Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Anlık kararla Londra’dan bindim trene Manş’ın altından ver elini Paris

Londra’dan İstanbul’a dönmem gerekirken aklıma Euro Star düşüyor.

Hani Londra’dan kalkıp Paris’e giden hızlı tren.
Hiç binmedim.
Manş’ın altından hiç geçmedim.
Üstelik Londra’nın göbeğinden Paris’in göbeği Gare du Nord’a hepi topu iki saat.
Var mısın yok musun?
Bir yanda Aşkım Hayallerim ve Seine, diğer yanda gündelik hayat, işler, mecburiyetler...
Kıvranmam iki dakika sürdü sürmedi: Bilet aldığımla atladım gittim.
Ohhh...
Ne iyi etmişim, ne iyi etmişim.

yemek-mutfak
ağırlama-sofra
adres-mekan
sergi *
mey-meyhane
lokanta-bar
ev-dekorasyon
tasarım *
televizyon
haber-dizi
tatil-gezi-şehir *
otel-spa-sağlık
güzellik-makyaj
alışveriş *
sinema-tiyatro
edebiyat *
insan-portre



Bizans’tan İstanbul’a sergisini beğendim mi

Paris’teki sergiye gidenler gitmeyenlere, görenler görmeyenlere anlatmıştı aslında. İçlerinde beğenenler de vardı, eleştirenler de.
Beğenenler, serginin İstanbul’un tarihine ışık tutan etkileyici bir sergi olduğunu, düzenlemeye bayıldıklarını, kubbeler altında çalan ilahileri duyduklarında tüylerinin diken diken olduğunu anlatıyordu.
Eleştirenler, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden götürülen binlerce eserle Bizans dönemi ne kadar etkileyici ve kapsamlı sunulmuş ise, gerek Topkapı Sarayı’ndan gerek dünya müzelerinden getirtilen Osmanlı dönemine ait eserlerle İmparatorluğun ancak bir dönemine ışık tuttulduğunu, Cumhuriyet dönemininse düpedüz ıskalandığını söylüyorlardı.
Paris’e gider gitmez sergiyi gezmek elzemdi.
Grand Palais’nin önüne geldiğimde küratörlüğünü Nazan Ölçer’in yaptığı Bizans’tan İstanbul’a sergisinin gişelerinin önünde uzayan kuyruk öyle gözümü korkuttu ki, ertesi gün için yer ayırtıp gezmenin daha evla olacağına karar verdim.
Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Beğenenler beğenilerinde, eleştirenler eleştirilerinde haklı aslında. Bu, sergiye nasıl baktığınızla ilgili.
Ben beğendim. Çoluk çocuk, yaşlı genç yüzlerce insanın yağmur çamur demeden kuyrukta beklediğini görmekten fena halde mutlu oldum. Sergilenen her nesnenin önünde kalakalan ve bilir bilmez İstanbul üzerine konuşan Fransızlara bakıp bu şehirde yaşıyor olmaktan gurur duydum. Ve bir gece önce bir dostun evinde karşılaştığım; çizdikleri Türkiye resmi ile insana ter döktüren, sordukları sorularla kök söktüren en acısı da Türkiye’yi orada bir köy var uzakta zanneden, kültürü, bilgisi, görgüsü vasat adamların varlığını bir an olsun unuttum. Şurası muhakkak. Vasat dediğim o bakış, ancak bu tür etkinliklerle değişir. Hele bugünlerde, hele bugünlerde...

