir yapı içinde faaliyette bulunmadıklarını, aralarında Cemaat sempatizanları da bulunabilecek bu kişilerin sadece görevlerini yapmak amacıyla harekete geçen değişik siyasi eğilimdeki bürokratlar olduğunu ve Hükümetin, sırf rüşvet ve yolsuzluk iddialarını örtbas etmek amacıyla durumu abartma ve “alternatif” devlet iddiasını uydurma yoluna gittiğini belirtiyor. Hemen belirtelim ki, Avrupa Parlamentosu’nun önde gelen liderleri de darbe masalına inanmıyor. Bu görüşlerini, AB ile ilişkileri rayına oturtmak amacıyla Brüksel’i ziyaret eden Başbakan’a açıkça ifade ettiler. Keza, en üst düzeydeki AB yetkilileri, Başbakan’a, yolsuzluk iddialarının üstünün kapatılmamasına, iddiaları soruşturan savcı ve emniyet mensuplarının görevden alınmaları gibi hukuksuz işlemlere son verilmesine ve yargı bağımsızlığının sağlanmasına atfettikleri önemi ısrarla ve uyarıcı bir üslupla belirttiler.
Yukarıdaki değerlendirmemiz şu noktanın altını çizmemizi gerektiriyor: Hükümet, ABD nezdinde alenen Pennsylvania’daki Cemaat merkezinin kapatılması ve liderinin Türkiye’ye iadesi hakkında resmi girişimde bulunmadığı sürece, Başbakan’ın “darbe” iddiası inandırıcı olmayacaktır. Tabii böyle bir girişimden kaçınılmasının bir nedeni daha olabilir. Bu da, Erdoğan’ın, ABD’nin AKP iktidarından tüm desteğini çekmiş olduğuna inanmasıdır.

BAŞBAKAN’IN TUTUMU ABD DÜŞMANLIĞINI KÖRÜKLÜYOR

Başbakan, Hükümete karşı girişilen darbenin arkasında bir yabancı gücün bulunduğunu ısrarla tekrar etmesine rağmen, tehdit kaynağının kimliğini açıklamıyor. Bilinçli olarak yarattığı bu muğlak durum, Türk toplumunun önemli bir kısmı tarafından Cemaat’in ABD tarafından Türkiye’ye karşı düşmanca amaçlarla kullanıldığı şeklinde algılanıyor. Böylece, ülkemizdeki ABD düşmanlığı körükleniyor. AKP yanlısı medya da bu amaçla kullanılıyor. Nitekim, ABD Büyükelçisi Ricciardone’nin 17 Aralık yolsuzluk operasyonunda rol oynadığı iddiası ve bu nedenle istemeyen adam ilan edilmesi çağrısı Yeni Şafak’ta yayınlandığı zaman, Başbakan’ın isim vermeden bu çağrıyı desteklediği izlenimi veren açıklamaları ve Hükümet yetkililerinin bu dayanaksız haberi yalanlama yolunda hiç de hevesli olmadıkları gözden kaçmadı. Bu hususlar, AKP iktidarının seçim sürecinde yolsuzluk skandalının uluslararası bir komplo olduğu ve bunda ABD’nin parmağı bulunduğu iddiasını el altından yayarak AKP tabanının etkilemeyi öngördüğünü gösteriyor. İktidar ve seçim kazanma hırsıyla aklı perdelenen Başbakan çılgınlığa koşuyor. ABD düşmanlığının alev alev yükselmesine yol açacak böyle bir seçim stratejisinin Türkiye’ye orta ve uzun vadede çıkaracağı çok ağır faturayı gözü görmüyor.

NE YAPMALI?

AKP-Cemaat kavgası sayesinde halkımız önce, Türkiye’nin bir rüşvet, yolsuzluk ve kara para aklama batağına gömüldüğünü öğrenmiş oldu. Bu gelişme, AKP iktidarının, bu dudakları uçurtucu boyutlardaki yolsuzluk ve rüşvet olayları nedeniyle seçimlerde yenilgiye uğrayacağı korkusuna kapılmasına yol açtı. Hükümet bu telaşla, Ergenekon, Balyoz, Oda TV, Şike ve KCK gibi davalarda intikamcı duygularla işlenmiş olan korkunç suçları, sahtekârlık, haksızlık ve ahlâksızlıkları kendisine karşı komplo kurulduğu iddiasıyla tümüyle 11 yıllık ortağı Cemaat’in üstüne yıkarak kendini temize çıkarmaya karar verince, bütün pislikler ortaya saçılıverdi. Hükümet’in bu davalara ilişkin tutumu TCK’nın öngördüğü ağır suçlar kapsamına giriyor. Demokrasiyle yönetilen herhangi bir ülkede iktidar partisi böyle rezaletin zirve yaptığı bir durumun sorumluluğunu taşısaydı, meşruiyetini siyaseten ve hukuken yitirir siyasi ömrü biterdi. Ancak ülkemizin şartlarında, AKP iktidarı, yukarda izah ettiğimiz üç ayaklı stratejiyle ayakta kalmayı ve seçimlerde başarı sağlayarak, tüm demokratik, hukuki, ahlâki ve insani değerlerden yoksun yönetim sistemini sürdürmeyi ve böylece hesap vermekten ve tüm sorumluklardan kurtulmayı öngörüyor. Oysa, bu şekilde hareket sonu felaketle bitecek siyasal bir çılgınlık. Aklı başında tüm vatansever yurttaşlarımızın 30 Mart’ta sandık başına bu felaketli gidişi önlemenin kendileri için bir görev olduğu bilinciyle gitmeleri gerekiyor.
Şükrü ELEKDAĞ-Eski Milletvekili ve Büyükelçi

