GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

O artık ‘Büyük Prens’

Karşılarında yetenekli, dinamik, ciğeri çok güçlü, atletik ve genç bir Fransa... Üstelik o Fransa finalde kaybetme hakkını daha önce ‘Euro 2016’da kullanmış.

Dalmaçyalılar’ geriye düştükleri maçları çevirme becerisine sahip olduklarını bu turnuvada defalarca göstermişti. Dün de karşılaşmanın başlarında aynı kader tekrarlanınca ‘Damalılar’ın beraberliği sağlayacağına neredeyse herkes emindi. Nitekim bu öngörü karşılığını buldu. ‘VAR’ın yardımıyla kazanılan penaltı golüne rağmen yine de Hırvatistan adına ümit ‘var’dı. Lakin Fransa kısa bir süre vites yükseltti ve takımın atardamarları konumundaki Pogba ve Mbappe’nin golleri tabloyu netleştirdi. Bu kupa ‘Maviler’in hakkıydı ve art arda gelen goller meseleye resmiyet kazandırıyordu. Lloris’in hatası, sadece mücadeleye küçük bir rüzgâr estirdi, o kadar...

Sanırım biri için karşılaşmanın anlamı herkesten farklıydı; Fransa ve Atletico Madrid formalarıyla hep son adımda kaybeden ‘Küçük Prens’ lakaplı Antoine GriezmannFinal sendromu’nu atlattı.

O artık ‘Büyük Prens!’

FONTAINE YİNE ZİRVEDE!

‘Rusya 2018’in ‘Gol kralı’ Harry Kane oldu. İngiliz forvet turnuva boyunca rakip fileleri toplam altı kez havalandırdı. Bir önceki kupanın kralı olan Kolombiyalı James Rodriguez de aynı sayıyla krallığa ulaşmıştı. Bir turnuvada en çok gol atan isim Just Fontaine. Fransız efsane, ‘İsveç 58’in kralı olurken tam 13 gol atmıştı. Kim bilir bu rekor, sonsuza kadar kırılmayacak belki de...

JULES RIMET’YE SAYGILARLA...

Modern Olimpiyatlar fikrinin sahibi Baron Pierre de Coubertin bir Fransızdı. Futbolda da evrensel nitelikli organizasyonların düzenleme fikrinin sahibi iki Fransızdı. ‘Dünya Kupası’ Jules Rimet’nin, Avrupa Şampiyonası da Henri Delaunay’ın ön ayak olduğu projelerdi. Lakin ‘Horozlar’, sahada bir türlü ötemiyordu! Bu makûs talihi kendi ülkelerinde düzenledikleri turnuvada değiştiler. ‘Multi-kültürel’ yapıdaki takım, Cezayir kökenli Zinedine Zidane öncülüğünde ‘Dünya Kupası 98’in sahibi oluyordu. ‘Maviler’, ‘Almanya 2006’da da finale uzandılar ama 1-1 biten maçın ardından kupayı penaltılarla İtalya’ya kaptırdılar... Fransa, dünkü zaferle birlikte ikinci kez ‘Dünyanın en iyisi’ olurken bir anlamda Jules Rimet’ye de selam ve saygılarına gönder-
miş oluyordu.

TAM 169 GOL ATILDI...

Dünkü final, turnuvanın 64. maçıydı aynı zamanda. ‘Dünya Kupası 2018’de perde Moskova’da kapanırken toplam gol sayısı da 169’a ulaştı. 32 takımlı organizasyonlarda zirve 171’er golün atıldığı ‘Fransa 98’ ve ‘Brezilya 2014’.

Yazının devamı...

İçin için yanıyor...

'Yangın Kulesi’ (‘The Towering Inferno’), ‘felaket filmleri’ denen türün şahikalarını ortaya çıkaran 70’lerin klasiklerinden biriydi. Tehlike denizden, havadan, sudan, yaratıklardan, karıncalardan, farelerden vs. her şeyden gelirken gökdelenlere uğramaması mümkün değildi elbet. Şehir içindeki arsa sıkışıklıkları, kapitalizmin iştahı, mimarinin gelişmiş teknolojiyle flörtü derken geleneksel siluetleri tarihe gömen, geçmişe karşı görgüsüz ve hoyratça davranan ama doğru yerde tasarlanınca ‘gelişmişliğin’ göstergesi kabul edilen bu yapı modeli, zaman zaman sinemaya malzeme vermeyi de sürdürüyor elbet.


Haftanın yenilerinden ‘Gökdelen’ (‘Skyscraper’) zaten adıyla elini belli eden bir film. Kimi vasat çalışmalarından hatırladığımız Rawson Marshall Thurber’ın yazıp yönettiği yapım, temel olarak ‘Yangın Kulesi’yle ‘Die Hard’ın karışımı diyebiliriz. Çünkü ortada sadece bir doğal afet yok, bizzat planlanmış bir sabotaj ve bu eylemi gerçekleştirenlerin cirit attığı, hatta sürekli ellerini yükselttikleri bir aksiyon gösterisi var. Tabii ki bu ‘kötülük’ ve ‘felaket’ ortamına ‘Dur’ diyecek bir de kahraman...
‘Alkışlarla kurtarıyorum’
‘Gökdelen’in konusu kısaca şöyle; 10 yıl önce katıldığı bir kurtarma operasyonunda bacağını yitiren ve hayatına ampute olarak devam eden eski FBI görevlisi Will Sawyer, Hong Kong’da inşa edilen dünyanın en büyük gökdeleni ‘The Pearl’ün (‘İnci’) güvenlik sorumlusu olarak işe başlar. Yanına eşi ve iki çocuğunu da alan Sawyer, çok geçmeden kendisini bir komplonun içinde bulur. ‘Akıllı bina’ konumundaki yapının milyarder sahibi Zhao Long Ji’ye karşı bir operasyon başlatılmıştır. O sırada gökdelen dışında bulunması gereken Sawyer’ın eşi Sarah’yla çocukları Georgia ve Henry kendilerine tahsis edilen dairededir. Eski FBI çalışanı ailesini kurtarmak için harekete geçer...
‘Gökdelen’ kısa bir karakter tanıtımından sonra direkt olarak konuya giriyor ve bütün öyküsünü alevler içinde kalan devasa bir yapının içinde kuruyor. Başta Hong Kong polisince olayın faili sanılan Will Sawyer’ın yangına doğru harekete geçmesi, koca gökdelene kendi imkânlarıyla tırmanma çabası, bütün bu sürecin televizyondan naklen yayımlanması hem etrafta toplanan kalabalık hem de ekran başındakilerce yer yer alkış desteğiyle izlenmesi ve bütün bu mücadelenin bir gece içinde halledilmesi... Rawson Marshall Thurber’ın rejisi, aksiyon olarak durumu kurtarıyor amma velakin yönetmenin kendisinin kaleme aldığı senaryo için ‘kurtarıyor’ tanımı yetersiz kalıyor. Evet, ‘felaket filmleri’nin belli klişeleri vardır; hele hele izlediğiniz yapım eğer Amerikan patentliyse zaten öncelik ‘aileyi kurtarmaya’ yöneliktir. Tehlike ister yeraltından ya da zeminden gelsin, isterse uzaydan; fark etmez, baba duruma el koyar (neyse ki burada eşinden ayrılmış ve çocuklarının nezdinde daha önceden gözden düşmüş bir figür yok). Ama ‘Gökdelen’ klişeler denizinde fazla yüzüyor; hele ki aile fertleri toplamda dört olunca her bir kurtarma hamlesi ayrı yekûn tutuyor ve bu da adeta ‘galip takımın zaman geçirmeye yönelik hareketleri’ (!) türünden göze batıcı unsurlar haline geliyor. Bir de filmin zekâmıza hakaret eden en önemli yanı Hong Kong polisi olaylara hiç müdahale etmiyor, başlarda bir ara Sawyer’ı kovalıyor; sonra bütün gelişmeleri ekran başından izleyerek neler olup bittiğini çözmeye çalışıyor; keza ortada itfaiye de yok... Neyse, zaten senaryonun derdi bu değil ki, mesele ‘Amerikalı kahramanı’nı Hong Konglulara da alkışlatmak...


