Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

Güncelleme Tarihi:

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı
Oluşturulma Tarihi: Mart 14, 2017 15:05

Hürriyet Ankara’nın “Ankademi: Şehir ve Üniversite” projesi kapsamında Hürriyet Ankara Haber Koordinatörü Deniz Gürel ve Doç. Dr. Zafer Savaş Şahin, Ankara Üniversitesi’nden sonra Hacettepe Üniversitesi’ne konuk oldu. H.Ü Rektörü Prof. Dr. Haluk Özen, “Öğretim üyesinin, öğrenci temsilcisinin her konuyu rahatlıkla konuşabildiği Ankademi projesindeki bu iklime Türkiye’nin ihtiyacı var” dedi.

Haberin Devamı

Hürriyet Ankara’nın ilkini geçtiğimiz hafta Ankara Üniversitesi ile başlattığı “Ankademi: Şehir ve Üniversite” projesinin ikinci adresi Hacettepe Üniversitesi. Hürriyet Ankara Haber Koordinatörü Deniz Gürel ve Doç. Dr. Zafer Savaş Şahin, Hürriyet Ankara ekibiyle birlikte Hacettepe Üniversitesi’nden geniş bir kadroyla Ankara’yı ve Hacettepe’yi konuştu. Toplantıya üniversite öğrencilerini temsilen Maliye Bölümü 3. Sınıf öğrencisi Yavuz Saher de katılarak yaşadıkları sorunları dile getirdi. Bu yıl Hacettepe Üniversitesi’nin 50. kuruluş yılı olduğuna dikkat çeken Rektör Prof. Dr. Haluk Özen, “Bu toplantının bu yıl olması da ayrı bir güzellik. Doğma büyüme Ankaralı olduğum ve Ankara’nın da giderek taşralaşması beni gönülden yaraladığı için bu projeyi duyunca çok heyecanlandım ve çok mutlu oldum” dedi. 

Haberin Devamı

Hacettepe Üniversitesi için “Bundan 50 yıl önce gecekonduların olduğu bir yöreden çıkmış bir üniversiteden bahsediyoruz” tanımlamasını yapan Rektör Özen şöyle devam etti:

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

Doğma büyüme Ankaralı olduğum ve Ankara’nın da giderek taşralaşması beni gönülden yaraladığı için bu projeyi duyunca çok heyecanlandım ve çok mutlu oldum. Bu toplantının bu yıl olması da ayrı bir güzellik. Bu yıl Hacettepe Üniversitesi’nin 50. kuruluş yılı. Hacettepe Üniversitesi, Ankara’nın marka değerlerini oluşturan kurumlardan bir tanesi. Bu duruma sonucunda ne çıktı sorusuyla akademisyen çıktısıyla bakıyorum. Eğer İstanbul’dan, İzmir’den, Türkiye’nin gelişmiş yörelerinden ve kentlerinden öğrenci geliyorsa bu marka değerinin Ankara’ya da bir katkısı olmuştur, olmalıdır diye düşünüyorum. Bundan 50 yıl önce gecekonduların olduğu bir yöreden çıkmış bir üniversiteden bahsediyoruz. Hacettepe kurucumuz İhsan Doğramacı’nın çok büyük ileri görüşlülüğü ile başlamış, daha sonra Beytepe kampüsüyle taçlanmış bir üniversite. Kalite kurulu bize yaptığı değerlendirmede multidisiplinerlik açısından takdirlerini sunarak söyleyecek kelime bulamadıklarını söylediler. Aynı üniversitenin içinde tıp, sağlık bilimleri, mühendislik, sosyal bilimler, güzel sanatlar, konservatuvar, organize sanayinin içinde yüksekokul, teknokent, teknoloji transfer merkezi bir arada olması çok önemli bir şey. 21. yüzyılın bilime bakışı ve akademinin rolü açısından çok önemli.

Haberin Devamı

TOPLUMSAL SORUMLULUK VURGUSU

Biz yönetime geldiğimizden bu yana iki kelimeyi sık anıyoruz. O da toplumsal sorumluluk. Üniversitelerin toplumdan kopuk olmamaları gerekiyor. Üniversiteler toplumun önünde toplumun sorunlarına zaman ayıran, onlarla o sorunları içselleştiren, onlarla çözüm bulmaya çalışan kurumlar olmadıkça toplumun üniversite algısını değiştirmemiz kolay olmayacak. Maalesef bugün toplumumuzun en azından bir kesiminin üniversitelerimizle ilgili algısının çok iyi olduğunu söylemek çok zor. Bizim bu konuda da çabalarımız var. Üniversite ve kampüs ne demektir Beytepe’ye gelmeden önce bunu bilmiyormuşum. Bir üniversite hocasıyım duygusunu Sıhhiye’de duyamazsınız. Doktor olduğunuz duygusunu duyarsınız ama öğretim üyesi olduğunuz duygusunu duyamazsınız. Bunu duymanız için işte burada alışveriş merkezinin önünde o çayırlarda veya o banklarda oturan gençleri görmeniz gerekir. Bu, üniversiteyi tamamen buraya toplamalıyız sonucunu doğurmuyor. Öyle ya da böyle bunun bir kısmı tesadüf bir kısmı çok bilinçli olabilir. Ama sağlık kampüsünün şehir merkezinde olması Hacettepe’nin kendi doğasıyla çok iyi örtüşüyor.

Haberin Devamı

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

SAĞLIK KAMPÜSÜ ŞEHİRLE KOPMAMALI

Ayrıca orada eklemlenmiş tıp, eczacılık, diş hekimliği, hemşirelik, sağlık bilimleri fakültelerinin birbiriyle sinerjik etkisi olduğunu düşünüyorum. Tıp olduğu için diş hekimliği güçlü, diş hekimliği güçlü olduğu için eczacılık daha güçlü. O bağlantıyı koparmamamız gerektiğini düşünüyorum. Gerek mekanların artık çok sıkışması üniversitenin büyümesi nedeniyle Sıhhiye tarafında bir sıkıntı olduğunun bilincindeyim. Bu dengenin Hacettepe’ye bu özel konumun iki tarafa da yaşama şansı verdiğini görüyoruz. Örneğin artık hastaneler ve Sıhhiye için şehrin ortası filan diyoruz ama bir caz konseri M salonunda olmayı tercih ediyor, yani şehrin merkezini istiyor. Bu doğal yapı Hacettepe’nin de bir zenginliği, bu zenginliği yaşatmalıyız. Bu zenginlikte iki tarafın da eksikleri var bu eksikleri de iki tarafa da tamamlayıp ikisini de ideale yaklaştırmamız gerekir. Ama bu, doğrusunu söyleyeyim benim tek başıma karar vereceğim bir konu değil. Hiçbir rektörün böylesine hayati konularda üniversite ile ilgili karar vermemesi gerekir.

Haberin Devamı

EGO’NUN YAKLAŞIMI BEKLEMEYİ AZALTTI

Rektör olmadan önce bana en acil sorun ne diye sorduklarında Beytepe’nin ulaşım sorunu demiştim. Bugün itibariyle Beytepe’nin ulaşım sorununu kökünden hallettik diyemem. Bir yıl öncesine göre gözle görülür çok ciddi bir değişim var. Bunu da çok rahatlıkla söylüyorum EGO’nun ve Büyükşehir Belediyesi’nin anlayışlı yaklaşımı ile bizim üniversite içindeki hatta otobüslerini artırması çocuklarımızın en azından yağmurda, karda kuyruk beklemesini azalttı. Otostop meselesine bakınca da otostop bizim kültürel kodumuza yerleşmiş bir şey olmuş. Rektör olarak tek derdim bu otostoptan dolayı benim öğrencilerime bir zarar gelmesin diyorum. Otostop bu riski getiriyor. Bu mesele bize sosyal bilimlerin ne kadar önemli bir bilim olduğunu yanlış adım attığımızı da öğretti. Mesela biz bir doktor ve cerrah kafasıyla o zaman otostop durakları yapalım, burada çocuklar biriksin ben bir kamera koyayım bindikleri arabaların plakasına sahip olayım diye çok da mantıksız olmayan bir şey yaptık, ama kimse gelmedi. Çünkü otostopun mantığında durakta durmak yok. Durakta durursan otostop olmuyor gibi bir sosyolojik gerçekle yüz yüze kaldık. İşin şakası bir yana benim evimde bu tarafta ben özellikle gece geç saatlerde çok rahatsız oluyorum. Bunu da kökünden çözmek şu anda sıfıra indirmek bana göre zor, ama eğer güzel öneriler varsa onu alıp onun üzerinden bir sistem uygulayabiliriz.

Haberin Devamı

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

CSO 30 YIL ÖNCE ÖĞRENCİLERLE DOLARDI

38 bin lisans öğrencimiz, 7 bin 800 civarında da yurdumuz var. Elbette 38 bine 38 bin yurt diye beklemek doğru değil. İstemeyenler ve Ankara’da yaşayanlar olabilir ama bu rakamın yetersiz olduğu çok aşikar. Arsa fiyatlarının patlaması, kiraların da yüksek olması, üniversitenin yurt açısından kaynak bulamaması bir problem. Kredi Yurtlar Kurumu sayıyı inanılmaz artırdı Türkiye genelinde de böyle. Ama genel ölçekte öyle olmasına rağmen yerel anlamda ciddi eksikler var. Bu konuya ben Türkiye Cumhuriyeti devletinin en azından niyet olarak ciddi yaklaştığını biliyorum, hissediyorum, görüyorum, duyuyorum. Bundan 30 yıl önce bir cumartesi sabahı Ankara’da saat 10-10.30 Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası (CSO) sadece ve sadece öğrencilerle dolardı. Çünkü CSO’ya bizim gibiler cuma akşamı giderdi. Çünkü cumartesi fiyat da düşüktü. Hala yaşıyor mu bilmiyorum kapıdaki Ali bey biletim yok diyeni de içeri sokar herkes o aralarda oturur izlerdi. Hacettepe Üniversitesi Senfoni Orkestrası da çabalıyor, CSO’nun kendisi de çabalıyor. Kaybolan, kaybolmaya yüz tutan, moda olmayan çok şeylerden bir tanesi de bu. İlla klasik müzik dinlenmezse orası çağdaş olmaz gibi bir düşünce içinde değilim sadece bir örnek olarak bunu paylaşmak isterim.