Kırklareli Üniversitesi’nde skandal iddia

KIRKLARELİ Üniversitesi Genel Sekreteri hakkında ortaya atılan iddialar büyük boyutlara ulaştı.
Kırklareli Üniversitesi’nde bir müteahhit firmanın Yapı İşleri ve Teknik Daire Başkanlığı’na tahsis ettiği aracın üniversite Genel Sekreteri E.E. ve oğlu M. E. tarafından özel işleri için kullanıldığı iddia edildi.
Kırklareli Eğitim Sen Şube Başkanlığı bunun üzerine konunun araştırılması için Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı’na suç duyurusunda bulundu.
Kırklareli Cumhuriyet Başsavcılığı’na KLÜ Rektörü M. A., Genel Sekreter E.E. ve KLÜ Lüleburgaz Meslek Yüksekokulu Müdür Vekili B.B. hakkında suç duyurusunda bulunan Eğitim Sen söz konusu kişilerin bahsedilen suçlar nedeniyle görevi kötüye kullandıklarını iddia etti.

CİDDİ İDDİALAR…

İddialardan bazıları şöyle; Kırklareli Üniversitesi (KLÜ) Genel Sekreteri E. E.’nin memleketi Sakarya’ya bu araçla gittiği, oğlu M.E.’nin ise üniversiteye bu araçla gidip geldiği öne sürüldü.
Ayrıca, baba ve oğlu tarafından usulsüz bir şekilde özel işleri için kullanılan aracın benzin parası ve trafik cezalarının da müteahhit firma tarafından karşılandığı iddia edildi.
Eğitim-Sen’den yapılan açıklamada; ‘’Daire başkanları il dışındaki konferanslara makam araçları ile gitmektedir. Müteahhitlerin yapı işlerinde kullanılmak üzere tahsis ettiği araç, üniversite sekreteri tarafından özel aracı gibi kullanılmakta ve her hafta Perşembe günleri bu araçla ailesinin bulunduğu Sakarya`ya gitmektedir. Yapı işlerindeki usulsüzlükler nedeniyle savcılık ihale ve proje dosyalarına el koymuş, personelin bu konudaki ifadeleri emniyette alınmıştır. Ancak bir yılı aşkın süredir dosyalar savcılıkta beklemektedir. Yönetim ile akrabalık bağı olan veya yakın ilişki içinde olan araştırma görevlilerinin unvanları öğretim görevlisi gibi gösterilerek gece ücretleri dahil usulsüz ödemeler yapılmaktadır’’ iddialarında bulunuldu.
MESAİYE KALMAYAN PERSONELE MESAİ ÖDENİYOR…
Mesaiye kalan rektörlük memurlarına mesai ücreti ödenmediği iddia edilirken, mesaiye kalmayan amirlere ise mesaiye kalmış gibi gösterilerek ücret ödendiği iddia edildi.
Yapılan açıklamada; ’’ Mesaiye kalan Rektörlük memurlarına mesai ücreti ödenmezken mesaiye kalmayan amirlere gece dersleri olan okullarda mesaiye kalıyor gibi gösterilerek mesai ücreti ödenmektedir. Ancak mesaiye kalan personele ise mesai ücretleri ödenmemektedir’’ denildi.

