Ankara dayak atıyor, bankacılar sırasını bekliyor

Hürriyet Haber
11.05.2011 - 18:07 | Son Güncelleme:

Türkiye'nin siyasi gündemi seçim maratonuna kilitlenmiş giderken, ekonomide geçmişte yaşananlarla, gelecek beklentilerini, İstanbul Kültür Üniversitesi İktisat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Emre Alkin'e sordum. Alkin, Merkez bankasının hatalarından, Ankara'nın tavrına, Başbakan'ın son dönemdeki faiz ve Çılgın Proje çıkışı da dahil birçok konuda çarpıcı değerlendirmelerde bulundu.

RÖPORTAJIN İKİNCİ BÖLÜMÜ İÇİN TIKLAYINIZ

 

İşte iki gün sürecek olan röportajın ilk kısmı:

  

- Merkez Bankası'nın son politika bileşimini doğru buluyor musunuz?

 

Hayır. Merkez Bankası’nın (MB) son politika bileşimi fazla Ortodoks [tek enstrüman) bir yaklaşım. Heterodoks (cok enstrüman ) bile demiyorum. Eskiden ortodoks ile heterodoks farkı bir veya birden fazla enstrümanla uygulanmasına göre ayırt edilirdi. Merkez tek enstrüman kullanıyor demiyorum ama bir kaç tanesini tek başlık altında kullanıyor. Sakıncası da şu. Tek bir reçeteyle tüm hastalıkları giderme imkanı yok. MB kendince öyle bir reçete uyguluyor kihem enflasyona çare olacak, hem finansal istikrarı sağlayacak hem de cari işlemler açığınaçare bulacak. Böyle bir şey olamaz. Bunun dünyada da hiç eşi benzeri yok.

 

Ancak, Merkez’in İngilizce’de, 'unconventional' diye tabir edilen konvansiyonel olmayan kimliğini çok beğeniyorum. Yani kim ne derse desin ben kendi bildiğimi okurum yaklaşımı. Bu bir yere kadar güzel, mesela bu nerde tuttu, IMF ile tartışmalarda Ankara unconventional durdu ve kazandı. Diğer yandan enflasyonu düşürürken büyüme sağlanır mı dendi. Büyümenin bu şeklinden hoşlanıyorsanız bunu da başardı. Eğer buna büyüme diyorsanız, ben büyümenin bu şeklinden hoşlanmıyorum.

Emek KAPLANGİLhurriyet.com.tr

- Ankara derken hükümeti mi yoksa Merkez Bankası'nı mı kast ediyorsunuz?

 

Ankara'yı toptan kastediyorum. Süreyya Beylerin [Serdengeçti] döneminde başladı bu politika. Enflasyonla mücadele ederim ama büyüme de olur. Merkez Bankası hala bu iddiada. Şimdi de herkes faiz yükseltirken, faiz düşürme politikasını benimsedi. Kısa vadeli sermaye hareketlerinin yıkıcı etkisini önlemek amacıyla faizin cazibeli köpüğünü alıp daha rasyonel hale getireceğim dedi. Ona da tamam dedik. Fakat işin ilginç tarafı 10 yıldır bunlar olup biterken, 10 yıldır da MB’nın enflasyon hedefini nokta atışını tutturma da büyük bir başarısızlığı var. Merkez'in enflasyonu indirme konusunda başarılı olduğu ortada. Ancak, enflasyon hedefini hiç tutturamıyor. Tabi, bu Merkez Bankası'nın kabahati mi? Hayır değil.

 

ANKARA’NIN 10 YILLIK KABAHATİ

 

Şimdi Ankara'nın 10 yıldır bir kabahati var. Kabahat şu, bazı şeyler hükümet programındanpara ve maliye programından hariç gelişiyor. Mesela petrol, demir çelik, gıda ve ana metalleri sayabiliriz. Bunda da ne Ankara'nın ne de Merkez'in kabahati var. Buna rağmenbütün bunların sorumluluğunu yanlış biçimde üzerine almış bir Merkez Bankası var. Çünkü kanunda deniyor ki MB'nın birinci önceliği fiyat istikrarını sağlamaktır. Bu demode bir paradigma. Çünkü MB'nın  fiyat istikrarını tek başına sağlayacak gücü kesinlikle yok. Maliye ve sanayi politikalarından destek alması gerekiyor.