Noel alışverişine çıkmış her Fransız İznik çinisi nedir öğreniyor

Bindiğim taksi, cuma trafiğinden ötürü Faubourg Saint Honore Caddesi’nde gıdım gıdım ilerliyor. Geveze şoför, gideceğim adresi duyar duymaz, “Akşamın bu saatinde herhalde Noel alışverişi yapmaya gitmiyorsunuz” mealinden bir girişle öyle bir konuşmaya başlıyor ki, susturabilene aşkolsun.
İleride, önünde kalabalık birikmiş dükkânı görür görmez “Burada ineyim, yürürüm” diyorum. Para üstü beklerken, “Peki son seçimlerde siz kime oy vermiştiniz” diye sormayı unutmadan. Elini, ettik işte bir halt gibisinden öyle bir açıyor, yüzünden öyle bir ifade geçiyor ki, aynı bizim Yeniköy’deki taksici Osman.
O da basmış oyu, o da şimdi bin pişman.
Mümkün olduğu kadar koşar adım, dilimin butik demeye varmadığı, lüksün mabedi olarak adlandırılan Hermes’in önüne geliyor kalabalığa karışıyorum.
Aaa Nomi... Aaa Fatoş... Aaa Mine... Aaa Daniel... Sarıl, öpüş, hal hatır.
İçeride, Hermes’in her yıl olay olan yılbaşı vitrinlerinin açılışına katılmak için gelmiş, çoğu Paris’te yaşayan bir kısmı da benim gibi gelip geçici Türklerle, üstlerinden başlarından ve dükkân içinde salınışlarından çoğu markanın bin yıllık müdavimi olduğu belli bir o kadar Fransız var.
Fotorafçılar şakır şakır Leila Menchari ile Işıl Akbaygil’in fotoğraflarını çekme peşinde.
Kendimi bildim bileli Hermes’in vitrinlerini düzenleyen ve 80 yaşının getirdiği görmüşlükle dolanan Lübnan asıllı Leila Menchari’nin peşinde neden dolandıkları malum da Prof. Akbaygil’in peşine neden düştüklerini anlayamadım, derseniz, size Hermes vitrinlerini bu yıl İznik çinilerinin süslediğini ve İznik Çini Vakfı Başkanı’nın da Işıl Hanım olduğunu söyleyebilirim.
Leila Menchari ile Işıl Akbaygil, bundan 9 yıl önce, vakfın Paris’te açtığı İznik çinileri sergisinde karşılaşmış ve işbirliği yapmayı kararlaştırmışlar. Gel zaman git zaman, ‘bir ihtimal’ olarak başlayan proje olgunlaşmış ve Hermes’in üç vitrini İznik çinikleriyle donanmış.
Sonuç şu: Noel ve yılbaşı öncesi Faubourg St. Honore’den geçen ve bakalım bu yıl neler yapılmış diye vitrinlere yapışan her Fransız, İznik çinisi nedir, ne menem bir şeydir görüyor.
Az buz değil. Kendi topraklarında bile Işıl Hanım gibi idealistler olmasa çoktan yok olup gitmiş bir zanaat, bugün Paris’in burnundan en kıl aldırmaz butiğinde yaşıyor ve bir serginin asla ulaşamayacağı sayıda insana ulaşıyor.
Bu işbirliği için özel hazırlanmış çinilerle. Bakanı çarpan renkleriyle...

Gironde ödüllü yazarın soyadı Boratav

St. Germain’in göbeğindeki La Hune kitapçısında zaman öldürüyorum. Aslında bir kitap daha alacak halim yok. Bunca yıldır havaalanında ödediğim fazla kilo paralarıyla kendime küçük bir ev alabileceğimin farkına vardığımdan ve Amazon.com kurulduğundan beri, yabancı ülkelerden taşıdığım tek kitap türü belli: Ender bulunanlar...
Gözüm çok satanlar standında bir kitaba ilişiyor: Les Murmures de Beyoğlu. Beyoğlu Beyoglou diye yazılmamış. Helal olsun.
Yazarı David Boratav. David neyse de Boratav? Pertev Naili, Korkut, Ferhat? Boratav da öyle sık rastlanan bir soyadı değil ki.
Kitabın altına geçirilmiş kırmızı şeritte, Gironde ödülü aldığı ve 20 baskı yaptığı yazıyor. Gironde ödülü genç yazarların ilk eserlerine verilen bir ödül. Nitekim Beyoğlu Mırıldanmaları diye çevrilebilecek Murmures de Beyoğlu da yazarın ilk romanı imiş.
Yazar, yazdığı önsözde, metin içindeki bütün Türkçe kelimeleri yazıldıkları gibi bıraktığını söyledikten ve Türkçede olan ama Fransızcada bulunmayan ç gibi, ğ gibi, ş gibi harflerin nasıl okunması gerektiğini belirttikten sonra bu seçiminin nedenini “Her şeye rağmen dilde uyum denilen şey sessel olduğu kadar görseldir de” diye açıklıyor.
Tıpış tıpış kasaya gidiyor ve asla almam dediğim kitabı alıyorum. Romanın ilk sayfasını ancak uçakta açıyorum. Şimdi 132. sayfadayım.
Şiirle beslenen, şiirsel bir dille yazılmış bir roman bu. Bitirince üzerine yazacağım da, 20 baskı, ilk atışta Gironde gibi önemli bir ödül az şey değil.
Peki bizim illerde bu başarı yazılıp çizildi de benim mi gözümden kaçtı, yoksa çoğu kez olduğu gibi itin iti ödünç kaşıdığı edebiyat çevresinde görmezden gelinip unutuşun tozlu raflarına mı kaldırıldı?
Gene de meraklısına... Gallimard Yayınevi’nden çıkmış bir roman var: Yazarın soyadı da Boratav.
X

YAZARIN DİĞER YAZILARI