Gündem Haberleri

    Arap Baharı’nın, MHP’yi vuran seks kasetleriyle ilgisi ne?

    Emre Kızılkaya / Dış Açı
    08.07.2011 - 00:00 | Son Güncelleme:

    İstanbul’da olmadığım altı ay içinde çok şey yaşandı. Ancak Türkiye ve dünyayı sarsan onca gelişme içinde en önemlileri, örneğin Arap ülkelerindeki halk isyanları ile MHP’yi vuran seks kasetleri aslında birbiriyle bağlantılıydı. Hepsi de, iletişimin küresel bir ağ üstünden gerçekleştiği yeni dünya düzeninin artık yerleştiğini gösteriyor. Ve bu iyi bir şey değil…

    Dünyada; Arap Baharı, Japonya tsunamisi, Bin Ladin’in öldürüldüğünün açıklanması, CIA gibi devlet kurumlarına ve Sony gibi özel sektör devlerine karşı “hacker” saldırıları... 

    Türkiye’de; gazeteci Nedim Şener ve Ahmet Şık’ın tutuklanması; hâlâ bitmeyen, hatta daha delilleri bile tam toplanamayan Ergenekon davası, MHP’yi sarsan kaset skandalları, genel seçimler...

    Tüm bunlar olurken ben askerdeyim, ama işte döndüm.

    Piyade Albay Kadircan Ay başta olmak üzere tüm 39. Mekanize Piyade Tümeni Lojistik Yönetim Merkezi personeline selam yolladıktan sonra, bu yazıda, son altı aydır olanlar hakkında genel bir değerlendirme yapmak istiyorum.

    Sanırım bu değerlendirme için anahtar bir sözcük varsa, o da, ‘ağ’dır. Çünkü son dönemde olan biten herşeyi en iyi özetleyen kavram o...

      * * *

    Üç yıl önceki bir yazımda (http://tinyurl.com/6b7f7qp), “postmodern iletişim devriminin, dünya düzenini, reel politikten kaynaklanan ‘yapay bir sistem’ olmaktan çıkarıp (kutup mantığı), fiziksel dünyanın ve biyolojik toplulukların da sahip olduğu ‘doğal özelliklere’ (ağ yapısı) kavuşturduğunu” savunmuştum.

    Aynı yazının devamında (http://tinyurl.com/65bjxbd), Internet’in kitleselleşmesiyle yeni dünya düzeninde “kutup diyalektiğinin” yok olduğunu, bu nedenle NATO gibi eski düzen artığı kurumların zemin yitirdiği, hacker’lar, kadınlar, viral pazarlamacılar ve El Kaide teröristleri gibi “ağ toplumuna” daha iyi uyum sağlayan kişi ve kurumların ise belirleyici hale geldiğini öne sürmüştüm.

    Artık iki kutup arasında bir “köprü” değil; siyasal, sosyal, kültürel, dini ve ekonomik özellikleriyle, küresel ağın en önemli “göbek” noktalarından (hub) biri olan Türkiye’nin yıldızının bu dönemde parlayacağı da açıktı.

    * * *

    Askere gidenlerin (veya daha genel anlamda, herhangi bir biçimde "Anadolu gerçeğiyle yüzleşen " şehirlilerin) en klişe gözlemi, "Türkiye İstanbul'dan ibaret değilmiş" cümlesiyle özetlenebilir.

    Elbette bu gözlem, Türkiye'de herkesin “büyük şehirliler” gibi olmadığına, geniş bir “taşralı” kitlenin tüm "farklılıklarıyla" (elbette bu farklılıkların olumsuzluğuna, örneğin eğitimsizliğe vurgu yapmak kaydıyla) yanıbaşımızda, bizden habersiz biçimde yaşadığına göndermede bulunur.

    Oysa ben askerde bunun tam tersi bir durumu gözlemledim. Yani daha yakından tanıma imkanı bulduğum “Anadolu insanı” tahmin ettiğimden çok daha “moderndi.”