 

MB hala dolar likiditesinin o bol olmadığı zamanlardaki kadar güçlü olduğunu düşünüyor. Hiç kimse kusura bakmasın ne bizim MB'ımız ne de dünyadaki diğer merkez bankaları güçlü değil. Hiç birinin de kendi ulusal parasının değerini belirleyecek gücü olmadığı gibi dolar likiditesinin önünü kesecek gücü yok. Japonya'nın durumunu görüyorsunuz. G20 müdahalesinden sonra 85.00'e gidiyormuş gibi yapıp daha sonra yeniden 79.00'lı seviyelere geldi. Ankara'nın kabahati kendisinden gayri gelişen işlerin sorumluluğunu üzerine alıyor,sonra bunlar yokmuş gibi davranıp daha fazla tepki çekiyor. Buna gerek yok. Niye bu kadar sorumluluğun üzerine alıyorsun.

 

MERKEZ BANKASI RACON KESİCİDİR

 

Fiyat istikrarı bu şekilde sağlanamaz. MB sürekli olarak öne çıkma sevdasından vazgeçmeli. MB, 90 dakikalık bir futbol maçının hakemidir, MB racon kesicidir, MB gerektiğinde kadı gibi karar verir, MB icabında hakim gibi kalem kırar ancak MB oyuncunun kendisi değildir. Ancak Merkez oyunculuğa soyundu. MB bilsin ki, piyasada ondan kuvvetli oyuncular var.

 

- Mesela hangi kurumlar var?

 

MB'nın aktiflerinin kaç katı kadar varlığa sahip yurtdışı finans kuruluşları var. Bunlarla nasıl baş edecek? Mesela MB, Türkiye hisse senetleri piyasasının yabancıların elinde olan payının yüzde 63 olduğunu mutlaka biliyordur. Şimdi yabancılar çıkmaya kalkarsa, MB döviz rezervleriyle bunları karşılayabilir mi? Mümkün değil karşılayamaz. Zaten yabancılar da bunu biliyor.  Yalnız MB en büyük hakemdir, ondan daha büyük racon kesici yoktur. Dolayısıyla MB kredibilitesini olumsuzluklar yerine olumlu işlerde aramalı. Mesela, son ağır krizden sonra herkes büyüme sevdası içinde. Yurtdışında bankalara 'neden kredi vermiyorsunuz' diye baskı yapılıyor, Türkiye'de ise bankalara siz niye kredi veriyorsunuz diye kızıyorlar.

 

Ankara dayak atıyor, bankacılar sırasını bekliyor

 

ANKARA DAYAK ATIYOR, FİNANS DÜNYASI SIRASINI BEKLİYOR

 

Dolayısıyla alınan bu kararları politik bir gösteri, bir propaganda aracı olarak ortaya koymaya gerek yok. Sürekli olarak, piyasada kendi gücünü kabul ettirmeye çalışan bir bakışı var. Mesela bir çocuğa sopa atmak da, 'öyle yapma böyle yapma' demek de bir terbiye şeklidir. Sürekli oğlunu döven bir baba çocuğundan saygı görmez. Merkez Bankası ve Ankara'nın ses tonu, banka ve finans kuruluşlarının üzerinde dayak atar nitelikte. Ama, artık iş dünyası, finans dünyası Ankara'nın hatasını bekler duruma geldi. Yani onlar hata yaptığında bu sefer de biz konuşacağız diyorlar. Bu yanlış bir gidişat.

 

‘BEN SİZİ BİLİRİM’

 

- Bir çekişme ortamı mı oluştu diyorsunuz?

 

Oldu, oldu... Hem de çoktan oldu. Ankara tarafı, ‘ben sizi bilirim’ diye bir ton içerisine girdi. İstanbul ya da finans tarafı ise sürekli şikayetçi ve ‘sen benim ne çektiğimi biliyor musun’ söylemi içerisinde. Burada MB'nın tavrı, özellikle Durmuş Yılmaz'ın görevini bırakacağı ve yerine başka birisinin geleceğinin kesinleşmesi arasında bir otorite boşluğu oldu. Bu dönemde bugünkü Başkan ve başkan yardımcılarının bazı söylemleri oldu. Hepsini de çok yakından tanıyorum ve hepsinin de saygınlığının da farkındayım.

 

CAN YÜCEL’İN ŞİİRİNDEKİ KADAR UZAKLAR

 

Ancak bir araya gelindiğinde, iki taraf bir birini anlamaz hale geldi. Can Yücel'in meşhur şiirindeki gibi, "En uzak mesafe ne Everest'te, ne Çin'de ne de Hindistan'da/ En uzak mesafe bir birini anlamayan iki insanın arasında" demiş. İki taraf birbirini anlamıyor ve aralarında büyük mesafe oluştu.