OTURMA MOBİLYASINA KADAR ÖZEL PROJE

Özeleştiriyi de güzel yapmamız lazım. Beytepe Kampüsü’nde 42 çeşit oturma mobilyamız varmış. Öğrencilerin açık mekan olarak kullandığı yerlerde Ziraat Bankası, Vakıflar Bankası, Çankaya Belediyesi, Yenimahalle Belediyesi ve plajdan gelenler gibi hocalarımız hepsini tespit etmişler. Hocalarım bir model olarak bizim otobüs durağımız nasıl olmalıyı anlattılar. Oturma mobilyaları bile binalarla konuşuyor olmalı, binaların felsefesiyle uyuşan şeyler olmalı. Hiç unutmayacağım bir fotoğrafı gösterdiler. 80 öncesi galiba edebiyat fakültesinin önünde bir oturma mekanı var ve bugünkülerden bin kat güzel ve oraya da uyuyor. Binanın bir parçası gibi. Hocalarımız dediler ki para olsa bile bunu kampüsün tümüne yapmayız. Biz bunun bir modelini bir yere yapalım oradan çocuklar, öğretim üyeleri geçsin beğensin, beğenmesin beğenmedikleri yerleri söylesinler biz ona göre geliştirelim büyüteceksek eleştirilerin üzerine yapalım. Bu işte üniversitenin bakış açısı. Bu bilimsel bakış açısı isterse sanatçı olsun, isterse matematikçi olsun her anlamda önemli. Sadece bu yapım sürecini bile öğrencilere bunun için yapıyoruz diye anlatabilirsek kazanım elde ederiz. Anne babanın yalan söylememelisin demesi ayrı şeydir yalan söyleme demesi ayrı bir şeydir. Yalan söyleyen bir anne babanın söylediğinden hiç bir zaman öğüt olmaz. Onun içini bilim adamının da sadece sözüyle değil inancını da öğrencilere aktarması lazım.

TÜRKİYE’DE BU TOPLANTIDAKİ İKLİME İHTİYAÇ VAR

Dışarıdan göründüğünün aksine rektörlük keyifli bir iş değil. Keyifli olduğunuz anlar da var. Onlardan bir tanesini bu toplantıyla yaşadım. Çünkü bu toplantı bu üniversitenin aslında nasıl bir üniversite olduğunu gösteriyor. Bilmem ne sınavında birinci olmak değil, bu üniversitenin öğretim üyelerinin ve öğrencilerinin rahatlıkla konuşabildiği eleştirebildiği övebildiği bir ortamdan bahsediyoruz. Türkiye’nin birçok kurumunda bu iklime ihtiyaç var. Sağlık bilimlerinin de bu ülkeye ve Ankara’ya katkılarını es geçmemek lazım. Realite olarak Hacettepe Üniversitesi Sağlık Bilimleri ile anılıyor. Örneğine bir hocamız iç mekan uzmanı normalde erkek berberine gidiyor neredensin diye sorduklarında Hacettepe’deyim diye yanıt verince yarın bir hasta getireyim hangi bölümdesin yanıtını alabiliyor. Böyle bir algımız var. Bizim bu algıyla yaşayıp, bu algının getirdiklerini üniversitemizde kullanıp, o üniversitenin bütün komponetlerinden yararlanıp bunu hep beraber yukarıya çıkarmamız lazım. Bütün hayalim bu. Sağlık çok özel bir konu. Maalesef medya alanında inanılmaz bir bilgi kirliliği var. Satın alınmış sayfalarda özel hastanelerin uzmanlarına o sayfalar tahsis edilip lafı hastalıktan o hastanede yapılan bir tedaviye getirebiliyorlar. Bunun sunulduğu bir ortamda Hacettepe, kurulduğu gün, kurulduğu mahal nedeniyle topluma hizmeti bir öncelik olarak gören, olmazsa olmaz halde yapan, aslından hiç bir zaman uzaklaşmayan bir kurumdur.

NİZAMİYESİZ ÜNİVERSİTEDEN TOMA’YA

Ne kadar bozulursak bozulalım Nusret Fişek’in bu tıp fakültesine getirdiği, benim birinci sınıfta Hacettepe gecekondularında oturan o halkın çocuklarına hocamın sağlık muayenesi yapmasından başlayan 6 yıl boyunca şu anda ilçe o günlerde köy olan Akyurt’ta iki ay, o zaman köy olan Kahramankazan’da da bir ay çalışmamı içeren bir yerden yetiştim. Böyle bir yerden yetiştiğin zaman senin kadın öğretim üyen Bill Gates Vakfı’nın üniversitemize verdiği bir projeden arta kalan para ile Türkiye’de kadın sağlığı üzerine web üzerinden seminerler yaparak onlara o eğitimi vermeye, oradan aldığı parayı ki hiç azımsanmayacak bir para 5 bin dolar Hacettepe’deki kadın öğrencilerin gelişimi için bağışlayan öğretim üyelerinin varlığı buranın kuruluş felsefesi birbirinden ayrılamaz. Bu tesadüf değildir. Biz böyle bir üniversiteyiz. Buralarda eksikliklerimizi daha da yavaş yavaş tekrar yaşatmamız lazım. Aynı şekilde bu üniversitenin bir başka merkezi Suriyeli mültecilerin sosyal ve sağlık gereksinimleri için hem eğitim hem hizmet konusunda konumlanıyor. Böyle bir üniversiteden böyle bir fakülteden olduğunuz zaman rahatlıkla kemoterapi alan hastalarımıza klasik müzik dinletisi organize etmek de elbette ki bu kültürden yetişen öğretim üyelerinin aklına gelecektir. Gerçekten bu aksımızı bu ana damarımızı Ankara’yla, insanla olan duyarlılığımızı yan yana getirirsek hepsi bir bütün üzerinde duruyor. Benim rektör adaylığım web sayfamda halen kalkmadı diye biliyorum ben nizamiyesiz üniversite diyordum. Ama kader bana nizamiyenin önüne TOMA’yı koydurttu. Bunların hiçbirinin kalıcı olmadığına inanıyorum. Hepimiz kendi evimizin önünü temizlediğimiz zaman yapabileceğimizin en iyisini yaptığımız zaman hem örnek olacağız hem de bu ülkeye borcumuzun bir miktarını da geri vereceğiz.
Hacettepe’yi Ankara’dan soyutlamak mümkün değil. Ülke bazında bazı şeyler yapıyoruz ama temelde Ankara’yı öne çıkarıyoruz. Şimdiye kadar ki hiçbir basınla olan toplantıdan ben bu kadar doyum alarak ayrılmamıştım. Bunun bir şekilde Bir yere değebileceğini hissediyoruz. Bunu bir de 16 üniversitenin akademisyeniyle konuşmak niyetiyle çıktığınız için de Hürriyet Ankara’ya teşekkür ederim.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

HACETTEPE ANKARA’NIN GELİŞİMİNDEN DAHA İYİ DURUMDA
Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) Müdürü Doç. Dr. Pelin Şahin Tekinalp:

Üniversitemizin tarihsel geçmişi Ankara’yla çok örtüşüyor. Gecekondu bölgelerini düşündüğümüzde tam eski Ankara. Bu üniversite, eski Ankara’nın eteklerinde, Ahiliğin eteklerinde kuruluyor. Tabiki kurulduğu dönemde o bölge konserve edilmemiş, korunmamış, gecekondulaşmış bir bölge. Aslında üniversitenin orada bir kalkınma ve yenilenme sağlaması çok normal. Bilmiyorum beklendiği kadar olmuş mudur ama bu atağın olması için üniversitenin kurulması çok öncelikli ve çok önemli bir durum. Bir yandan da geçmişi ve Ankara’nın gelişimine baktığımızda Hacettepe, Ankara’nın gelişiminden daha iyi durumda. Daha farklı çarpık kentleşme, daha kötü binalar, kötü şehirleşmeye bakıldığında Hacettepe buradan farklı bir durumda. Hiç değilse kültür, sanat, bilimle harmanlanan bir üniversite olarak Ankara’nın tümünden çok daha farklı ve iyiyiz.

ÇAĞRILI YAZILARLA BİR ANKARA KİTABI

Merkez olarak çağrılı yazılarla bir Ankara kitabı çıkardık. Disiplinler arası bir çalışma. Edebiyatta Ankara, ikinci kısmı da hatıralardı. Özellikli biz Hamamönü’nde yaşamışların anılarını yazmalarını istedik. Çok özel semtlerle ilgili anılarını da yazmak istedik. Yarısı akademik, yarısı hatıralardan oluşuyor. İkincisinin de yazılarını toplamaya başladık. Seri olarak düşünüyoruz. Maalesef halka ulaşmasında sıkıntı var. Çünkü sürekli bize nereden temin edebiliriz diyorlar. Biz sürekli buranın kitap satış merkezinin adresini veriyoruz. İnternetin adresini veriyoruz. Biz bu kitapları uluslararası kütüphanelere ulaştırdık. Ama kendi kütüphanelerimize tüm kentlere ulaşmada biraz maddi problemimiz var. Sosyal medya ve web sayfası üzerinden kendi reklamımızı yapıyoruz. Radyodan da gidip kitaplarımızı programlarda tanıttık sizin aracılığınızla da tanıtmış olalım.