‘Eski güreşçi’ye rahat yok
Performans(lar)a gelince: Bu Dwayne ‘The Rock’ Johnson, şöyle ayaklarını uzatıp bir rahat edemeyecek mi? Son döneme bakalım: Önce ‘Jumanji: Vahşi Orman’, sonra ‘Rampage: Büyük Yıkım’, şimdi de ‘Gökdelen’... ‘Hızlı ve Öfkeli 8’le ‘Baywatch’u saymıyorum bile... Amerikan sineması, eski güreşçiyi ‘aksiyon yıldızı’na dönüştürürken sürmediği cephe kalmadı sözün özü... Doğrusu Johnson da sempatik kişiliğiyle zaten çok da özel oyunculuk gösterisi istemeyen bu gişe filmlerinde üzerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor. ‘Gökdelen’de ayrıca ‘Çığlık’ (‘Scream’) serisinden gözdemiz Neve Campbell’a rastladık, bunu da bardağın dolu tarafı kapsamında değerlendirmek mümkün.
Sonuçta konuya pek takmazsanız Tom Cruise’un ‘Görevimiz Tehlike’sini aratmayan bir gökdelen aksiyonu var huzurlarımızda, adrenalin ihtiyacınızı fazlasıyla karşılayabilir...


Margot iyi de filmi kötü...

Yer, zaman belirsiz... Karakterlerin gerçek iştigal alanları da... Mesela Annie... Tren garının tek tük müşterisi olan lokantasında garson, striptiz kulübünde dansçı ve de aynı zamanda suikastçı... Öyküyü tutan ve diğer karakterlerle olan ilişkisini anlamlandıran da o... Alfred ve Vince iki kiralık katil. Bill, ölümü kovalayan, en iyi intihar şekli ne, bunun üzerine kafa yoran emekli bir öğretmen... Ve Clinton... İstasyonun temizlik görevlisi, bazen çöp, bazen de ortalıkta yer işgal eden cesetleri temizliyor.


‘Terminal’, işte bu kaotik yapı içinde bize ‘Noir’ tarzda bir distopik öykü anlatmaya çalışıyor. Birçok yapımda asistan yönetmen olarak çalışan Vaughn Stein, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı bu ilk uzun metrajlı filminde Quentin Tarantino ve Guy Ritchie tarzı diyalog, atmosfer ve süslemelerle bezeli, tren garının yakınlarında geçse de doğru dürüst bir istasyona uğramayan, geveze mi geveze bir yapıta imza atmış. ‘Alice Harikalar Diyarında’ya bol bol referans veren ve başrolündeki Avustralyalı Margot Robbie’nin güzelliğinden de kadrajlarında yararlanmaya çalışan filmi, ‘Margot Anlamsızlıklar Diyarında’ diye tanımlamak mümkün. ‘John Wick: Chapter 2’daki oteli de andıran genel atmosfer de düşünüldüğünde ‘Terminal’, tam bir çağrışımlar karmaşasına dönüyor.
Toparlarsak, her şeyden biraz var ama kendi tadını bulmakta zorlanmış bir yemek bu... Ama garson Margot Robbie olduğu için, en azından filmin karakterlerinden emekli öğretmen Bill gibi belki muhabbete katlanabilirsiniz...

O canavar böyle yaratıldı...

Dünyanın ilk bilimkurgu romanlarından sayılan ve etkisini hâlâ yitirmeyen ‘Frankenstein’ nasıl yazıldı, yazarı ve onu yaratan süreç ne tür dönemeçlerden geçti? Haftanın yenilerinden ‘Mary Shelley’, öncelikle bu sorulara cevap vermeye çalışıyor. “Suudi Arabistan’ın ilk uzun metrajlı filmi” namlı ‘Wadjda’yı (‘Vecide’) çeken Haifaa Al-Mansour (aynı zamanda Suudilerin ilk kadın yönetmenidir kendisi) imzalı yapıt, uzunluğu itibariyle kimi ilginç detaylara uğrasa da genel olarak klasik biyografi filmlerinin ötesine pek geçememiş. Annesinin kendisini doğururken ölmesinden dolayı yaşadığı suçluluk duygusuyla baş etmeye çalışan, felsefeci babası William Goldwin’in etkisiyle iyi bir eğitim alarak büyüyen Mary Wollstonecraft’ın hayat çizgisi, şair Percy Shelley’ye âşık olmasıyla değişir. Evli olan Percy’nin peşinde, yanına üvey kız kardeşi Clai-re Clairmont’u da alarak yeni bir rotaya yelken açar. Lord Byron’ın Cenevre’deki malikânesinde bir ‘vakit geçirme’ oyunu da ‘Frankenstein’ın yazılmasına vesile olur...


