GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

O ‘adım’ın hikâyesi...



Bilimkurgu sineması uzun bir süredir eski aksiyonel yapısını terk edip ya da öyküdeki yerini azaltıp “Nerden gelip nereye gidiyoruz?” türü varoluşsal soruların peşine takıladursun, insanlık ailesinin (sayıları çok az da olsa) kimi üyeleri, filmlerde (ya da romanlarda) ortaya atılan tüm bu soruların ne anlama geldiğini bizatihi yaşadı... Ve bu gruptan iki kişi de Ay yüzeyine ayaklarını değdirip uzayın sonsuzluğunda kendince hesaplaşmalara girişti... Damien Chazelle’in son filmi, bu özel insanlardan birinin, Neil Armstrong’un hayatından bir kesit alarak (1961-69 arası) onun öyküsü odağında türümüzün yaşadığı tuhaf serüvenin yolculuğuna bizleri de davet ediyor.

Müziğe ara veriyoruz!..

Chazelle, hatırlanacağı gibi arka planına müziği alan ama temel olarak insan psikolojisinin karanlık dehlizlerinde dolaşan ‘Whiplash’le tanındı. ‘Müzikaller çağı’na saygı duruşu niteliğindeki ‘La La Land’la da -bence- abartılı övgülere mazhar oldu. İlk filmi ‘Guy and Madeline on a Park Bench’ de göz önüne alındığında ilgi alanı müziğin dışına hiç taşmamıştı. Bu bakımdan dördüncü yönetmenlik uğraşı ‘Ay’da İlk İnsan’ (‘First Man’), gezindiği sular kadar tür olarak da farklı bir adım. James R. Hansen’ın ‘First Man: The Life of Neil A. Armstrong’ adlı kitabından Josh Singer’ın senaryosuyla çekilen filmi, ‘biyografik bilimkurgu belgeseli’ olarak nitelendirmek de mümkün.


2012’de aramızdan ayrılan ve Ay’da yürüyen ilk insan olarak kayıtlara geçen Armstrong’un hayat serüvenine 1961’de test pilotuyken dahil olan öykü, daha sonra ana karakterinin ‘Gemini 8’ projesinin önemli hedeflerinden biri olan ‘Atlas-Agena roketi yerleştirme programı’ndaki yerini, ardından da ‘Apollo 11’ mürettebatının kaptanı olarak Ay’a olan yolculuğunu anlatıyor. Tabii ki bütün bu ana arterlere çıkmadan ara yollarda Armstrong’un aile hayatını, meslektaşlarıyla (diğer astronotlar yani) olan ilişkilerini, NASA’nın kimi projeleri itibariyle Amerikan Kongresi’yle olan uyuşmazlıklarını, muhafazakâr politikacılar kadar (onlara göre uzay çalışmaları yanlış yatırım) sol çevrelerden (onların tezi de açlık gibi sorunlar varken gökyüzünde macera aramak lüks bir çaba) de aldığı eleştirileri izliyoruz. Bir de işin ‘Soğuk Savaş Dönemi’ne ait özellikleri var; Sovyetler uzayda cirit atıp tarih yazarken NASA’nın birçok alanda nal toplaması, ulusal itibar açısından problem yaratıyor. 

Kaybedilen evladın acısı...

Chazelle, hikâyeyi ön ve arka planda gelişen kimi sosyolojik ataletleri de hatırlatarak anlatırken temel olarak Armstrong’un iki yaşında kaybettiği kızı Karen’ın astronotun hayatında bıraktığı izleri sürerek ilerliyor. Olaylar karşısında sürekli metanetini koruyan bir profil çizen, mesela Ay’a gitmeden önce oğullarıyla bile vedalaşmakta zorlanan (ya da bu türden bir seremoniyi tercih etmeyen) Armstrong için, nihayetinde böylesi bir yolculuğa çıkma hedefi de yüreğinden hiç atamadığı bu acıyla baş etmenin bir yolu aslında. Film, bir anlamda efsanevi astronotun motivasyonunu bu duyguya bağlıyor ki, bazı kaynaklar Chazelle’in tercihini doğruluyor: Mesela aile dostu olan Grace Walker’ın, “Neil bir kaçış olarak çalışmayı tercih etti” şeklinde bir açıklaması var.

Performanslara gelince: Ryan Gosling’in Armstrong’un acısını ve hüznünü yansıtmakta gayet başarılı olduğu düşüncesindeyim. Keza ailenin sakin gücü konumundaki karısı Janet’ta da Claire Foy çok iyi oynuyor. Ölçüp biçip tartmadan aklına gelen ilk şeyi söyleyen ve sürekli kalp kıran Buzz Aldrin’de de Corey Stoll gayet iyi...

‘Ay’da İlk İnsan’ın bence başarısı şu: Doğru çizilmiş portrelerle ve tercih noktalarıyla ilerliyor. Filmde bilim fazlasıyla var ve astronotların ne kadar çok bilgiyle yüklü olarak hareket ettiklerini görüyorsunuz. Öykünün uğradığı duraklar yaşanmışlıklarla dolu; örneğin Roger Chaffee, Ed White ve Gus Grissom’ın yangın sonucu hayatlarını kaybettiği olay, ‘Amerikan Havacılık Tarihi’nin en büyük trajedilerinden biri. Ve en önemlisi Chazelle’in anlatımında Amerikanvari kahramanlık tonu, perdeye en alt düzeyde yansıyor.

‘Ay’ inanmıyorum...

