“Annem haklıymış, aynı anda iki insanı sevmek mümkünmüş”

ZEYNEP MİRAÇ
09 Şubat 2014 - 01:25Son Güncelleme : 01 Şubat 2014 - 23:55

Ferzan Özpetek ilk romanı “İstanbul Kırmızısı”nda herkesten çok kendini anlatıyor. Hayatını, ailesini, hesaplaşmalarını, ödeşmelerini. Ve aşkı. Kitaptan cümleleri tekrarladık, devamını Ferzan Özpetek getirdi.

“Aşktan daha önemli hiçbir şey yoktur.”

Bir sabah Cinecitta’ya gidiyorum, çok erken bir saat. Cep telefonum çaldı, annemin bakıcılarından biri. Bu saatte aradığına göre annem öldü diye düşündüm. Açtım, “Bir dakika, annenizi vereceğim size” dedi. Çok sinirlendim o anda tabii. Annemden ses: “Alooo”. “Ne alosu” dedim, “Ne oldu?” “Uyuyamadım, sana bir şey söylemek istiyorum” dedi. “Anne” dedim, “Çok önemli bir şeydir inşallah”. “Evet” dedi annem, “Çok önemli bir şey. Aşk ne kadar önemli hayatta, değil mi? Onu söylemek istiyordum sana”.
Hiç kimseyi çıkarmadım hayatımdan. Transatlantik gibi yaşıyorum. Bütün eski aşklarım, sevgililerim, eski arkadaşlarım... Hepsi yanımda. Bir filme başlarken de bütün oyunculara aşık oluyorum. Hepsine... Ama cinsellik olayını tamamen ortadan kaldırıyorum. O kadar ki bir öpüşme sahnesi olduğundan fazla geliyor gözüme, korkutuyor beni.

“Aşkın yalnızca cinsellik olmadığını öğrendim: o çok, çok daha fazlası.”

Bir arkadaşımın başına birtakım şeyler geldi ve fiziksel olarak çok çöktü. Onun için evde bir davet verdim ve sevdiği kişileri çağırdım. Yan yana oturuyoruz, kocasına bakıyoruz bir yandan. “Aranız nasıl?” dedim. “Anladım demek istediğini” dedi, “Hala benimle birlikte olmak istiyor”. Ağlamaklı oldum. Gerçek aşk bu. Mutlu aşk var. Çok beğendiğiniz, sevdiğiniz, sizi çok çeken, aklınızı oynatan, günde beş kere yatmak istediğiniz insan zamanla değişecek. Ya birdenbire çok değişirse? Hala beraber olma arzunuz devam ediyorsa işte o gerçek aşk.

“Annem haklıymış, aynı anda iki insanı sevmek mümkünmüş.”

Annemin ilk kocası öldüğünde bana dedi ki “Hayatımdaki en büyük aşkım öldü. Onu sevmeyi hiç bırakmadım, ona olan aşkım hiç bitmedi”. Ki annem bırakmış onu. “E, dedim o zaman babamla nasıl evli kaldın?” Bana cevabı şu oldu: “İnsan iki kişiyi aynı anda sevemez mi?” Düşündüm, evet. Benim başıma çok geldi böyle şeyler. Biri devamlı olarak kalan bir aşk. Diğeri gelip gidiyor ama heyecan duyuyorsunuz.

“Birisi benim bir öykü hırsızı olduğumu söylemişti; belki gerçekten öyledir.”

Daha Hamam filmini yazıyorum. Yandaki kiracılar, karı koca çok yaşlılar. Adam düştü evde, ambulans çağırdılar. Benim son akşamım İstanbul’da, İtalya’ya dönüyorum ve arkadaşlarımla gece çıkacağız. Ben o komşu çiftle Numune Hastanesi’ne gittim. Kadınla oturduk konuşuyoruz. O arada adam gitti. “Eve gidelim teyze, yarın sabah geliriz” dedim. “Yok” dedi, “Bana yüzüğünü getirdiler. Biliyorum, o öldü”. Bu hikayeyi Hamam filmine koydum. Abilerim diyor ki orada bile kendine malzeme çıkarttın. Halbuki değil. Heyecanı takip ediyorum. Geçenlerde trendeydik. Simone dedi ki bana, “Ferzan lütfen yapma”. Farkında olmadan yandakileri dinliyorum çünkü, neredeyse aralarına gireceğim. Ben çok meraklıyım. Huyum bu.

“Belki de hayatı eski bir giysi gibi üzerinden sıyırıp atmanın zamanı gelmiştir”.

