Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Arkadaşım Öztürk

Tekin ARAL

Sevgili Öztürk'ü de yitirdik... En duygusal başlığı ‘‘Artık 'yeşşe'miyor...’’ diye bizim Hürriyet attı...

Öztürk çok eski arkadaşımdı... Birlikte keyifli, keyifsiz bir alay günümüz oldu...

O benim için, bu ömrü nasıl yaşayacağına daha doğarken karar vermiş biriydi... Siz söylediklerine, yakınmalarına bakmayın yaşamının koordinatlarını milimine kadar çizmişti...

Öztürk'le öyle gırgır anılarımız var ki... Var ya hani, ‘‘Nerden başlasam, nasıl anlatsam?..’’ Aynen öyle...

*

Öztürk'ün milletvekili Bahattin Şeker'inki kadar olmasa da biraz gecikmiş bir askerlik macerası vardır... Öztürk eğitim için İzmir Bornova'ya gidiyor... Öztürk bir süre tüydükten sonra kendini ordumuzun şefkatli kollarına teslim ediyor...

Ama uyanık ya, acemilik sonrası adam ayırırlarken, ‘‘Ben kaleciyim’’ diyor... Bakıyorlar boylu boslu aslanlar gibi adam... Bizimkini ayırıyorlar...

Ve ilk turnuva maçı.... Dakika beş, gol beş...

Ama Öztürk İzmir'de kalmayı kafaya koymuş, orda aşna fişna durumunda olduğu bir kız var...

Komutana gidiyor... ‘‘Efendim ben kaleci değil, aslında boksörümdür...’’ diyor... Komutan bakıyor çocukta endam Muhammet Ali gibi, hemen takıma alıyor Öztürk'ü... Saniye bir, yumruk bir, Öztürk nakavt...

Ve Öztürk kendini atlet olarak da komutana yutturamadıktan sonra, bakıyor ki iş sarpa sarıyor, İzmir'den gidecek...

Sonunda spor tutkunu komutana gidip, ‘‘Efendim, çok affedersiniz ama size birşey söylemek istiyorum... Ben aslında 'masörüm'...’’ diyor...

Öztürk gazino açtığı Libya'da kendisini Osmanlı propagandası yapıyor diye hapse atan Kaddafi'ye bile hapisten tüyüp Libya'sını ters giydiren adamdır...

*

Öztürk'le en gırgır hikayemiz araba olayıdır... O zaman pek kimselerin arabası olmadığı bir tarihte Öztürk'ün biraz eskice Simca marka bir arabası vardı...

Korkunç yağmurlu bir günde, zamanının priması Adnan'ın Fuaye'sinden Öztürk bir hanım arkadaş arakladı...

Tam benim Çukurcuma'daki eve giderken araba birden stop etti...

Ve anlaşıldıki bir kablonun diğer kabloya değmemesi olayı var... Öztürk birkaç kez denedi... Sonunda bana, ‘‘Arkadaş sen arabanın ön yanında oturup bu kabloları birleştireceksin, ben de arabayı kullanacağım...’’ dedi.

Bir süre gittik... Sonra ne olduğunu anlamadan kendimi o zamanki Taksim Büfe'nin içinde buldum...

Üstümü başımı silkeledikten sonra arabanın içine dönüp bir baktım... Öztürk direksiyonu bırakmış, o hanım arkadaşa konsantre olmuş...

Ama Öztürk'ün sizlere daha önce de anlattığım bir ‘‘Turizm Kredisi’’ olayı vardır ki, olacak şey değil...

Öztürk'ün ufak ufak sinemadan koptuğu devirler... Silivri taraflarında bir turistik tesis yapmayı hayal ediyor...

Zamanın Turizm Bakanı ise, şimdi adını vermeyeceğim ufak tefek, çıplak başlı, son derece kibar kendi halinde bir adamcağız... Ve Öztürk duyuyor ki Cenk Koray'ın Bakan'la yakınlığı varmış... Hemen koşturup Cenk'i buluyor, ağzından giriyor, burnundan çıkıyor, Bakan'la bir randevu ayarlatıyor...

Randevu günü Öztürk'le Cenk Koray Bakanlığa birlikte gidiyorlar... Öztürk keyiften uçuyor... Hele de o zamanlar tam uçuk zamanı; Bakanlık'taki kapıcılara, odacılara espriler yapıyor, arada bir de o herkesin dilinden düşmeyen ‘‘Yeşşeee!..’’sini çekiyor...