 

- Bunu aşmak için adımlar atılmıyor mu?

 

Geçtiğimiz günlerde banka ekonomistleriyle yapılan toplantı bu açıdan atılmış önemli bir adım oldu. Merkez'in kurmaylarıyla, ekonomistler arasında embriyonik bir tanışma oldu.

 

- Embriyonik derken nasıl bir ilişkiyi kastediyorsunuz?

 

Burada daha çok telkin ve iknadan çok bir iman tazeleme oldu. MB, ben bu uyguladığım politikadan memnunum ve devam edeceğim mesajı verdi. Bankacılar da tabi pragmatik insanlar, madem öyle zorunlu karşılıkları daha da artıracak mısınız, faizleri ne zaman yükselteceksiniz diye sordular, karşılıklı  mesajlaşma trafiği oldu. Bunlar iyi şeyler. Birbirlerine hak vermelerini beklemiyorum ama en azından birbirlerini anlasınlar. Birbirlerini anlayabilecekleri bir platform oluşturduğu için MB'sını kutluyorum. Durmuş Yılmaz zamanında buna gerek yoktu. Çünkü Durmuş Bey oldukça müşfik, insancıl çok hümanist bir Başkandı ve arayan da gayet rahat konuşabiliyordu. Yeni koltuk sıcak bir koltuk, yeni oturan arkadaş genç ve tecrübeli bir merkez bankacı. Alışana kadar belli bir süre geçecek. İngilizce'de, 'speak softly hold a stick' diye bir söz vardır. 'Yumuşak konuş ama aba altından sopayı göster' demek oluyor. Sayın Başçı son yayımladığı akademik tebliğde de bu politika demetini hala desteklediğini söylüyor.

 

BDDK: ALIRIM ANAHTARINI

 

BDDK ise son yaptığı açıklamalarda sopayı direk gösterdi. Mevduat faizleri yüzde 8.5, yüzde 9 seviyesine çıktı. Bu parayı alıp kar etmek isteyen bankaların sunması gereken faizin optimal olarak 13.25 olması lazım. Bu faizle kimseye kredi veremezsiniz, o zaman ne yaparsınız. Çeşitli takla enstrümanları kullanırsınız. Yani konut, gayrimenkul üzerinden dağıtırsınız. Konuttan beş altı tane post çıkarıyorlar. BDDK da, "sen bu konut işinin suyunu çıkarırsan alırım anahtarını" diyor. Bu doğrudan sopa gösterme. BDDK haklı. Düzenleyici otorite olarak disiplin istiyor.

 

Bankacı ne yapsın, elinde yüksek maliyetli kaynak var. Satması lazım, hep aynı adama satıyor. Yeni adamın kredibilitesi olmadığı için yeni adama satmıyor. Türkiye'de bankaylahiç tanışmamış insanlar var.

 

- Öyle de hocam telefonla dahi neredeyse önünden geçene kredi verilmeye çalışılıyor?

 

Şöyle veriyorlar. TC kimlik numarasını veriyorsun, o kişi belli bir kredi oranını geçmemişse ona düşük miktarda kredi veriyorlar. Kredi kartlarını kredilendiriyorlar. Bu da aslında kredi satmak demektir. Şimdi bunlar mecburen yapılan şeyler. Bankacı kar etmek zorunda ve kar ettiği için de özür dilemek durumunda değil. Kar edecek ki, yabancı yatırımcı çekecek ve sendikasyon kredisi alabilecek. Kim ne derse desin, Türkiye'de büyümenin motoru bankalardır. Türkiye'de son dokuz yıldır büyüme, inşaat sektörü, finansal kurumlar ve iç ve dış ticaret üzerinden yürüyor. Bunun dışında Türkiye'nin sanayi ile büyüdüğüne inanmıyorum.