    Bu gözlemin en çarpıcı unsuru, halkımızın  yeni iletişim teknolojilerine yatkınlığıyla ilgiliydi. Öyle ki, okuma yazma bilmeyen Yüksekovalı bir er de, tıpkı Arhavili yahut Ayvalıklı bir yaşıtı gibi Facebook kullanıyordu.

    Bu nedenle iletişim teknolojileri, belki de (kentsel-kırsal gözetmeden) tüm toplumumuzu, tahmin ettiğimizden çok daha hızlı şekilde dönüştürüyordur.

    *  * *

    Dünyada ve Türkiye’de son dönemde meydana ve bu yazının başında sıralanan olaylar, iletişimin uluslarötesi bir ağ formuna kavuşmuş olması nedeniyle küresel ölçekte etkili oldu.

    Arap ülkelerindeki halk ayaklanmaları, muhalefetin Internet üstünden örgütlenebilmesi sayesinde başarıya ulaştı. Mübarek ve Kaddafi gibi diktatörlerin onyıllarca iktidarda kaldıktan sonra aniden devrilmesi (veya devrileyazması) bundandır.

    Japonya’daki deprem ve tsunami, Fukuşima nükleer reaktörüne 20 yıl önce zarar vermiş olsa, etkileri bugünkü gibi olmazdı. Ancak nükleer felaketin boyutlarına ve sonuçlarına dair bilgilerin küresel ağ üzerinden hızla yayılması sadece Japonya’da değil, örneğin Almanya’da da nükleer santrallerin kapatılması sürecini hızlandırdı.

    Usame Bin Ladin’in öldürüldüğünü açıklayan ABD Yönetimi, buna dair hiçbir somut kanıt sunmamakla birlikte, ‘Teröre Karşı Savaş’ın 2001’den beri başlamasından bu yana ilk kez etkili bir strateji ortaya koydu. Çünkü bu kez El Kaide’nin tek tek militanları değil, Internet aleminde yaratılmış bir marka olarak öz-imgesi hedeflendiyordu (ki söz konusu örgüt merkezi bir yapıdan değil, bir ilişkiler ağından ve bir imajdan ibaretti).

    Anonymous ve Lulzsec gibi bağımsız “hacker” gruplarının sanal saldırıları Sony ve CIA gibi siber-güvenliğe milyonlarca lira harcayan “devleri” çaresiz bıraktı. Hem devletlerarası siber saldırılar, hem de özel sektöre yönelik eylemler, Internet’in ulusal yasalarca denetlenemeyeceğini ortaya koydu. ABD ile Çin arasında bir “siber barış antlaşması” imzalanması gündeme gelirken; Türkiye, kendi vatandaşlarının zekasını horgören genel bir “Internet filtresini” uygulamaya koymak gibi gerici bir yolu seçti.

    Türkiye’de son dönemde meydana gelen diğer kritik olaylarda da Internet’in rolü daha önemsiz değildi. Örneğin Ahmet Şık, henüz piyasaya çıkmamış “İmam’ın Ordusu” kitabı nedeniyle gözaltına alındıktan sonra, aynı kitap Internet’in “yeraltında” yayınlandı ve milyonlarca kez indirildi.

    Savcılara göre tıpkı El Kaide gibi “ağ yapısına sahip bir terör örgütü olan” Ergenekon davası, “aslında kimin yarattığı” konusunda şüpheler bulunan CD delilleriyle daha da dallanıp budaklanırken, MHP üst yönetiminde istifalara neden olan seks kasetleri bu iş için özel olarak açılmış internet sitelerinden servis edildi.

    Genel seçimleri ise Milli Görüş geleneğinden mirasla, mahalle mahalle örgütlenerek toplumun kılcal damarlarına girmeyi iyi bilen Adalet ve Kalkınma Partisi, üstelik bu kez sosyal medyayı da rakiplerinden daha iyi kullanmayı başararak kazandı. Öte yandan anamuhalefetteki CHP de, gençleşen yönetiminin esnek yaklaşımıyla her iki alanda benzeri bir strateji benimsedi ve böylece oylarını artırdı.

