Türkiye'nin en iyi köşe yazarları en güzel köşe yazıları ile Hürriyet'te! Usta yazarlar ve gündemi değerlendiren köşe yazılarını takip edin.

Ankara siyaseti; Güneydoğu iklimi...

Kısa bir haber televizyon haberlerinde şöyle bir geçti. Kimsenin üzerinde durmayacağı bir “ayrıntı” cinsinden okundu haber.

Diyarbakır Baro Başkanı Sezgin Tanrıkulu hakkında 2007 yılbaşında Kürtçe ajanda bastırdığı için soruşturma açılmış.

“Ayrıntı” haberin önemli bir “ayrıntısı” ise, haberde verilmedi. Sezgin Tanrıkulu hakkında başkanı olduğu kuruluşun mensupları için “yılbaşı hediyesi” olarak bastırdığı Kürtçe ajanda nedeniyle soruşturma açılması talimatını bizzat Adalet Bakanı M.Ali Şahin vermiş.

Diyarbakır Sur Belediye Başkanı, Türkçe’nin yanı sıra Kürtçe davetiye bastırdığı için görevinden alındı. Yerine hâlâ Diyarbakır Vali Yardımcılarından biri bakıyor. Diyarbakır Belediye Başkanı benzeri bir suçlamayla açılan davâdan birkaç gün önce beraat etti.

Şimdi de Diyarbakır Baro Başkanı hakkında, üyelerinden toplanan aidatlarla oluşturulan bütçesinden onlara “yılbaşı hediyesi” olarak bastırttığı Kürtçe ajandadan ötürü Adalet Bakanı’nın emriyle soruşturma açıldı.

Bir Kürtçe ajandayı, Diyarbakır’daki avukatlar niçin edinirler? Duruşma günlerini ya da unutmak istemedikleri randevularını içine not etmek için? Söz konusu Kürtçe ajandanın içinde ne bulunur? Aylar, günler, bayram günleri tarihleri. Kürtçe olarak.

Böyle bir şeyin hukuki soruşturma –üstelik Baro Başkanı sıfatı taşıyan bir hukukçuya karşı- konusu olması ne anlama gelir?

İdarenin Kürt diline tahammülsüzlüğü.

Peki, “Kürt kimliği”ninkabul edilmesine ve Kürtlere “kimlik hakları” tanınacağına ilişkin bu tür uygulamalara bakarak umutlu olmak mümkün mü?

“Kimlik” kavramını “dil”den ayırmak mümkün mü?

“Dil”e tahammülsüzlük ile “kimlik”in kabulü ve “kimlik hakları”nın tanınması bir arada mümkün olabilir mi?

Soru da basit. Cevabı da...

 

***                    ***               ***

 Diyarbakır Baro Başkanı’nın Başbakan’la ilişkilerinde “sabıkası” var. Başbakan,Diyarbakır’da çeşitli kuruluş temsilcileriyle toplandığında kendisine “Eğer Sezgin Tanrıkulu Başbakan olsa”, “sorun”un “çözüm yolları” hakkında ne düşündüğünü sormuş; Sezgin Tanrıkulu’nun söze “Dicle Üniversitesi’nde Kürdoloji Enstitüsü kurulması” diye başlaması üzerine “bekâra karı boşamak kolay” diye kestirip atmıştı.

Geçenlerde Sezgin Tanrıkulu ile sohbet ederken, bu diyalogu anlattıktan sonra: “İyi ama sen Başbakan olsan ne yaparsın diye sordunuz. Ben de ben Başbakan olsam ne yapardım diye cevap verdim” dediğini söylemişti. “Bunun bekârın karı boşamasıyla ne ilgisi var?”

Aynı Sezgin Tanrıkulu, Başbakan’ın Ankara’da Diyarbakırlı meslek kuruluşları ve sivil toplum örgütleri başkanlarını kabul ettiği toplantıda, kendisine “yalan söylüyorsun” diye çıkışılması üzerine toplantıyı terk etmişti. Şimdi Adalet Bakanı’nın talimatıyla “adalet önünde” hesap verecek. 2007 yılbaşı hediyesi olarak, başkanı olduğu baronun üyelerine dağıtılmak üzere Kürtçe ajanda bastırdığı için.