Bir zamanlar Ay’a ayak basma hikâyesinin bir Amerikan yalanı olduğu ve her şeyin stüdyoda gerçekleştirildiği iddia edilirdi. Birçok dalda Oscar’a aday olması beklenen ‘Ay’da İlk İnsan’, Neil Armstrong, Buzz Aldrin ve Mike Collins üçlüsünün 1969’da gerçekleştirdiği ve resmi kayıtlara göre 8 gün, 3 saat, 18 dakika ve 35 saniye süren tarihi yolculuğu stüdyo yardımıyla (!) tekrar yaşatıyor ve seyirci olarak biz de salondan çıkarken “Gitmiş kadar olduk” diyoruz...

Yine yeni ‘Bir Yıldız Doğuyor’

Lumière Kardeşler’in 1895’te yaptıkları ilk gösterim baz alındığında, aradan geçen 123 yıla bakarak sinemanın artık yaşlı bir sanat olduğunu kabul edebiliriz. Böylesi bir tanım, tekrarlara, eski hikâyelere dönmeyi belli ölçülerde mubah sayıyor. Bu açıdan Bradley Cooper’ın, az biraz modernize ederek ‘Bir Yıldız Doğuyor’ (‘A Star is Born’) hikâyesini dördüncü kez perdeye taşımasına bir itirazımız olamaz (itiraz, mesela Sam Raimi imzalı serinin ilk adımının 2002 tarihli olduğu düşünülürse 15 yılda üçüncü seri ve altıncı ‘Örümcek Adam’ filmiyle karşı karşıya kaldığımızda olur).

‘Bir Yıldız Doğuyor’a dönersek; malum, öykü ünlü bir şarkıcının genç bir yeteneğin elini tutması ve ona şöhretin kapılarını aralaması üzerine kurulu. Lakin bir noktadan sonra boynuz kulağı geçer, bu durum uyuşturucu ve alkol bağımlısı eski şöhretin bir tutunamayan olarak düşüşünü hızlandırır ve bir gün...

Cooper’ın yönettiği (ilk kez bu işe soyunuyor) ve rock şarkıcısı Jackson Maine’i canlandırdığı yapımda, daha önceki versiyonlarda Janet Gaynor, Judy Garlard ve Barbra Streisand’ın (bu arada yerli versiyon olan ‘Minik Serçe’de de Sezen Aksu’yu izlemiştik) canlandırdığı karaktere bu kez Lady Gaga hayat veriyor.

Biz bir öncekini çok sevmiştik...

Cooper’ın ‘Bir Yıldız Doğuyor’u iyi başlıyor, özellikle bir barda ‘La Vie en rose’u söylerken farkına vardığı Ally’yle tanışıp yakınlaştığı, âşık olduğu ve nihayetinde sahneye çıkarıp düet yaptığı bölümler gayet iyi. Ama film, ikili arasında problemler başlayıp çöküşe doğru ilerlerken büyüsünü kaybediyor sanki. Oyunculuklara göz atarsak: Bence Bradley Cooper, Jackson Maine’de çok iyi ve muhtemelen ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar’a aday olacak. Lady Gaga (bu arada fizik olarak Liza Minelli’yi hatırlatıyor) da iyi ama zaten profesyonelce yaptığı işi (şarkıcılık) filme taşımış gibi. Frank Sinatra takıntılı babada Andrew Dice Clay, işbilir menajer Riz’de Ravi Gavron da başarılı ama benim gözdem tabii ki üvey ağabey Bobby’de izlediğimiz, her devrin klas aktörü Sam Elliott’tı.

Son olarak şu durumun altını çizmek gerekiyor sanırım: Bizim kuşak bu öyküyü Kris Kristofferson-Barbra Streisand ikilisinden (yönetmeni Frank Pierson’dı, yapım yılı da 1977) izledi ve çok sevdi; yani ilk göz ağrısı meselesi. Dolayısıyla hatıralarımıza sadık kalıyor ve Bradley Cooper’ın filmini (en azından ‘yabancı eleştirmenler’ kadar) bağrımıza pek basamıyoruz...    

‘Frigidaire’ sesiyle uyanmak...

Yıl 1963... Ankara’da startı verilen bir darbe girişiminin İstanbul ayağında yer alan ve ordudan daha önceden tasfiye edilmiş bir grup asker (Albay Reha, Binbaşı Kemal ve Rıfat’la Teğmen Şinasi) harekete geçer. Amaçları, darbe bildirisini İstanbul Radyosu’ndan okumaktır. Ama işler, istedikleri gibi gitmez...

Mahmut Fazıl Coşkun’un  kariyerindeki üçüncü film ‘Anons’, vakti zamanında Talat Aydemir’in gerçekleştirmeye çalıştığı başarısız darbe girişiminin İstanbul cephesinden absürt bir hikâye anlatıyor. Eylemi gerçekleştirme aşamasında devreye giren gündelik hayatın hayhuyları, piyasaya yeni sürülen ‘Frigidaire’ marka buzdolabının sağladığı avantajlar, işlerine yarayacak bir elemanı ararken gittikleri evdeki yaşlı komşuyla muhabbetler, Orhan Boran’ın sunduğu ‘İpana Bilgi Yarışması’ vs. derken ortaya tuhaf diyaloglar çıkıyor.

Hüzün ki en çok yakışandır ona!

