Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Atalım dünyaya bir kazık

Ege CANSEN

Çarşamba günkü yazıda, ekonomide erken estirilmeye çalışılan iyimserlik havasının ciddi bir sakıncası olduğunu söylemiştim. İyimserliğin, aslında iyi bir şey olduğunu, ancak tedbir alınması gerekli zamanlarda iyimser hava basmanın, uyuşukluk yarattığını ifade etmiştim. Kısaca, anormal derecede yüksek seyretmekte olan faizlerin (hem mevduat, hem de kredi) ekonomide sürüp gitmekte olan büzülmenin ana sebebi olmak bir yana, gelecekte de yeni bir krize sebep olacak kadar önemli bir hastalık olduğunu vurgulamıştım. Bu sakat durumun, Türkiye'deki finansal sektörün ve özellikle bankaların hastalıklı yapısından kaynaklandığına işaret etmiştim.

* * *

Faiz, paranın zaman bedelidir. Faizler, bir ekonominin hangi yöne gideceğine en fazla tesir eden malın, yani paranın ‘‘fiyat’’ıdır. Modern ekonomileri yönlendiren merkez bankalarının en önemli, hatta bir bakıma ‘‘tek’’ aleti faizdir. Gerek Amerikan ekonomisini yönlendiren Amerikan Merkez Bankası FED'in, gerek Avrupa Merkez Bankalarının (bundan sonra bir tane olacak) aldığı en önemli kararlar, faizlerde yaptıkları indirim veya artırımlardır.

* * *

Türkiye'de bir süredir faizler anormal derecede yüksek seyretmektedir. Türk vatandaşları tasarruflarının en az yarısını döviz cinsinden tutmakta ve Türk şirketleri de aldıkları borçların yarısından fazlasını dövizle yapmaktadır. TL'nin güvenilmez bir para birimi olmasından doğan faiz yüksekliği, ülkemizde tedavül eden ‘‘döviz’’e de bulaşmıştır. Yeryüzünde Amerika Doları'na yüzde 20-25 (normali yüzde 5-6) yıllık faiz veren bir ülke yoktur. Bu, kesinlikle anormaldir ve sürdürülemez.

Bu anormalliğin iki sebebi vardır. Birincisi ve sıkça söyleneni, Hazine káğıtlarının yüksek TL faizi getirmesi ve devalüasyonun Merkez Bankası'nca enflasyona endekslenmesidir. Bu suretle oluşan yüksek reel TL faizi, açık pozisyonu ve dövize yüksek faizi vermeyi ‘‘kárlı’’ kılmaktadır. Felaketin anası, işte bu ‘‘kısa vadeli’’ görüştür. İkinci ve esas sebebi, bankalarımızın içine girdiği ‘‘likidite krizi’’dir. Sırf likit kalmak için bankalarımız, dövize olmadık faizi vermektedir.

* * *

Gelelim işin sonuna: Sermayenin getirisi, taş çatlasın ortalama yüzde 8'dir. Bunun anlamı şudur: Yüzde 7'den fazla alınan her faiz, bir ‘‘gelir bölüşmesi değil, servet transferi’’dir. Yüksek faizli işlemler, toplumun bazı kesimlerinin servetlerinin (yani varlıklarının) toplumun diğer kesimlerine aktarılmasına sebep olur. Bu transferler, ülke içinde çok ciddi varlık ve dolayısıyla gelir dağılımı bozulmalarına yol açar.

Bu varlık dağılımı bozulmasından kurtulmanın bir yolu daha var. O da dünyaya (eğer atabilirsek) bir kazık atmaktır. Kısaca, asla geri ödemeyeceğimiz dış borç bularak veya mevcut borçları bu hale getirerek, bu yükü dışarıya aktarmaktır. Ne yazık ki böyle bir oyunun başarılı(?) olması için, günün sonunda ülke ekonomisinin moratoryum ilan edecek kadar çuvallaması gerekir. Geriye kala kala, tek bir çare kalıyor. O da, iyimserlik havası basmayı bırakıp, ne pahasına olursa olsun ‘‘finansal sektörü’’ adam ederek anormal faizleri ebediyen ortadan kaldırmaktır.

SON SÖZ: Bankasını dövmeyen, ekonomisini döver.



X