 

ATATÜRK’ÜN NAAŞININ ARKASINDA BANKA İSMİ GÖRÜNÜYORDU

 

Türk insanı ihtiyarı olarak üretmekten vazgeçmek üzere. Çünkü maliyetler çok yüksek. Türkiye'de sanayicilik yeni ve bankacıların da sanayicilere çok fazla güveni yok. Şöyle söyleyeyim; Atatürk'ün aziz naaşı İstanbul'da taşınırken, bir fotografta arkada Deutsche Bank'ın ismi görünüyordu. Daha geriye gidelim 1830'larda müthiş çalışan bir Dersaadet bono tahvil borsası var. Türk insanı bankacılıkta çok eski. 300 yıllık bir geçmişe sahip. Daha da geriye gidelim Fatih'in İstanbul'u fethinden sonra ortaya çıkan Kapalıçarşı’da, kıymetli maden ve metallerin ticareti bile finansal bir işlem olduğu için Türk insanın arası finansla iyidir. Türk insanın arasının iyi olmadığı şey sanayidir. Çünkü sanayicilik farklı bir şey. Sanayicilik, yaratıcılıktır, cebinde 100 lira varken, altında Mercedes arabanın olması demektir. Tüm paranı işine harcarsın. Yeniliği kovalarsın. Sanayicimin,  Bir şekilde memleketini sevmektir. Aslında dikilen o fabrika, milletindir. Söküp bir yere götüremezsin.

 

Sanayicilik yeni olduğu için bankacılar, sanayiciye karşı mesafeli duruyor. Ama cep telefonu, kontör, konut, hızlı perakende ürünlerini satanlara, akaryakıtçılara daha yakın duruyorlar. Onları daha çok seviyorlar. Çünkü para daha çabuk dönüyor.

 

KABAHAT BANKACILARIN ABİLERİNDE

 

Bunun kabahati şimdiki bankacılarda değil onların ağabeylerindedir. Önceden bankalar, bono tahvil ve dolar/Türk lirası ticaretinden para kazanıyordu. Öyle ahım şahım bir kredicilik yoktu. Açıkça söylemek gerekirse, onlar sonraki nesile çok kaba saba bir bankacılık öğretti. Bu kisiler patronlarindan bile daha sosyetik hayatlar yasadilar. Hala da yasiyorlar. Sonraki nesil de baktı ki, kendilerine öğretilenlerle, uluslararası piyasalarda olan biten arasında dağlar kadar fark var. Bu işi en baştan öğrenmeye başladılar. 1990'lı yıllardan itibaren müthiş bankacılar yetişti.

 

ŞİMŞEK İLE HER HAFTA DERTLEŞİRDİK

 

- Maliye bakanımız Mehmet Şimşek da bu isimler arasında sayılabilir öyleyse…

 

Maliye Bakanımız çok eski büyük bir finans kuruluşunda Türkiye masası şefliğini yapıyordu. O da Türkiye'nin önemli ürünlerinden biridir.  Türkiye'nin krizde olduğu 2000'li yıların başında her hafta dertleştiğimiz biridir. Maliye Bakanı olması da kendi başarısıdır.

 

Bir ara 2001 krizinde MB Başkanlığı söz konusuydu. Kariyerini riske atardı. İsminin yıpranmaması için bazı kesimlere telkinde bulundum diyebilirim. Sırası değildi.  Dünyayı çok iyi etüt eden bir insan olduğu için daha önemli mevkileri hak eden bir insandır.  Mehmet Bey, söylediğini yapmaya çalışan mert bir yaklaşıma sahiptir.  Daha da önemlisi olaylara olumlu yaklaşan bir insandır. İyimser değil olumlu. Pozitif iş çıkarmaya çalışır.

 

Aklıma o günler geldi simdi. Krizdeki o günleri hatırlayınca bugün elbette daha rahatız. Ancak benim de korkum şu: O dönemde de böyle ilginç kararlar alınırdı. Merkez'in inatçılığı söz konusuydu. Bir analiz şablonu vardı ve bunun dışına çıkmak istemiyordu. Bugün de merkezin bir analiz şablonu var ve bu şablonda da fazla elastikiyet göstermek istemiyor. Halbuki, dünya çok elastik. Mesela, ABD Merkez Bankası Başkanı Ben Bernanke işsizlik olduğu sürece, ‘ben faizleri yükseltmem’ diyor. Bana da böyle bir merkez bankası lazım.

 

MEMLEKET YANGIN YERİ AMA FİYAT İSTİKRARI ISRARI SÜRÜYOR

 

Ama Kanunda fiyat istikrarı var onu ne yapacağız derseniz. O zaman değiştirin. Ben bunun yanlış olduğunu baştan beri savunuyordum ve karşıydım. O da Süreyya Bey'in kanaatidir. Bu olacak şey değil. Memleket yangın yerine dönmüş sen hala fiyat istikrarı diyorsun. Al sana  istikrar. Nasıl istikrar bu. ÜFE , TÜFE’nin iki katı. Bu mu şimdi istikrar?