‘Anons’ta genel olarak perdeye Coen Kardeşler ve Aki Kaurismäki mizahı ve de Corneliu Porumboiu imzalı ‘Bükreş’in Doğusu’ tadı yayılıyor. Mahmut Fazıl Coşkun’un temiz rejisi (ben özellikle girişte ‘Film-noir’ hissiyatı veren gece yolculuğu bölümündeki yönetmen dokunuşunu çok beğendim), Ercan Kesal’ın dönem ruhunu ve Türkçesini perdeye taşıyan diyaloglardaki ustalığı ve de gerçekçiliği, görüntü yönetmeni Krum Rodriguez’in etkileyici kadrajları, yapım tasarımında Laszlo Rajk’in titiz çalışması ve tabii ki oyunculuk cephesinde karşımıza çıkan uyum ve ortak ritm (Batılıların deyişiyle ‘Emsbemle’) filmin artıları...

Öte yandan darbelerin bu coğrafya üzerinde kapıyı sık sık çalma ve insanların hayatlarını karartma, demokrasinin gidişatını sürekli sekteye uğratma ısrarı düşünülürse, meselenin sadece gülmece unsuru olarak ele alınması elbette bir tercih ama bu limana uğranılmışken filmin siyasi açıdan da daha akılda kalıcı cümleleri olsaydı diye düşünüyorsunuz (ya da ben öyle düşündüm)...

Bir de kendi adıma şunu söylemeliyim; Mahmut Fazıl Coşkun’un duygularımıza direkt seslenen, hüznü ve melankoliyi öne çıkaran eski filmlerinin (‘Uzak İhtimal’ ve ‘Yozgat Blues’ yani) tonunu ve havasını daha çok seviyorum.

Diğer seçenekler
A. Taner Elhan imzalı ‘Sevgili Komşum’da başrolleri Selin Şekerci, Sezin Akbaşoğulları, Selim Bayraktar ve Erkan Can paylaşıyor. ‘El Ummar: Cin Yuvası’Tuncer Gürbüz yönetmiş, oyuncular Mustafa Miraç Kaya, Esra Öztop, Aysun Güven ve Zeynep Şahin. Maggie Gyllenhaal, Gael Garcia Bernal, Rosa Salazar ve Michael Chernus gibi isimlerin rol aldığı ‘Anaokulu Öğretmeni’ (‘The Kindergarden Teacher’) Sara Colangelo imzasını taşıyor. Haftanın animasyon seçeneği ‘Karlar Prensi Elliot’ (‘Elliot the Littlest Reindeer’), yönetmen Jennifer Westcott. Volkan Kocatürk imzalı ‘Keşif’te Burak Can, Sude Zulal Güler, İbrahim Yıldız ve Yurdaer Okur gibi isimler rol alıyor. Gregory Plotkin’in yönettiği ‘Cehennem Festivali’nin (‘Hell Fest’) başrollerinde Bex Taylor-Klaus, Reign Edwards ve Amy Forsyth.

 

 

 

Yazının devamı...

Bu motelde huzur yok

malum, Hitchcock’un ‘Sapık’ından bu yana, Amerika coğrafyasında moteller pek de tekin yerler değildir... Haftanın yenilerinden ‘El Royale’de Zor Zamanlar’ (‘Bad Times at the El Royale’), bu tekinsizliğin izini süren yapımlardan. Drew Goddard’ın yazıp yönettiği film, 60’lar sonuyla 70’ler başında gezinen bir öykü anlatırken dönem panoramasına da soyunuyor ve kimi sosyopolitik göndermeler eşliğinde ilerliyor.
Önce kısaca özet diyelim: Bir grup insanın (yaşlı bir rahip / ismi Daniel Flynn, bir seyyar satıcı / ismi Seymour Sullivan ve genç bir şarkıcı / adı Darlene Sweet) yolu, tam ortasından Nevada ve Kaliforniya eyaletlerini ayıran çizginin geçtiği, Tahoe Gölü yakınlarındaki El Royale Moteli’nde kesişir. Miles adlı bir gencin her türlü hizmeti üstlendiği bu ıssız mekâna çok geçmeden gizemli bir genç kadın (onun ismi de Emily Summer-
sping) damlar ve böylece müşteri sayısı dörde çıkar. Bu topluluğun suyun altında gezinen çok farklı hikâyeleri ve dertleri vardır. Nihayetinde daha ilk geceden kartlar yeniden dağıtılır...


Sistemin aynası adeta...
‘El Royale’de Zor Zamanlar’da Drew Goddard, ‘film-noir’ tadında bir dünya kurarken seyircisini kat kat açılan bir anlatımın peşine takıyor. Öykü, motelin farklı odalarından ilerlerken bu, bir anlamda her bir karakterin epizodik manada serüvenlerinin ifadesine dönüşüyor. Önde ‘pulp’ romanların havası eserken arkaplanda dönemin Amerika’sının alegorik bir tarifi var. Yani ‘Başkanlık’ koltuğunda Richard Nixon’ın oturduğu, Vietnam bataklığında sürüklenen bir ülke: Motel ise sistemin bir aynası adeta... Geçmiş konukları arasında iş insanları, politikacılar, kalburüstü simalar var ve bu artık demodeleşmiş mekân, uzun süre onların ‘gizli kapaklı’ kaçamaklarına şahitlik etmiş. Ucu FBI’ın, J. Edgar Hoover usulü ‘gözetleme ve dinleme’ tekniklerine uzanan göndermeler de cabası... Filmde bu dönemin panoramasından kimi unsurlar filizlenirken öyküye sonradan eklemlenen Billy Lee karakteri de Charles Manson’vari bir tipleme sunuyor. Müzikleri ve kostüm tasarımıyla da dönem ruhu başarıyla yansıtılıyor.

