Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Arkadaşımın Aşkısın

'60'lı yıllara yetişmiş olanlar, 1968 yılında çekilen, Türker İnanoğlu'nun yönettiği başrollerinde Ekrem Bora, Filiz Akın ve İzzet Günay'ın oynadıkları "Arkadaşımın Aşkısın" filmini ve bu film boyunca ıslanan mendilleri hemen hatırlayacaklardır.

Hatta, Ümit Besen'in de aynı isimli bir şarkısı olduğunu hatırlıyorum. Ancak şarkı filmden önce mi sonra mı bestelendi, ilk ne zaman pikaplarda çalınmaya başladı orasını pek kestiremiyorum. Ama insanı hem kışkırtan hem de hafiften melankoliye iten şahane sözleri vardı bu şarkının: "…Ümit verme insanım ben çek bakışlarını benden / Şüphe de etme sevgimden / Kalbim yalnız senin değil arkadaşımın da bunu bil / Tercihle geçerse ömrün yaşayamam ben ölürüm / Dikkat kimse anlamasın arkadaşımın aşkısın"…

Bir baş ile son arasına sıkışıp kalmış kendi ömrünü ne yapıp etse bir türlü uzatamayan insanoğlu, geçmiş zamanlarda tapınmak için yarattığı Tanrılara hep ölümsüzlük bahşetmiş. Ancak ne tuhaftır ki, Tanrılarına sonsuz hayatı bağışlarken, onlara insanoğlunun peşinde olduğu belki de en büyük gizi armağan ederken, küçük bir ayrıntıyı görmezden gelivermiş. Tanrılarını sonsuz hayat, doğaüstü güçler, yapabilir olma yetisi ve sanatlarda üstün yetenek ile donatırken insana has erdemleri her nedense bu listeye eklemeyi unutuvermişler. Ancak, bu durum bende hep, erdemlerin insanoğlunun üzerine bir etiket gibi sonradan yapıştırılmak istendiği hissini uyandırır. Mesela, sadakati ödüllendirmemek, ama ihaneti mutlak cezalandırmaya çalışmak, bana bir tür modern çağ insanı ikiyüzlülüğü gibi geliyor. Belki de diyorum kendime, Antik Çağ'daki atalarımız bu ikiyüzlülüğün farkına varmışlar ve Tanrılarını bu etik açmazın dışında tutmaya çalışmışlar...

1960'larda çevrilen bir filmde arkadaşının aşkına gönlünü kaptırmış bir adamın çaresiz sevdasına ağlamaktan gözleri kızaran biz modern çağ insanının ataları, bir zamanların gözde dizisi Dallas'ı (Cesur ve Güzel'in de hakkını yememeli!) aratmayacak ilişkiler yumağı içinde debelenen Tanrılarının efsanelerini dinlediklerinde ne hissederlerdi acaba? Diyelim ki, Antik Çağ'da ticaret yolları üzerinde bulunan bir kentte, örneğin Miletos'ta iki tüccar karşılaşmış olsun. Biraz yorgunluk atmak biraz da güncel havadisleri dinlemek üzere gittikleri Stoa'da yan yana otursunlar. Biri, Tanrı Hephaistos'un koruyucu ve baş tanrısı olduğu Olympos'tan gelmiş olsun, diğeri de Tanrıça Aphrodite'nin  kutsal kenti Aphrodisias'tan... Mesel bu ya; dönemin gezgin ozanlarından biri de, tam o sıra Stoa'da Aphrodite'nin Hephaistos'u Savaş Tanrısı Ares ile nasıl aldattığını anlatan efsaneyi naklediyor olsun. Bizim Olympos'lu tüccar ile Aphrodisiaslı meslektaşı birbirlerine sarılıp bu hüzünlü aşk hikayesinin sonunda ağlaşıyor olurlar mıydı acaba?.. Bir de bu sahneyi, fona Ümit Besen'in malum şarkısını ekleyerek hayal edin!..

