« Hürriyet.com.tr

Aniçkov Köprüsü’nden St. Petersburg

Fontanka üzerindeki 15 köprünün kesinlikle en güzeli, Aniçkov. Köprünün dört başında dört bronz at, dördü de şaha kalkmış, dizginlerine yapışıp kendilerine gem vurmaya çalışan terbiyecilerine ecel terleri döktürüyor. Rivayet o ki, batıya yönelen nallılar düşmanları, doğuya yönelen nalsızlar dostları bekliyor.

İsmail Hakkı Yılmaz
X

Rus edebiyatının ışığı, karısına kur yaptı diye düelloya davet ettiği Fransız subayın kurşunuyla hayatını verecek kadar şövalye ruhlu şairi Puşkin şöyle yazmıştı: “Aysız ama aydınlık gecelerinde gördüğüm düşleri, gece lambamı yakmadan okuyup yazdığım odamı seviyorum, sana hayranım Petersburg.” Puşkin’in dizeleriyle kutsadığı şehrin görkemine inat, son derece mütevazı Pulkovo Havaalanı’na ‘aysız ama aydınlık’ bir gecenin yarısında ayak basıveriyoruz.
Haziranda güneş batsa da havanın hiç kararmadığı Beyaz Geceler’in serin havasını ciğerlerimize çekip, Moskovskaya istasyonundan kendimizi metroya atıyoruz. Cebimizdeki kısıtlı paranın emrivakisine boyun eğip ilk sabahı otel yerine sokakta karşılamak üzere kentin kuzey ucunda, yani havaalanının tam zıt yönündeki Pionerskaya’ya gideceğiz. Rusların genellikle ‘Piter’ diye kısalttığı St. Petersburg sürprizini daha ilk metro istasyonunda yapıyor.
Neredeyse 100 metre derine dalıp insanda arzın merkezine seyahat ediyormuş hissi uyandıran yürüyen merdivenle indiğimiz alan balo salonu kadar süslü.
Pionerskaya kaldırımlarında okullarına giden uyku sersemi çocukları, aceleyle işlerine seğirten saman sarısı saçlı, mini etekli, topuklu ayakkabılı kadınları çevirip İngilizce soruyoruz: “Puşkin’in düelloda öldüğü yeri arıyoruz.” No pasaran! Güzelim şehirde İngilizce karaborsa.

PUŞKİN BANG, BANG

Eşimin pratik zekâsı devreye giriyor. Yoldan çevirdiğimiz bir öğrenciye ‘Puşkin’ diyor. Sonra da işaret parmağıyla tetik çekme jestini takiben yere düşüp ölüyormuş gibi yapıyor. Aman tanrım, çocuk hemen anlıyor! Yolun karşısındaki parkı gösterip “Puşkin, bang!” diyerek jesti tekrarlıyor.
İnsanı düş kırıklığına uğratan basit bir anıtın önüne geliyoruz. Sabahın kör serinliğinde üzerine Rusça birkaç satırın kazındığı siyaha kaçmış taşın etrafındaki banklardan birine oturuyoruz. Genç bir çift, dudaklarını büzüp kuş gibi en uç noktalarını birbirine değdirerek uzun uzun öpüşüyor. Onlara aldırmıyormuş gibi yaparken, 38 yaşında dünya edebiyatını öksüz bırakan yazarın bir gözünü kapatıp tabancasıyla düşmanına nişan alırken tam olarak nerede durmuş olabileceğini hayal etmeye çalışıyoruz.
Sonra aynı yoldan, Nikolay Gogol’un “Daha güzeli yoktur. Burası Petersburg’un her şeyidir” dediği, kentin kalbine yöneliyoruz. Nevski Caddesi, klasik Rus edebiyatında adı binlerce kez geçtiği için bende uzun zamandır çok iyi tanıyormuşum duygusu uyandırıyor. Caddenin Moyka Kanalı’yla kesiştiği Zeleni Köprüsü’nün bir köşesindeki, Puşkin’in düelloya gitmeden önce son kahvesini içtiği (o dönemde şekerci) Edebiyat Kahvesi’nde oturup Petersburg’daki ilk sabah kahvelerimizi içiyoruz.
Kahve acı, hava soğuk… Isınmak için Neva Nehri’nin kıyısında Admiralty olarak bilinen eski Deniz Kuvvetleri Komutanlığı binasından, Çaykovski’yle ‘Beyaz Geceler’in kumarbaz efendisi Dostoyevski’ye sonsuz uykularında ev sahipliği yapan 4.5 kilometre ötedeki Aleksandr Nevski Manastırı’na kadar uzanan Nevski Caddesi’ndeki birçok yürüyüşümüzden ilkine başlıyoruz.