LÜLEBURGAZ MESLEK YÜKSEKOKULU

Cumhuriyet Başsavcılığı’na verilen suç duyurusunda Lüleburgaz Meslek Yüksekokulu için de bazı iddialar yer aldı.
Lüleburgaz Meslek Yüksek Okulu’nda yılarca öğrenciler makineye para atarak öğrenci belgesi aldıklarını ve bu belgelerin okula ve sınavlara girişte bir gün geçerli olduğu iddia edilirken’’Yani öğrenci her seferinde belge almak için para ödemek zorunda bırakılmıştır. Okul Müdürünün doçentlik kutlamasının makineden çıkan paralarla karşılandığı ve her ay yönetimin çay ve tost paraları da buradan karşılanmıştır. Okulda dersi olduğu halde okula gelmeyen öğretim elemanları mevcut olup, bunların yerine derse gelmiş gibi Müdür Yardımcısı imzalarını atmış, gece dersleri dahil olmak üzere bu öğretim elemanlarına ücretleri ödenmiştir. Bölüm başkanları yıllık izinde olduğu halde yerine imza atıp belge düzenleyen öğretim elemanları da mevcuttur. Okulda bir kantin olduğu halde öğretim elemanları katında karı-koca tarafından işletilen kaçak kantin mevcuttur. Okul Yönetimi, bayan çalışanın işçi olduğunu yazılı olarak belirtmekte ancak bu bayana her ay çeşitli adlar altında okul kasasından para ödenmiştir. 2005 yılından beri işletilen kantin şikayet sonucu apar topar 2012 Aralık ayında kapatılmıştır’’ denildi.

Beşiktaş Belediyesi’ni kimler yönetecek

SERDAR Bilgili tarafından Beşiktaş Belediyesi Başkanlığına getirilen İsmail Ünal’ın ‘haber dükkanı.com’
isimli internet sitesinde açıklanan mal varlığıyla ilgili haberin 8 ay içerisinde 213.316 tıklama aldığı görüldü. Bunu Ünal’ın dostları haber verdi. Demek ki, bu rant bir çok kişinin yoğun ilgisine sebep olmuş...
Bundan dan şu ortaya çıkıyor: ne yazı ki, Beşiktaş’ı, Beşiktaşlı olmayan ve CHP ile hiçbir ilgisi olmayan kişiler tarafından yönetilmek isteniyor.
Örnek mi? CHP Beşiktaş’ın Belediye Başkan adayı, Fatsa kökenli Av. Murat Hazinedar geçmişte ANAP kökenliydi. Sarıgül’e yakın bir isimdir. Aday olurken, siyasette pek görülmeyen iddialarla karşılaşılması bir talihsizlik sayılabilir.
Meclis sıralamasına gelirsek 1. sırada 1939 doğumlu eski bakanlardan SHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Kumbaracıbaşı, 2. Sırada bulunan Bülent Tatar her dönem Belediye Başkan adayı olup, meclis üyeliğine razı olan kişidir. Bu kişi İBB, Beşiktaş Belediyesi’nde 10 yıl İmar Komisyonluğu başkanlığı yapmıştır. Sıralamadaki gerçek yeri 5. sıra olmasına rağmen ilçe başkanının yaptığı sahte listeyle 2. sıraya
getirilmiştir. 3. sırada bulunan Affan Keçeçi, Mustafa Sarıgül’un koruma ve kollama işleriyle ilgilenirken, listede yer almıştır. 4. sırada bulunan Hüseyin Avni Sipahi herkesin bildiği gibi Anavatan Partisi eski Çekmekoy Belediye Başkanıdır. 7. sıradayken 4. sıraya çekilmiştir.
5. sıradaki Eyüp Birgül, Şişli’de Başkan Yardımcılığı görevinde bulunup, Beşiktaş’a transfer edilmiştir.
11. sırasında yer alan Merve Öztopaloğlu, CHP İl Yönetim Kurulu üyesi iken istifa etmediği halde sahte listeyle kendine yer bulmuştur. 13. sıradaki Rıfat Örnek, CHP Ayancık eski Belediye Başkanıydı. Bir önceki seçimde partiden istifa edip, CHP’nin seçimi kaybetmesine neden olan bağımsız adaydır. 15. sıradaki Arınç; Hikmet Çetin’in oğludur. 17. sıranda bulunan Ayça Lütfiye Akpek Ankaralı bir avukattır; Dr. Gürbüz Çapan’a yakın bir isimdir. 21. sırasındaki Çetin Kılıçlıgil’in, Sarıgül’ün eski Özel Kalem Müdürüdür. CHP’nin anonsçusu Deniz Bozkurt; Barış Bozkurt’un yeğenidir; kendisine 23. sıradan yer bulabilmiştir. 27. sırasındaki Sedef Çakmak, gay-lezbıyen-transeksüel dernekleri yöneticisidir. Kontenjan 1. Sırada bulunan Cevdet Bayram, daha önce yazdığımız gibi eski Anavatan Partisi Kemah Belediye Başkanıdır; şimdi de Şişli Belediyesinde çalışmaktadır. (Fıratpen’in sahibi Nevzat Demir, kendisinin aday yapılması üzerine kimse ile konuşmadığını, kimseden bir talepte bulunmadığını açıkladı.) Kontenjan 2. sıradaki Ali Bağdatlı’nın THD Fatsa İlçe Sekreteridir.
Beşiktaş listeleri ile ilgili olarak o kadar yakınma geldi ki; kısaca şunu söylemek durumundayız:
“Sonuç olarak Beşiktaş’ı Beşiktaşlılar yönetmeyecektir.”
Not: CHP ilçe belediyelerinin fotoğrafını çekmeye devam edeceğiz

X