İşin biraz mesel biraz masal kısmını bir kenara bırakıp, Antik Çağ'ın en popüler aldatma efsanelerinden birini hatırlayalım hemen. Olympos Tanrıları arasında çirkinliği ile nam salmış demirci Tanrı Hephaistos, tuhaf bir ironi sonucu Tanrıçaların en güzeli Aphrodite ile evlidir. Aphrodite, aşkını sadece Hephaistos'a değil başka Tanrılara da sunmakta pek sakınca görmez. Hatta, bu konuda ihtiyatı da iyice elden bırakmıştır. Bir gün kocası bir iş için Lemnos'a gittiğinde, savaş tanrısı Ares'i evine, yatağına alır. Ancak, Hephaistos karısının sadakatsizliğinden haberdardır ve iki aşık için müthiş bir tuzak hazırlamıştır. Aphrodite ve Ares'in seviştikleri yatak, Hephaistos'un tuzağıdır! Demirci Tanrı, zanaatini ve üstün yeteneğini konuşturmuş, yatağı görünmez zincirlerle sarmalamıştır. Lemnos'a gider gibi yapması da bu tuzağın bir parçasıdır. O gider gitmez, karısının Ares'i eve alacağını bilmekterir. Ve her şey düşündüğü gibi olur. Hephaistos'un gittiğini gören Aphrodite aşığını yatağına alır ve sevişirlerken görünmez zincirler ile kıskıvrak bağlanıverirler. Saklandığı yerden çıkan Hephaistos da karısını ve aşığını yakalar, yakalamakla da kalmaz bağır çağır tüm Tanrıları yatağın çevresine toplar. Homeros'un Odysseia'sında Hephaistos'un şu hüzünlü tiradı aktarılır:

"...Zeus baba ve hep var olan öbür mutlu tanrılar,
Gelin, şu gülünç bayağı işlere bir bazın!
Zeus'un kızı Aphrodite hor gördü beni,
Topalım diye hor gördü, sevdi Ares'i,
Sevdi onu, yakışıklı, çevik ayaklı diye,
Kabahat bende değil, sakat doğmuşum,
Kabahat anamda, babamda, beni dünyaya getirmeselerdi!"...

Yine, Antik Greek mitolojisinde bir başka "Arkadaşımın Aşkısın" vakası da, aynı adama aşık olan Aphrodite ve Persephone arasında yaşanır. Bu efsanenin kahramanı ise yakışıklılığı dillere destan Adonis'tir. Adonis'in annesi Myrrha (Bazı kaynaklarda Smyrna), Tanrıça Aphrodite'nin lanetine uğramış. Bu lanet, kıza kim olduğunu unutturmuş ve babası ile on iki gece sevişmiş. En son gece de hamile kalmış. Kiminle seviştiğini fark etmeyen baba da, on ikinci gecenin sonunda kızını tanımış ve günahını temizlemek için kızını öldürmek istemiş. Ancak, bir biçimde diğer Tanrılar kıza acımış ve babasının elinden kurtarmak için onu bir Mersin Ağacı'na çevirmişler. Doğum vakti gelince ağaç çatlamış ve içinden güzeller güzeli bebek Adonis çıkmış. Bebeğin güzelliğine aşık olan Aphrodite, onu büyütmesi için yeraltı tanrıçası Persephone'ye emanet etmiş. Ama ne var ki Persephone de çocuğa vurulmuş. Böylece iki Tanrıça büyük bir kavgaya tutuşmuşlar. Sonunda Zeus kavgayı bastırmak için bir çözüm bulmuş. Çocuğun yılın dört ayını Persephone ile dört ayını da Aphrodite ile geçirmesine, geri kalan zamanda da istediği yere gidebilmesine karar vermiş. Adonis de yılın sekiz ayını Aphrodite ile geçirmiş ve yine büyük bir olay patlak vermiş. Bu kez de diğer tanrılar Adonis'i kıskanmışlar. Adonis'i öldürmek için üzerine bir yaban domuzu salmışlar. Kasığından yaralanan Adonis kan kaybından ölmüş. Efsaneye göre, Adonis'in toprağı sulayan kanından Manisa Lalesi bitmiş. Adonis'e yardım etmek için koşan Aphrodite'nin de ayağına bir diken batmış. Dikenin battığı yerden akan bir damla kan, Tanrıça Aphrodite'nin kutsal çiçeği olan beyaz güle damlamış ve çiçeği kırmızıya boyamış.

İşte, modern zamanların "Arkadaşımın Aşkısın"ı ile Antik Çağ'ın "Arkadaşımın Aşkısın"ı arasında böyle bir fark var. Modern zamanlarda, arkadaşının aşkına gönlünü kaptıranlar için filmler çevriliyor, şarkılar besteleniyor. Antik Çağ'da ise arkadaşının aşkına abayı yakanlar, değil arkadaş Tanrıları dahi dinlemiyor; hem de beş yıllık kalkınma planı yapmadan, "ne olacak bu işin sonu" hesabına kitabına girmeden...

"Arkadaşımın Aşkısın" durumu için son sözü söylemek de, başka tür bir Tanrıya, müziğin sağır tanrısı Beethoven'a düşsün:

"- Muss es sein?"
"- Ya, es muss sein!" *

*: Alm.; "Olmalı mı? - Evet, olmalı!"

X