Filmde gizemli genç kadını, ‘Grinin Elli Tonu’yla hatırlanan Dakota Johnson canlandırıyor.
‘El Royale’de Zor Zamanlar’ kayda değer bir yapım, lakin yönetmen Goddard’ın fazla stilistik anlatımı ve zamana yayılma hevesi, bence bir genel toplamda albeninin belli noktalardan sonra yitirilmesine neden oluyor. Bu anlamda 141 dakikalık süre uzun; yaklaşık yarım saatlik bir kesinti daha dinamik ve seyircisini daha kolay kavrayan bir filme geçit sağlayabilirmiş. Keza ‘afili’ diyalogların çokluğu ve benzer şekilde bunları zamana yayma isteği de, uzunluk hissiyatının baskın bir şekilde hissedilmesine neden oluyor.
Xavier Dolan da oynuyor
Oyunculuklara gelince: Jeff Bridges rahip Daniel Flynn’da hem ustalığını konuşturuyor hem de güzel yaşlandığını hatırlatıyor. Şarkıcı Darlene Sweet’te Cynthia Erivo, kadronun en parıltılı ismi. Lewis Pullman, sinik motel görevlisi Miles’ta, Dakota Johnson gizemli Emily’de ortalamayı tutturuyor; seyyar satıcı Seymour Sullivan’da da Jon Hamm gayet iyi, Billy Lee’de Chris Hemsworth ise durumu idare ediyor. Öte yandan ‘aykırı yönetmen’ Xavier Dolan da kibirli müzik menajeri rolünde karşımıza
çıkıyor.
Sonuç olarak kimi eksiklerine rağmen izlenmesi keyifli bir film ‘El Royale’de Zor Zamanlar’. ‘Film-noir’ın politik takılma halini tarif etmesi bakımından da az bulunur bir örnek.


Bir çöküşün anatomisi
Uzun yıllar birlikte yaşamış bir çift: Chela ve Chiquita... Aralarındaki rol dağılımı belli... Aileden kalma miras, onların hem maddi problemlerini çözmüş hem de hayat tercihlerinin bir sır olarak kalmasına yarayan bir örtüye dönüşmüş. Lakin biriken borçlar ödenemiyor; evdeki antika eşyaların satışı sistemi ayakta tutamıyor. Chiquita hapse giriyor, Chela ise yaşlı zengin tanıdığı Pituca’yı ‘konken partileri’ne götürürken kendine yeni bir meslek ediniyor: Şoförlük... Bu esnada tanıştığı Angy ise ona yeni hayat aşısı oluyor.
Paraguaylı yönetmen Marcelo Martinessi, ilk uzun metrajlı filmi ‘Mirasçılar’da (‘Las herederas’), başkent Asunción burjuvazisinden aldığı kesitte müthiş hüzünlü ve eskilerin deyişiyle dantel gibi örülmüş bir hikâye anlatıyor. İki kadın arasındaki, bıraksalar sonsuza kadar kendi rutini içinde sürecek ama artık eskimiş bir ilişkinin, sınıfsal zırhlarla korunmuş mahremiyetinin ortadan kalkması; ardından Chela’nın kırılganlığını bertaraf ederek adeta sokağı ve başka hayat modellerini keşfetmesi, Chiquita’nın hapis sonrası dönecek olmasının yarattığı gerilim vs. derken ‘Mirasçılar’, unutulmaz bir sinemasal serüvene dönüşüyor.


Berlin’den iki ödülle dönmüştü
Chela’da Ana Brun’un, Chiquita’da Margarita Irun’un (ikisi de tiyatro kökenli) zarif ve ayrıntılı performansları, Angy’de Ana Ivanova’nın dinamizmi, yaşlı Pituca’da Maria Martins’in etkileyici kompozisyonu derken film aynı zamanda özel bir oyunculuk gösterisine dönüşüyor.
Bir zamanlar (özellikle 60’lar sonu ve 70’lerde) sınıfsal dekadans (çöküş), çok sağlam öyküler eşliğinde sinema perdesinde hayat bulurdu. ‘Mirasçılar’ bu geleneğin günümüzdeki uzantısı gibi duruyor. Bu yılki Berlin’de ‘Gümüş Ayı’ ve ‘En İyi Kadın Oyuncu’ (Ana Brun) ödüllerine uzanan ve bir noktadan sonra ‘Driving Miss Daisy’ türü hava da sunan bu güzelim yapıtı kesinlikle kaçırmayın derim... Kimi Batılı eleştirmenlerin ‘Mirasçılar’da, Sebastian Lelio’nun ‘Gloria’sından ve Lucrecia Martel’in erken dönem filmlerinden tatlar bulduklarını da belirtelim...


Diğer seçenekler...
‘Mustang’le tanınan Deniz Gamze Ergüven imzalı ‘Kings’te Halle Berry, Daniel Craig, Lamar Johnson, Rachel Hilson gibi isimler başrollerde. Yerli komedi ‘Yol Arkadaşım 2’yi , Bedran Güzel yönetmiş, filmin kadrosunda İbrahim Büyükak, Oğuzhan Koç, Ezgi Eyüboğlu, Olgun Toker ve Bahar Şahin gibi oyuncular yer alıyor. Sylvian White’ın yönettiği ‘Uzun Kâbus’ta (‘Slender Man’) ise Joey King, Julia Goldani ve Annalise Basso gibi oyuncular rol alıyor.

 

 

Yazının devamı...

