"Fatih Çekirge" hakkında bilgiler ve tüm köşe yazıları Hürriyet Yazarlar sayfasında. "Fatih Çekirge" yazısı yayınlandığında hemen haberiniz olması için Hürriyet'i takip edin.
Fatih Çekirge

Ankara’da yazılmayan konuşmalar

5 gündür Ankara’dayım. Ankara’nın görünen yüzünde televizyon haberleri, gazete manşetleri var...Ama öteki yüzü farklı...

Gazeteci arkadaşlarımla konuştum. Siyasetçilerle sohbet ettim... Bürokratlar, diplomatlar...

Baktım ki, konuşulanların büyük bölümü yazılmıyor...

Fısıltı halinde bir kent olmuş Ankara...

Ve çok iyi biliyorum ki;

Eğer konuşulanlar, fısıltılar, yazılanlardan çok daha fazlaysa;

Derin bir güven krateri açılmıştır memlekette...

İKİNCİ YAZI

Çok  partili  siyasi hayatı kavga olarak öğrendik

SEÇİM otobüsünün önündeki kalabalık bir türlü dağıtılamıyordu. O camdan elini sallıyor, mikrofondan selam gönderiliyordu. Bir vatandaş otobüsün önüne atladı ve bağırdı:

- Ölürüm senin için. Ölürüm...

/images/100/0x0/55eabed5f018fbb8f894028cOtobüsü durdurdu. Kapıyı açtı. Adam elini tuttu.

- Ölürüm senin için!

Gülerek sarıldı adama:

- Ölme ölme, bir oy bir oydur...

O seçimler onun bu sözüyle kazınmıştır hafızama...

- Ölme ölme, bir oy bir oydur...

Geçtiğimiz hafta Erdal İnönü’nün ölüm yıldönümüydü. Ayak oyunlarına ayarlı siyaseti hiç ciddiye almadı.

Çünkü halkı çok ciddiye alıyordu... Yıldönümünde Pembe Köşk’te onun arkasından birisi konuştu... Bir siyaset bilgesi...

Süleyman Demirel...

Devrilmiş iktidarların tozları saçlarında. Kurulmuş hükümetlerin heyecanı hâlâ sesinde... Öyle konuştu. Konuşmayı defalarca dinledim. Bir cümle var ki;

“Biz” dedi, “çok partili siyasi hayatı bir kavga olarak öğrendik... Sonunda baktık ki, hepimiz aynı kuyuya düşmüşüz.”

Hayatı CHP’yle ve solla kavga ederek geçmiş bir Demirel, İnönü’nün Pembe Köşk’ünde kavganın öteki yakasından bir ders verdi...

Hayatın öteki yakasından bir ders... O konuşmayı dinlerken bugün Meclis’te olan “ihanet” suçlamalarına baktım.“Görüşmede kamera olsun” diyen güvensizliği düşündüm.

LİDERLERE TAVSİYE/images/100/0x0/55eabed5f018fbb8f894028e

Sonra dedim ki;

Demirel’in bu konuşması gerçek bir derstir. Ve bizlerden çok siyasetçilerin okuması gereken bir ders...

Köylerde “ihtiyar heyeti” niye vardır biliyor musunuz? Gençler daha iyi ve uzun yaşasın diye...

İşte bu nedenle bu konuşmayı önce liderlere tavsiye ediyorum...

ÜÇÜNCÜ YAZI

Ruhban Okulu’na  bırakılıyor

ANKARA ’da bir önemli hazırlık daha var...

Ankara’da yazılmayan konuşmalar

Türkiye’nin AB yolundaki en büyük kilitlerinden birisi için bu hazırlık...

Heybeliada Ruhban Okulu..

Adadaki yetimhane Ruhban Okulu’na bırakılıyor.

Ve orası uluslararası çevre enstitüsü haline getiriliyor.

Ve daha da önemlisi, Ruhban Okulu’nun yurtdışındaki piskoposlarına Türk vatandaşlığı verilecek...

Bunun anlamı şudur:

Yıllardır içinden çıkamadığımız bir korku tüneli daha çatlıyor...

Kabuğu kırılıyor.

“Eyvah eğer o Ruhban Okulu’na izin verirsek...” diye başlayan ve üzerimize tebelleş olan o korku kırılıyor...

KORKUYA AYARLIYIZ

Şimdi birleştirelim...

Yıllardır korktuk. Tanımadık. Şimdi Ermenistan’la protokol imzalıyoruz. “Kürt yoktur, kart kurt” dedik. Şimdi Kürt açılımını Meclis’e taşıyoruz. Kıbrıs’ta çözüme hazırlanıyoruz.

Ve Heybeliada Ruhban Okulu.

Birisi çıktı;

“Ne olur kardeşim dünyaya din adamı yetiştiren bu okul açık olsa. O piskoposlar Türk vatandaşı olsa” dedi.

“Eyvah” dedik, korktuk...

Ermenistan’la sınırı açsak ne olur?

“Yahu kardeşim Ermenistan’ın nüfusu kaç. Açsanız sınırı bütün Ermenistan nüfusu Kars’tan girip İstanbul’a gelmeye kalksa, Kadıköy’de kaybolur. Ne korkuyorsunuz.”

Olmaz.

Korkuyoruz...

Çünkü korkuya ayarlıyız.

Yıllardır korkuyor ve korkutuluyoruz...

Hatırlayın;

1960-80 arasında “Komünizm gelecek” diye korkutulduk...