BELEDİYELERİN KÜLTÜR-SANAT DANIŞMANLIĞI YOK

Belediyelerin kültür ve sanat danışmanlığı yok. O Selçuklu dediklerinin hiçbiri Selçuklu değil. Sanat tarihçisi olarak baktığımızda şu anda külliye için Selçuklu diyorlar ama değil, o 1. ulusal mimarlık dönemidir. Tümüne baktığımızda bir kültür ve sanat politikası olmayan bir ülkeye dönüştük, kültüre ve sanata bütçe ayırmayan bir ülkeye dönüştük. Milli Kütüphane’nin karşısındaki Arı ve Orkut stüdyolarını hepimiz biliyoruz. Onlar kapandı, yıkılacak ve yerine büyük bir AVM yapılacakmış. Yürütmeyi durdurma kararı alındı. O yapıların içinde tarihi mekanlar var. Geçmişten bugüne bir kere kentin belleğini yok ediyoruz. Aslında bütün bunlara dokunarak Cumhuriyet belleğini de yok ediyoruz. Stüdyoların içinde Süreyya koral gibi sanatla ilgisi olmayanların da bildiği isimlerin panoları var. Bununla ilgili bir öğrencim tez yapıyor merkez olarak da peşindeyiz kurula dilekçe verdirdik. ‘Yürütmeyi durdurma kararı var bir şey yapamayız taşınamaz’ dendi. Merkez olarak Başkent restorasyonla da ortak bir proje yazacağız. Hiçbir şey yapamıyorsak da bu panoların taşınması ve bir yerde sergilenmesi için girişimde bulunacağız. Bizim merkezde de çok önemli panolar var. Tez öğrencim onlara da çalışıyor. 60’ları 70’leri belgeleyecekler. Yani kurtaramıyorsak en azından belgeleyelim diye uğraşıyoruz da. Ulus İşhanı esnafı mesela bize güveniyor. Bu işhanı tescilli olduğu halde kesin yıkılmaz denilemiyor güvenimiz yok, bir akşam yıkılabiliyor. Merkez olarak bu anlamda da bunların kurtarılması için büyük çabamız var. Kültürel bellek yok olursa aslında insanlık yok oluyor. Buradan hareketle belleği önemsiyoruz. Her dönem önemli, 5 bin yıl öncesi de 60’larda tehlikede.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

KENT MERKEZLERİ ÇÖKÜŞE MARUZ KALIYOR 
Kent Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Özlem Sert:

Kent araştırmaları merkezi olarak kurulmadan önce ben başka kentlerde başka çalışmalar yapıyordum. Başka kentler için şöyle bir problem vardı; örneğin Tekirdağ için üretim merkezleri kentlerin dışına çıkıyor bu süreçte tabi kent merkezi çöküşe maruz kalıyor. Üniversiteler de kültür merkezleri olarak kampüsleriye şehrin dışında kuruluyor. Bu şehir için büyük bir kayıp oluyor. Hacettepe ve Ankara olarak bu konuda biz biraz daha şanslıyız diye düşünüyorum. Şehrin içinde üniversitelerin birçok bölümünün bulunması şehri kültürle iç içe kılıyor. Şehri, öğrencilerle o kültürü hep yaşayan ve bir öğrenci kenti olarak kültür ekonomisinin güçlenmesi konusunda çok büyük potansiyele sahip olan bir kent olarak görüyorum. Ankara’nın gelişmesini düşündüğümüzde şehir Eskişehir Yolu aksında gelişiyor ve çoğunlukla şehrin içerisinde hizmet sektörü önemli oluyor. Hizmet sektörünün ivme kazanması için önemli olan şeylerden bir tanesi de kültür ekonomisi. İstanbul bunu çok düzgün bir şekilde yaptı. Ankara’nın bir diğer özelliği de IT sektörü ve teknokentler. Bu sektörle kültür ekonomisi alanının bir araya gelmesi gerektiğini düşündük. Hacettepe’de kurulduğumuz zaman ilk işimizin öncelikli olarak Ankara olması gerektiğini, Ankara’da açılan bir kent araştırmaları merkezinin Ankara’ya hizmet etmesi gerektiğini düşündük bunun içinde disiplinler arası birliktelik kurmaya çalıştık. Bu kapsamda Ankara atölyeleri düzenlendi, bu yıl üçüncüsü düzenlenecek. Bu çalışmalar sürecinde Ankara’da akademisyenleri bir araya getirelim dedik. 

ANKARA’DA YAŞIYORUZ AMA KONUŞAMIYORUZ

Tarihi, coğrafyası, şehir planı konusunda bunları görmeye çalıştık. Birinci sene gördüğümüz şey şuydu: İnsanlar böyle bir kentte yaşıyorlar ama mesela hep birlikte susuzluk yaşayacağız su konusunda bile konuşamıyorlar. İlhan Tekeli hocamız oturumlarımızın sonunda çok güzel bir konuşma yaptı, komünite olabilme yetisinin önemli bir kavram olduğunu söyledi. Ankara’da eksikliğimiz var bunu tespit ettik. Aslında birçok şehirde yaşanan genel bir eksiklik ve Ankara’ya da yansıyor. İnsanlar daha fazla karşıt grupları eleştirerek var olmaya çalışıyorlar oysa suyu hepimiz içiyoruz, hepimiz içeceğiz veya içemeyeceğiz. Birbirimizle konuşabilmemiz gerek. Bunun üzerine de kentin hikayeleri diye bir proje geliştirdik. Kültür ekonomileri ve IT sektörü arasında iletişim kuracak bir şey bu. Yapmaya çalıştığımız şey şu; insanlar yaşadıkları duygular üzerinden birbirleriyle iletişim kurmaya çalışıyorlar. Birbirlerinden çok kopuk aynı görüşteki insanlar da aynı duygu etrafında bir araya gelebiliyorlar. Anılarında hepsi Gençlik Parkı’nda şişman dondurmacıdan dondurma yemiş oluyor. Anıyı bir araya getirebiliriz düşündük. Bununla ilgili çalışmamız kent kültürüne aslında bir dijital dil verme ve olan şeyleri bir araya getirme babında olacak. Çankaya Belediyesi ile yapacağımız çalışmada mart ayında bir sergi açacağız ve uzun vadede bunu geliştirmeyi düşünüyoruz. Bizim amacımız yapılan şeylere bir altlık da sunmak. Onları bir arada yerinde gösterebilmek. Hazırladığımız bir sistem va ve bu bir miktar sokaktaki wikipedia gibi. İnsanlar yanından geçerken orayla ilgili bilgilensinler istiyoruz. Çok fazla çok değerli çalışmalar yapılıyor. Kültürel miras konusunda çok güzel kitaplar çıkıyor. Fakat buna sokaktaki insanın ulaşmasıyla ilgili bir problemimiz var. Ve o problemi elimizden geldiğince bir miktar çözmek istiyoruz.

 

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

EN BÜYÜK SORUN ULAŞIM VE BARINMA
Öğrenci Temsilciler Konseyi Genel Sekreteri Yavuz Saher:

Ankara’da öğrenci sorunu dediğiniz zaman ilk akla gelen ulaşım ve barınma sorunu. Ulaşımdan bahsedersek üniversitemiz için yaklaşık 2-3 yıl önce EGO’ya ait 230 numaralı bir otobüs hattı vardı. Doğrudan üniversiteye ulaşım sağlıyordu. Bunun kalkmasından dolayı bazı sıkıntılar yaşandı. Sonrasında yapılan metrolarla bu biraz daha hafifletildi. Rektörümüzün de bahsettiği gibi otostop durumu gelenekselleşmiş öğrencilerin yapmaktan keyif aldığı bir durum. Otobüse binerek daha uzun sürede varmaktansa otostopla aracı olan öğrenci arkadaşlarımızın yardımıyla daha hızlı daha kısa sürede ulaşım sağlanıyor. Otostop iç acıtan bir şey değil, şu an geleneksellikten kaynaklanan bir şey. Doğrudan üniversiteye gidiş olmadığı için sıkıntı yaşanıyor. Ancak son yıllarda gerek belediye gerek rektör hocamızın katkılarıyla yapılan düzenlemelerle otobüs seferlerinin artırılması söz konusu. Bu sorun çözüme kavuşturulmaya başlandı. Bu sorunun tamamen çözülmesi de yine belediye ile üniversitemizin ortak yapacağı bir durum. En azından hafife indirildi. Geç saatlerde diğer şehirlerde bildiğiniz gibi gece saat başı ulaşım imkânı olabiliyor. Ancak Ankara’da böyle bir imkan yok. Saat 12’den sonra toplu ulaşım yok. Bu Ankara’daki tüm öğrencilerin sıkıntısı. Saat 12’den sonra öğrencilerimiz bir yere gidemiyor. Taksi ücretleri de diğer kentlere göre çok yüksek. Ulaşım açısından öğrenciler mağdur. Barınma konusunda da her şehirde bu durum böyle üniversite yerleşkelerine ve merkeze yakın bölgelerde ev kiraları çok yüksek, yurtlarda aynı şekilde. Öğrencileri ve aileleri çok zorlayan bir durum. Türkiye’nin dört bir yanından üniversitemize gelen arkadaşlarımız var bunun da çözümü ev sahiplerine ve ilgili yetkililere kalmış durumda. Barınma konusunda da büyük sıkıntılar yaşıyoruz. Sonuç olarak ulaşım sıkıntı, yakın bir yerde ev tutmak sıkıntı, kampüse yakın yurtlara yerleşmek de sıkıntı.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

ANKARA’NIN KIRŞEHİR’DEN FARKI KALMAZ
Ulusal ve Uluslararası Eğitim ve İşbirliği Genel Koordinatörü Prof. Dr. Timurhan Gür:

Eskiden bizim gençliğimizde Ankara nasıl bir şehirdi diye baktığımızda memur şehriydi. İçerisinde büyük bir nitelik vardı. Düzgün, sabit geliri, alım gücü yüksek olan insanlar vardı. Daha sonra okulların gelişmesiyle öğrenci kentine aynı zaman da kültür kenti de oldu. Ankara operası, balesi, Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası gibi İstanbul’da olmayan birçok şey Ankara’da var oldu, en büyük konservatuar burada bütün kültür etkinlikleri buradaydı. Bunlar son 10-15 yıl içerisinde hem önem verilmeyerek hem de bilinçli olarak başka mekânlara taşınmaya başladı. Bu iktisatla çok alakalı çünkü nitelikli memur kesimi bunların bir çoğu özel sektör, banka genel müdürlükleri gibi finans sektöründe çalışan insanlardı artık göç ediyorlar. Bu konuda bir sahipsizlik hissediyorum. Yurtdışında özellikle Amerika’da yaşayan hocalarımız iyi bilirler, bir belediye başkanının tekrar seçimi için en önemli şey oraya ne kadar iş getirdiği, orada ne kadar iç göç aldığı, dolayısıyla da iç göç veren bir bölgeden iç göç alan bir bölgeye aktivitenin yüksek olduğu bir alana o kenti ne kadar geçirdiğiyle ölçülür. Ben buraya bunu getirdim, burada şunu yaptım, burada da şöyle bir şey oluştu diye bildirim yaptığında bu ekonomiyi de canlandırdığını gösterir. Çünkü bir kentte harcayacak adam kalmazsa doğru dürüst geliri olan adam kalmazsa o şehir yavaş yavaş esnaf şehrine dönüşür. Ankara’nın çok özür diliyorum Kırşehir’den farkı kalmaz.
İçinde esnafların olduğu bir şeylerin alıp satıldığı bir şehir olur. Alışveriş merkezleri de bunun göstergesi. Sanayi bile değil hizmet sektörünün tezgahtarlığı anlamında bir şehirleşmeye ortaya çıkıyor bu da kaliteyi çok düşürüyor.