Bir ben vardır benden içeri...


Artık iş çığırından çıktı, DC Comics-Marvel kapışmasında elde avuçta ne varsa filmi çekiliyor. Haftanın yenilerinden ‘Venom: Zehirli Öfke’de karşımıza gelen karakteri de ‘Örümcek Adam’dan hatırlıyoruz. Arkadaşın çizgi roman evrenindeki çıkışı 1984. Sinemada ise kendisini Peter Parker’ın Tobey Maguire’in canlandırdığı serinin üçüncü filminde (yönetmen Sam Raimi, yapım yılı 2007), ‘Daily Bugle’da çalışan hırslı fotoğrafçı Eddie Brock olarak hatırlıyoruz.

‘Venom’un solo yürüyüşünde kamera arkasına, daha çok ‘Zombieland’ ve ‘Gangster Squad’ gibi çalışmalarıyla tanıdığımız Ruben Fleischer geçmiş. Senaryosunu Scott Rosenberg, Jeff Pinkner, Kelly Marcel ve Will Beall’dan oluşan dörtlünün kaleme aldığı filmin konusu kısaca şöyle: San Francisco’da bir kanal için araştırmacı gazetecilik yapan ve daha çok fakirlere yönelik haberleriyle dikkat çeken Eddie Brock, ‘içgüdüsel’ olarak ‘sahtekâr’ olduğuna kanaat getirdiği girişimci Carlton Drake’in maskesini, bir röportajla düşürmek için harekete geçer. Lakin can alıcı soruyu sorduğu anda söyleşisi yarım kalır, üstelik çalıştığı kanaldan da kovulur. Yetmez, evlenmek üzere olduğu sevgilisi Anne de kendisini terk eder. Bir bilim vakfının sahibi olan Drake ise araştırma ekibinin uzaydan getirdiği yeni yaşam formlarıyla insan vücudunu birleştirip farklı bir türe kapı aralamak istemektedir. Kimi gelişmeler sonucu Brock, Drake’in laboratuvarındaki yaratıklardan biriyle birleşir ve ortaya ‘Venom’ isimli, son derece güçlü bir yaratık çıkar...


Ruh ve beden ele geçirilince…

Ruben Fleischer’ın filmi, birkaç hafta önce izlediğimiz ‘Upgrade’i fazlasıyla andırıyor. Söz konusu yapımda vücuduna takılan bir çiple hayatı ‘yapay zekâ’ tarafından yönetilen bir adamın hikâyesini izliyorduk. Bu kez ‘düşmüş’ ve hayata tutunacak dal arayan eski bir muhabirin, bir uzaylıyla birleşimine ve ikilinin ‘kötüler’e karşı verdiği mücadeleye tanıklık ediyoruz. Dışarıdaki eleştirmenlerin yerden yere vurduğu ve çoğunun ‘1 yıldız’ verdiği ‘Venom: Zehirli Öfke’yi doğrusu ben beklediğimden çok daha iyi buldum. Düşmüşlük ve sahip olduğu değerleri kaybedip yeniden kazanmak için çabalama açısından girişte andığımız ‘Örümcek Adam 3’ (‘Spider-Man 3’) fazlasıyla hatırlatmasının yanı sıra esprili dil, kahramanın ve uzaylının sarkastik diyalogları, filmi sevimli kılıyor. Elon Musk’vari girişimci Carlton Drake de fena çizilmemiş bir karakter.    

Tom Hardy’nin Eddie Brock’ta sırıtmadığı, Michelle Williams’ın ana karakterin sevgilisi Anne Weying’de karşımıza geldiği yapımda, yeteneğine ilk kez ‘Nightcrawler’da vâkıf olduğumuz Riz Ahmed de kayda değer bir ‘kötü adam’ profili çiziyor.

İkinci filme kapı açarak (hatta kötünün adresini bile gösteriyor) sona eren ‘Venom: Zehirli Öfke’, Marvel cephesi adına sineye çekilebilir bir uyarlama olmuş. Öte yandan film alt metni vasıtasıyla, “Günümüz dünyasında gazetecilik yapabilmek için uzaylılara ihtiyaç var” türü bir mesaj mı iletmek istiyor; işte orasını tam anlayamadım...

Kılıç dijitalden keskindir…

Malum, komedinin en klasik tiplemelerinden biridir; sakar, beceriksiz, tutunamayan bir karakter, işleri bir şekilde yoluna koyar ve mutlu sona ulaşır... Rowan Atkinson’ın televizyon karakteri ‘Mr. Bean’, bu ekolün İngiliz komedi geleneği içindeki uzantısıydı. Britanyalı aktörün 2000’lerde sinemada karşımıza çıkan karakteri ‘Johnny English’ ise ajan parodisiydi. Hoş, James Bond’la daha önce defalarca dalga geçilmiş, hatta ‘Austin Powers’la gidilebilecek en uç noktalara gidilmişti ama meseleye bir de Atkinson’ın üslubuyla gülmenin ne zararı vardı ki? Ayrıca karakterin asıl referansı Peter Sellers’ın Müfettiş Clouseauuuuuuu’suydu sanki.

