Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

“Ankara”ya teslim olma; hükmet!

Tam anlamıyla fırtına gibi bir “Hrant Dink haftası”nı arkamızda bıraktık.

Türk adalet tarihine kara bir leke olarak düşen İstanbul’da Özel Yetkili 14. Ağır Ceza Mahkemesi’nin kararı toplum vicdanını ayaklandırdı. Onbinler, Hrant’ın ölüm yıldönümünde Taksim’den Agos gazetesine yürüdüler.

Bizde “Osmanlı’nın yasağı beş gündür” diye bir halk deyişi vardır. “Hrant Dink haftası”nın fırtınası dindikten ve hükümetin “teskin edici” açıklamalarından rehavete kapılmamak ve “kamusal denetimi” sürdürmek gerekiyor.

Öncelikle, Başbakan’ın bir takım “argümanları”nı düzeltmek lazım. Örneğin, “Biz, yürütme olarak bizden ne istendiyse yaptık; ondan sonrası yargıya ait“” yaklaşımı doğru değil. Ayrıca,yürütmenin başarısı olarak “Faili 32 saat içinde yakaladık. Hrant Dink cinayetini faili meçhul cinayet olmaktan çıkarttık” sözleri ilk bakışta doğru görünse bile doğru değil.

Şöyle ki:

1. Hiç kimse hükümeti “niçin yargıya müdahale etmiyorsunuz” diye eleştirmedi ve eleştirmiyor. Ancak, konu yargıya müdahale etmemiş olmasında değil; hükümetin yerine gereğince getirmediği sorumluluğu, polise, jandarmaya, güvenlik bürokrasisine, istihbarat örgütlerine müdahale etmemiş olmasında. Bu alan, “yürütme”nin alanı

2. Failin 32 saat içinde yakalanmış olması doğru. Ama bunun nedeni, Hrant Dink cinayetinin bir yıldır planlanıyor ve faillerinin kim olacağının biliniyor olmasından kaynaklanıyor. “Devlet” bunu bildiği için harekete geçti ve “tetikçileri” 32 saat içinde yakaladı.

“32 saat” başarı mı; yoksa?

Ama, bu şu aynı zamanda şu iki “can sıkıcı” soruna da işaret ediyor:

1. Bir yıldır Hrant Dink’i öldürme planları yapılırken ve “siz” bunu bilirken niçin önlemediniz?

2. Hrant Dink’i öldürme planlarını kimin yaptığı ve cinayet organizasyonu bilindiği halde, 32 saatte “tetikçiler”in yakalanmasının ardından, arka plandaki bu “sorumlular” niçin soruşturma ve kovuşturmadan sıyırdılar?

Dolayısıyla, “32 saat” cinayetin önüne geçilmesi gerektiği halde geçilmemiş olmasının “itirafı” niteliğinde de sayılabilir.

Aynı zamanda, “32 saat” yürütmenin lehine yazılacak bir “başarı öyküsü”nden ziyade, yürütmenin en azından cinayet sonrası sorumluluklarını nasıl ve neden yerine getirmediğini ortaya koyan bir durumu ifade ediyor.

Hükümet, bundan sonra neyi nasıl yapması gerektiğine dair ipucu ihtiyacında ise, müdahil avukatların her yıl yayımladıkları raporların sonuncusunu, “Hrant Dink Cinayeti Dördüncü Yıl Raporu”nu -19 A4 sayfası- dikkatle okumalarında yarar var.

Bu raporun ilk sayfasında “Bu cinayetin milliyetçi duygulara sahip, üç-beş gencin işi olduğuna inanmak mümkün olmadığı gibi, bir biçimde emniyet ve jandarma bünyesine de sızmış, hukuk dışı bir güç ve yetki kullanan daha örgütlü bir yapının, bu üç-beş genci kullanarak bu cinayeti işlettiğine inanmak da mümkün değil. Genelkurmay Başkanlığı’ndan yargı makamlarına, hükümet sözcülerinden güvenlik birimlerine, medyadan paramiliter güçlere, tüm resmi/siyasi aktörlerin Hrant Dink’in öldürülmesinde, gerçek faillerin ortaya çıkarılmamasında sorumluluğu vardır” deniliyor. Ve, bu tespitin gerekçeleri somut biçimde sıralanıyor.

Hükümet, önce bu “olgu”yu sindirecek. Sindirmeden harekete geçemez. Orta sahada top çevirir. Oyalama taktiklerine sapar. Zaten, ilk 5 yıllık dönem yapılan da o olmuştur. Sonuç ortada.

Yürütmenin yapması gereken

Raporun 8. Sayfasındaki “Değerlendirme” alt-başlığı altındaki şu paragrafa dikkat:

“Güvenlik ve istihbarat birimlerinin, maddi gerçeği ortaya çıkaracak nitelikteki bilgi ve belgeleri sakladıkları, değiştirdikleri, yok ettikleri, yalan beyanda bulunarak soruşturma makamlarını yanıltmaya çalıştıkları, deliller üzerinde oynadıkları olgusu, bu aşamanın en belirgin ve sistematik olgusu olarak ortaya çıktı. Bu eylemlerin her biri ciddi cezaları gerektiren suç oluşturmasına rağmen, güvenlik ve istihbarat birimlerine bu suçlarla ilgili bir soruşturma açılmadı ya da eksik de olsa soruşturma savcılarınca başlatılan soruşturma girişimi başka makamlar tarafından kesin olarak sonuçsuz bırakıldı.”

Bu sorumluluğun, yargı ile ilgisi yok. Yürütmenin sorumluluğu. Yerine getirilmemiş halde.

Hükümetin bir de 14.09.2010 tarihli Hrant Dink kararına bakması şart. AİHM kararı, “iç hukuk” yerine geçiyor ve bağlayıcı. Kararın şu paragrafı bile hükümet sorumluluğun nasıl yerine getirilmediğini ortaya koyuyor:

“AİHM, cinayetin planlandığı ve hazırlandığı yerin sorumlusu olarak Trabzon Emniyeti ve Trabzon jandarması ile cinayetin işlendiği ve mağdurun ikamet ettiği yerin sorumlusu olarak da İstanbul Emniyetinin, Hrant Dink’in yaşamının korunmasından sorumlu olduklarını belirleyerek bu kurumların ayrı ayrı ya da birbirleriyle koordineli biçimde; planlamasından ve yakında işleneceğinden haberdar olmalarına rağmen Hrant Dink cinayetinin engellenmesi amacıyla harekete geçmediklerini tespit etmiştir... Güvenlik güçlerinin neden harekete geçmediklerinin ortaya çıkarılması ve cezalandırılması yönünden sonuçsuz bırakılmasının etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğünün ihlali niteliğinde olduğu sonucuna varmıştır.”

Bu da yürütmenin sorumluluğuna dair bir durumdur ve bizim “siyasi irade eksikliği” dediğimiz de budur.

Haydi Tayyip Erdoğan; “Ankara”ya teslim olma. Ankara’ya hükmet.

Adalet için...

X