/images/100/0x0/55ea10baf018fbb8f8691f6c

CİNAYETİN ANISINA MASAL KİLİSESİ

Vatikan’daki San Pietro Bazilikası’nı andıran sağdaki Kazan Katedrali’ne hayranlık duyup, öte yandan hafiften kalabalıklaşmaya başlayan caddeden art arda geçen Hummer limuzinlere şaşkınlık nidaları atıyoruz.
Check in saatine kadar otele gidemediğimiz için çantalar sırtımızda. Gittikçe ağırlaşıyorlar. Biraz soluklanmak için Nevski’nin Griboyedova Kanalı’nı kestiği noktadaki Kazanskiy Köprüsü’nde duruyoruz.
İlk bakışta çikolatadan yapılmış rengârenk bir masal yapısını andıran (Hey gidi çocukluğum!) Yeniden Diriliş Kilisesi’nin soğan kubbelerine bakıyoruz, kıskançlıkla karışık bir hayranlıkla. İnsanı masallar dünyasına sürükleyen bu çikolatalı pasta görüntüsündeki kilisenin aslında kanlı bir geçmişin simgesi olması, Çar II. Aleksandr’ın 1881’de devrimciler tarafından öldürüldüğü yere dikilmesi ne garip bir çelişki!
Daha sonra çatık kaşlı babuşkaların (Kentin tüm müze ve metroları yaşlı kadın memurlara emanet) tehditkâr bakışları altında içini gezip her santimini kaplayan mozaiklerine tekrar tekrar hayran kalacağımız kilisenin soğan kubbelerinin üzerinden ta uzaklarda kayıyor bakışlarımız. Neva Nehri’nin karşı kıyısındaki Saint Paul&Peter Kalesi’nin içindeki aynı adlı katedralin 134 metrelik altın sarısı çan kulesi çarpıyor gözümüze. Bu mesafeden seçilemiyor ama sonradan kulenin tepesinde haç tutan bir melek figürünün olduğunu göreceğiz.
Besbelli ki, hemen dibindeki bir zamanlar Dostoyevski, Gorki, Trokçi, Bakünin, Çernişevski ve Lenin’in ağabeyi Aleksandr gibi yüzlerce muhalifin işkenceden geçtiği, bugün bile küf kokan, karanlık kale zindanlarının içine hiç uğramamış bu haç tutan melek!

MASALDA BİLE VOTKA

Oradan Fontanka Nehri’ne doğru ilerliyoruz. Bir zamanlar Rus anneler, Fontanka kıyısında votka içen ‘çıjık-pıjık’ kuşlarının nasıl sarhoş olduğunu anlatan ninniler söylermiş çocuklarına. Ruslar alkolü bu kadar sevmesin de kim sevsin!
Finlandiya Körfezi’nden Neva Nehri’ne kadar uzanan ve adını kıyısındaki yazlık sarayın bahçesini sulayan çeşmelere su sağlamasından alan Fontanka’nın Nevski Caddesi’yle kesiştiği noktada, Aniçkov Köprüsü’nün üzerindeyiz.
Köprünün dört başında dört bronz at, dördü de şaha kalkmış, dizginlerine yapışıp kendilerine gem vurmaya çalışan terbiyecilerine ecel terleri döktürüyor.
Fontanka üzerindeki 15 köprünün kesinlikle en güzeli, Aniçkov Köprüsü. Rivayet o ki, nallı atlar batıya doğru hareket etmektedir, çünkü düşmanların Rusya’ya o yandan saldıracakları düşünülmektedir. Nalsız olanlar ise doğuya yönelmiştir, çünkü birlikçilerin ve dostların bekleneceği yön orasıdır.
Aniçkov’un gemlenemeyen atlarından gözümüzü alıp da çevremize bakmayı becerince gözümüze ilk çarpan Aniçkov Sarayı oluyor. Ne metresler, ne sevgililer var! Çariçe Yelizaveta vaktiyle bu sarayı sevgilisi Razumovski’ye hediye olarak yaptırmış. Daha sonra da Çariçe Katerina sarayı sevgilisi Prens Potemkin’e hediye etmiş.
İşin özeti, sarayın mülkiyeti çariçelerle sevgilileri arasında gidip gelmiş.
Sarayın hemen bitiminde Ostrovski Meydanı ve onun tam ortasında da Çariçe Büyük Katerina’nın heykeli duruyor. Çariçe bütün haşmetiyle Neva’nın üzerinden ötesinden ufku gözlerken, maiyetindeki asillerle devlet adamları yavru finolar gibi eteklerini çekiştiriyor.
Adını tiyatrocu Aleksandr Ostrovski’den alan meydanın karşısında Rus Milli Kütüphanesi var. Bilir misiniz ki, Fransız aydınlanmasının ünlü filozofu Voltaire’in kütüphanesini Çariçe Katerina satın almış ve kitaplar şimdi şu karşımızdaki neoklasik yapıda duruyor?
Voltaire’e kadar gidip de Fontanka kıyısında yaşayanları anmadan geçmek olmaz: Puşkin, Turgenyev, şair Anna Ahmetova ve hatta bir aralar Dostoyevski... Nitekim Puşkin’in o ‘gece lambasını yakmadan okuyup yazdığı odası’ bugün bile, belki biraz hüzünle, Fontanka’nın yeşille kahverengi arasında gidip gelen sularına bakmaya devam ediyor.