Günün anlam ve önemine uygun olarak

Johnny English, serinin üçüncü filmi ‘Tekrar İş Başında’yla (‘Strikes Again’) karşımızda. Sakar ajan yedi yıl sonra kendisini hatırlatırken bu kez günün mana ve ehemmiyetine uygun bir biçimde, ‘siber âlem’in suçlularına karşı mücadele ediyor. İngiltere, ‘G12 Zirvesi’ öncesi siber saldırılara maruz kalıp hem bütün ajanlarının deşifre olmasını önleyemiyor hem de kara ve tren yolu gibi gündelik işleyişin bozulmasına seyirci kalıyor. Başbakan sorunun çözülmesi için istihbarattan yardım istiyor, onlar da eldeki tek emekli ajan Johnny English’e başvurmak zorunda kalıyor. English de yardımcısı Bough’la birlikte meseleye el atıyor.

Theresa May’i ti’ye alıyor...

‘Johnny English Tekrar İş Başında’ bence çok hoş bir komedi olmuş. Ana karakterin sakarlığının yanı sıra demode yöntemlerle hareket etmesi, dijital çağın züppelerinden biri olan Jason Volta’ya karşı verdiği mücadele, Emma Thompson’ın canlandırdığı başbakan üzerinden Theresa May’i alabildiğine ti’ye alma, yaşlı ajanların buluştuğu girişteki bölüm, zırhlar içinde şövalyelik ruhuna gönderme vs... Evet, belki naftalin kokan bir komedi bu ama demodeliğin güzelliği üzerine çok şey söylüyor...

Son olarak The Guardian gazetesi sinema eleştirmeni Peter Bradshaw, filme ilişkin yazısında “İngiliz film endüstrisi, Rowan Atkinson’a yeteneğinin hakkını veren bir rol bulamaz mı?” türünden bir soru sormuş. Genel durumu bilemem ama bu film üzerinden konuşursak bence haksızlık etmiş.

Bir ‘Başka’dır Ayvalık’ta festival

Adana, Antalya, ‘Ulusal Yarışma’ derken bu hafta da festival sırası Başka Sinema Ayvalık Film Festivali’nde. Bu yıl ilk kez gerçekleştirilen organizasyon dün başladı ve 10 Ekim’e kadar sürecek. Etkinlik boyunca içerideki ve dışarıdaki festivallerde son dönemde isimleri sıklıkla duyulan 40 film sinemaseverlerle buluşurken söyleşi, paneller ve atölye gibi etkinlikler de düzenlenecek. ‘Kariyo & Ababay Vakfı’ sponsorluğunda gerçekleştirilen festivalde yarın Mahmut Fazıl Coşkun imzalı ‘Anons’ gösterilecek. Festivalde ayrıca ‘Güvercin’ (Yön: Banu Sıvacı), ‘Güvercin Hırsızları’ (Yön: Osman Nail Doğan), ‘Halef’ (Yön: Murat Düzgünoğlu), ‘Yol Kenarı’ (Yön: Tayfun Pirselimoğlu), ‘Tuzdan Kaide’ (Yön: Burak Çevik), ‘Gulyabani’ (Yön: Gürcan Keltek), ‘Dört Köşeli Üçgen’ (Yön: Mehmet Güreli) filmleri de seyirciyle buluşacak.

Kapanış ‘Ölümlü Dünya’yla…

Festival süresince ‘Filmekimi’nde de gösterilecek olan ‘Şüphe’, ‘Herkes Biliyor’, ‘Mutlu Lazzaro’, ‘Loro’, ‘Jack’in Yaptığı Ev’, ‘Müze’, ‘Don Kişot’u Öldüren Adam’ gibi yapımları izlemek de mümkün. Bu arada programda iki müzik belgeseli de yer alıyor. Bu belgesellerden ilki Kevin McDonald’ın yönettiği Whitney Houston’ın hayatını konu alan ‘Whitney’, diğeri ise Roger Appleton imzalı, John Lennon’ın hayatını konu alan (‘Lennon’ı Ararken’-‘Looking For Lennon’). Festivalin kapanışında ise Ali Atay imzalı ‘Ölümlü Dünya’ adlı komedi filmi Cunda Meydanı’nda gösterilecek. ‘Zeytin ve tost diyarı’ndaki bu festivalin uzun ömürlü olması ve sinemamıza ‘yeni bir renk’ katması dileklerimizle...

Diğer seçenekler

 Haftanın öne çıkan yapımlarından ‘Aydede’yi Abdurrahman Öner yönetmiş, oyuncular Ezgi Mola, Bilal Çelik, Mehmet Özgür, Ayşenil Şamlıoğlu ve Reha Özcan. ‘Babamın Ceketi’ Müfit Can Saçıntı imzasını taşıyor, filmin kadrosunda şu isimler var: Müfit Can Saçıntı, Mert Turak, Erkan Can ve Elif Nur Kerkük. Sinema tarihimizin en uzun isimli filmi unvanını kimseye bırakmayacak gibi görünen ‘3 Harflilerin Musallat Olduğu Büyülü Konakta Ruh Çağıran Gençlerin Hazin Hikâyesi’, haftanın yenilerinden. Onur Durmaz, Doğa Yavuz, Cemre Kurum ve Ecenaz Üçer’in başrollerini paylaştığı yapımın yönetmeni Sinan Kaçar. ‘İstanbul Muhafızları: Ab-ı Hayat Çeşmesi’ haftanın animasyonu. Filmin yönetmeni Çağrı Cem Bayraklı. Paul Weitz imzalı ‘Tutsak’ta (‘Bel Canto’) Julianne Moore, Christopher Lambert, Ken Watanabe, Sebastian Koch gibi isimler rol alıyor. Yerli yapım ‘Sokak Sınıfı’nı ise Mehmet Yaşa yönetmiş, oyuncular Sedat Önder, Ömer Kızıl ve Mehmet Yaşa. Geçen hafta İzmir’de sadece bir sinemada gösterime giren ‘Dokunma Bana (‘Touch Me Not’) da, bu hafta bütün Türkiye’de vizyonda. Filmin yönetmeni Adina Pintilie, oyuncular Laura Benson, Tomas Lemarquis ve Christian Bayerlein.