Bir kere yaptım bunu. Ama ancak panik ataklardan sonra olabiliyor. Tamam diyebilmeniz lazım. Yıllar önce Meksikalı bir arkadaşım vardı, dünya hoşu. O dönemde hiç de aklım takılmamıştı ona. Çok fırtınalı bir ilişkiden çıkmıştım ve kimseyi umursadığım yoktu. Çok da yakışıklı olsam anlarım ama bir şekilde onun üzerinde büyük bir etki yaratmıştım. Kafasını takmıştı bana. Bir gün bana geldi, bileğinde koca bir kesik var. “Bak” dedi, “Bu yarayı seni düşünürken yaptım. Bu geçince seni unutacağım”. Ve gitti. Çok hoşuma gitti. Yaranın izi kalacağını söylemedim tabii.

“Bir şey zarar gördüyse, bir öyküsü varsa bu daha güzel sayılır.”

Bir şeyden yara aldığınızda sizi kuvvetlendiriyor. Ve hikaye o zaman başlıyor. Acı çekmek, yara almak, kenara koyulmak çok önemli. Benim için acı çektiren de, mutlu eden hikayeler de anlatmaya değer. On üç yıldır çok mutlu yaşıyorum. Ve bunu anlatabilirim.

“Yusuf benim için her şeyin ilki oldu.”

Kitabın sayfalarını karıştırırken Yusuf adını görünce kötü oluyorum. Esas ismi değil ama... O sızı geçmiyor. Yaralar sarılmıyor. Yönetmen kendi sorunlarını anlatır, çözümler derler ya, yok öyle bir şey.
Kalamış’la ilgili bölümleri yazarken çok duygulandım. Sandalın içinde birbirine sarılıp duran iki çocuk... Hatta sudan uyuşurduk, öyle dururduk. Hatırlarken burnumun direği sızlıyor.
Bir de adamın yıllar sonra karşılaştığı o çocuğun arabasına binmediği bölüm var ya... Hala düşünüyorum, o arabaya niye binmedim?

“Ben uzun süre babasız büyüyen bir çocuk oldum.”

Biz çocukken güneş battığı zaman eve dönerdik. Bütün çocuklar “Babam geliyor” diye eve koşardı. Ben hiçbir şey söyleyemiyordum. O duyguyu unutmadım. Çok ağır bir çocuk için, sizin kahramanınız yok. Babam döndüğünde de o duygu telafi olmadı. Eksik kaldı. Ama çok tuhaf; babam öldükten sonra yokluğunu hissettim. Demek ki bir koruma hissi veriyormuş.
Babamın yokluğu hiç konuşulmuyordu evde. Sanki böyle bir şey olmamış gibiydi. İlk defa yazdım bunu. İnsanlar hep ailede yaşananları gizler. Hayır, ben böyle değilim. Eğer eleştirilecek bir tarafın mı var, tak diye söyleyeceksin. Onun beni yaralamayacağını söylemek isterim. Oldu bunlar. Bu kadar... Hayatta hiçbir şey siyah ve beyaz değil. Sizin sinir olduğunuz baba sonra kalkıp ihtiyacı olan bir çocuğu okutuyor, ona kol kanat geriyor.
Babama öfkem devam etmiyor. Onunki de ziyan olmuş bir hayat. Kalkıp da size kahvaltıda Hemingway’i anlatan, Nazım’dan şiirler okuyan bir adam; aynı zamanda da bir odun. Öyle bir kişilik; üç dört kişilik vardı bence onda. Hayatta hiç bitmeyen bir şey varsa o da anne babayla çocuğun hesaplaşması. Annem bir yıl önce bana “Sana bir şey soracağım” dedi, “Ben iyi bir anne olabildim mi?” “Tabii” dedim, “Çok iyi bir anne oldun”. Hepimizin soruları var. Ben de iyi bir çocuk olup olmadığımı soruyorum.

“Her şey değişiyor ama değişmeyen şey dünyayı değiştirme arzusu. Her şey değişiyor ama devrim değişmiyor”.

Ben romana başladığımda henüz Gezi olayları yoktu. Anna’nın İstanbul’da karşılaştığı bambaşka olaylar vardı. O bölümleri yazmıştım ama içime sinmiyordu. Yine bir başkaldırma olayıydı, üniversiteli çocukların protestolarını yazmıştım. Kitabın ismi yine “İstanbul Kırmızısı”ydı. Gezi olayları başladı; kırmızı kadın, polislere verilen kırmızı karanfil... Annemin ojesinden, rujundan, eşofmanından dolayı “İstanbul Kırmızısı” iken, bambaşka bir kırmızı geldi birdenbire. Ve Gezi romana girdi. Fazlaya kaçmamaya dikkat ettim, sanki Gezi’yi sömürüyormuş gibi olmak istemedim. O yüzden güncellikten çok duygularla hareket ettim.

Etiketler:


    EN ÇOK OKUNANLAR

      Sayfa Başı