 

HER DERDE DEVA REÇETE YOK

 

- O zaman Merkez’in önceliği ne olmalı?

 

Makro ekonomi kelimesinin anlamı nedir? Ülken gerekli büyümeyi sağlarken, sürdürebilir şekilde bu büyümenin kaynağını da sağlayarak fiyat istikrarini gözetmek diyor. Demek ki makro ekonomikonuyu birkaç göreve bölmüş. Şimdi, ülkede kaynak yok, gerekli büyümenin sağlanması için adımlar atılmıyor ama diğer bacak diyor ki; fiyat istikrarı da fiyat istikrarı. Ben de diyorum ki işsizlik varken büyüme parasal genişleme şeklinde giderken, sanayi ve  ihracatta kârsızlık sıkıntısı çekilirken, şirketlerin krediye ulaşması bu kadar zorken, Benim reçetem her derde deva dersen yanlis olur. Sivilceyi söndürmeye de, bel fıtığında da, uykusuzluğa da iyi geliyor derseniz inandırıcılığınızı kaybedersiniz. MB enflasyonu düşürdü ancak, 10 yıldır maalesef enflasyon hedeflemesinde başarılı olmadığı için herkes şüpheyle bakıyor.Bu kadar şüphe üzerindeyken, ben alışılmışın dışında iş yapıyorum derseniz. Kimseye inandırıcı gelmez. En azından bu reçeteyle.

 

ANKARA BANKALARI ARADAN ÇIKARMAK İSTİYOR

 

- Merkez bu adımı atarak kısa yoldan kredibilite mi sağlamak istiyor.

 

Yani ne yapmak istediklerini tam anlamış değilim Ama şöyle bir plan çizebilirim.  Koca koca bankalar sendikasyon kredilerini Türkiye'deki şirketlere vermek için alıyor. Türkiye'deki mevduatlar direk tüketici kredisine dönüşür, kurumsal ve ticari krediler ise sendikasyonlardan gelir.

 

Bence Ankara, yurtdışındaki büyük fonlara şöyle bir mesaj veriyor; Kardeşim siz bun fonları kime veriyorsunuz? Bankalara. Bankalar kime veriyor? Şirketlere. Bu para madem eninde sonunda şirketlere gidiyor, 'direk şirketlere vermeye ne dersiniz?' diyor. Nasıl olacak bu diyorlar? Sermaye piyasaları yoluyla. Bir sendikasyon kredisi taş çatlasa yüzde 5, 5.5 olsa, bir hisse senedi 1,000 liradan 2,000 liraya çıktığında yüzde yüzlük bir kar söz konusu oluyor. Hangisi daha akıllıca olur, siz söyleyin.

 

BANKACILAR SEVİLMEYEN KİŞİLER HALİNE GELDİ

 

- Peki bu kurumları bu riski almaya nasıl ikna edeceksiniz?

 

Ankara, ona da şöyle cevap veriyor. Türkiye'de bankalara para verecek kadar risk alıyorlar da neden şirketlere vermeyi göze almıyorlar. Sonuçta bankalar da bu yükümlüklerde sermayeleri oranında sorumlu. Bence Ankara, bu sermaye piyasası seferberliğiyle, bankalari da maliyetlendirerek kredi genişlemesinin önüne geçmeye çalışıyor. Şirketlere de paraya ihtiyacın varsa halka açıl diyor. Onlar da halka açıldıkları zaman, yurtdışı fonu doğrudan elde etmiş oluyor.

 

Ben de bankacıların ciddi değerlendirme hataları yaptığını inanıyorum. Kendilerini birçok kez uyardım. Bankaların sürekli bordroları teminat alarak bireysel kredi verdiklerini ancak bu bordroları verenlerin işverenler olduklarını, işverenlere kredi vermezlerse ne olacağıni sordum. Bana bu konuda hiç doyurucu cevap vermediler. Yakında gayrimenkul şirketleri ve oto galeri kuracaklarını söylediğimde de bana kızıyorlar.

Özetle bankacı Türkiye'de çok sevilmeyen bir insan haline geldi.