Bingöl ekimde sinemaya doyacak

Bu yıl ikincisi gerçekleştirilecek olan Uluslararası Bingöl Kısa Film Festivali, 8-12 Ekim tarihleri arasında sinemaseverlerle buluşacak. Festivalde, Türkiye’den ve yurtdışından yönetmenlerin kurmaca, belgesel, animasyon ve deneysel kategorilerinde yer alan kısa filmleri Altın Kartal ödülleri için yarışacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı ile Sinema Genel Müdürlüğü tarafından desteklenen festivalde afilm gösterimleri, söyleşiler, atölyeler, konserler de olacak. Detaylı bilgiye www.bingolkisafilm.org adresinden ulaşılabilir.

 

 

Yazının devamı...

Bir ulusun problemli doğuşu...

İnsanlığın bitmeyen derdi; ırkçılık... Doğadaki canlılar içinde sadece türümüze ait, tarihten devralınan ve halihazırda halledilemeyen bir ayıp, utanç... Siyahi yönetmen Spike Lee, son filmi ‘Karanlıkla Karşı Karşıya’da (‘BlacKkKlansman’) meseleye kendince el atıyor ve 70’lerden hareket ederek Colorado Springs Polis Merkezi’nde çalışan ilk Afro-Amerikan Ron Stallworth’un mücadelesini anlatıyor. Çaylak bir memurken masa başından aktif bir göreve çarçabuk geçen Ron, Yahudi kökenli iş arkadaşı Flip Zimmerman’la birlikte yörede faaliyet gösteren Ku Klux Klan üyesi ırkçı bir oluşumu sona erdirmek için çabalar.
Lee, senaryosunu Charlie Wachtel, David Rabinowitz ve Kevin Wilmott üçlüsüyle birlikte kaleme aldığı filminde gırgır bir anlatım tutturmuş. Yaşanmış olaylardan yola çıkılarak çekilen ‘Karanlıkta Karşı Karşıya’da ana karakter, biraz da dönem itibariyle hafiften Al Pacino’nun ‘Serpico’sunu hatırlatıyor. Hikâyedeki kimi olaylar biraz fazla hızlı gelişip yer yer bizi, mantık açısından sorgulama noktasına getirse de seyirci olarak buna çok da takılamıyoruz; çünkü filmin derdi bu değil.


Denzel Washington’ın oğlu
Spike Lee daha çok siyahilere ve Yahudilere olan nefretin geçmişteki uzantılarında dolaşıyor; bizi de sakin, meselelere mesafeli yaklaşan ve “Sistemin içinde de ‘doğru’ insanlar bulunmalı” diyen bir karakterin peşine takıyor. Parantez kapanırken de meselenin bugününe geliyor ve ‘Trump gerçeği’yle karşı karşıya kalıyoruz. Filmde karikatür kişiliklerle karşımıza çıkan ırkçılık ve ‘Ku Klux Klan örgütü’, ne yazık ki gerçek hayatta yansımasını bulmuş durumda ve bugün itibariyle bir ‘karikatür’ ABD’ye ve elbette ki dünyaya hükmetmeye çalışıyor...
Filmde dönem atmosferi ve ruhu, kılık-kıyafetleriyle çok gerçekçi bir şekilde yaratıymış. Oyunculuklar da tatminkâr; Ron Stallworth’te karşımıza çıkan Denzel Washington’ın oğlu John David Washington gayet başarılı, Zimmerman’da izlediğimiz Adam Driver zaten her daim çizgi üstü. Harry Belafonte gibi ulu bir çınarı ‘ustalara saygı’ kabilinden izlemek de keyif vericiydi. Griffith’in ‘Bir Ulusun Doğuşu’nun nasıl bir anlama geldiğini didikleyen bölüm ise sanırım filmin en iyi yanıydı.
Sonuç olarak ‘anaakım sinema’ içinde mesajını bağırıp çağırmadan, hafif perdeden veren, izlenmesi keyifli bu filmi kaçırmayın derim...

Diğer seçenekler...
Eli Roth imzalı ‘Eski Evdeki Büyülü Saat’in (‘The House With a Clock in its Walls’) başrollerinde Jack Black, Cate Blanchett, Owen Vaccaro ve Renee Elise Goldsberry gibi isimler yer alıyor. ‘Halef’i Murat Düzgünoğlu yönetmiş, oyuncular Muhammed Uzuner, Baran Şükrü Babacan, Güler Ökten. Haftanın animasyonu ‘Küçük Ayak’ı (‘Smallfoot’) Karey Kirkpatrick-Clare Sera ikilisi yönetmiş. John Cho, Debra Messing, Sara Sohn gibi isimleri kadrosunda barındıran ‘Kayıp Aranıyor’un (‘Searching’) yönetmeni Aneesh Chaganty. Roel Reine imzalı ‘Cesur Savaşçılar’ın (‘Redbad’) kadrosunda Gus Naber, Jonathan Banks, Loes Haverkort ile Soren Malling gibi isimler rol alıyor. ‘Aile Oyunları’nı (‘Family Games’) Suzuya Bobo yönetmiş, oyuncular Megan Boone, Larry Bryggman, Alison Fraser. Yerli komedi ‘Göktaşı’ Caner Ercincan imzalı bir yapım; filmin kadrosunda Şafak Sezer, Ayhan Taş, Bülent Çolak ve Tuna Orhan gibi isimler var. Adina Pintilie’nin ‘Altın Ayı’ ödüllü filmi ‘Dokunma Bana’sı (‘Touch Me Not’) da haftanın yenilerinden. Yönetmenliğini Jan Zabeil’in üstlendiği ‘Üç Tepe’de (‘Three Peaks’) Alexander Fehling, Berenice Bejo
ve Arian Montgomery başrolleri paylaşıyor.