‘Mary Shelley’, şair Percy’nin sorumluluktan kaçan, bencil kişiliğini veriyor ama sanki bu ilişkide ve süreçte daha fazla paylaşılacak şeyler varmış da onları pek açığa çıkarmıyor türünden bir izlenim yaratıyor. Kim bilir bunda, vakti zamanında (aynı sularda gezinen) Ken Russell’ın ‘Gothic’ filmini izleyen bir nesle ait olmamın bir etkisi vardır diye düşünüyorum.
Sınırları geçmeyen bir BBC draması tadındaki ‘Mary Shelley’, yine de o ünlü romanı yaratan insanın hayatından kesitler aktarırken belli ölçülerde merak uyandırıp daha başka kaynaklara göz atmanıza vesile olabilir.
Elle Fanning’le Douglas Booth’un Mary ve Percy’de gayet iyi oynadıklarını söylemeliyim. Ama ‘Gothic’te Gabriel Byrne’ün canlandırdığı Lord Byron’ı gözler arıyor tabii, orası ayrı. Üstelik Russell’ın filminde Nastasha Richarsdon, Julian Sands, Timothy Spall gibi isimlerden oluşan
muhteşem bir kadro vardı.

Diğer seçenekler

Robert Guédiguian imzalı ‘Deniz Kıyısındaki Ev’in (‘La Villa’) kadrosunda Ariane Ascaride, Jean-Pierre Darroussin ve Gerard Meylan gibi isimler var. Ryuhei Kitamura’nın yönettiği ‘Dehşet Yolu‘nda (‘Downrange’) Kelly Connaire, Stephanie Pearson ve Rod Hernandez Farella başrolleri paylaşıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Otel Transilvanya 3: Yaz Tatili’ (‘Hotel Transylvania 3: Summer Vacation’), Genndy Tartakovsky imzasını taşıyor. ‘Kapalak Kızı: Öteki Dünyadan Gelen’i Ramazan Özer ve Fatih Gürler ikilisi yönetmiş, oyuncular Nova Prospekt, Can Yavuz, Arifhan Durmuş ve Alperen Demirtaş. Utku Uçar imzalı ‘Bende Kal‘ın kadrosunda ise Süheyl Uygur, Ruhi Sarı, Sadi Celil Cengiz ve Peker Açıkalın var.

Yazının devamı...

İkinci sınıf takımla yarı finale!

İlginçtir, ‘Rusya 2018’ onlara tuhaf bir kapı araladı. Oyunun bugüne kadarki ‘muktedirleri’ sahneyi bir bir terk ederken Southgate’in yaratıcılıktan uzak ama mücadeleci ve azimli gençleri yoluna devam ediyor. Turnuva boyunca karşılarına pek de zorlu rakip çıkmadı; gruptaki tek ciddi maçlarında Belçika’ya yenildiler, ‘Son 16’ turunda Kolombiya ‘pislik’ yapmayı bırakıp az biraz futbol oynayınca az daha maçı kazanıyordu. Fakat şans kapıyı çaldı bir kere, Britanyalılar ‘Rusya 2018’de ‘Penaltı fobilerini’ bile yendi.

İşte bu tablo içinde çıktıkları ‘Çeyrek final’ mücadelesinde vasat bir rakip vardı karşılarında. İtalya’yı 60 yıl sonra Dünya Kupası serüveninden men ederek Rusya’ya gelen İsveç, ışıltıdan, yaratıcılıktan uzak ruhsuz futboluyla İngilizlere kolay teslim oldu. Hamle sırası kendilerine geldiğinde de son vuruş beceri(ksizlik)leri Pickford’ı kahraman yaptı!

Evet, Southgate yeleğinden tavşan çıkarmıyor ama İngiltere, ‘Birinci sınıf’ bir ligden uzantısı niteliğindeki ‘ikinci sınıf’ bir milli takımla turnuvada yoluna ‘mutlu-mesut’ bir şekilde devam ediyor.

 

VENİ, VİCİ, VİDA!

BREZİLYA-Belçika maçının ardından dün ‘futbol dilencileri’ için tek seçenek Rusya-Hırvatistan mücadelesiydi. İngiltere-İsveç’in ardından beklenti ‘Dalmaçyalılar’ın oynayacağı toptaydı. Çünkü Cherchesov’un planı belliydi: Bulursa 1-2 gol sıkıştıracak, olmadı penaltılara taşıyacaklardı. Nitekim öyle de oldu. Plan, 90 dakikayı tuttu, uzatmada da iş görmesi muhtemeldi. Vida’nın kafası dengeyi değiştirir gibiydi ki, ‘Rus’ sambacı Fernandes de kafasını kullanınca 120 dakikada ‘yarı finalist’ belirlenemedi. İngiltere’nin rakibini penaltılar ortaya çıkardı: Kaleyi daha fazla bulan Hırvatlar... ‘Kalinka’ buraya kadarmış...

 

YENİ BİR ‘ŞAMPİYON’ ÇIKAR MI?

MALUM, Dünya Kupası tarihi boyunca ‘Mutlu son’a ulaşan toplam sekiz takım var:  Brezilya (5), Almanya (4), İtalya (4), Arjantin (2), Uruguay (2), İngiltere (1) Fransa (1) ve İspanya (1). Bu, bir tür ‘Elitler listesi’nde yer alan altı ülke yarı final öncesi Rusya 2018’e veda etti bile... Kim bilir, hali hazırda devam eden 21’inci turnuva, belki de bize yepyeni bir şampiyonun adını fısıldayacak... Bu elbette ki tarihsel bir dönüşümün de ifadesi olacak. Böylelikle başlangıcından beri “Yok iyi futbol oynanmıyor, yok tatsız tutsuz bir turnuva, çok yıldız çıkmıyor, maçlar çok sıkıcı” şeklinde eleştirilere muhatap olan ‘Rusya 2018’, hafızalardaki yerini bu türden bir derin anıyla almış olacak. Peki turnuvanın en güzel maçı? Şu ana kadar toplam 59 maç oynandı. Sanırım herkesin üzerinde birleştiği tek bir karşılaşma var; o da Brezilya-Belçika mücadelesi. Kim bilir, belki de önceki gece farkında olmadan turnuvanın finalini izledik...

 

 

Yazının devamı...

Küçülürken büyüyenler

Oda kimileri gibi 60’larda (tam tarih 1962) çizgi roman sayfalarında boy gösteren ama gerçek şanına şöhretine sinema yoluyla kavuşan ‘Marvel evreni’ üyelerinden. Evet, ‘Ant-Man’den bahsediyoruz; ilk kez 2015’te suretini perdeye aksettiren bu ‘küçüldükçe büyüyen’ kahraman ikinci macerasıyla huzurlarımızda. Arada ‘Yenilmezler: İç Savaş’ta da ‘koro’ içinde rastladığımız Ant-Man’in bu solo adımında, yanında yeni bir karaktere daha rastlıyoruz: ‘Wasp’...