Aniçkov Köprüsü’nden St. Petersburg

ÖPÜŞEN ÂŞIKLAR GİTTİKÇE ARTIYOR

Günün ilerlemesiyle beraber Aniçkov Köprüsü’nde hayat da canlanıyor. Az ilerde bir ressam şövalesini Komedi Tiyatrosu’na doğru çevirmiş, ilk karalamalarını yapıyor. Bazı turistler ressamı, azgın atlardan birini ve az ilerdeki St. Petersburg Devlet Sirki’nin yuvarlak binasını aynı karenin içine sığdırmaya çalışıyor.
Ellerinde karton tutan kadın simsarlar köprüdeki turistlerin burnuna kadar girip ‘tekneyle kanal turu’ satma telaşında. Hepsinin kadın olduğunu görmek ilginç, tıpkı bütün belediye otobüsü şoförleri, tramvay vatmanları gibi.
Aniçkov Köprüsü galiba Petersburglu gençlerin buluşma yeri. Köprünün dört bir köşesinde, üstünde, sağında solunda bekleşenlerin, birbirine kavuşup ‘kuşlar gibi dudaklarını büzüp uzatarak öpüşenlerin’ sayısı gün ilerledikçe artıyor.
Check in vakti geldi artık. Otele gidip biraz uyuyacağız. Lenin’in “Onun şiirlerinden pek bir şey anlamıyorum ancak onun meydanlarda savaşacak bir uzman olduğunu hissediyorum” dediği rivayet edilen ünlü devrim şairi Mayakovski’nin adıyla anılan Mayakovskaya metro istasyonuna ilerliyoruz...

Yolcunun kokusunu alan biletçiler

Aniçkov Köprüsü’nü dolduran son model otomobillerin, ciplerin ve limuzinlerin arasından sık sık İstanbul’un ta 1970’li yıllarda hurdaya çıkardığı eski model belediye otobüsleri boy gösteriyor.
Sonradan öğreniyoruz ki bu otobüslerde öyle ‘akbil’ filan bastırmak yok. Parayı doğrudan biletçiye veriyorsunuz. Ama biletçinin üniforması, iskemlesi olmadığından yolculardan ayırt etmek imkânsız. Dolayısıyla biletçi aramak nafile. Olsun, o sizi buluyor. Yılların tecrübesiyle otobüse yeni binen yolcunun kokusunu nasıl oluyorsa alıyor ve kısa zamanda başında bitiveriyor.

Güneş yazın çok, kışın yok

Dedik ya, St Petersburg çelişkilerle dolu diye. Yazıyla kışı da birbirini tutmuyor. Kışın güneş günde sadece 4-5 saat yüzünü, o da kara bulutların ardından gösteriyor. Gökyüzü mayısın ortalarından temmuz başlarına kadar adeta “al sana güneş” dercesine aydınlanıveriyor. Hal böyle olunca, bizim gibi ancak havanın kararmasıyla esnemeye başlayanların uyku düzeni altüst oluveriyor. Petersburg’da kaldığımız bir hafta boyunca otele uykumuz geldiği için değil, her gece 01.30’da Neva üzerindeki köprüler açıldığı için, mecburen gittik. Çünkü o saatten sonra Petersburg’u oluşturan 42 adanın çoğunu birbirine bağlayan köprüler açılınca, sabah 05.30’a kadar olduğunuz yerde kalıveriyorsunuz.

Kaynak: İsmail Hakkı Yılmaz