    * * *

    Ben bir teknofil değilim.

    Yani tüm bu gelişmeleri olumlayacak, teknoloji hayranı bir yanım yok.

    Hatta tam aksine, mevcut gidişatın insanoğlunun pek de hayrına olmadığı kanaatindeyim.

    Temel endişem, teknolojik altyapının, uzun vadede sadece Türkiye’de değil, tüm dünyada daha “otokratik” bir sistem oluşturması.

    Şu açık:

    Özel alanın ve mahremiyetin karşısında, kamusal alan ve şeffaflık var.

    Devletler de tıpkı şirketler gibi doğaları gereği şeffaflığa ve hesap verebilirliğe ancak belirli bir düzeye kadar tahammüllü.

    Örneğin bir devletin “kozmik odaları” olduğu gibi, şirketler de -halka tamamen açık olsalar bile- uzun vadeli stratejilerinin püf noktalarını kapalı kapılar ardında kararlaştırıyor.

    Apple'ın yeni ürünlerini nasıl sakladığını düşünelim.

    Bu durum, bireylerin olduğu kadar örgütlerin de belirli bir özel alana sahip olduğunu gösteriyor.

    Ancak sorun şu:

    Çağımızda devletler ve şirketler kendi özel alanlarını hızla genişletirken, bireye ait özel alan, iletişim teknolojilerinin “kamusallaştırıcı baskısına” dayanamayıp daralıyor.

    Bu durum, devlet-şirket otokrasilerinin bireyleri köşeye sıkıştırdığı ve bireysel özel alanı daralttığı yeni bir dünya sistemi yaratıyor.

    * * *

    İkinci sorun, iletişimin küresel bir ağ üzerinden neredeyse ışık hızıyla gerçekleşmesiyle, sadece “bilginin” değil, istikrarsızlığın da daha kolay ithal/ihraç edilir hale gelmiş olması...

    Thomas Friedman’ın verdiği bir örneği tekrarlayayım:

    Nüfüs artışı ve küresel ısınma gıda fiyatlarını artırınca, Ortadoğu'da istikrarsızlık da artıyor. İstikrarsızlık yayılınca petrol fiyatları yükseliyor ve böylece gıda fiyatları daha da artıyor ki bu da yine istikrarsızlığı körüklüyor.

    Böyle bir kısırdöngüde tüm dünyaya yayılan istikrarsızlık, bahsettiğimiz ilk sorunun kronik hale gelmesine neden oluyor:

    Önce tek tek ülkeler bazında daha otoriter, kamusal alanı genişletip özel alanı daha da kısıtlayan yönetimler oluşuyor; en azından bunlara meşruiyet kazandırılıyor.

    Ardından bu yönetimlerin de küresel bazda örgütlenmesi gerektiği fikri güçleniyor.

    Küresel düzeyde egemen merkezi/otoriter bir yönetim fikri, tüm bu şartları sağlayan yüksek iletişim teknolojilerinin varlığı da dikkate alındığında, Orwell’in 1984 kâbusunu mümkün, hatta muhtemel kılıyor.

    * * *

    Kısacası yeni iletişim teknolojileriyle birlikte hem sermaye, hem de kamu yönetimi sanal alana kaydı.

    İlki giderek artan ölçüde spekülasyona, ikincisi ise giderek artan ölçüde kontrole dayalı hale geldi. Böylece bireyin özel alanı daralırken, mahremiyeti neredeyse kayboldu.

    Oysa “ideal” durum, hem ekonominin, hem de idarenin şeffaf ve demokratik olması; bireylerin ise özel alan ve mahremiyetlerini korumasıdır.

    Bu nedenle, benim buralarda olmadığım şu son altı aydaki gelişmelere bakıldığında, kötümser olmak için pek çok sebep bulunduğu söylenebilir.

    Etiketler:
    

    EN ÇOK OKUNAN HABERLER

      Sayfa Başı