ABD bize “yardım” yaptı. “Sağlıklı nesil” yetiştirelim diye okullarda “bedava süt tozu” dağıttı,

PİYADE TALİMNAMESİ

Sonra o “sağlıklı nesli” komünizme karşı silahlandırdı. Tanklar verdi, savaş uçakları, tüfekler... Asker postalı Marshall yardımıyla geldi.

Piyade talimnamesini İngilizceden çevirdik. Böyle eğittik o nesli...

“Türk milleti asker millettir.”

Böyle gazladılar çocuklarımızı.

Kanat ülkesi olduk. NATO’daki görevimiz muhtemel bir komünizm saldırısına karşı “tampon” olmaktı.

Tampon olduk.

Bu yüzden milliyetçi gençlerden “ölüm çeteleri” kurduruldu.

Bahçelievler’de 7 genç öyle boğduruldu.

KURŞUNLA BÜYÜDÜK

Kahramanmaraş katliamını o “Gladio” denilen ve NATO’nun komünizme karşı kurduğu “çete” yaptı.

Böyle yetiştik. Mahalle aralarında birbirimizi kurşunlaya kurşunlaya büyüdük.

Yani korkudan birbirimizi öldürdük.

Sonra İran’dan irtica geliyor dedik, o sınırı kapattık. Ardından “Yunan saldırısı” olur diye Ege’yi kapattık. Şimdi her gün Ege semalarında Yunan jetleriyle dalaşıyoruz.

Ermeni sınırını öyle kapattık.

Suriye’den PKK geliyor diye Suriye sınırını kapattık.

PKK’yla Kürt kökenli vatandaşlarımızı karıştırdık.

Önce “Kürt yok” dedik.

Birbirimize kapılarımızı kapattık. Şarkılarımızı, şiirlerimizi, dilimizi yasakladık.

Ayrılmadık ama ayrıştık.

30 yıl boyunca kanımız aktı.

Niye?

Çünkü korktuk.

İŞTE BU SORU YETER

Şimdi Kürt açılımı için Meclis’teyiz. Ermenistan protokolü için yine Meclis’e gidiyoruz.

Ardından Kıbrıs geliyor. Şimdi Ruhban Okulu var...

Ne kadar kızarsanız kızın.

Bu çabalardan hiçbir sonuç çıkmasa da, hiçbir başarısı somut olmasa da, en azından korkularımızla yüzleşiyoruz...

Yıllardır içine hapsolduğumuz o korkuları şimdi vicdanımızın aynasına tutuyoruz...

Bakıyoruz ve soruyoruz:

- Neden korktuk biz? Niye katlediyoruz birbirimizi?

İşte bu soru yeter...

En temel başarıdır.

DÖRDÜNCÜ YAZI

 

Ölümü konuştuk kolay değil/images/100/0x0/55eabed5f018fbb8f8940292

 

30 yıldır akan kan sonunda gelip Meclis’in koridorlarına dayanmış... Genel kurul salonu gergin...

İktidar “açılım” diyor, muhalefet “ihanet”...

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin “iktidar kulisi” kaynıyor... Az ileride Dışişleri Bakanı Davutoğlu oturuyor, sonra Maliye Bakanı Şimşek... Tarım Bakanı Eker.

Konu Kürt açılımı... Tartışma keskin. Gerilim yüksek. İşte tam böyle bir atmosferde, “Kürt açılımı”nın koordinatörü durumundaki İçişleri Bakanı Beşir Atalay’la konuşuyorum.

- Bu olanlar kolay değil. 30 yıl kan akmış. Acılar var...

- Peki sizce çözülür mü?

- Bunun için buradayız.

- Ama büyük bir beklenti oldu.

Bu söz üzerine Atalay, kelimelerinin altına bir cetvel yerleştirir gibi dümdüz bir sesle konuşuyor:

- Peki sizce ne yapsak bu beklenti karşılanır. Yani bir örnek verin...

Bu defa ben duruyorum...

Üsteliyor:

- Hadi siz bir örnek verin.

- Mesela genel af...

- Olmaz o. Anayasa’yı değiştirecek bir şey olmaz...

- Yani öyle büyük bir beklentiniz yok o zaman...

İşte bu noktada Bakan Atalay’ın yüzüne donuk bir ifade yerleşiyor:

- Bakın biz burada neyi konuşuyoruz... Ölümü konuşuyoruz. Acıyı konuşuyoruz. Açılmış yarayı konuşuyoruz. Ölümü konuşmak kolay değildir.

O SÖZ ÖNEMLİDİR

İşte bu söz beni yakalıyor... Evet, önceki gün Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde milletvekilleri ölümü konuştular. Karanlık bir gecede, sarp dağlardan gelen soğuk ciğerlerine işlerken, elinde tüfek bekleyen Mehmet’in ölümünü konuştular... Patlayan bir bombanın açtığı yarayı konuştular. Bir annenin “Oğlunuz şehit oldu” sözü karşısında yıkılıp gidişini konuştular. Bir mayının bir hayatı nasıl kararttığını konuştular... İşte bu yüzden İçişleri Bakanı’nın o sözü önemlidir.

Çünkü ölümü konuşmak zordur. Ama yine de konuştular. Üstelik hayat için ölümü konuştular. Kan dursun diye konuştular.

Yalnızca bu nedenle bile hayat için “ölümlerin” Meclis’te konuşulması, dikenli de olsa bir demokrasi manzarasıdır.

 

 

X