Artık yalnız yüksek teknolojiye yer var

Hürriyet Haber
04.01.1999 - 00:00 | Son Güncelleme:

Türkiye'nin en büyük sanayi kenti İstanbul'un Sanayi Odası Başkanı Hüsamettin Kavi, şehrin boyutlarının ekonomik yapıyı da zorladığını söylüyor: ‘‘ İstanbul'da olsa olsa, ticaret sektörünün, eğitim, kültür, turizm gibi unsurların yanında çevre kirliliği olmayan ve çok yüksek katma değeri olan yüksek teknoloji gerektiren faaliyetlere yer var artık. Bu bir tercih de değil, doğal sonuç.’’

İstanbul'da eskiden varolan, işlevsel üretim ve ticaret merkezlerinin yeni kent yapılanmasında bu özelliklerini yitirmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Belli pazar bölgeleri, belli ebattaki bir kentin temel olgusudur. Ama şehrin ebadı değişmeye başlayınca bu olgu da kalmaz. Artık her türlü ihtiyacın Perşembe Pazarı'nda, Bankalar Caddesi'nde ya da başka bir cadde üzerinde görülmesi gibi bir olgu yok. Standartlar artık o kadar gelişti ki, artık sparişlerinizi görmek zorunda da değilsiniz. İnternet üzerinden iş yaparken sizin Perşembe Pazarı'na ihtiyacınız olabilir mi? Dolayısıyla bunlar dünün olguları; bugünün kent anlayışı içinde her şeyi belirli merkezlere toplamak durumunda da değilsiniz zaten. İstanbul'da olsa olsa, ticaret sektörünün, eğitim, kültür, turizm gibi unsurların yanında çevre kirliliği olmayan ve çok yüksek katma değeri olan yüksek teknoloji gerektiren faaliyetlere yer var artık. Bu bir tercih de değil, doğal sonuç.

Yatırım yapılacak yere nasıl karar veriliyor?

Şu anda bizde sanayici bakıyor ve ‘‘Ya Çorlu'ya gideyim, ya Adapazarı'na’’ diyor. Oysa üretimde rekabet gücünü nerede bulacaksa oraya gitmeli. Bunu başarabilmesi için de Teşvik Uygulama Genel Müdürlüğü, yerel yönetimler ve odalar arasında kurulacak bir ağa ihtiyacımız var. Artık bilgiye dayalı yatırımın yapılması gerekiyor.

İstanbul'da sanayi bölgelerinin çevresinde çok kısa zamanda gecekondu bölgeleri oluşuyor. Bir sanayici olarak, fabrikanızın penceresinden baktığınızda bu manzaradan memnun musunuz?

Tarif ettiğiniz görüntü benim fabrikamın penceresinden baktığım zaman gördüğüm görüntü. Biz oraya bu tesisi yapmaya karar verip, gerekli izinleri aldığımız zaman orası sanayiye ayrılmış bir bölgeydi. Çevrede tek bir ev yoktu. Ama aradan iki seçim geçti. Şimdi çevre ev doldu ve hiçbirinin tapusu yok. Türkiye'de bunlara mani olamıyorsunuz. Çünkü, yerel yönetimler, oy, siyaset ve denetim ilişkisi fevkalade bozuk. İstanbul'da kaç ilçe varsa bunlarla oturup temel bir mutabakat sağlamanız gerekir.

İstanbul'da yaşamak istemiyorum

Alınan tüm önlemlere rağmen fabrikalar çevreyi kirletiyor. İstanbul'da yaşıyorsunuz ve bu kenti kirletiyorsunuz. Nasıl bir kentte yaşamak istersiniz?

Aslında mevcut İstanbul'da yaşamak istemiyorum. Daha sakin, daha huzurlu ve dolayısıyla daha verimli olabileceğim bir yerde yaşamak istiyorum. Çünkü çalışmak aslında hedef değil, ara istasyonlardan biri. Aslolan yaşamın kendisi. Zannediyorum bunu sadece ben değil, insanların hepsi ister.

