Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ankara'daki kargaşa sorunu büyütüyor

Bugünlere nasıl geldiğimizi düşünürken, sakın tüm sorumluluğu PKK’ya, Bush yönetimine veya Kuzey Irak yönetimine atmayın. Sorumluluğun önemli bir bölümü bize ait. Ankara’daki kurumlar arası görüş ayrılıkları, koordinasyonsuzluk ve diyalogsuzluk nedeniyle bu noktaya gelindi. Kendi beceriksizlerimizi başkalarının üstüne atmayalım.

DİYARBAKIR

 

Artık bölgenin nabzını tutmak kolay değil. Uzunca bir aradan sonra geldim ve bambaşka bir Diyarbakır ile karşılaştım. Bir kaç Diyarbakır var. Bir kaç PKK var. Birkaç DTP var. Öylesine bir karmaşa yaşanıyor ki, bir sonuç çıkartabilmek, bir sentez yapabilmek çok güç. Saptamalarımın bir bölümünü sizlerle paylaşmak isterim.

 

1) En belirgin ve en geniş kesimin paylaştığı görüş, AKP’ye yönelik. AK Parti’nin bölge sorununa nasıl yaklaşacağı merak ediliyor. Özellikle, oylarını AKP’ye vermiş olanların büyük beklentisi var. Tayyip Erdoğan’ın ne yapacağı merak ediliyor.

 

Ne dersiniz, dediği gibi hareket edecek mi? Bizim derdimize çare bulacak mı?” diyen genç adam, hem meraklı hem de ümitliydi. “Eğer o da umursamaz ise, gelecek yerel seçimlerde tek bir oy dahi alamaz” diye sözlerini tamamladı.

 

AKP, buradaki bir kesime çok heyecan vermiş. Hayal kırıklığının aynı şiddette olacağının da bilinmesi gerekir.

 

2) Tekrar eski günlere dönülmeye başlandığını görüp son derece rahatsızlık duyanların da sayısı fazla. “Arada halk eziliyor. Devlet sert önlemler alıyor. PKK gaddar. Ne olursa bize oluyor” diyen bakkal, bir yandan da yakasını silkiyordu.

 

3) Hiç değişmeyen şikayet ise, fakirlik yani işsizlik. İşi olmayanın ümidi de yok. Yeterli hastane yok. Yeterli okul yok. Buna karşılık adam yerine konulmamak var. Sokaklar gece yarılarına kadar koşan çocuklarla dolu. Büyüdüklerinde kahveleri dolduruyorlar. Sonunda da çaresizlikten dağa çıkıyorlar.

 

4) Bir de DTP var. Dört bir yandan sıkışan bir parti.

 İşin kötüsü kimseye yaranamıyorlar. İmralı’dan direktif geliyor. Uyum sağlamayanın başı derde giriyor.

 

 Kandil Dağı’ndan farklı istekler geliyor. Karşı çıkmak imkansız.

 

 Avrupa’daki PKK yönetiminin beklentileri daha da farklı. Onlara da kulak vermek gerekir.

 

 Tabi bir de Güneydoğu halkı var. Onların isteklerine de kulak vermek zorundalar.

 

 Karşılarında da, devlet ve güvenlik kuvvetleri var.

 

 Özetle, ister Güneydoğu veya ister Kürt sorunu diyelim, gittikçe daha zorlaşan ve çözümü zor bir yumakla karşı karşıyayız.


YAPACAKSANIZ YAPIN,
YOKSA SUSUN…


Neredeyse iki yıl oldu, sürekli şekilde Kuzey Irak’a müdahale, sıcak takip veya Kandil’in bombalanmasını konuşuyoruz.

 

Bu konuşmaları bizler yapsak sorun yok. En sonunda gazetecilerin veya siyasilerin, sokaktaki vatandaşın bir sorumluluğu yok. “Çözelim kardeşim. Başka türlü bu işin içinden çıkamayız. PKK’yı ezip geçelim” edebiyatı yapabiliriz. Nasıl olsa kimse bizden hesap sormaz.