KÜLTÜR KENTİ CAZİP HALE GETİRİR

Kültüre önem vermemenin bilinçli olarak yapıldığını söyleyemeyeceğim ama bu tip şeyler biraz halktan uzak gibi. Halbuki kültür öncüdür kenti cazip hale getiren şeydir. Aynı Washington ile Newyork arasındaki fark gibidir. Newyork’un ekonomisi daha canlıdır ama öbürü daha farklıdır daha federal işler oradadır, alım gücü yüksek insanlar oradadır. Ankara’da maalesef bir belediye başkanının gözünün önünden merkez bankası taşındı. İş veya başka bir bankanın genel müdürlükleri özel gibi görülebilir bunların gitmesi normaldir ama Ziraat’in Halk Bankası’nın Vakıflar Bankası’nın genel müdürlükleri, BDDK, SPK gibi bütün bu kurumlar bir yıldır gözümüzün önünde taşındı. Bu en azından 50 bin aileleriyle birlikte 100 bin nitelikli nüfusun Ankara’dan gitmesi anlamı taşıyor. Kala kala Ankara’da bir öğrencilik kaldı. Nüfus yoğunluğuna bakarak o da bir şey ama bu alım gücünün gitmesine seyirci kalınması çok büyük hatadır. Buna üniversiteler ne kadar cevap verebilir ne kadar o boşluğu doldurabilir bilemiyorum. Biz kendimiz Eskişehir Yolu’ndaki üçlü üniversite yapısına destek vermeye festivaller gibi farklı çabalarla bir takım şeyleri yaşatmaya devam ediyoruz. Çankaya Belediyesi’nin Eskişehir yolunda büyük bir kültür sarayı açma projesi var. İki üç ay önce projelerini gönderdiler çok güzel salonları var. Orkestra dediğimizde, insanların, oraya gelecek talebin doğru dürüst olması lazım ki burası da ayakta kalsın. Kültürel etkinliklerin azalmasının ve nitelikli nüfusun göç etmesini çok büyük bir belediyecilik hatası olarak görüyorum.

ŞEHİR KAPILARIYLA TARİH YARATILAMAZ

Avrupa’da konser salonunun değiştirilmesiyle ilgili modern bina yapsanız kimse buna evet demez, hayır der çünkü o eski binaya giderler. Mesela CSO’nun karşısına tam tersi bir inşaatın başlatılması, oranın estetiğinin yok edilmesi, oranın o kültürel dokusunun bilinçli olarak yok edilmesinde belediyenin çok büyük rolü var. Belediye genel siyasetle uğraşmaz. Belediye başka şeylerle uğraşır. Yoluyla uğraşır, kültürel etkinlikleriyle uğraşır. Kentin dokusunun zedelenmesine asla izin vermez. Müthiş bir kaç tane salon var bu ölçekte küçük kalmış olabilir ama yurtdışında olsa ona dokunmazlar hiçbir yerde dokundurtmazlar. Kültürel bellek çok önemli. İşte yaptığımız kapılar. Ankara’ya giriş kapısı Selçuklu Mimarisi gibi üstünde west gate, north gate yazıyor, bundan tarih yaratamazsınız. Ankara’daki üniversitelerin uluslararası boyutu da var. 10 bin civarında yabancı öğrenci var ve bunun şehirle olan ilişkisi de çok önemli.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

TAŞRADAN KÖTÜ DURUMA GELDİK
Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevinç Günel:

Ankara kent vizyonu olarak çok uzun bir geçmişe, kültüre sahip. Bugün Hacettepe Üniversitemizin ilk oluşuma başladığı bölge dahil eski Ankara yapılarının, evlerinin bulunduğu bölgenin coğrafya konumu çok daha erken, günümüzden 5 bin yıl öncesine uzanan bir kültür mirasına ve tarihine sahip. Ne yazık ki şu an günümüzde önce söylemeyeyim diye kendimi frenlemiştim rektör hocamız söylediği için bir taşra ve taşradan kötü duruma gelmiş durumdayız. Bu çok acı bir olay. Çünkü şu anda çok önemli üç üniversite Ankara’da yer alıyor. Bununla üniversiteler kendi içinde gurur duyuyor. Ama üniversitelerimizdeki öğrencilerimizin hangisi Ankara’nın kent yapısında beş bin yıl öncesine dayanan kültürlerin olduğunu biliyor. Ya da Beştepe’de duran o yüksek tepenin bir Tümülüs olduğundan haberleri var mı. Anıttepe’nin eski bir frig yerleşim yeri başkent olduğunu biliyor muyuz. Bizler bunları Ankara, Hacettepe gibi üniversitelerde öğrencilerimize anlatıyoruz, müzelerimize götürerek bir kültür politikasını aşılamayı hedefliyoruz. Bunu yerel halka dönüştürdüğümüzde esas olarak kültürümüzün kent olarak bilincinde miyiz. Bunda açıkçası üniversiteler kendilerinin üzerine düşen ödevi yerine getiriyor. Biz öz eleştirimizi yapıyoruz ama medya olarak sadece televizyon kanallarında İstanbul var. Cumhuriyet Gazetesi’nin kültür sanat ekinde bilimsel anlamda söylüyorum bir şeyler bulabiliyoruz. Onun dışında eğer öz eleştiri yapılacaksa medya açısından da Ankara’nın kent yapısındaki kültür sanat gibi vizyonlarımızı eğer gençlerimize aşılarsak bu bizi mutlu edecektir.

ONARALIM DERKEN TAHRİBAT OLUYOR

Bizim üniversite olarak bugün Ulus semtinde Hamamönü’ndeki restorasyon çalışmaları ile iyi veya kötü eleştirilerimiz çok fazla. Koruma Kurulu’ndan çıkan çok tersi bir takım sonuçlarla onarım derken tahribatın olduğunu görüyoruz. Üniversite adına yüksek lisans öğrencilerimiz bugün Ulus’taki o tiyatroda bire bir kış aylarında çok zor şartlarda çalışıyorlar. Biz üstümüze düşen görevi yapıyoruz, herkesin de aynı duyarlılığı göstermesi lazım. Ben master öğrencisiyken tiyatroda bizzat bize ODTÜ mimarlık fakültesinden bir hoca ders verirken aynı zamanda merdiven basamaklarını temizleterek gelen giden olursa temiz olsun derdi. Biz hem çizimi öğrendik hem temizlik yaptık. Bizim üzerimize düşen bir görev olursa yapacağımızdan emin olun. Kültür politikası, kültür mirasını sahiplenme konusunda Ankara çok özel bir yer. Çok iyi üniversitelere, dünya çapında uluslararası tanınırlığı olan üniversitelere sahip. Ama kentleşme dokusu tamamen bizi yok etme noktasında. Bizim her şeyden önce tamam ulaşım sorunumuz var, üniversitede barınma sorunumuz var ama onun öncesinde kentimize sahip çıkmamız lazım.

KAZI ALANLARINI HALK DA GEZİP GÖRMELİ

Bizim nizamiyenin kapısında dört yol ağzında askeri alana giriyor bir höyük yerleşmesi var mesela. Biz bir dönem orada iletişim kurarak da askeri kanallarla malzeme toparladık, Milattan Önce (MÖ) 3 binlere tarihlenen bir yer. Ancak orada kazı yapılması şu anda mümkün değil daha önce girişimlerimiz oldu. Üniversitemiz adına bir kazı projesi olarak başlatırsak öğrencilerimiz için laboratuvar olacaktır. Bahar aylarında yaz aylarında Türkiye’nin farklı bölgelerinde kazı projelerimiz var ama Kültür Bakanlığı’yla iletişimimizde askeri kanallarla iletişimimizde önümüz tıkandı. Zor bir takım prosedür vardı. Yapılamadı. Şu anda en azından tahrip olmuyor korunuyor. Önümüzdeki yıllarda ben üniversitemizin orada bir kazı projesi olarak çalışma başlatmasını öğrencilerimizle bire bir bölümümüzden hocaların çalışmasını çok isterim. Çayyolu’nda bir höyük var şu anda otlarla kaplı. ODTÜ yerleşim arkeolojisi ve Anadolu medeniyetleri Müzesi üstlenmişti. Ama kazı projelerinin süreklilik göstermesi gerekiyor. Kazıda aslında bir tahribattır. Başlandı bir iki yıl devam etti bitti. Keşke bizlere de görüş sorsalardı, bu iş belki sürekli olarak devam edecek belki Hacettepe’den bir ekip bunu üstlenebilirdi. Üniversitemizin bilimsel araştırma projesi (BAP) desteğiyle b kazılarımıza destek oluyoruz. Bu çalışmalarında sürmemesi için hiçbir neden olmayacaktı. Kentin içinde farklı yerlerde kazıları yarım kalmış olsa bile o alanların halkın gidip görebileceği bir konuma getirilmesi gerekiyor.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

ANKARA TEKNOLOJİK AÇIDAN DÖNÜŞÜM YAŞIYOR
Teknoloji Transfer Merkezi Genel Müdür Yardımcısı Dr. Sanem Yalçıntaş Gülbaş:

Bir şehrin marka kimliğinin oluşmasında farklı bileşenler devreye girebiliyor ama Ankara’nın bir de gizli kalmış bir potansiyeli var. Son on senede bu potansiyelde hem devlet politikalarıyla hem de pazarın çekim etkisiyle kendisini göstermeye başladı. Ankara teknolojik açıdan da bir dönüşüm yaşamaya başladı. Burada sağlık, savunma, yazılım gibi bir takım sektörler öne çıkmaya başladı. Kalkınmadaki öncelikli alanlar da Ankara’yı farklı bir pozisyona getirmeye başladı. Burada Hacettepe’nin rolü de bu dönüşümle birlikte çok önemli pozisyonda bulunuyor. Hacettepe her zaman ileri ve açık vizyonuyla bir takım yerlerde atılım yapan, startı veren lider bir rol üstlendi. Örneğin bilginin yayılması her üniversitenin başlıca misyonudur fakat bilginin toplumsal ve ekonomik faydaya dönüşmesinde de Hacettepe Teknoloji Transfer Merkezi’ni kurarak ilklerden biri oldu. Bu da Ankara’nın son on senedeki dönüşümüyle paralel düzeyde gelişti kendini gösterdi. Bu açıdan da Ankara aslında çok ciddi bir potansiyel gösteriyor. Hocalarımızın söylediği problem noktalarından bir kaçı örneğin finans merkezlerinin Ankara’dan uzaklaşması bilimsel değeri teknolojiye dönüştürme potansiyeli taşıyan kurumların ülkesel kalkınmada etkisini biraz yara-layan bir durumda. Örneğin İstanbul’daki durum burada yaşansa bizim çok daha teknoloji ticarileşmede aktif bir konum yaratabilecek bir potansiyele sahibiz.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

SARAÇOĞLU’NDA BELLEK YOK OLDU

Ankademi Hacettepe Üniversitesi oturumunda Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Ayşe Sibel Kedik de kente ve kent estetiğine ilişkin dikkat çeken açıklamalar yaptı. Saraçoğlu Mahallesi’nin yok olup gittiğine işaret eden Kedik, “Bir tarih bellek yok oldu. Bunu geri getirmemiz mümkün değil” dedi. “Kızılay’a çıktığımda eziyet çekiyorum” diyerek söze başlayan Kedik şu değerlendirmelerde bulundu:

Ankara ile ilgili çok şey düşünüyoruz, çok şey konuşuyoruz ve kendi aramızda çok sıkıntısını çekiyoruz. Ankara gerçekten çok büyük bir kasaba haline geldi. Bu bizi derinden yaralıyor. Ben Kızılay’a çıktığımda eziyet çekiyorum, yürüyemiyorum. Kaldırımlar, sokaklar, kalabalık, tabelalar, trafik büyük bir kaos var. Bunun ötesinde bellek ile ilgili konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Çünkü kent dediğimiz yer sadece bilim ve teknoloji üreten yerler değildir. Bütün olanaklarıyla kentte yaşayan bütün insanlara kaliteli bir yaşam sunar. Kültürel, sanatsal etkinlikleriyle insanların gelişmesine, ilerlemesine öncülük yapar. Yaratıcılığa bir kaynak oluşturur. Güzel Sanatlar Fakültesi olarak bu kentten beslenemiyoruz. Olumsuz anlamda bir takım beslenmelerimiz var. Sanat kenti etkilediği gibi kentte aynı şekilde sanatı etkiler. Bunlar karşılıklı tetikleyen şeylerdir. Ankara’nın tarihini bilmek çok önemli. Yakın geçmişte yapılan bir takım yanlış uygulamalar gerçekten bizi çok üzüyor. Bununla ilgili ne yapacağımızı da bilmiyoruz. Mimarlar Odası yada bir takım sivil toplum örgütleri yada bireysel çabalarla bizlerden bazı arkadaşlar bir şeyler yapmaya çalışıyorlar. Mesela en son İlhan Koman’ın heykeli Seğmenlerden yok oldu. Nereye gitti nasıl oldu bilmiyoruz bir gece içinde yok oldu. Daha önce geçmişte de Kuzgun Acar’ın Gima’daki heykeli yok oldu. Tandoğan’da su perileri yıllarca yoktu sonra bir şekilde bulundu. Cer’in bahçesinde sergileniyor. Onu kaldırdılar yerine fincan filan koydular bu korkunç bir şey.

ROBOCOP SUNMAK BU KENTE ZARAR VERMEKTİR

İnsanların galerilerde, müzelerde bir sanat eseriyle karşılaşması ayrı bir şeydir, bu özel bir çabayı gerektirir. Siz sanata kültüre ilgi duyarsınız galeriye müzeye gidersiniz ama kamusal alanlar bu anlamda çok önemli. Kamusal alan hiçbir fark gözetmeksizin bütün insanların eşit olarak o sanat eserleriyle doğrudan karşılaştığı yerlerdir. Yaygın eğitimi bir şekilde sağlayan buluşmaların olması gerekiyor. Sizin o kamusal alanlarda ne sunduğunuz o kadar önemli. Eğer iyi bir şey sunarsanız insanların estetik düzeyini yükseltmiş, beğenisini artırmış, estetik bilinci yaratmış olursunuz ama biz orada son dönemlerde fincan görüyoruz. Robocop ve dinazorlar sunmak da bu ülkeye, bu kentin halkına verilebilecek en büyük zararlardan birisidir. Okumak, yayınlar, bilimsel araştırmalar çok önemli. Hocalarımız çevreyle kentle ilgili o kadar güzel çalışmalar yapıyorlar ki bunun insanlara ulaşması zor. İnsanların bunu alıp okuması gerekiyor. Kamusal alanlarda karşılaştıkları uygulamalar doğrudan o insanları eğiten dünyalarını bakış açılarını biçimleyen çok önemli etkilere sahip. Bu konuda çok dikkat etmek gerekiyor. Daha listeyi çoğaltabiliriz. Mesela bu kaldırım heykelleri kondu ve kırıldı.

ANKARA’DA ÖNEMLİ SİVİL MİMARİ ÖRNEKLERİ VAR

Bir arkadaşımla konuşurken daha önce duymamıştım kırık camlar teorisi diye bir teori varmış. Amerika’da daha çok psikolojik araştırma olarak ele alınmış. Suç ve suça meyilli olmak üzerine yapılan bir araştırma. İki tane araba var bu arabanın birisini Amerika’nın bir şehrinde bir diğerini başka bir yere park ediliyor. Birinin aynasını kırıyorlar, kırık aynalı olan arabaya yavaş yavaş tahribat başlıyor. Bunu kentin düzgün memur kesimi gibi nitelikli insanlar yapıyor. Yavaş yavaş bir vandalizm yavaş yavaş bir tahrip etmeye doğru giden bir takım adımlar atılıyor. Ve bunun üzerinden böyle bir teori geliştiriliyor. Burada da aslında bizim belleğimizi yok etmeye yönelik bir takım çabalarla ilgili acaba biraz kötümser mi biraz yanlış yerden mi bakıyorum bilmiyorum ama bir bakıyoruz korumamız gereken binaların da bir camı kırılıyor. Sonra bir kaç camı daha. Bakılmıyor çöpe atılıyor. Giderek daha çöp atılıyor giderek daha çok tahrip ediliyor. Bir süre sonra doğal olarak bu zaten tamamen artık yıkılması gereken bir yer haline geliyor. Saraçoğlu Mahallesi mesela yok oldu gitti. Bir tarih bellek yok oldu. Bunu geri getirmemiz mümkün değil. Başkent Üniversitesi’nin sivil mimari diye bir yayını vardır çok değerli bir kitap. Ankara’da o kadar önemli geçmişe ait 1930’lardan 1980’lere 1900’lü yıllar cumhuriyetle birlikte başlayan o kadar önemli sivil mimari örnekleri var ki çoğu yok olmaya başladı, daha da yok oluyor. Bunları korumak gerekiyor. Önce varlığını korumamız gerekiyor.

KENT ESTETİĞİ DEMEK SÜSLEMEK DEĞİL

Çünkü genel olarak kent estetiği denilince yanlış bir algılama var. Zaten bozuk bir kentleşme var hiçbiri doğru ilerlemiyor. Kent estetiğinden anladığımız şey gidip bir yerleri süslemek oluyor. Kapılar yapılıyor, büyük tema parklar yapılıyor. O temaparklarda benim öğrencilerim çalışıyor. Ankaparkla ilgili büyük bir çalışma var dünyanın parası harcanıyor oraya. Bizim öğrencilerimizin çoğu para kazanmak için vicdan azabı çekiyorlar. Gelip günah çıkarıyorlar. Hocam çok arada kalıyoruz ama para kazanmak zorundayız. Yaptıkları şeye asla inanmıyorlar. 30 metrelik mantar yapıyorlar inanılır gibi değil. Ne anlama geliyor. Bu kadar para oraya harcanacağına Ankara gerçekten çok güzel bir şehir olur. Evet Ankara memur öğrenci şehridir. İstanbul biraz memur öğrenci şehri diyerek küçümseyerek bakar ama bu bizim övündüğümüz de bir şeydir. Ankara memur öğrenci şehridir ama Ankara’da iyi nitelikli bir izleyici de vardır. Ankara’da çok iyi bir sinema, tiyatro izleyicisi vardır insanlar sergilere giderler. Ama bu neredeyse tamamen yok olmuş durumda. Ankara’da çok iyi şeyler de yapılıyor bu arada. Biz Güzel Sanatlar Fakültesi olarak doğrudan bizim yaptığımız etkinlikler var yapılan etkinlikleri takip ediyoruz. Gerçekten çok çok nitelikli çok değerli şeyler de yapılıyor. Şöyle bir eleştiri de yapacağım; Ankara’da yapılan bir şey hiçbir şekilde yansımıyor. Biz gazeteleri arıyoruz haber veriyoruz Ankara ekinde bile çok küçük bir sergi haberi olarak çıkıyor. Ama İstanbul’da kusura bakmayın birisi hapşırsa anında olay oluyor.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

BELEDİYELERİ BİZ ZORLAMALIYIZ
İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nden Yrd. Doç. M. Mesut Çelik:

Aslan yattığı yerden belli olur. Bir takım siyasetçilerin mekanlarına bakıyoruz sözüm ona oturdukları o koltukların kültürleri, kişilerin mekanları, şu anda oturduğumuz sandalyelerde öyle tamamen karma farkındalığı olmayan bir takım şeyler. Şunu dile getirmek istiyorum; biz müthiş bir kültürel erozyon yaşıyoruz. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Eskiyi belleği korumak o erozyonu durdurmanın en önemli yollarından bir tanesi. Sanat ve kültür için ‘ah ne kadar hoş bir şey’ demek yeterli değil. Hayal kurmak insanlaşmaktır. Bir insan hayal kurmaya başlarsa onu kimse tutamaz, hayal kurmanın en önemli alanı da sanattır. O yüzden sanat farkında olarak veya olmayarak engellenir. O yüzden mekanlar ve kültürel alanlar azdır, o yüzden bir takım mekanlar farkına vararak veya varmayarak yok olur. Ama gittikçe farkına vararak onlar yok ediliyor. Sanat, kültür hayatla baş edebilmenin yoludur. Sanat ve kültür hayatın zorluklarıyla baş edebilmemizi sağlar. Müthiş bir moral kaynağıdır. Hayal kuran insanlar bir takım gerçekleri görürler. Hayal kurmak değil hayal etmek önemli. Bilim var olanı ortaya koyuyor niçin öyle olduğunu sanat ve kültür ise ne olması gerektiğini ideali ortaya koyuyor.

