Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aristokratik Seyahat (V)

<B>DÖRT</B> pazardır anlattığım gibi, refakatçim aristokratik ‘<B>Etyen Dayı</B>’sına şöyle bir ‘<B>cö</B>’ desin diye oraya uğradığımızda ilk tura ‘<B>aile</B>’<B> (!) </B>kilisesi ve mezarlığından başlamıştık.

Sonra, hani ‘Kabir yazıtı sökmekten içimi kasvetler bastı’ demiştim ya, dolayısıyla ‘özel ibadethane’nin hemen bitişiğindeki ‘Hortans Hala’ malikanesine göz attık.

İkindi saatlerine rağmen bulutlu kış havanın karanlığından mıdır, yoksa dışarıyı görmemek için kasten kapatılmış pancurların içeride yarattığı loşluğundan mıdır orasını bilemeyeceğim, fakat her halükárda, yeni yapının zemin kat pencerelerinden ışık süzülüyordu.

Ancak burada derhal dikkatinizi çekeyim ki, ‘yeni’ dediğim için sakın Karadenizli müteahhidin cumbalı köşk üzerine diktiği gudubet apartmanları kastettiğimi sanmayın.

Bir nebzecik mimari üsluptan anlıyorsam, konak yavrusu sayılabilecek taş bina, işte ‘erken’i 19. yüzyıl başına kadar ‘yükselebilir(!).

Eh, şeyler göreceli olduğuna göre de burası için de ‘yeni(!) sayılır.

Her neyse, bu saatten sonra ne kadastro dairesi memurluğuna ne de soyağacı kütüğü yazıcılığına heveslenirim...

*

ŞATO’yu ve kiliseyi hariç tutarsak, uzaktaki tepe ve ormanlara kadar uzanan bütün sahanın üçüncü en büyük binası olan bu ‘Hortans Hala Malikánesi’, dışarıdan bakıldığında, nispeten ‘iyicene’ bir görünüm arzediyordu.

Tabii, yine izafi davranmak gerekiyor. Yani demek istiyorum ki, bahçe demirlerinin pas ve çatı kiremitlerinin yosun tutmuşluğuna rağmen burası, geçen haftalarda sözünü ettiğim ve bilhassa iç mekánı bakımsızlıktan yorgun ve harap düşmüş ‘Etyen Dayı Malikánesi’ne oranla daha biraz ‘eli yüzü düzgün’ olduğu izlenimini veriyordu.

Ama yanılabilirim, zira o bahçenin kapısına bile değmedik.

Refakatçim istemedi.

*

İSTEMEDİ ve ‘Hortans Hala şimdi ya öğle uykusundadır, ya da Frolayn Schiltz kendisine piyano çalıyordur, rahatsız etmeyelim’ dedi.

Biraz daha ayrıntı sorunca da, Allah uzun ömürler ihsan eylesin, doksanına merdiven dayamış ‘Hal’anım’ın gençliğinde bayağı meşhur bir soprano; ‘gencecik(!) sayılabilecek seksenlik Matmazel Schitz’in ise hem ‘dam dö kompanyi’ denilen cinsten ‘evládiyelik’ bir ‘ahiret kardeşi’ hem de Avusturya asıllı bir ‘vasat piyanist’ olduğunu söyledi.

Zaten tam o sırada da, sanki içeriden, kötü akortlu bir enstrümanın tuşlarında, ondan daha da kötü bir icrayla Alban Berg notalarına dokunuluyormuş gibime geldi.

Fakat burada da yanılıyor, hatta uyduruyor olabilirim.

Çünkü aynı anda, ‘Hortans Hala Malikanesi’nin karşısındaki tarlada otlamakta olan davarlardan birini ya şeytan dürtü; yahut musikişinas hayvanın ‘libidinal arzusu’ Viyanalı bestecinin ezgileriyle uyanıverdi ki, birden, ayıp ve edepsiz bir işi alenen gerçekleştirmek azmiyle yanındaki ineğin üstüne fena halde çullandı.

Dolayısıyla, tekrarlıyorum, mööölemelerle piyanoyu karıştırmış olmak ihtimalini saklı tutuyorum.

Refakatçim ilerideki çiftlik binalarını gösterek, ‘Mutlaka Jan’ın inekleridir’ dedi.

Şato daha yakında olmasına rağmen, çamurlara bata çıka oraya doğru yürümeye başladık.

*

JAN’ı görmedik. Zaten o çiftlikte de, açık ve köhne ardiyada üzerilerine kış kaportası geçirilmiş iki-üç tarım makinesinden; sol ön lastiği patlak külüstür bir traktörden; ahır önüne bağlanmış ve saman yemeye bile mecáli kalmamış ihtiyar bir katana beygirinden; biz yaklaşınca tıslayarak gelen beş-altı kazdan başka kimseyi görmedik. Köpek de yoktu.

Yontma granit taştan örülmüş ve perdeleri çekilmiş büyük köy evinin sakinleri ‘pazar gezmesi’ için ‘şehre inmiş’ olmalılar ki, kapalı kapıdan kimse çıkmadı.

Oysa, kendisi söylemedi ama anladım, refakatçim bunu bekliyordu.

Jan onu hemen tanısın ve ‘Koca kadın olmuşsun’ diye boynuna sarılsın...

Jan’ın çocukları, yani şimdi ‘gaip zaman peşinde’ki ‘Hanımağa’ refakátçimin çocukluğunu geçirdiği o zamanki ‘maraba çocukları’ da neşeyle dışarı fırladıklarında, birbirlerinin kollarına atılarak hasret gidersinler.

İkinciler birincisine, ‘Vallahi artık tam bir şehirli hanımefendi oldun. Biz köylülerin hal ve hatırını sormaya uğradın yok’ diye hafif yollu takaza etsinler.

Birincisi de, utangaçlığını pişkinlikle gizlemeye çalışarak ikincilere, ‘Ayol bu hal ne! Kaç çocuk doğurdun ki babanın domuzları gibi şişmişsin?’ veya ‘Rezil, o gün bebeğimi ambara saklayıp beni hüngür hüngür ağlattığını hatırladın mı?’ desin.

*

BUNLARIN hiçbiri gerçekleşmedi.

Yaşadığı takdirde çok yaşlı olması gereken ve refakatçimin bir fikri yoksa da yüzde doksan dokuz virgül dokuz ihtimalle feodal ailenin eski ‘serf’lerinden geliyor olması gereken Jan, çocukları ve muhtemelen torunları ortaya çıkmadılar.

Kazlar pıslayarak tekrar taarruza geçti.

Refakatçim mahzun, ‘Bari Şato’ya gidelim’ dedi.

Şato’yu gelecek pazara bırakıyorum.
X