Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Aradan 131 yıl geçmiş hiçbirşey değişmemiş

Murat BARDAKÇI

Mısır prensi Mustafa Fazıl Paşa, 1867 Mart’ında zamanın hükümdarı Abdülâziz'e hitaben bir açık mektup yayınlayıp memleketin batışını önleyecek tavsiyelerde bulunmuştu. Paşa'nın 131 yıl önce yazdıkları bugün de aynen geçerli.

Birkaç günden beri, ‘‘Mustafa Fazıl Paşa kâhin miydi, yoksa medyum mu?’’ diye düşünüyorum... Paşa'nın adını işitmemiş olanlar için, kim olduğunu yazayım: Mısır'da ‘‘Kavalalılar’’ hanedanını kuran Mehmed Ali Paşa'nın soyundan gelen bir Mısır prensiydi. 1830'da Kahire'de doğdu. İstanbul'da devlet hizmetine girdi, ‘‘nazırlıklara’’ yani bakanlıklara getirildi. Ama zamanın idaresiyle hiçbir zaman anlaşamadı. Mısır'ın ‘‘Hıdiv’’i yani kral yetkilerine sahip valisi olmayı çok istiyordu, olamayınca küstü, Paris'e sürgüne gitti.

Çok zengindi ve zamanın hükümdarı Sultan Abdülâziz'e muhalefet eden Avrupa'daki Genç Osmanlılar'ın önde gelen mali destekçisi oldu. Namık Kemal'in gazetelerini, Ziya Paşa'nın, Şinasi'nin ve ötekilerin yayınlarını hep o finanse etti.

Paris’te 1867 Mart'ında ‘‘Liberte’’ gazetesinde Sultan Abdülâziz'e hitaben Fransızca bir açık mektup yayınladı. Sonra mektubunu Türkçe'ye çevirdi, tam 50 bin adet bastırdı, İstanbul'a gönderdi ve gecelerin birinde 50 binini de gizlice dağıttırdı...

Fazıl Paşa'nın 18 sayfalık risalesi sonraları vecize halini alacak olan ‘‘Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur’’ cümlesiyle başlıyor; hak, hukuk, eğitim, din ve daha birçok konuda reform tavsiye ediyordu...

Yan sütunda, Paşa'nın yazdıklarından bugünün diline aktardığım bazı seçmeler yer alıyor. Okuduktan sonra ‘‘Bu tavsiyelerin muhatabı 1860'ların Osmanlısı mı, yoksa 1990'ların Türkiyesi mi?’’ diye düşünüp Mustafa Fazıl Paşa'nın kâhin olup olmadığı hakkında fikir yürüteceğinize eminim...

Saraya en güç giren şey, doğruluktur!

‘‘Padişahların sarayına en güç giren şey, doğruluktur. Onların etrafında bulunanlar, doğruluğu kendilerinden bile saklarlar. Gözlerini dikmiş oldukları hükümetin lezzetinde ve merkezinde yaşadıkları için halkın çektiği zorlukları tenbellikten geliyor zannederler; devletlerin içine düştükleri zaafı da devletin yaradılışının gereği olan, çaresi bulunmayan bir hadise sanırlar.

...İleri sürüp körüklenen bozgunculuk örnekleri, aslında tamamen dış düşmanlarımızın fesatlıklarından doğmaktadır. Ama bunda şimdiki hükümetin de büyük kusurları vardır. Bir zamanlar yapılmasında hiçbir mahzur görülmeyen en masum hareketler bile artık bir zulüm gibi görünüyor.

...Lâkin şevketli efendim, izin buyurursanız, halkınızda fedâkârlık edecek halin ve tahammülün kalmadığını söyleyeyim. Yer yer yükselen hoşnutsuzluk sadâları her ne kadar susturulmak isteniyorsa da her taraftan işitilmede.

...Beni en fazla korkutan, esir milletlerde olduğu gibi Osmanlılar'da da görülmeye başlanan ahlâk düşkünlüğüdür. Bu düşkünlük her geçen gün artmakta, derinleşip yayılmaktadır. ...Esas olan iyi ahlâktır ve devletlerin o olmadan ayakta kalabilmeleri mümkün değildir. Millet, iyi ahlâkı parıldadıkça yükselir; kötülükler arttıkça da belâsını bulur.

...Halkınız iki kısımdır: Hiçbir engelle karşılaşmadan akıllarına gelen her türlü zulmü yapanlar ve zulüm görenler. Birinci kısımdakiler taşımakta olduğunuz büyük ve sonsuz kuvvettten faydalanarak yapılmaması gereken her şeyi yapmaya cesaret ederler; diğerleri ise zulüm altında ezile ezile iyi ahlâktan uzaklaşırlar. Şikâyet haklarını kullanamamaları yüzünden ahlâklarında bir çözülme başlar.