İkilinin serüvenlerini özetlemek gerekirse; sevimli bir hırsızken kendisini ‘Karınca Adam’ olarak bambaşka bir düzenin içinde bulan Scott Lang, ‘Yenilmezler’ ekibinin ‘İç Savaş’ karmaşasında yer aldığı için ev hapsindedir. Bir yandan ayrıldığı eşiyle birlikte yaşayan kızına karşı babalık görevlerini yerine getirirken bir gece gördüğü tuhaf bir rüya, yeni bir maceranın kapısını aralayacaktır. Bir tür yaratıcısı konumundaki Dr. Hank Pym’in karısı, Hope Van Dyne’ın da annesi Janet ona ‘gaip’ten seslenmiştir adeta. O da bu sesi, muhataplarına ulaştırır ve ‘Kuantum âlemi’nde taşlar yerinden oynar!

İlk filmin senaryosunda Edgar Wright, Joe Cornish, Adam McKay ve başroldeki Paul Rudd vardı. Metinde özellikle Wright’ın varlığı (‘Baby Driver’, ‘Shaun of the Dead’, ‘Hot Fuzz’, ‘The World’s End’ gibi komedilerin yönetmeni ve yazarı) fazlasıyla hissediliyordu. Bu kez senaryo grubu Chris McKenna, Erik Sommers, Andrew Barre, Gabriel Ferrari ve elbette Paul Rudd’dan oluşuyor. Bu değişimin olumsuz ya da olumlu bir görüntü sunduğunu söylemek zor, sadece öykü az biraz zorlama ama yine de ‘Ant-Man ve Wasp’, 2015 tarihli ilk adım kadar izlenmesi zevkli bir yapım. Aslında genel bağlamda ‘Süperler arası harita’ göz önüne alındığında ‘Ant-Man’ ruh ve tarz olarak en çok ‘Deadpool’la yakınlıklar içeriyor. Benzer şekilde olayları ti’ye alış, gevezelik ve sürekli espri yapma isteğine sahip karakterler, ekol düzeyinde yakınlıklara dönüştürüyor adeta.

İlk filmden Ant-Man,  Hope Van Dyne, Dr. Hank Pym, Lang’in eski çetesinden Luis gibi karakterler yerlerini korurken Dr. Bill Foster, moleküler problemler yaşayan ‘Ghost’, çete lideri Sonny Bunch ve Janet Van Dyne (ki bu rolde Michelle Pfeiffer’ı izliyoruz) da ikinci adımın taze yüzleri olarak karşımıza çıkıyor.

‘Ant-Man’, yepyeni bir kahramanla gerçekleştirilen ilk buluşmanın hakkını veren, keyifli bir çalışmaydı. ‘Ant-Man ve Wasp’ da diyalogları iyi yazılmış, komik sahneleri ağır basan, ortalamayı az biraz aşan bir film olmuş. Malum, bütün ‘Süper kahraman’ yapımları bir şekilde dünyayı kurtarmaya çalışırlar; bu kez kurtarılmaya çalışılan dünya değil, Van Dyne ailesinin eski bir üyesi. Bu bile, alternatif bir hamle sayılır! Ayrıca finalde öykü ‘Avengers: Sonsuzluk Savaşı’na gayet ince göndermelerle bağlanıyor; ben kendi adıma böylesi bir zarafeti de beğendim...

18. yüzyıl... Asunción’da (Paraguay’ın başkenti), sömürgeci İspanyol yönetiminin ‘resmi’ temsilcisi konumundaki Don Diego de Zama, Buenos Aires’e tayinini beklemektedir. Lakin bütün girişimleri sonuçsuz kalır... Bu, kendisini ait hissetmediği yörede, adeta çile çekerken umudunu yitirmeden hayatını sürdürür...

Arjantinli Lucrecia Martel’in uzun bir bekleyişten sonra (dokuz yıl) tekrar kamera arkasına geçmesine vesile olan ‘Zama’, kolonyal dünyadaki çelişkili hayatlar üzerinden Batı’nın tarihsel günahlarına göz atıyor. Aslında Martel’in yapıtını, İngiliz bir eleştirmenin de altını çizdiği gibi “Kendi hayatını yaşayabilmek için mutsuz bir şekilde bekleyen bir adam hakkında bir film” olarak da nitelemek mümkün.

Antonio di Benedetto’nun 1956 tarihli romanından perdeye taşınan ‘Zama’, bu tür ortamlarda daha önce gezinen ‘Aguirre: Tanrı’nın Gazabı’ ya da ‘Kıyamet’ gibi yapımların izini sürüyor ve ‘uygarlık’ temsilcisinin giderek delilik sınırlarına uzanan haletiruhiyesinin profilini ortaya koyuyor. Kibri yüzünden küçümsediği, elinin tersiyle ittiği bütün değerlerle hesaplaşmak zorunda kalan ve giderek çizdiği sınırların gerisine düşen bir karakteri, son derece etkili bir anlatım ve atmosferle sunan Martel, insanın insana yaptığı zulmün de tarihsel fotoğrafını unutulmaz kadrajlarla önümüze koyuyor. Mesela filmin bir yerinde, yörenin eski ‘soylu’ beyaz ailelerinden birinin temsilcisinin, yerli halka ilişkin sarf ettiği şu cümle sanki her şeyi yeterince açıklıyor: “Hiçbirini sağ bırakmadık, çalışacak kimse kalmadı.”

Bu muhteşem yapıtı ve Don Diego de Zama rolündeki Daniel Giménez Cacho’nun unutulmayacak performansını kaçırmayın derim...

Nicolas Vanier’in yönettiği ‘Hayat Okulu’nda (‘L’ecole Buissonriere’) başrolleri François Cluzet, Jean Scandel, Eric Elmosnino ve François Berleand paylaşıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Kaptan Dandun’ (‘Capt’n Sharky’), yönetmen olarak Hubert Weiland ve Jan Stoltz’un ortak imzalarını taşıyor. Kadrosunda Andy Nyman, Paul Whitehouse, Alex Lawther ve Martin Freeman gibi isimleri barından ‘Hayalet Hikâyeleri’ni (‘Ghost Stories’) Jeremy Dyson ve Andy Nyman yönetmiş. Yerli yapım ‘Karantina XII’de Berna Üçkaleler, Umut Demirdelen, Şevket Süha Tezel gibi isimler rol alıyor, yönetmen Can Varol.

 

Yazının devamı...

Hocan eski bir kaleci olursa!

Bugünün İspanya’sıda Xavi yok, Iniesta ise ‘emekli’ statüsünde (Ki bu maç sonrası bu durum resmileşti). Parlamakta olan tek isimse Isco. Ama elbette gelenek görenek ve futbol birikimi, İberyalıları belli ölçüde su üstünde tutmaya yetiyor.