Hal bu iken, 2009’un ilk ayında TRT’den günde 12 saat Kürtçe yayın yapılacak olmasından “Tamam, bu iş çözülecek galiba” diye umutlanmak çok anlamlı mı? Üstelik, Roj TV ve bir sürü başka Kürtçe televizyon yayını Türkiye’nin her yerinden günde 24 saat izlenebilirken...

“Kürt sorunu”nun zamana yayılarak, zaman içinde adım adım çözülmeye çalışılmasının zamanı geçiyor. Bu konuda, hükümetin “ezber bozan”, radikal ve sorunun birçok yönünü bir arada kapsayan bir paketle sahneye çıkmasının zamanı geldi, geçiyor.

Aksi halde, Başbakan Tayyip Erdoğan, Diyarbakır’a, bir İsrail Başbakanı’nın Ramallah’a gitmesinde mümkün olabilecek manzaralarla karşılaşarak gider. Zaten öyle oldu.

Elbette, özellikle Güneydoğu’da oluşan “iklim” büyük ölçüde PKK’nın “terör tırmanışı”na geçmesiyle beslenen bir iklim. PKK, Türkiye ile Kuzey Irak’taki Kürt yönetimi arasında –Ankara-Bağdat yakınlaşmasını izleyecek biçimde- bir “yakınlaşma süreci”nin temellerinin atılmasını sabote etmeyi tasarlıyor. Örgütün bu “yeni terör dalgası”nda bölgedeki önemli oyunculardan birinin, Türkiye’nin Ortadoğu’da nüfuzunun artmasından duyduğu rahatsızlığın da kuşkusuz payı var.

Özellikle, Türkiye’nin İsrail ile Suriye arasında tarafları İstanbul’da müzakere masasına oturmasıyla oynamaya başladığı rolün, Türkiye’ye terör olarak yansıyan gelişmelerde muhtemelen aslan payı söz konusu. Bu arada Başbakan Erdoğan’ın Temmuz’daki Bağdat ziyaretinde Irak’la imzalanan ve Irak’la başka hiçbir bölge ülkesinin imzalamadığı “stratejik işbirliği belgesi”nin işaret ettiği Ortadoğu’daki “potansiyel stratejik doğrultu”nun, bu gelişmeleri kendisine zararlı sayabilecek, bölgenin en önemli oyuncularından birini harekete geçirmiş olduğunu da düşünmek için hayli veri mevcut.

 

***              ***                  ***

 

Türkiye’nin canını acıtmak, içe döndürmek, Ankara-Erbil ve hatta Ankara-Washington ilişkilerini sıkıntıya sokmak bakımından eldeki en etkili aracın PKK olduğunu, bu bölgeyi biraz okuyabilen herkes anlayabilir.

Ayrıca, yerel seçim kampanyasının şimdiden başladığını da fark etmeliyiz. Bu kampanyanın taraflarından biri, Güneydoğu’yu bir tür “intifada coğrafyası” haline dönüştürerek, iktidar partisine ve hükümete bölgeyi dar etmeyi hesaplıyor.

Hükümetin atmadığı, atamadığı, atmayı düşünmekte zorlandığı adımların atılmayışı tam da bu noktada önem ve anlam kazanıyor. PKK, “tasarımları”nı Güneydoğu’da uygulamaya koyabilmek için, atılması gereken adımların atılmayışının kendisine sağladığı “zemin” üzerinde ve “siyasi ve psikolojik iklim” altında hareket ediyor.

“İklim değişikliği” bunun için şart. Bu bakımdan, yılbaşı hediyesi olarak “Kürtçe ajanda” bastırdığı için Diyarbakır Baro Başkanı hakkında soruşturma açmak, PKK için tam da “Körün istediği bir göz; Allah vermiş iki göz” hali...

X