...Avrupa'daki bütün hükümetler halklarının eğitimiyle uğraşırlar. Onlar böyle fedâkârlıklar gösterip ilerlerken biz neden olduğumuz yerde kalmaya, hattâ gerilemeye razı olalım? ...Milletin hakları devletin garantisi altına alınırsa o millet her fırsatta iyiyi ve doğruyu arar, bilgi edinmeye gayret eder. Cahilliği ve esirliği kabul edenler ise hem alçak, hem de hain olurlar.

...Hâlimizin en fena tarafı, on iki sene önce bize daha müsait görünen Avrupa kamuoyunun bugün tamamen aleyhimize dönmüş olmasıdır. ...Fransa'nın, İngiltere'nin ve İtalya'nın idarecileri, ‘‘Bu devletin düzelmesi artık mümkün değildir, mutlaka mahvolacaktır. Artık kendi haline bırakalım, varsın alnına yazılmış çöküntüyü yaşasın. Onu çöküşten kurtarmanın hiçbir çaresi yoktur’’ diye konuşup yazışıyorlar.

...Din ve mezhep insanın ancak maneviyatını yönetir ve bizlere sadece âhıretin nimetlerini vaadeder. ...Din bir sonsuz gerçekler bütünü ve bu gerçeklerin muhakemesi olarak kalmazsa, yani dünya işlerine de karışırsa fayda yerine zarar getirir, herkesi telef eder.

...Evet şevketli efendim! Devleti kurtarınız, çünki zaman acele etmeyi gerektiriyor. Devleti kurtarınız. ...Gerçi bu devletin şânı ve şerefi tarihlerde pek yüksektir ama şimdiki hâli bir hayli esef vericidir...’

İlminize saygıyı böyle oyunlarla zorlamayın!

Uzman hocaların da ticari projeler çizmeye hakları vardır ve bu iş mesleklerinin gereğidir. Ama birkaç küçük şartla: Etik kurallara saygı gösterip kendi projelerini asla kendilerinin tasdik etmemeleri, garip bahanelerin ardına saklanmamaları, yani Prof. Dr. Afife Batur gibi davranmalaları kaydıyla.

Zaman zaman kalemimi zorlayan ve beni de üzen bazı yazılarım olur. Birkaç hafta önce çıkan ‘‘Afife Hanım'dan kendin pişir kendin ye’’ başlıklı yazım bunların sonuncusuydu.

Sözünü ettiğim kişi, Prof. Afife Batur'du. Mimar; tarihçiliğin seçkin bir adıydı, kendisini tanımamış ama yayınlarından istifade etmiştim ve yazımda ilminden değil, pratikteki bazı uygulamalarından söz ediyordum. İstanbul 3 Numaralı Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu'nun bir süre öncesine kadar başkanlığını yapıyordu ama kendisi ve kızı tarafından hazırlanan bazı projeler başkanı olduğu bu kuruldan geçmişti. ‘‘Bir mimarın kendi yaptığı projeyi kendisinin tasdik etmesi etikle bağdaşmaz’’ diyordum ve işte beni bunu demeye mecbur bıraktıkları için üzgündüm.

Prof. Batur'la iki gün sonra biraraya geldik. İzahatını dinledim, fikirlerine temelde katılmamama rağmen, ilmine hürmeten açıklamalarını kullanacağımı söyledim. Ama başkanı olduğu Mimarlar Odası'nın İstanbul Büyükkent Şubesi görüşmemizin hemen arkasından bir bildiri yayınladı ve beni ‘‘korumacılığın çökertilmesine hizmet etmekle ’’ suçladı. Oda'ya gereken cevabımı verdim fakat Afife Hanım'ı gene ilmine hürmeten konunun dışında tuttum.

Derken işin çehresi değişti ve Afife Hanım'ın gazetelerde sayfa sayfa demeçleri çıkmaya başladı. Kendi kurulundan geçen projelerinden biri Tarabya'daki ‘‘Huber Köşkü’’ denilen Cumhurbaşkanlığı yazlık ikâmetgâhının restorasyonuydu. Prof. Batur projede Çankaya'nın isteğiyle görev aldığını söylüyor, beni ‘‘yargısız infaza girişmekle’’ suçluyor, ‘‘Bilimsel iffetime tecavüz etti’’ deyip ismiyle iffeti arasında ‘‘tevriye’’ yapıyordu.