Rusya ise Sovyetler dönemini mumla aralan bir takım. Ne Lobanovsky ya da Beskov türü çığır açan teknik direktörleri, ne de Blochin, Protasov, Belanov, Zavarov (hatta Karpin ve Arşavin) türü yıldızları var. Doğrusu ben kendi adımı ikinci tura çıkacaklarını bile beklemiyordum ama arkalarındaki seyirci desteğiyle zoru başardılar.

‘Son 16 turu’nun ilk iki maçı gollü ve zevkli geçmişti. Dünkü randevuyu ise İspanyolların topa hâkim ama uyuşuk futbolu belirledi. Golovin’in gençliğiyle Dyzuba’nın fiziğine güvenen Ruslar ise penaltıyla beraberliği bulunca oyun iyice kilitlendi. Teknik direktör hamlelerine gelince 60’tan sonra Cherchesov, daha dinamik bir yapı için Cheryshev ve Smolov’u (bence bu noktada Dyzuba’nın çıkartılması manasız ve hatalıydı), Hierro da daha efektif bir oyun için Iniesta’yı sahaya sürdü. Ama bu ‘pansuman’lar da işe yaramadı, sıkıcı futbol izleyenleri sıkmayı sürdürdü. Ve akabinde turnuvanın ilk uzatmasına gidilirken zulüm böylelikle 120 dakikaya yayıldı.

Penaltılar, kuşkusuz ev sahibinin kazanma olasılığını artıracak en önemli seçenekti. Zaten takımın başında da eski bir kaleci olan Cherchesov vardı (!) ve plan işledi; son derece vasat bir takım olan Rusya Akinfeev’in kurtarışıyla ‘çeyrek final’ biletini cebine koydu. Ama şans da bir yere kadar, bu futbolla yolun sonuna gelmiş görünüyorlar...

RUSYA’DA SON  TARiHi GOL TUNUSLU BEN YOUSSEF’TEN

2018 Dünya Kupası’nda organizasyon tarihinin 2500. golü atıldı. Bu vesile ile kilometre taşı golleri hatırlayalım: 1. Lucien Laurent, 100. Angelo Schiavio, 500. Bobby Collins, 1000. Rob Rensenbrink, 1500. Claudio Caniggia, 2000. Marcus Allback, 2500. Fakhreddine Ben Youssef.

YOLUNA DEVAM EDENLER...

‘Süper Lig’de forma giyip Rusya’da boy gösterenler birer birer evine dönüyor. Uruguay-Portekiz maçı sonrası Pepe, Quaresma ve Beto bavulları toplarken Muslera serüvenini uzatma kararı aldı! Dün de Vida ‘Yola devam’ dedi.

ORTALAMA GAYET İYİ...

Kupada şu ana kadar 52 maç oynandı ve toplam 136 gol atıldı. Geride kalan beş kupada, en yüksek ortalama 2.7’yle ‘Fransa 1998’ ve ‘Brezilya 2014’tü. Şu anki verileri göre 2.63’ü bulan ‘Rusya 2018’ de fena sayılmaz hani...

BİZ BU MAÇIN ‘GENÇLİĞİNİ’ SEYRETMİŞTİK...

FIFA U20 Dünya Kupası’ 1977’den beri düzenleniyor. Organizasyonun tarihinde en az ilgi gösterilen iki turnuva var; biri Tunus’taki ilk şampiyona (ortalama seyirci sayısı 785), diğeri de 2013’te Türkiye’nin düzenlediği kupa (ortalama seyirci sayısı 5558). Bunlar ayrı konu. Gelelim 2013’teki turnuvanın finaline: Fransa-Uruguay arasında, Türk Telekom Stadyumu’nda oynanan mücadele 0-0 bitmiş, ‘Horozlar’ penaltılar sonucu rakibi 4-1 yenerek ‘Şampiyon’ olmuştu. ‘Rusya 2018’ dahilinde Fransa-Uruguay, ‘çeyrek final’ randevusuna çıkacak. Kadrolara bakıldığında 2013’te Fransa kadrosunda bulunan Pogba, Umtiti, Thauvin ve Areola, Uruguay cephesinde ise Bentancourt, Laxalt, Gimenez, Arrascaeta ve Varela, bugün de ülkelerinin A Milli kadrolarında yer alıyor. Sözün özü, 6 Temmuz’daki maç, 2013’ün finalin rövanşı olacak...

EN GÜZEL GOL...

Turnuvada şu ara kadar rakip ağlara gönderilen 132 golden en güzeli hangisiydi derseniz? Üç adayım var: Benjamin Pavard’ın Arjantin’e, Lionel Messi’nin Nijerya’a ve Edilson Cavani’nin Portekiz’e attığı (birinci) gol...

‘KENDİ KALESİNE’ REKORU!

‘Rusya 2018’deki kırılan rekorlardan biri de ‘Kendi kalesine gol’ atma kategorisinde oldu. Turnuvada şu ana kadar toplam 10 futbolcu, topu kendi kalesine yolladı. Daha önceki rekor altı golle ‘Fransa 98’e aitti.

Yazının devamı...

Masum değiliz hiçbirimiz...

Kansas City’de bir alışveriş merkezinde ‘Allahü ekber’ denildikten sonra patlatılan bombalar... Bir kısmı çocuk, 15 ölü. Duruma el koyan devlet ricali, olayın sorumlularının Amerika’ya uçakla gelemeyeceklerine göre gemiyle sızdıklarını düşünür. Bu gemilerin de, Meksikalı uyuşturucu kartellerine ait olduğunu... Görevi halletme ihalesi, ‘Komşu’nun suç merkezlerine odaklı çalışmalarıyla bilinen CIA’in gizli operasyon uzmanı Matt Graver’a kalır. Deneyimli şef, eskiden beri çalıştığı eski avukat Alejandro’yla birlikte önce kartelleri birbirine düşürmeye çalışır ve açığa çıkmaları yönünde bir plan yapar. Graver ve ekibi, bir tarafın avukatını öldürüp, suçu karşı tarafa atar; ardından da gerilimi daha da yükseltmek ve yeni kozlar elde etmek adına kartellerden birinin patronunun kızını kaçırır...
Konusunu özetlediğimiz ‘Sicario: Day of the Soldado’, yola çıkarken 2015’teki ilk filmin kimi perde gerisi ve önü isimlerine; yönetmen Denis Villeneuve’ye, kadın ajan Kate Macer rolündeki Emily Blunt’a, görüntü yönetmeni Roger Deakins’a ve müzikleri besteleyen Johann Johannsonn’a veda etmiş. Ama temel direk, yani senarist Taylor Sheridan kadrodaki yerini korumuş. Bu tabii ki önemli bir meseleyi halletmiş; ikinci adım da, ilk hamle olan ‘Scario’ gibi benzer bir atmosfere ve olay örgüsüne sahip. Yine hikâye Amerika’da başlayıp, yakın deplasman Meksika’ya taşıyor.