Birinci derece tarım arazileri üzerine dev fabrikalar kuruluyor. Ama bu alanların tahrip edilmesi, bir insan olarak sizlere de zarar veriyor. Oda olarak bu konuda politika üretmeniz gerekmiyor mu?

Bunun için karar mekanizmasının ortağı olabilmemiz lazım. Türkiye'de toplumun en büyük açmazı, sivil toplum kesiminin, karar vericinin karar sürecine hala ortak olamamasıdır. Burada güce sahip olanlar direniyorlar. Artık Türkiye'de başbakanlık genelgelerinin değil, gerçek manada bütün ekonomik ve sosyal tarafların temsilcilerinin hazır bulunacağı bir platformun zorunlu olduğuna inanıyorum. Orada İstanbul'u da, Türkiye'nin sanayiini de, tarım ve hayvancılık politikalarını da konuşursunuz. Mücadele etmek zorundayız.

25 Ocak’a kadar bekleyeceğiz

İstanbul Sanayi Odası, geçen ekimde üyelerine kriz nedeniyle bulunduğu uyarılar ve sunduğu önerilerle dikkati çekmişti. Ancak İSO Başkanı, yaşanan ekonomik sıkıntıları bir kriz olarak değil ‘‘daralma’’ olarak niteliyor ve Türkiye'nin yüksek enflesyon ve yüksek faize dayalı çarpık sistemi içinde kendi dengelerini kurmuş olduğunu, çarkın bu sayede döndüğünü belirtiyor:

KRİZİN GELİŞİMİ:

97'nin ikinci yarısında bütün Uzakdoğu ülkeleri paralarını devalüe etti ve uluslararası pazarlarda karşımıza çıktılar. Bu etkiyi yeterince algılayamadık. Enflasyonu 98 sonunda yüzde 50, 99'da 30 ve 2000'de 10 puanın altına düşüreceğiz dedik. Bu durumda iç piyasanın daralması mukadder. Uzakdoğu sizin dış piyasanızı daraltıyor, siz de iç piyasanızı daraltıyorsunuz. Aslında dışarıya çıkış yolu yaratmamız gerekiyordu.

10 aylık rakamlarla söylüyorum, ihracat fiyatları korkunç küçülmüş. Pazar içerde ve dışarda küçülüyor, bir vergi kanunu var, siyasi istikrarsızlık var. Moskova'daki pazar da çökünce, bölgedeki bütün uluslararası fonlar tasını tarağını toplayıp çıkmaya karar verdi. İşletmelerin banka yükümlülükleri geldi gündeme. Bankalar, kredilerini ertelemeyince ortaya bir kaynak darboğazı çıktı.

Kasım başında bir rapor hazırladık. Bu arada hükümetin düşmesi üzerine muhatabımız da kalmadı. Üretimin durdurulması, işçi çıkarma süreci başladı. Ve doğru bir zaman diliminde olayı anlattığımızda itibar etmeyen hükümetin yöneticileri bağırmaya başladılar: Kriz geliyor, tayfun geliyor...

ALINACAK ÖNLEMLER:

Takımı oluşturmadık ki daha. Bankalar Birliği'yle geçen hafta bir toplantı yaptık. Ocağın ikinci haftasında tekrar biraraya geleceğiz. Bu durumun bize takım olmaya zorlamak gibi olumlu bir getirisi olacağını düşünüyorum.

KRİZİN ETKİLERİ:

Üç federasyonun kayıtlarına göre işgücü kaybı 117 bin civarında. Bu sadece sendikalı olanlar. Bu durum bayramın sonuna kadar gidecek. Bu yıl esas olarak 25 Ocak'tan sonra başlıyor diyebiliriz. O zamana kadar ümidimizi muhafaza etmeye devam edeceğiz.

Etiketler:


EN ÇOK OKUNANLAR

    Sayfa Başı