KENTE DAHA FAZLA MODEL OLMALIYIZ

Sanat ve kültür çok önemli bir problem bu sadece güzellik meselesi değil. O yönden ben biraz pragmatik yaklaşıyorum. Mekan da çok önemli bir gösterge. Üniversite ile kent bağlantısını kurmak istediğimizde ise üniversiteler yaşamın en önemli simülasyon alanlarıdır. Buraya gelen öğrenciler ülkenin birçok yerinden gelip burada yaşarlar. Yalnızca bilgi edinmezler, yalnızca bilgi üretmezler aynı zamanda fiziki çevreyi de yaşarlar. Üniversiteler canlı organizmalardır. O yüzden modeldir. Şunu da söylemek istiyorum. Hocamızın bizden bir takım istekleri oldu canı gönülden bir takım sıkıntılara karşı ürünlerle ilgili severek gönlümüzü açtık. Burada önce örnek bir simülasyon yaratmamız lazım. Her alanla ilgili bilimsel, sanatsal, kültürel simülasyon olmalı. Kampüsümüze baktığınız zaman 80 rakamı çok sembolik ama 80 öncesi ve sonrasını çok rahatlıkla görebilirsiniz. 80 öncesinin orjinal binalarıyla 80 sonrasının binaları ortada. Rektörlük binasının üst tarafındaki gecekondulara bakın onu yapan da beyindi bunu yapan da beyin. O zaman burada bir terslik var galiba artık şu gerekiyor; ne, niçin soruları çok kolay cevaplanıyor da galiba nasılın da zamanı geldi. Çünkü nasıl, yöntemi gerektiriyor. Nasıl yapmayı gerektiriyor. Çünkü bu daha fazla performans gerektiriyor. Kente daha fazla inadına daha fazla model olmamız lazım. Zaten modeliz de. Kentin en önemli mekanizması belediyelerdir. Kentin kalbi orada atar. Bu anlamda belediyeleri ne kadar zorlayabiliriz bilmiyorum ama belediyeleri zorlaması gereken biziz.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

REHABİLİTASYON BOYUTUNU TÜRKİYE’YE KAZANDIRDIK
Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hülya Kayıhan:

Üniversitemizin kent ile ilişkilerinden bir tanesi rehabilitasyonla ilgili. Hacettepe Üniversitesi’nin en önemli özelliği rehabilitasyon boyutunu Türkiye’ye kazandırmasıdır. Bu alanın Türkiye’de başlamasının ilk nüvesinin atılmış olmasını üniversitemiz açısından çok değerli buluyorum. Tarihsel süreçte üniversitenin gelişim yılları için de Hacettepe Üniversitesi bir başka konuda da bir ilki daha gerçekleştiriyor. Kurumsal rehabilitasyon bakım hizmetlerinden toplum temelli rehabilitasyon hizmetlerine geçişteki önemli örnekleri oluşturuyor. Bu konuda çalışan çok bölümümüz var ama özellikle sağlık bilimleri, sosyal hizmetler bölümümüzü özellikle vurgulayabilirim. Akyurt’ta, Altındağ bölgemizde, Kahramankazan’da birçok yerde biz bunun örneklerini oluşturmaya çalışıyoruz. Toplumsal kaynakların giderek azaldığı ve paylaşanların sayısının giderek arttığı bir dönemde bu hizmetin çok önemli olduğunu düşünüyoruz. Geleneksel anlamda rehabilitasyon dediğimizde herhangi bir yaralanma, herhangi bir hastalık sonucunda kişinin sosyal hayata, üretime ve günlük yaşamı gereği yapması gereken tüm rollere katılımının kısıtlandığı durumlarda, cerrahi tıbbi bakım sonrası medikal hizmetler dışında bu kişilerin bu katılımlarını artırabilmek adına yapılan yaklaşımlardır.

ARTIK HİZMET KİŞİLERE GİDİYOR

Bu genel olarak da bütün dünyada da öyle. Bunlar daha çok kurumsal hizmetler şeklinde veriliyordu. Fakat hem kaynaklar azaldı hem nüfus çok arttı bu durumda ortaya şöyle bir kavram çıktı; hizmet için kişilerin kurumlara gelmesi değil de hizmetin kişilere, topluma götürülmesi gerekiyor. Mesela hastanede bir fizik tedavi gerekiyor. Gidiyorsunuz fizik tedavi görüyorsunuz. Diyorsunuz ki benim belimin ağrısı azaldı ama artık bir gerçek var ki yaşam biçimini değiştirmeden kişilerin kendileri için sağlık alışkanlığı kazanmalarını ve sorumluluk almalarını sağlamadan bu hizmetlerin başarıya ulaşması mümkün değil. Dolayısıyla bir stratejiye dönüşerek o bölgedeki bireylerin, bunları sadece sosyo ekonomik durumu düşük gruplar olarak düşünmeyin herkesin aslında kendi sağlığının sorumluluğunu taşıması ve fiziksel aktiviteye katılarak beslenmesine dikkat ederek bir takım zararlı davranışlardan kendisini soyutlayarak, bunları öğrenerek ve kendi gücünü daha güçsüz gruplara bir öğreti aktarımı şeklinde gerçekleştirerek refahı artırabiliriz. Bu aynı zamanda koruyucu yaklaşımı da gerektiriyor.

HERKES GEÇİCİ DE ENGELLİ OLABİLİR

Belediyelerle beraber yürüttüğümüz çok güzel örnekler var. Sağlık bilimleri ve hemşerilik fakülteleri başta olmak üzere pek çok fakülte ve diğer birimlerimizde buna katkı veriyor. Bu örneklerin çoğaltmasında üniversitemizin bu hizmetlerinin duyurulmasının ve işlenmesinin güzel örnek oluşturacağı ve bu konuya ilginin artması açısından yararlı olacağını düşünüyorum. Kurumsal rehabilitasyon bakım hizmetlerinden toplum temelli rehabilitasyon hizmetlerine dönüşümünde üniversitenin mevcut bilgi ve deneyimlerinin daha çok toplumla buluşturulmasının önemli olduğunu düşünüyorum. İkinci bir konu dezavantajlı bireyler. Dezavantajlı bireyler dediğimizde de sanki toplumun küçük bir kesiminden bahsediyor gibi oluyoruz. Halbuki burada sadece yaşlılar, engelliler değil mahkumlar, mülteciler, sokak çocukları, madde bağımlıları bütün bu gruplar bir şekilde topluma katılımları noktasında marjinal gruplar olarak değerlendirilerek engellenir. Sayın rektörümüzün yönetime gelirken söyledikleri ve daha sonraki yaklaşımlarıyla örtüştüğü için altını çizmek istedim rektörüm demişti ki bizim yönetim olarak izleyeceğimiz yollardan birisi de üniversitenin sosyal sorumluluk projelerine yaklaşımlarına büyük önem vermek. Bu konudaki desteği de gerçekten önemsiyorum. Kültürden, sanattan bahsedildi ama peki bu dezavantajlı bireyler bunlara nasıl ulaşacaklar. 80’li yıllardan itibaren ben kentteki ulaşılabilirlik sorunlarıyla uğraştığım için bunu bir tarih olarak kabul edebilirim kendime. Çünkü bu üniversite 30 yıl önce başta Mimarlar Odası olmak üzere şehir plancıları, Türk Standartları Enstitüsü’ne (TSE) danışmanlık vermiştir. Ulaşılabilirlik, erişilebilirlik nasıl olmalı bunların önemini vurgulamıştır. Herkes geçici de engelli olabilir. Yaşlı da yeri gelir engellidir, küçük çocuğu çocuk arabası olan da aslında bir engellidir. Biz her ne kadar vurgu yapmak için dezavantajlı bireyler dediysek de herkes için ulaşılabilir bir kentten bahsediyoruz.

ENGELLİLER İÇİN YAPILIRKEN BİZE DANIŞILMALIYDI

Bu anlamda epeyce yol kat edildiğini söyleyebilirim. Ama bu kez de önümüzde çok ciddi bir problem var. Bir anda rampalar yapılmalı dendi kaldırımlar değiştirilmeli, kılavuz yollar olmalı. Ama sonra bunlar yapılırken rampanın eğimi ne olmalı kısmı düşünülmedi. Rampanın eğimi yüzde 6’dan fazla olursa bu bir tuzak olur. Kişiler bunları kullanalım derken daha fazla riskle karşılaşırlar fikri biraz gözden kaçtı. Burada da sanıyorum üniversitenin ilgisinden ve danışmanlığından belki biraz daha fazla yararlanılmalıydı. Kuşkusuz yapılan güzel şeyler de var. Örneğin görme engelliler için kılavuz yollar yapıldı. Bunlar doğru bir malzemeyle yapılmadığı için bu materyaller yağmurla kıvrıldı. Bu kez o kıvrık yerleri daha ciddi tehlike yaratmaya başladı. Rampalar doğru bir eğimle yapılmadığı için bir tehlike yaratmaya başladı. Rampa yapıldı, trabzanı yapılmadı yine bu eksiklik avantajı bazen dezavantaja çevirebildi. Bir kere yapılanların duyarlılığı güzel ama yapılanlar doğru yapılırsa hedefe ulaşıyor. Bu konunun tekrar bu yönüyle gözden geçirilmesi çok önemli.