Şiddet dolu sert dünyalar
Sheridan hem daha önceki senaryolarından (özellikle de ‘Hell or High Water’) hem de yönettiği uzun metraj çalışması ‘Wind River’dan hatırlıyoruz ki, yaşadıkları dünyaların ister istemez sertleştirdiği erkek karakterler konusunda pek maharetlidir. Graver ve Alejandro’nun zaten ne tür karakter özelliklerine sahip olduklarını ‘Scario’dan biliyorduk, ‘Day of the Soldado’ya da benzer prototipler hâkim. Farklı olarak bu adımda uyuşturucu baronunun kaçırılan lise öğrencisi kızı Isabel Reyes ve okulun yolunu tutar gibi yapıp insan kaçakçılığı işine giren Meksika asıllı Amerikalı genç Miguel Hernandez karşımıza çıkıyor.
‘Scario’ görsel açıdan çok etkileyiciydi lakin sosyolojik bakış attığı havasındaki sulara eriştiğinde yalpalıyordu. Bir kere FBI’da çalışıp da dünyadan ve içinde bulunduğu kurumun şiddetle olan ilişkisinden bihaber, naif kadın ajan Kate Macer karakteri hiç de inandırıcı değildi. Ayrıca film devlet eliyle yapılan ‘yargısız infaz’lara da göz kırpıyordu. ‘Day of the Soldado’nun ise daha tutarlı bir film olduğu kanısındayım. Öncelikle karakterlerine yönelik “Bunlar, böyle kardeşim. Elini kana bulamaktan çekinmezler. Ama arada bir vicdanlarına da sığınırlar” türü bir yaklaşımı var. Ayrıca yapılan bütün operasyonlara karar veren kişi bir kadın (karakterin ismi Cynthia Foards) ve Macer türü bir naifliği yok; kendi adamlarının bile sistem dışı bırakılması (bu öldürülme anlamına geliyor tabii ki) yönünde emirler yağdırıyor. Bu arada filmin, Trump’ın Meksika politikasını hatırlatma noktası ise başsavcının, “Başkan, yakında kartelleri terör örgütü kapsamına alma yönünde adım atacak” açıklamasıydı sanırım.
Öte yandan bu kez kamera arkasına gecen İtalyan Stefano Sollima, rejisine son derece hâkim, aksiyon ve felsefeyi başarıyla harmanlamış, uzaktan uzağa ‘yalnız kovboylar’ın öykülerine selam yollayan ‘western’vari bir filme imza atmış. Görüntü yönetmeni Dariusz Wols-
ki’nin kadrajları ve Hildur Gudnadottir’in müziği de harika.
‘Süper’lere ara veriyor...
‘The Avengers: Sonsuzluk Savaşı’ ve ‘Deadpool 2’de ‘Süperler dünyası’nda yer aldıktan sonra ‘Day of the Soldado’yla fanilerin ‘suç dünyası’na dönüş yapan Josh Brolin Graver’da, Benicio Del Toro da Alejandro’da göz kamaştırırken Isabel Reyes’te Isabela Moner, Hernandez’de de Elijah Rodriguez gayet iyiler...
Kimsenin güvende olmadığı bir dünyadan heyecan dolu, belli ölçülerde derin ve tutarlı bir öykü aktaran ‘Sicairo: Day of the Soldado’, sezonun kayda değer yapımlarından, kaçırmayın derim...


Lütfen biraz büyüyün...
İlkokuldan bu yana oynadıkları ‘Elim sende’yi gelenekselleştiren ve koskoca adamlar olmalarına rağmen 25 yıldır sürdüren beş arkadaş... İçlerinden sadece biri; Jerry, hiçbir zaman ‘ebe’ olmamıştır. Hogan, Reggie, Bob, Randy evleneceğini öğrendikleri Jerry’yi punduna getirip ebelemek için harekete geçer...
“Gerçek olaylardan esinlenerek sinemaya aktarılmıştır” ibaresi eşliğinde gösterime çıkan ‘Yakalandın’ (‘Tag’), bir-iki şenlikli sahneyle başlıyor ama çok geçmeden sıkıcı, kendisini tekrarlayan bir komediye dönüşüyor. İnsan filmi izlerken iki şeyi düşünüyor: Bir; çocukluk oyunlarının en basitlerinden ‘Elim sende’nin hayat boyu sürmesinin ne türden bir eğlencesi olabilir. İki; ne gamsız hayatları var ki, çıtayı buraya kadar düşürmüşler...
Aslında sinema üzerinden bazı çıkarımlarda bulunmak da mümkün: İzlediğiniz filmde çocukluk arkadaşları büyüdüklerinde gerilimli bir hikâyenin içine düşüyorsa bilin ki öykü Stephen King’e aittir. Eski arkadaşlar bir evlilik töreni öncesinde eğleniyor ve yoldan çıkıyorlarsa bu kez ‘The Hangover’ serisinden bir filmdir karşınızdaki. Yok, eğer ki bir grup yetişkin erkek hâlâ çocukluk sevdaları olan ‘Elim sende’yi oynuyorsa, o film çok sıkıcıdır; naçizane bir eleştirmen olarak bana düşen görev de, “Vaktinize yazık” demektir.


Dijital kapı, kör pencere...
Türkiye’de Ocak 2014’te gösterime giren ‘Kaçış Planı’, iki eski aksiyon yıldızı Sylvester Stallone ve Arnold Schwarzenegger’i bir araya getirmesi açısından ilginçti. Hoş, ikili eski tüfekler resmi geçidi tadındaki ‘Cehennem Melekleri’ serisinde de boy gösteriyordu ama ‘Kaçış Planı’ daha özel bir adımdı. Söz konusu yapım, kaçmanın imkânsız olduğu her türlü hapishaneye giren ve ne yapıp edip bulunduğu mekândan firar etmeyi başaran güvenlik sistemleri uzmanı Ray Breslin’in öyküsünü anlatıyordu. ‘Kaçış Planı 2: Hades’te (‘Escape Plan 2: Hades’) ise Breslin’in gençlerden oluşan ekibinden biri, yeni inşa edilmiş (ismi ‘Hades’tir) dijital özelliklere sahip, akıllı teknolojiyle donatılmış bir hapishaneye tıkılıyor ve oradan kaçmaya çalışıyor.