Şimdi, bütün bunlardan sonra, nedense pek sözü edilmeyen bir ayrıntıyı herkese hatırlatmam gerekiyor: Huber Köşkü için hazırlanan restorasyon projesi ‘‘Tasarımevi’’ isimli mimarlık şirketine aittir, Afife Hanım şirketin kurucularındandır ve teklif mektubunu kızıyla beraber imzalamıştır. Projenin sorumluları arasında bulunan Ayşe Akyıl, Afife Hanım'ın kızıdır; Ahmet Ziya Akyıl damadıdır, Erkin Emiroğlu kardeşidir, Ocak 1995 tarihli projenin maliyeti toplam 7 milyar 88 milyon liradır, bu meblâğ o zamanın döviz kuruyla 175 bin dolar etmektedir ve bedelin yüzde altmışı yani 100 küsur bin dolar mimari kontrol ücreti olarak ayrıca ödenecektir. Teklif mektubu restorasyonu üstlenen Alarko Holding'e ait Alsim şirketine verilmiştir ve Afife Hanım'ın gazetelere ‘‘Projede Çankaya'nın isteği ve ısrarı üzerine görev aldım’’ demesinin aksine ortada varolan hatır yahut ilim işi değil, ticari bir faaliyettir.

Uzman hocaların ticari projeler hazırlama hakları yok mu? Tabii ki var ve bu bir yerde mesleklerinin de gereği... Ama birkaç küçük şartla: Etik kurallara uyup kendi projelerini hiçbir şekilde kendilerinin tasdik etmemeleri, ‘‘Binanın ilk mimarının eserleri konusunda uzman olduğum için arkadaşlarımın ısrarını kıramadım’’ gibisinden bahaneler göstermemeleri ve kendilerine ait aile boyu teklif mektuplarını gözardı edip topu Köşk'e atmamaları kaydıyla.

Yapmayın hanımefendi! İlminize olan saygıyı zorlamayın!..

Soykırım tartışmaları

bilimi etkilemedi

Elias Petropulos, Paris'te yaşayan bir Yunan entellektüelidir ve pek kimselerin uğraşmadığı konularda çalışıp yazar. Kitaplarından birinde toplama kamplarında söylenen şarkıları anlatır, bir diğerinde nargile şişesiyle ve marpucun tarihini hikâye eder, bazan da kahvenin 200 yıl önce nasıl pişirildiğini...

Ben, Petropulos'la Turgut Kut arasında her zaman bir benzerlik kurmuşumdur. Turgut Bey de böyle konularla uğraşır. ‘‘Hindistan'da 1814'te kurulmuş olan filanca matbaada basılmış eserlerde 'cim' harfinin çanağı neden yuvarlak değil de köşelidir?’’ yahut ‘‘18. yüzyılda cacıklara kaç baş sarımsak konurdu?’’ gibisinden soruların cevabını, belgelerini de görerek sadece ondan alabilirsiniz. Evi dört asır öncesinin ipek haritalarıyla, geçen yüzyılın umumhane defterleriyle, ilk dönem telefon rehberleriyle, 100 yahut 150 adet basılmış kitaplar cinsinden malzemeyle doludur. Çoğu nadir 30 bin civarında kitabı vardır ve kendi yazdıkları da sahip olduğu kitaplar gibidir: ‘‘18. Yüzyıl İstanbul Şeyhlerinin Adresleri’’, ‘‘Yemek Kitapları Bibliyografyası’’, ‘‘Sübyan Mektepleri’’ gibisinden kitaplar...

Turgut Kut geçenlerde iki Amerikalı hocayla, Robert Dankoff ve J.J.S. Weitenberg'le beraber Cleveland Üniversitesi'nde bu cinsten bir kitap yayınladı: Kalayi isimli bir Türk şairin 1800'lerde yazdığı şiir şeklinde bir ‘‘Ermenice-Türkçe Sözlük’’. Şair kelimeleri mısra içinde yanyana getirmiş ve eserini edebiyat tarihçilerinin ‘‘tuhfe’’ dedikleri, biraz mizaha kaçan biçimde ama emperyal üslupla kaleme almıştı. Meselâ burun, ağız, sakal, göz, kulak ve baş kelimelerinin karşılıklarını ‘‘Kit burun, ağız 'peran'dır, hem sakal adı 'moruk' / 'Aşk' göz, 'angaç' kulak oldu 'gıluh' derler başa’’ diye yazıyordu.

Fransız Parlamentosu'ndaki tasarılardan, patrik seçiminde yaşanan huzursuzluklardan ve doğu sınırımızın az ötesindeki tatsızlıklardan bilginlerle ilmin etkilenmediğini gösteren bu kitabı bulabilirseniz siz de okuyun... Kalayi'nin üslubundan zevk alacağınızı biliyorum.













X