 

Ancak, bu konuşmaları resmi yetkililer veya iktidarı paylaşanlar yaptığında işler değişiyor. Bu tip demeçler Türkiye’yi bağladığı gibi, kamuoyunda da büyük beklentiler yaratıyor.

 

Kuzey Irak’a askeri müdahale edilmesi gerektiği o kadar çok tekrarlandı ve söylendikten sonra o kadar çabuk unutuldu ki, adeta laçka oldu.

 

Türkiye inandırıcılığını kaybetti.

 

İnandırıcılık, bir ülkenin caydırıcılık gücünü de arttırır. Türkiye’nin, Kuzey Irak konusunda söylediklerinin artık caydırıcılığı kalmamıştır.

 

Kuzey Irak konusunda, Barzani olsun, Amerika işgal gücü olsun, Ankara eskisi gibi ciddiye alınmamaktadır.

 

İşte bundan dolayı, son terör zirvesinin ardından yapılan açıklama çok yerindedir. Yine “cekli” “caklı” sözler veya içi boş tehditler yerine, ağırbaşlı ve ciddi bir mesaj verilmekle yetinilmiştir.

 

BARZANİ’Yİ KAYBETTİK BARİ TALABANİ’Yİ TUTALIM…

 

Amerika’nın Irak’ı istilası ve tezkerenin TBMM tarafından reddedilmesi, hem Türkiye’nin ezberini bozdu hem de bölgedeki dengeleri altüst etti.

 

Ankara’nın politikaları bozuldu. Zaten sıkıntılı olan kurumlar arası koordinasyon, daha beter bir hale girdi. Eskiden, asker ile sivil iktidar hiç değilse bir miktar konuşur, danışır ve ortak bir tutum saptamaya çalışırlardı.

 

Artık o da kalmadı.

 

Bu diyalogsuzluk ülkede en çok Irak konusunda zarar verir oldu. 2003’ten bu yana, yani istilanın başlamasıyla birlikte, zarar hanemize her gün yeni maddeler yazıldı. İster asker, ister sivil olsun, bu noktaya gelinmesinde herkesin belirli oranda sorumluluğu var. Kimse, pir-ü-pak (tertemiz) değil.

 

Bütün bu karmaşa arasında, en büyük yanlış, Kuzey Irak yetkilileriyle ilişkilerde yapıldı.

 

Kuzey Irak’ın iki patronu var.

 

Biri, Mesut Barzani, diğeri Celal Talabani.

 

Mesut Barzani’yi özellikle 2003 istilasıyla birlikte kaybettik. Bu lidere gerektiği gibi yaklaşamadık. Kimi zaman küçümsedik, kimi zaman hırpaladık. Kürt milliyetçiliğinin bayraktarlığını yaptığı için, “Türkiye’ye başkaldıran Kürt lider” rolünü seçen Barzani kısa sürede Türkiye’ye sert döndü. Biz de nasırımıza basılınca sert tepki gösterdiğimizden dolayı, bu süreç daha da hızlandı.

 

Hadi, bunu anlayışla karşılayalım…

 

Tamamen iç politika nedenleri ve uluslararası konjonktürü değerlendirmek için bu duruma düşüldüğünü kabul edelim.

 

Peki, neden Talabani’ye de sert dönüldü?

 

Birbirine rakip bu iki liderden birini ikna edemeyince, diğeri üzerinde çalışılmadı?

 

Sezer sevmediğinden dolayı, Türkiye’ye davet edilmeyen Talabani’yi de karşımıza almaya gerek var mıydı?

 

İşte yine dönüp dolaşıp, kurumlar arasındaki diyalogsuzluğa, görüş ayrılıklarına geliyoruz.

 

Çankaya farklı, asker daha farklı, MİT, polis ve hükümet farkı düşünür ve ortak politika üretilmezse, bugünkü durumlara düşülür…

 

Diplomasinin en basit kuralı iki rakibi birbirine düşürmek değil midir? Hele bu rakip, birbirlerinin boğazına sarılmak için fırsat bekledikleri izlenimini veriyorsa…

X