‘Arnie’nin bu kez kadroda yer almadığı film, kimi cezbedici aksiyon sahnelerine rağmen son derece kötü yazılmış senaryosuyla kendi içinde bile tutarlı olmaktan uzak. Malum, ‘Hapishane filmleri külliyatı’ son derece değerli üyelerden oluşur; ‘Alcatraz Kuşçusu’ndan ‘Kelebek’e, ‘Esaretin Bedeli’nden ‘Yeşil Yol’a onca kayda değer örnek varken, bu denli kötü bir yapıma katlanmamız için fazlasıyla seçeneksiz olmak gerekiyor. Hadi biz eleştirmeniz, görevimiz... 


Ya siz? Naçizane tavsiyem ‘kaçıp kurtulun!’

Bir ‘Avare’nin olağanüstü yolculuğu...
Türkiye’de birçok kuşağı etkileyen Hint filmi ‘Avare’, klasik zengin kız-fakir oğlan öyküsünü sempatik hırsız bir genç üzerinden anlatır. Haftanın yenilerinden ‘Fakir: Bir Hint Fakirinin Olağanüstü Yolculuğu’ (‘The Extraordinary Journey of the Fakir’) da yeğenleriyle birlikte sokaklarda sihirbazlık gösterisi yaparken bir yandan da eli, etrafta toplananları cüzdanlarına uzanan Aja’nın hikâyesine odaklanıyor. ‘Avare’, yerel sularda dolaşıyordu, Aja annesinin vasiyetini yerine getirmek için Paris’e gidiyor ve fakat kendisini ‘yaşlı kıta’nın halı altına süpürmek istediği ‘Göçmen meselesi’nin ortasında buluyor.


Romain Puertolas’ın romanından (senaryoya da katkıda bulunmuş) beyazperdeye aktarılan film, son derece başarılı bir anlatımla gönülleri çeliyor. Mumbai’de çocuk mahkûmların bulunduğu bir hapishanede başlayıp Paris, Londra, Barcelona, Roma hattında ilerleyen, arada Libya’ya da uğrayan Ken Scott imzalı yapım için ince, zarif ve zeki bir komedi tanımını kullanabiliriz. Ana karakter Ajatashatru Oghash Patel rolünde Hintli aktör Dhanush’un (gerçek adı Venkatesh Prabhu) döktürdüğü, âşık olduğu Amerikalı Marie’de Erin Moriarty’yi, Aja’nın önünü açan film yıldızı Nelly Marnay’da Berenice Bejo’yu, Uber’e karşı olup ikinci iş olarak Uber’de çalışan Fransız taksi şoförü Gustave’da Gerard Jugnot’yu, Somalili göçmen Wiraj’da Barkhad Abdi’yi izlediğimiz ‘Fakir: Bir Hint....’, haftanın en iyi seçeneklerinden. Sözü olan, içi dolu komedilerden hoşlananlar için... 


Diğer seçenekler
Paolo Virzi’nin yönettiği ‘Karavan’da (‘The Leisure Seeker’) başrolleri Helen Mirren, Donald Sutherland, Janel Moloney ve Christian McKay paylaşıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Sevimli Emojiler 2’yi (‘The Mojicons 2’) Alexander Romanetz yönetmiş. Samet Çakırtaş imzalı ‘Sessiz Ol’da Akın Ayvaz, Şengül Kaya, Cansel Aydos ve Hakan Tolga Polat rol alıyor. Christie Burke, Jesse Moss ve Rebecca Olson’un başrollerini paylaştığı ‘Doğmamış’ı (‘Still/Born’) Brandon Christensen yönetmiş. Onur Yiğit imzalı ‘T.İ.M’de ise Serdar Atacan, Emre Uzun, Barış Can Sağır ve Hatice Kalit gibi isimler rol alıyor.


Yazının devamı...

Almanya yeniden acı vatan!

Dün Germenler’in karşısında ‘Stalingrad’ benzeri savunma yoktu ama yine de Güney Kore defansını geçemediler ve ‘Dünya Kupası’na veda ettiler. Kimbilir, belki de İtalyanlar’ın yokluğuna dayanamadılar, “Madem onlar 60 yıl sonra ilk kez katılmıyor, biz de 1938’den sonra bir ilke imza atarız ve 80 yıl sonra ilk turda dönüş biletini alırız” dediler.

Rusya 2018’e ait özel notlardan biri, faal futbolculuk sonrası kariyerini, adeta oyunun Almanlar üzerinden tarifi üzerine inşa eden Gary Lineker’ın güncellemeleri oldu. ‘İngiliz efsane’, Löw’ün öğrencileri gruptaki ikinci maçlarında Toni Kroos’un mucizevi golüyle hayata dönerken, attığı tweet’te -Boateng’in kırmızı görmesini de hesaba katarak- o ünlü ‘motto’sunu şu hale getiriyordu: “82. dakikadan sonrası 21 kişiyle oynanan ve Almanlar’ın kazandığı bir oyun”…  Güney Kore yenilgisi sonrası attığı tweet’te ise ‘motto’ şu forma ulaşmıştı: “Futbol basit bir oyundur. 22 kişi 90 dakika bir topun peşinden koşar ama Almanlar sürekli kazanamaz. Bir önceki versiyon tarihe karıştı.”

Dün grupta son maçlar oynanırken Almanlara mutlak galibiyetin yanı sıra İsveç-Meksika maçından da ‘hayırlı’ bir skor gelmesi gerekiyordu. Ekaterinburg Arena’da oynanan mücadelede İskandinavlar, Latinler karşısında ikinci yarıda farkı açtıkça açarken ‘Mesut ve arkadaşları’ grubun en zayıf halkası görünümündeki Güney Kore karşısında bırakın kazanmayı, uzatma dakikalarında yedikleri iki golle yenildi. Önce Kim Young-Gwon, ardından da Son Heung-Min vedayı ‘resmi’leştiren isimler oldu.

Almanya-İsveç maçı yazımızda da belirtmiştik: Önceki turnuvaları şampiyon olarak tamamlayıp bir sonraki kupaya ilk turda veda eden üç takım var: Fransa, İtalya ve İspanya. Almanya dün bu kulübün ‘En yeni üyesi’ unvanına kavuştu!

Öte yandan olası bir ikinci tur eşleşmesinde ‘Dünya Kupası 2014’deki 7-1’lik Almanya-Brezilya maçının rövanşını bekleyenlere de, “Bir başka yaza” demek zorundayız.