TÜRKİYE’YE İLK MESLEKİ REHABİLİTASYON MERKEZİ

Bugün Türkiye’nin de kendi kentimizin de sorunlarından birisi istihdam. Çalışma konumuz dezavantajlı bireyler ve engelliler olduğu için biz bu kişilerin istihdamını kolaylaştırmak üzere ne yapabiliriz diye bakıyoruz. Bu kapsamda üniversitemiz, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı ile birlikte Türkiye Cumhuriyeti ve Avrupa Birliği’nin finanse ettiği büyük çaplı bir IPA projesi gerçekleştiriyoruz. Bir Mesleki Rehabilitasyon Merkezi oluşturuyoruz. Bu merkezin özelliği Türkiye’de ilk kez bir mesleki rehabilitasyon merkezi oluşturuluyor. Mesleki rehabilitasyon denilince hep bir takım atölyeler oluşturularak ve bu kişilere bir takım beceri ve vasıflar kazandırılacak zannediliyor. Bu merkezde vereceğimiz hizmet atölye çalışması değil, meslek kazandırmıyoruz. Hangi mesleğe yönelirse yönelsinler dezavantajlı bireylerin öz yönetim becerilerinin istihdam olabilmeleri için kendilerine güvenleri, stresle başa çıkabilmeleri, iş arama becerileri, hatta mülakatta ne yapmaları gerektiği gibi konularla ilgili bir eğitim modülü hazırladık. Şu anda da bu eğitimler arka arkaya merkezimizde veriliyor. Türkiye’de yaygınlaştıralım diye 150 tane de eğitimci yetiştirdik. Şu anda engelli bireyler potamızda, bir sonraki aşamada dezavantajlı bireylere de yöneleceğiz. Merkezin en önemli özelliği kişilerin işe yönelik becerilerinin ve kendilerinin güçlü yanlarının ortaya çıkarılması. Çok ciddi bir teknolojik simülasyon ortamında bunun içinde sürücü rehabilitasyonu da var teknik donanımla bu bireylerin değerlendirmelerini yapıyoruz. İŞKUR ile de bir otomasyon sistemi kuruyoruz. Türkiye İş Kurumu’na başvuran işsiz kişilerin bu iş öncesi becerilerini geliştirmeye yönelik hizmet vermeye başlayacağız. Bu merkez pilot bir merkez. Dünyanın her ülkesinde sayısız örneği var. En gelişmiş ülkeden en az gelişen ülkeye kadar ne yazık ki Türkiye’de ilki gerçekleşiyor. Bunun da üniversitemizde olması önemli, bunun işlenmesi örnek olması noktasında tek olmak da istemiyoruz gelişmesini yaygınlaşmasını hedefliyoruz.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

AKADEMİSYENLERDEN İSTİFADE EDİLMELİ
Müzik Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Türev Berki:

Basının derinlemesine irdelediği böyle bir projede yer almaktan ümitliyiz. Biz pek kaynak göstermeden konuşan insanlar değiliz o yüzden kaynağımı göstereyim. Goethe Enstitüsü’nün web sayfasına girdiğinizde karşılaşacağınız bir bilgiyi paylaşacağım. Deniliyor ki o yılların malum olanaksızlıklarına rağmen özel olarak tasarlanan çift çeperli duvarlar, maroken döşeli kapılar, ses geçirmez odalar ve akustiğin çok iyi çözümlendiği konser salonu. Belki tahmin edebileceksiniz 1927’de yapılan Musiki Muallim Mektebi’nden bahsediyor. Acaba bu tanımlamayı bugün inşa edilen bir yapı için yapabiliyor muyuz. Ernst Arnold Egli başkentin oluşumunda davet edilen önemli mimarlardan birisi. Onun yaptığı bir Musiki Muallim Mektebi. Sonradan da zaten konservatuar binası oluyor. Ankara’da doğmuş büyümüş olarak en çok üzüldüğüm nokta şu; çok yavaş gibi görünen, geriye dönüp baktığımızdaki bir yaşam bizim şu an yaşadığımızdan çok daha kaliteli bir yaşam. Kalitenin kantiteye dönüştüğü bir yaşam yaşıyoruz. Her şehirde olduğu gibi bu Ankara’nın da bir göstergesi. Çünkü bir akademisyenin az bir konuyu dünyada en iyi bilen kişi olduğuna inanıyorum. Dar bir konuda her şeyi bilen. Eğer doğru akademisyeni bulup istifade etmezseniz sonunuz Ankara gibi olur. Bizim toplumlarımız bir parçada lidere endekslidir, lider önemlidir bizim için. Bu değerlerin tamamını yaşatan da bir rektörümüz var. Mütevazılık, bilmediğini itiraf etme, onu uzmanına danışma ve kendi alanında çok iyi olma gibi. Hacettepe’nin sadece bu yönüyle Ankara’ya ve Türkiye’ye çok iyi bir mesaj verdiğini düşünüyorum. Az konuşan ve onu çok iyi bilen. Yöneticinin kalitesi, geçmişi, görgüsü, hem kent yaşamı hem de her ortam için önemli. Bir mucizeye gerek yok. Çok çok iyi akademisyenleri yanınıza çekip ben sanatıyla, mimarisiyle, çevresiyle çok iyi mükemmel bir kent yaratmak istiyorum dediğiniz zaman bu işler bu kadar kötü gitmezdi. Bu mükemmelliği Hacettepe’nin kendi içinde yaratıp örnek olmasını da çok önemli görüyorum. Mükemmeliyet merkezi diye bir kavram var. Hacettepe kendi sınırları dışına çok müdahale edemeyebilir ama kendi sınırları içinde Ankara’ya örnek yapıyı oluşturursa en güzel mesajın bu olduğuna inanıyorum.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

KENTLİ OLMAKLA KENTTE YAŞAMAK FARKLI
Senfoni Orkestrası Şefi Doç. Burak Tüzün:

Konservatuarın kuruluşunun bile bir büyüsü ve heyecanı varmış. Eskiden o heyecan devam ederken üniversiteler baştan oluşturulurken çok büyük problemler vardı ama herkes belli bir çizgide aynı hedefe yürüdüğü için ilköğretminden köylüsüne, üniversite hocasından politikacısına kadar herhalde daha kolay ve sevimliydi. Şimdi artık öyle bir durumdayız ki sadece üniversitede kendi işimizi yapıyor olmamız bile bizi kurtarmıyor. Çünkü altımız da üstümüz de boş. Altımız boş derken mesela belli seviyede öğrenci bekliyoruz. Mesleki yeterlilikten veya matematikten bahsetmiyorum kişi olarak, insan olarak dikkat çekiyorum. Bizim üstümüzdekilerin de bizim işimizi kolaylaştıracak tedbirler almasını bekliyoruz ama maalesef büyük bir hayal kırıklığı var. Kentli olmakla kentte yaşamak arasında çok büyük bir fark var. Hocamızın dediği gibi cumartesi günleri sabah saatlerinde CSO dolardı. Buraya nasıl geldik onu tartışmayacağım ama çıkış olarak burası Anadolu ve yenilmemiş bir toprak, ben hep böyle bakıyorum. Gönülden bağlı olmuş bir kuvvet burada yenilmemiş. Bu nedenle bu sorunları aşılmaz gibi de görmüyorum. Sen ne söylersen söyle karşısındakinin anladığıyla sınırlısın diye bir laf var. Bir defa bizim yüksek öğrenime hitap ederken bir de 10 yıl sonrasında iki yıl sonrasında gelecek olan potansiyel yüksek öğrenime de yatırım yapmamız gerekiyor. Görüyoruz çünkü bunu yapması gereken kurumlar maalesef sağlıklı işlemiyor. Sanat olarak baktığımızda sanat kurumlarının işleyişinden maalesef memnun değiliz.

33 SANATÇIYLA İLKOKULLARA GİDECEĞİZ

Üniversite olarak bu alanda bize çok büyük bir açıklık doğuyor. Bu tabi iyi mi kötümü tartışılır ama bizim yapabileceğimiz çok şey var. Özellikle müzik konusunda. Müzik en kuvvetli uyuşturucudan çok daha hızlı beyne hitap ediyor. Öyle kuvvetli bir şey olmasaydı bütün dinler kullanmazdı. Hepsi bir yandan yasak deyip bir yandan da sonuna kadar kullanmışlar. 50. yılımız için planlanan 50 proje var. Yakında bunlardan bir tanesi olması ümidiyle bir teklifte bulunacağız. Hazırlıklarımız bitmek üzere. Aslında bakarsanız konservatuarların özelliği aynen tren garları gibi şehrin merkezinde olmasıdır. Kolay ulaşılır olması gerekir. Ancak elimizde olanlar var, olmayanlar var. Madem bize gelinemiyor, üniversite orkestrasının 33 sanatçısıyla birlikte bütün ilköğretim okullarına yavaş yavaş yayılabilme hedefi var. Koro denilen bir kültür vardır, maliyeti en ucuz olan bir şeydir. Çok da iyi koro hocalarımız var. Atatürk heyecanıyla yaşayan hocalarımız var. Bizim bu alanlara el atmamız gerekiyor. Bundan başka şansımız yok. Müziği dinleyen insan iyi insan olacak. Hayal kuracak bu dünyadaki yer çekiminden bir an olsun kurtulacak. O zaman soru soracak. Biz iki konser değil de ayda bir konser versek neden verilmedi diye soran olacak öğrencilerden. Öğrencinin onu hissetmesi için gereken mekanizma çalışmıyorsa üniversite olarak buna da razı olmayacağız.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

ANKARA EDEBİYATIN DA BAŞKENTİYDİ
Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kemal Özmen:

Cumhuriyet’in ilanını takiben, 1950’li yılların sonuna kadar, Ankara’nın toplumsal ve ekonomik yaşam, mimari, kent planlaması, sanat ve eğitim kurumları, siyasal yönetim gibi toplumsal, kültürel, siyasal tarihiyle ilgilenen araştırmacıların Ankara’nın bu dönemdeki düşünsel, entelektüel ve yazınsal hayatına nedense pek ilgi duymamışlardır. Oysa, 1930-1960 yılları arasında Ankara aynı zamanda Türkiye’nin edebiyat başkentiydi de. Cumhuriyet’in birinci ve ikinci kuşak yazarlarının bir bölümünün çocukluk, ilk gençlik ve olgunluk dönemlerinin geçtiği Ankara, edebiyatımızın modern kimliğini bulmasında gerçek bir kültürel,entelektüel merkez işlevi üstlenmiştir. Erken Cumhuriyet döneminde, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Faruk Nafiz Çamlıbel, Behçet Kemal Çağlar, Falih Rıfkı Atay, Aka Gündüz, Mehmet Akif Ersoy; 1930’lu yıllardan başlayarak 1950’li yılların sonuna kadar, Orhan Veli Kanık, Oktay Rifat, Melih Cevdet Anday, Yaşar Nabi Nayır, Cevdet Kudret, Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmet Kutsi Tecer, Sadri Ertem, Suut Kemal Yetkin, Cahit Sıtkı Tarancı, Sabahattin Ali, İlhan Berk, Ceyhun Atuf Kansu, Cahit Külebi, Nurullah Ataç, Sabahattin Eyüboğlu, Azra Erhat, Cemal Süreya, Turgut Uyar, edebiyatçı kimliklerinin yanında milletvekilliği, büyükelçilik, öğretmenlik, memurluk, sözleşmeli personel gibi çeşitli kamu görevleri de üstlenmişlerdir.