Bir süre Bakan'ın sekreterinin odasında oturuyorlar... Daha sonra sekreter bizimkileri Bakan'ın odasına götürüyor...

Cenk Öztürk'ü Bakan'a tanıştırıyor... Daha önce halim selim kendi halinde bir adam olduğunu söylediğim Bakan da gayet kibar, ‘‘Aman efendim Öztürk Bey'i tanımayan mı var... Hoşgeldiler, şeref verdiler...’’ diyor.

Bizimkileri karşılayan Bakan yerine oturuyor, Cenk'le Öztürk de Bakan'ın masasının önündeki iki koltuğa karşılıklı oturuyorlar...

Ve birden Öztürk bir ara iki bacağını kaldırıp önündeki sehpaya uzatacak gibi oluyor... Cenk, rahmetlinin ne çılgın ne patavatsız olduğunu bildiğinden zaten pürdikkat, hemen kaş göz işaretiyle o ara bir yandan da Bakan'ın masasından aldığı bir evrakla sinek avlamakta olan bizimkini uyarıyor...

Bu ara konuşmaya başlıyorlar... Bakan, turizme hizmet vereceklere her zaman destek olacaklarını ve de Öztürk Serengil gibi bir sanatçının turizm işine girmesinden duyduğu memnuniyeti anlatırken, o ara içeri sekreter hanım giriyor... Ne içeceklerini sorduktan sonra da tekrar kapıya yöneliyor...

Ve kız yürürken birden kelleyi çevirip yürümekte olan kızın arkasından bakan Öztürk'ten bir ses, ‘‘Pantolonu gösterep ütüdür... Hatunu gösteren dötüdür!.. Değil mi sayın Bakan'ım... Heeeh heehhehheeh!..’’

Bakan kıpkırmızı olmuş, faltaşı gibi gözlerle Öztürk'e bakıyor...

Cenk ile Öztürk'ün en çılgın zamanları olduğunu bilmesine karşın bu kadarını beklemediğinden başı ellerinin arasında sephanın altına girmeye çalışıyor... Bir yandan da bu felaket durumu nasıl toparlayacağını düşünüyor...

Ve bir süre ortalıkta müthiş bir sessizlik oluyor... Daha sonra Bakan görüşmeyi biraz da kısa kesmek ister gibi Öztürk'ten isteklerini soruyor... Ve Turizm Bakanı Genel Müdürü'nü bağlatıp Öztürk Bey'in isteklerinin olabildiğince yerine getirilmesini emrediyor...

Hava tekrar yumuşuyor... Sıra geliyor gitmeye... Bizimkiler kalkıyorlar, Bakan da onları geçirmek üzere kalkıyor... Geliyorlar kapıya...

Cenk tam içinden, ‘‘Şükür bitti, işi kazasız belasız atlattık’’ derken, asıl ne oluyorsa da o sırada oluyor zaten...

Öztürk, Bakan'la tokalaşıp teşekkür ederken birden adamın kafasını bir kapıyor... Sıkıştırıyor koltuğunun altına... Sonra da darbuka çalar gibi başlıyor adamın çıplak kafasına ‘‘şlap şlap’’ vurmaya...

‘‘Bakanım benim!..’’ (şlap şlap)... Bakanım...''

Adam zaten ufak tefek... Ayakları yerden kesilmiş debelenip duruyor... Debeleniyor ama kafayı da kurtaramıyor...

Öztürk ise hala Bakan'ın kafasına ‘‘şlap şlap’’ diye şaplakları indirip duruyor... Bir yandan da o kendine has konuşmasıyla adama, ‘‘Bakanım benim... Kelajım... Kelajım benim!..’’ deyip duruyor...

Neyse Cenk araya giriyor, sekreter koşuyor... Alı al moru mor Bakan'a alıyorlar Öztürk'ün elinden... Ve Cenk güçbela çıkarıyor bizimkini dışarı...

Sonra da hiç değilse bir özür dileyeyim diye tekrar Bakan'ın odasına dönüyor...

Bakan kanter içinde elinde telefon karşıdakine bir avaza bağırıyor...

‘‘Sana az önce Öztürk Serengil gelecek ne isterse ver demiştim ya... Sakın ha hiçbir şey verme ona...’’

*

İşte böyle adamdı bizim sevgili Öztürk... Nur içinde yatsın... Burada çok çekti hiç değilse orada çook çok ‘‘yeşşe’’sin...

X

YAZARIN DİĞER YAZILARI