 

‘BİZİMKİLER’İN EŞLEŞMESİ...
Rusya 2018’de Türkiye yok ama hatırlanacağı gibi geçen sezon Süper Lig’de forma giyen 21 futbolcu, ülkeleri adına ‘Dünya Kupası’ macerası yaşıyor. Bu topluluktan çoğu ilk turun ardından valizlerini toplayacak. En uzun serüveni ise Pepe (Beşiktaş), Quaresma (Beşiktaş), Vida (Beşiktaş), Muslera (Galatasaray) ve Beto’nun (Göztepe) yaşaması olası. Lakin ikinci turdaki Uruguay-Portekiz maçı bu beş isimden Vida hariç, dördünün kaderini belirleyecek.

 

‘GOLSÜZLÜK’ SONA ERDİ
‘Rusya 2018’de golsüz maç yoktu. Ne yazık ki bu ‘mutlu rüya’ önceki gün oynanan Fransa-Danimarka mücadelesiyle sona erdi... Karşılaşma golsüz biterken, turnuvanın 38. maçında meşin yuvarlak ilk kez ağlarla buluşmamış oldu.

 

AN İTİBARİYLE GOL SAYISI 116
32 takımlı kupalar içinde en az gol ‘Güney Afrika 2010’da (145) atılmıştı. En çok gol istatistiğini ise ‘Fransa 98’ ve Brezilya 2014’ paylaşıyor (171). ‘Rusya 2018’de ise şu son karşılaşmalar itibariyle gol sayısı 42 maçta 116’ya ulaştı.

 

İKİ TARAF DA FUTBOL OYNAMAYI BİLİNCE...
BİR günde iki sürpriz biraz fazla olurdu, buna yürek dayanmazdı. Almanya’nın turnuvayı terk-i diyar etmesinden yaklaşık iki saat sonra sahne alan Brezilya, grubundaki son maçında Sırbistan karşısındaydı. ‘Balkan temsilcisi’ alacağı bir galibiyet halinde yoluna devam edecekti. İki taraf da futbol oynamayı bilince ortaya seyir zevki yüksek bir oyun çıktı. Bir süre dengede giden skoru ise 36’da, iki Barçalının organize atağı bozdu;  Coutinho’nun pasında Sırp defansının göbeğini boş bulan Paulinho, Latinleri 1-0 öne geçirdi.

İkinci yarıda da oyun şevki ve pozisyon zenginliği sürdü. Balkan rüzgârı, Brezilya savunması önünde sertliğini ve etkinliğini artırsa da son vuruşlar zayıftı. Thiago Silva’nın kafası skoru belirledi. Nihayetinde bu, seyretmesi son derece keyifli mücadele Sambacıların 2-0 galibiyetiyle kapanırken grubun diğer randevusunda İsviçre, Kosta Rika’yla 2-2 berabere kalıyor ve ‘Son 16’ biletini cebine koyuyordu. ‘Arnavut’ ağırlıklı ‘Saatçiler’, grubun ilk maçında Brezilya karşısında elde ettikleri 1-1’lik beraberlikle ikinci turu zaten hak etmişlerdi.

HEPSİ GOL ATTI
Bu arada Kosta Rika’nın golleriyle turnuvaya katılan 32 takım da rakip ağları yoklamış oldu..

Son olarak, gelecek ne getirir bilinmez ama eğer ki turnuvanın bundan sonraki bölümlerinde olası bir Brezilya-Belçika maçı, tadından yenmez diye düşünüyorum.

Yazının devamı...

Futbol kötü olsa da kadrajlar harika


‘Oçi Çorniye’...*
Turnuva öncesi kimsenin umut beslemediği bir takımdı Rusya. Ama ilk iki maçta öyle bir performans ortaya koydu ki, toplam sekiz golle gözleri ve gönülleri kamaştırdı. Stada sığmayan kalabalıklar da mutluluklarını ‘FanZone’larda yaşadı...
(*Kara Gözler)

‘Özür dilerim’...
O hem futbolu hem de ilginç karakteriyle gelmiş geçmiş en büyük yıldız belki de. Nitekim ‘vatandaşı’ Lionel Messi, bu turnuvada da ondan kalan mirasın altında eziliyor. Diego Armando Maradona, Arjantin-İzlanda maçını (1-1) böyle izledi ve sonrasında “Stadyumlarda tütün mamullerinin yasak olduğunu bilmiyordum. Bu nedenle herkesten özür diliyorum” dedi.

Ancak bir benzerim mutlu eder beni!
Meksikalı bir taraftara eşi, ‘Meksika vizesi’ vermemiş ve Rusya’ya gelememiş. Ama arkadaşları bir çözüm bulmuş; onun kartondan ‘manken’ini yapmışlar ve turnuva boyunca gittikleri her yere götürüyorlar.

Yitip giden bir dilde...
Çalışma arkadaşımız Yenal Bilgici’nin deyişiyle “İşte bu Dünya Kupası’nın en güzel hikâyelerinden biri”... Radyocu Luis Soto, 36 yıl sonra tekrar Dünya Kupası’na katılan Peru’nun maçlarını yitip gitmekte olan yerel Quechua dilinde anlatıyor. Bunun için İnka tarihine uzanarak bir futbol sözlüğü bile hazırlamış. Çünkü Quechua’da futbol terimleri yokmuş.

Bu oyun kadınlarla daha güzel
İran’da kadınların futbol izlemesi yasak. ‘Diyaspora’daki İranlılar turnuvayı fırsat bilmişler ve “Bırakın İranlı kadınlar stadyumlara girsin” pankartıyla meseleyi dünyanın dikkatine sunuyorlar.

Tarihe tanıklık ederken...
Japonya, gruptaki ilk maçında Kolombiya’yı 2-1’le geçerken Dünya Kupaları tarihinde bir Asya takımı da ilk kez bir Güney Amerika takımını yeniyordu. Bu tarihi sonuca, kimi Japon taraftarlar işte bu ilginç kostümleriyle tanıklık etti.

Futbol dayanışmadır...
İşte, icatçısı İngilizlerin deyimiyle ‘Güzel Oyun’un en güzel karelerinden biri.
Engelli bir Mısır taraftarı, Kolombiya ve Meksika taraftarlarının ortak çabasıyla ülkesinin maçını omuzlarda izliyor. Mısır elendi ama bu kadraj çoktan tarihe geçti bile...

Spagetti ‘saç’ınez...
Brezilya’nın, İsviçre’yle 1-1 berabere kaldığı ilk maçında herkesin gözü, Neymar’ın futbolundan çok saçına takıldı. Eric Cantona da bu durumu saçına makarna dökerek ti’ye aldı. Neymar turnuvadaki ikinci maçına, dalga geçilen stilinden vazgeçmiş bir şekilde çıktı.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...