Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aristokratik seyahat (son)

<B>İŞTE</B> yüzdüm yüzdüm kuyruğuna geldim ve refakatçimin <B>‘Etyen Dayı’</B>sında altı haftadır sürdürdüğüm<B> ‘aristokratik seyahat’</B>i bugün bitiriyorum.

Noktayı toparlamayla koyuyorum ve gelecek pazardan itibaren başka ufuklara açılırız.

*

‘UFUK’ dedim, zira daha ilk başta da bilhassa vurgulamıştım, biz hemen bütün Doğu toplumları gibi, büyük toprak mülkiyeti üzerine kurulu Batı tipi feodalizmi yaşamadık.

Dolayısıyla da, bakış perspektifimiz, o feodalizmin sınıf hiyerarşisinde en zirveye tekabül eden ‘asalet ufku’nun açısını kapsamaz..

Belki 20. yüzyıl başı Osmanlı hanedanı ve tek tük ‘taşra beyleri’ gibi devede kulak istisnalar hariç, ‘soyluluk geleneği’ diye tanımlanan olguya yabancıyız.

Tabii, görmemişin oğlu olmuş, tutmuş çükünü kopartmış misali, sonradan ‘ailevi kütük’ keşfedip ‘asilzade’ (!) kesilen o sunta kütükleri kaale almak gafletine düşmüyorum.

*

PEKİİ, bu ‘yoksunluk’ (!) iyi bir şey mi, kötü bir şey mi?

Doğrusu, kesinkes ‘evet’ ya da ‘hayır’ diye bir cevap veremem. Veremeyeceğim.

Burada derin sosyolojik tartışmalara girip de, káh yine aristokrasi yoksunu ABD türü toplumların dönüşümcü dinamiğinden; káh tersine, ona sahip Avrupa’nın oturmuşluğundan ve süzülmüşlüğünden söz ederek, o ‘evet’ veya ‘hayır’ı uzun uzun inceleyecek değilim.

Ben sadece olguyu saptamakla yetindim ve onun içindir ki altı haftadır, ‘Etyen Dayı’nın kör köpeği; ‘Hortans Hala’nın matmazel mürebbiyesi; ‘Manon Yenge’nin ahiret kardeşi gibi, ilk bakışta diş kovuğuna kaçmayacak izlenimini veren ayrıntılara değindim

Çünkü, ‘öz’ aslında ‘ayrıntı’da yatıyor.‘Esas’ı ‘detay’ belirtiyor.

Örneğin, yukarıda zikrettiğim köpek!

*

DİKKAT ettinizse de, gerek ‘Etyen Dayı’nın hanesindeki, gerek Şato avlusundaki köpeklere paralel olarak yazılarım boyunca sürekli değindiğim bir noktayı ‘av’ oluşturdu.

Refakatçimin akrabasının odasında asılı duran ve 19. yüzyıl sonu İngiliz av sahneleri tasvir eden litografyalar; yine aynı Şato’nun girişinde gördüğüm ve yine aynı sahneleri bu defa Ortaçağ ortamında yansıtan duvar halıları; arada bir ormanın içinden ve ırmağın ötesinden patlamasının işitildiğini söylediğim tüfek sesleri?

Velev ki ‘Etyen Dayı’da ‘uyuzlaşsın’, köpek de işlevi itibarıyla bu uğraşı tamamlıyor.

*

UĞRAŞ dedim ama, buradaki avcılık gerçekten bir ‘uğraş’ mı?

Hatta, hafta sonları çiftenin kuşanıldığı türden bir ‘hobi’ olduğu bile söylenebilir mi?

Yoksa, sadece ve sadece bir ‘havaiyat’ mı?

Eh, malikáneler bütününün sakinleri nafakalarını vurdukları yaban domuzlarından çıkarmadıklarına ve de avcılık ‘hobi’nin çok ötesinde bir ‘saplantı’ oluşturduğuna göre, burada ‘havaiyat’ deyimi kullanmak yanlış kaçmaz!

*

DAHA doğrusu ise, bunu ‘hayat havaiyatı’ diye tanımlamak gerekiyor..

Yani öyle bir ‘havaiyat’ ki, ‘sıradan faniler’in her gün yaşadığı gerçek hayata yabancıdır ama, aynı zamanda da o ‘sıradan faniler’in becerisine, dolayısıyla maddi imkánlarına artık sahip olmadığı için, evinin metrukluğunu, şatosunun çökmüşlüğünü, mezarlığının tarumarlığını kaderci bir zorunlulukla kabullenmektedir.

Parseli satıla satıla; mirası yenile yenile şimdi tümden tükenmek raddesine gelse bilse, atalardan kalmış son mekanlarda o ata geleneği bir ‘genetik refleksle’ sürdürülmektedir.

Diğer bir deyişle, Batı’daki feodal toprak mülkiyetinin can damarını oluşturmuş olan avcılık, aslında başka bir şey öğrenilmediği ve de öğrenilmekten korkulduğu için, yukarıdaki ‘hayat havaiyatı’nın doğal uzantısı olarak bugün de saplantı niteliğini korumaktadır.

Bu hal ve oluş tarzına ‘dekadans’ deniliyor!

Ancak, Türkçe’nin ‘çöküş’, ‘düşüş’, ‘yıkılış’, ‘sefahat’ gibi sözcüklerini istediğiniz kadar yan yana sıralayın, heyhat, bunların hiçbiri kelimenin tam karşılığını veremiyor.

*

VEREMİYOR ama, verememelerini de son derece normal karşılamak gerekiyor.

Çünkü, ‘dekadans’ tanımı aristokrasiden soyutlanarak düşünülemez!

O halde de, söz konusu sınıfa ve sınıf kavramlarına yabancı bir toplumun lisanından, ‘Etyen Dayı’ ve familyasının ‘hayat havaiyatı’nı gerçek biçimde tanımlaması beklenemez.

Ve size bir itirafta bulunayım, Türkçe’de ‘çöküş’, ‘düşüş’, ‘yıkılış’, ‘sefahat’ gibi olumsuzluklar çağrıştırıyor olsa bile, ben kendi hesabıma o ‘dekadans’ı; bilhassa da ‘dekadans estetiği’ni sonsuz, hatta delicesine severim.

Belli mi olur, belki başka bir pazar yazısında da, bu defa hiç ‘Etyen Dayı’lara misafirliğe falan gitmeden, yukarıdaki ‘aşıkane’liğimin‘dekadans seyahati’ne çıkarım.
X