 

Ankara dayak atıyor, bankacılar sırasını bekliyor

 

BAŞBAKANI DOĞRU BİLGİLENDİRMİYORLAR

 

- Başbakan Erdoğan bugünlerde faizin yüksekliğini sıkça vurguluyor ve geçtiğimiz günlerde de 'faizin, enflasyonun doğurduğu' yönünde oldukça ses getiren bir tespit yaptı siz bu konuda ne diyorsunuz?

 

Bu sözle, Sayın Başbakanı bilgilendirenlerin, doğru bilgilendirmesi gerektiği ortaya çıkıyor. Türkiye'de bir banka kredisinin maliyeti, sadece enflasyon ya da fonlama maliyeti değil. Enformasyon maliyetinde tutun, geri dönmeye kredilerin de puanları eklendiğinde şu anda Türkiye’de kar edebilmesi için krediyi yüzde 12.5 ile yüzde13.25 arasından satması gerekiyor. Bunların altında zararına kredi veriliyor. Nerede enflasyon, nerede fonlama maliyeti. Demek ki, konu sadece fonlama maliyeti ve enflasyon değil. Maliyeti etkileyen başka etkenler devar...

O yüzden bir şeyleri önerirken, olaylari rasyonel olarak görmek lazım.

 

- Başbakan enflasyon-faiz, faiz-enflasyon döngüsünde farklı bir tespit yapıyor? Buna ne diyorsunuz?

 

Hayır. Diyor ki. Olsa olsa Türkiye'de enflasyon kadar faiz olmalı. Reel faiz sıfır olmalı diyor. Ben de diyorum ki olamaz. Paranın maliyeti sadece enflasyon olsa canıma minnet. Ama paranı bir ton maliyeti var. Şimdi ben 100 liralık mevduata 16 lira zorunlu karşılık ayırıyorsam, zaten yüzde 16'lık bir maliyetle başlıyorum. Ben 100 liranın tamamını kredi olarak kullandırabiliyor muyum. Hayır. O zaman nerede enflasyon kadar  faiz olacak. Olamaz. O yüzde mecburen reel faiz olacak. Sadece bu acıdan bile reel faizin sıfır olması zor. Başbakanımız belki de bono tahvil faizini kast etmiştir. Bak o olabilir ama kısa süreli tabii.

 

BAŞBAKAN OLSAM MERKEZ’E DUR DERİM

 

O zaman ben Başbakan'ın yerinde olsam  munzam karşılığı artırdığı için merkez bankasına kızarım, niye faizi düşürmüyorsun derim. Madem enflasyon bu kadar düşük seyrediyor. Enflasyon olmuş neredeyse yüzde 4.5, senin faizin yüzde 6.25. Madem öyle, indir bakalım faizi aşağıya. Yasla bakalım yüzde 5'e ya da en kötü yüzde 5.5'e. Niye artırıyorsun paranın maliyetini. O zaman enflasyon kadar faiziniz olur. O metni kaleme alanların biraz dikkatli olması gerekir. Hem MB'nın politikalarını uygun buluyorsun hem de ondan sonra diyorsun ki reel faiz sıfır olsun. Nasıl olacak ki; zaten baştan paranın maliyetini faiz olmadan artırdın. O yüzden, burada basit bir matematik hatası var.

 

BAŞBAKAN İYİ ANLATIYOR, BANKACI ANLATAMIYOR

 

- Peki bunu ekonomi yönetimi göremiyor mu?

 

Göremiyor değil de vatandaş tabi munzam karşılığı falan bilmiyor. Krediyi ‘niye vermiyorsun’ diyor.. Bankacı da konu karışık olduğu için kendini anlatamıyor. Vatandaşla iyi anlaşmak için yaptığınız işi iyi anlatmanız lazım. Başbakan iyi anlatıyor. Ama bankacı iyi anlatamıyor. Halbuki bankacının da sıkıntıları var. O yüzden MB'sına diyorum ki. Biraz daha gerçekçi olun, gözünüzü seveyim.

Mesela bence Ali Babacan, Mehmet Bey gerçekçi kişilerdir.


KAN DAVASINA DÖNÜŞTÜRMEMEK LAZIM

2008 sürecinde de bankaların yanlış davranışları oldu. Ama bunu kan davası haline getirmemek lazım. İyi bir yönetici gerçekçi bakmalıdır. Bankacılar da içimizdeki insanlar, onları kötülemeye ne gerek var?

 

Yarın devam edecek...

 

http://twitter.com/emekkaplangil

ekaplangil@hurriyet.com.tr

Etiketler:


EN ÇOK OKUNAN HABERLER

    Sayfa Başı