YAZARLARIN ANKARA YILLARI KİTAPLARDA

Bu yazarlarımızın Ankara yılları ile ilgili anıları kopuk değinmeler olarak çok sayıda kitapta yer almaktadır. Edebiyat tarihimiz açısından Ankara’nın önemine gelince; 1930’lu yılların Ankara’sında, daha önce Nazım Hikmet’le başlayan toplumcu edebiyat hareketi Sabahattin Ali ile güçlü bir temsilci bulur. Sabahattin Ali, 1927’de kurulan Ankara Konservatuarı’ının kurucu müdürlüğünü yapan Ernst Arnold Egli’nin bir dönem yardımcılığını yapar. Sabahattin Ali, uğradığı çok sayıda polis takibatı ve adlı soruşturmaya rağmen 1940’lı yılların ortalarına kadar Ankara’da Karanfil Sokak’ta oturur. Toplumcu hareket tüm siyasal ve toplumsal baskılara karşın 1940’lı yıllardan itibaren de edebiyatımızda varlığını sürdürecektir. 1940’lı yılların başında, modern şiirimizde Orhan Veli, Oktay Rifat ve Melih Cevdet’in kurduğu ve geleneksel şiir ile toplumcu şiir geleneğine karşı çıkan Garip Hareketi ya da sonradan Birinci Yeni adıyla anılacak şiir hareketinin temeli 1935’li yıllardan itibaren Ankara’da atılır. Garip kuşağının bir anlamda yayın organı olan Yaprak Dergisi Ankara’da basılır. 1950’li yıllarda şiirimizde İkinci Yeni olarak adlandırılacak yeni yönelişin iki önemli adı, Cemal Süreya ve Turgut Uyar uzun yıllar Ankara’da yaşayacaklardır. Garip hareketi gibi İkinci Yeni de Ankara’nın canlı edebiyat ortamında filizlenecektir. İkinci Yeni hareketine önemli katkı sağlayacak Pazar Postası dergisi de Ankara’da yayımlanacaktır.

DERGİLER OKUR ÇEŞİTLİLİĞİNİ GÖSTERİYOR

1930-1960 yılları arasında Ankara’da şaşırtıcı derecede dinamik ve üretken bir edebiyat ve düşünce ortamı vardır. Türk edebiyatına büyük hizmetler veren ve hala yayın yaşamını sürdüren Varlık dergisi 1934 yılında Ankara’da Yaşar Nabi Nayır tarafından kurulmuştur. Bu yıllar arasında Ankara’da yayımlanan edebiyat, kültür ve sanat dergilerinin toplamı 120 dolayındadır. Oldukça geniş bir yelpaze içinde belirli sürelerle yayın yaşamını sürdüren Varlık, Kadro, Yücel, Yeni Adam, Tercüme, Türk Dili, Ülkü, Yaprak, Pazar Postası, Seçilmiş Hikâyeler gibi dergilerin çeşitliliği Ankara’da ciddi bir okur kitlesinin varlığına işaret etmektedir. 1936 yılında Ankara’da toplanan Birinci Türk Neşriyat Kongresi’nde planlanan ve 1940 yılında faaliyete geçen Tercüme Bürosu’nun yayın organı olan Tercüme Dergisi 1966 yılına kadar varlığını sürdürür ve gerçek bir Tercüme Okul işlevi görür. Nurullah Ataç’ın yönetiminde, Ankara’da Ulus’ta, bugünkü Ulus İşhanı’nın bulunduğu yerde Milli Eğitim Bakanlığı binasında faaliyet gösteren Tercüme Bürosu Ankara’da yaşayan ve yabancı dil bilen çok sayıda yazarı bir araya getirir. 1940-1966 yılları arasında Tercüme Bürosu aracılığıyla Milli Eğitim Bakanlığı Klasikleri olarak Dünya edebiyatlarından basılan kitap sayısı 800 dolayındadır. Cumhuriyet’in kültür, sanat ve edebiyat politikasına uygun olarak dünya edebiyatlarına açılan yeni kuşakların, özellikle de genç edebiyatçıların kişisel ve yazınsal formasyonlarına çok önemli katkılar sağlayan bu seferberliğe Ankara’nın coğrafya, siyaset, kültür ve edebiyat ortamı olarak verdiği katkı tartışmasız bir öneme sahiptir.

ESKİ MEKANLAR VE BULUŞMA ORTAMLARI

1930-1960 yılları arasında Ankara’daki edebiyat dünyasında ilgi çeken bir başka konu da, yazarların Ankara’da yaşadıkları mekânlar ve buluşma ortamları olan semtlerdir. 1940 öncesinde kale çevresi, Yahudi Mahallesi, Hamamönü gibi Ulus çevresi, Cebeci, Etlik, Bahçelievler gibi semtlere yayılan yerleşim yerleri, 1930’lu yılların sonlarından itibaren yeni kurulan Yenişehir bölgesine doğru genişlemiştir. Orhan Veli, babasıyla 1930’lu yıllara doğru bir dönem Yahudi Mahallesi Kale’nin alt kısımlarından bugünkü İtfaiye Meydanı ve Hacettepe’ye doğru yayılan bölgede, bugünkü Devlet Tiyatroları’nın olduğu bina Evkaf Apartmanı, ardından Yenişehir’de Sağlık Sokak ve Sümer Sokak’ta; Sabahattin Ali Ulus’ta Işıklar Caddesi ve Karanfil Sokak’ta; Nurullah Ataç İzmir Caddesi, Saraçoğlu Mahallesi ve Karanfil Sokak’ta; Ahmet Hamdi Tanpınar Ulus’ta Evkaf Apartmanı’nda; Yaşar Nabi Nayır ve Cevdet Kudret Bahçelievler’de; Cahit Sıtkı Tarancı Kızılırmak Sokak ve Mebus Evleri’nde; İlhan Berk Adakale Sokak’ta; Ahmet Muhip Dıranas Maltepe’de, Melih Cevdet Anday Necati Bey Caddesi’nde; Turgut Uyar Selanik Caddesi’nde oturmuştur. Yazarların Ankara’da buluşma mekânları lokantalar, meyhaneler ve pastanelerdir. En önemlileri Ulus’ta: Ankara Palas, Merkez Bankası’nın bitişiğinde Karpiç, Ulus Heykelinin üst kısmı, Anafartalar çarşısına doğru İstanbul Pastanesi, Konya Sokak’taki Kürdün Meyhanesi, Şükran Lokantası, Palanın Yeri gibi meyhaneler, eski Gima’nın olduğu yerdeki Üç Nal Lokantası, Gar Gazinosu; Kızılay yönünden Zafer çarşısına gelmeden köşedeki Yenişehir Kutlu Pastanesi, Bulvar’dan İzmir Caddesine girişte, soldaki Özen Pastanesi, Turan Lokantası, Missuri Lokantası, Piknik, gibi mekanlardır.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

RAKAMLARLA HACETTEPE ÜNİVERSİTESİ

Sıhhiye, Beytepe, Beşevler ve Sincan’la birlikte 4 yerleşke. 14 Fakülte, 1 Konservatuvar, 2 Yüksekokul, 5 Meslek Yüksekokulu, 14 Enstitü, 104 Araştırma ve Uygulama Merkezi. 53 bin öğrenci, 4 bine yakın akademik personel. 38 Ön lisans, 91 Lisans programı. Erişkin Hastanesi, İhsan Doğramacı Çocuk Hastanesi, Onkoloji Hastanesi Beytepe Hastanesi, Diş Hekimliği Fakültesi Araştırma ve Uygulama Hastanesi ile birlikte bin 158 yatak kapasitesi. Yılda 50 binden fazla hastanın yatarak tedavisi, yılda yaklaşık bir milyon ayaktan hasta bakımı. JCI Akreditasyon Belgesi almaya hak kazanmış ilk kamu üniversite hastanesi.

Ankademi’deki iklim Türkiye’nin ihtiyacı

HACETTEPE TAM KADRO KATILDI

Hürriyet Ankara ile buluşan Hacettepe Üniversitesi heyetinde Rektör Prof. Dr. Haluk Özen, Tarihi ve Kültürel Mirası Araştırma Merkezi (HÜTKAM) Müdürü Doç. Dr. Pelin Şahin Tekinalp, Kent Araştırmaları Uygulama ve Araştırma Merkezi Başkanı Doç. Dr. Özlem Sert, Öğrenci Temsilciler Konseyi Genel Sekreteri Yavuz Saher, Ulusal ve Uluslararası Eğitim ve İşbirliği Genel Koordinatörü Prof. Dr. Timurhan Gür, Arkeoloji Bölüm Başkanı Prof. Dr. Sevinç Günel, Teknoloji Transfer Merkezi Genel Müdür Yardımcısı Dr. Sanem Yalçıntaş Gülbaş, Güzel Sanatlar Fakültesi Dekan Yardımcısı Prof. Ayşe Sibel Kedik, İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı Bölümü’nden Yrd. Doç. M. Mesut Çelik, Ergoterapi Bölüm Başkanı Prof. Dr. Hülya Kayıhan, Müzik Bilimleri Bölümü Başkanı Prof. Dr. Türev Berki, Senfoni Orkestrası Şefi Doç. Burak Tüzün, Fransız Dili ve Edebiyatı Bölümü Başkanı Prof. Dr. Kemal Özmen yer aldı.

Haberle ilgili daha fazlası:

BAKMADAN GEÇME!