Antalya’da ‘Ulusal’sız festivale devam...
Mevsim, festivale döndü: Geçen hafta Adana, bu hafta da Antalya ve Antalya’nın terk ettiği alanı doldurmaya çalışan ‘Ulusal Yarışma’... Malum Antalya, geçen yıl aldığı kararla festivalin kalbi niteliğindeki ‘Ulusal Yarışma’yı kaldırmış ve 53 yıllık bir geleneği yok etmişti. Geçen yıl sadece ‘Uluslararası Yarışma’ düzenleyen festival, bu tutumunu 2018’de de sürdürüyor. Bu yılki Uluslararası Yarışma jürisine gelince; geçen yıl ‘Melekler Beyaz Giyer’ filmiyle Altın Portakal kazanan Çinli yönetmen Vivian Qu başkanlığı üstlenirken diğer üyeler İtalyan yazar-senarist Maurizio Braucci, Romen yapımcı-yönetmen Calin Peter Netzer, Doha Tribeca Direktörü Fatma El Remaihi ve Türkiye’den Tuba Ünsal. Bugün başlayacak olan festival 5 Ekim’e kadar sürecek...

Antalya Uluslararası Yarışma Seçkisi
◊‘Bir Aile İşi’ / Yön: Hirokazu Kore-eda
◊’12 Yıllık Gece’ / Yön: Alvaro Brechner
◊‘Soğuk Savaş’ / Yön: Pawel Pawlikowski
◊‘Capernaum’ / Yön: Nadine Labaki
◊‘Ayka’ / Yön: Sergey Dvortsevoy
◊‘Kaliash’ / Yön: Derek Doneen
◊‘Göç Mevsimi’ / Yön: Cristine Gallego-Ciro Guerra
◊‘Üç Yüz’ / Yön: Jafar Panahi
◊‘Çınar’ / Yön: Mustafa Karadeniz
◊‘Güven’ / Yön: Sefa Öztürk Çolak
Ulusal Yarışma
55 kere maşallah!
Antalya Film Festivali dahilinde ‘Ulusal Yarışma’ geçen yıl kaldırılınca geleneğe sahip çıkan bir grup sinemacı da geçen yıl harekete geçerek ‘Ulusal Yarışma’yı yaşatmayı kararı aldı ve İstanbul’da düzenlenen bir yarışma gerçekleşirdi. Bu organizasyon bu yıl da tekrarlanacak ve ‘Ulusal Yarışma’nın 55’incisi yapılacak. Yarın başlayacak ‘Ulusal Yarışma’ maratonu 4 Ekim’e kadar sürerken organizasyon boyunca film gösterimlerinin yanı sıra Türkiye sinemasının farklı açılardan masaya yatırılacağı iki panel ve ‘Nasıl festivaller istiyoruz?’ başlığı ile tartışılacak geniş kapsamlı bir forum da olacak. ‘Ulusal Yarışma’da yer alan yedi filmi ise Fatma Girik, Duygu Sağıroğlu, Murathan Mungan, Gülsün Karamustafa, Hazar Ergüçlü, Onur Saylak ve Uğur Vardan’dan oluşan jüri değerlendirecek.

‘Ulusal Yarışma’ Film Seçkisi

◊‘İçerdekiler’ / Yön: Hüseyin Karabey
◊‘Yol Kenarı’ / Yön: Tayfur Pirselimoğlu
◊‘Arada’ / Yön: Ali Kemal Çınar
◊‘Renksiz Rüya’ / Yön: Mehmet Ali Konar
◊‘Nebula’ / Yön: Tarık Aktaş
◊‘Parçalar’ / Yön: Rojda Akbayır
◊‘Sibel’ / Yön: Çağla Zencirci-Guillaume Giovanetti

Yazının devamı...

Adaletin meleği...


Artık kadınların da eli silaha gidiyor ve aksiyonun içinde sivriliyorlar. ‘Atomic Blonde’da Charlize Theron, ‘Red Sparrow’da Jennifer Lawrence derken şimdi sahne sırası Jennifer Garner’da. Aslına bakarsanız aksiyon Garner için bildik bir liman: Sinemada ‘Elektra’, televizyonda ‘Alias’ bu cephede önceki duraklarıydı...

Lakin Amerikalı kadın oyuncuyu bu hafta karşımıza getiren ‘İntikam Meleği’nin (‘Peppermint’) tanım aralığını ‘kadınlar ve aksiyon’dan ziyade ‘Kendi adaletini kendin sağla’ başlığı üzerinden yapmak gerekiyor. Pierre Morel imzalı yapım, 70’lerin Charles Bronson’lı ünlü klasiği ‘Death Wish’in yeni bir versiyonu. Hatırlanacağı gibi söz konusu filmde ailesini kaybeden bir baba, eline silah alıp meseleyi bizatihi kendi çözüyordu. Michael Winner’ın 1974 tarihli bu filmi Brian Garfield’ın romanından sinemaya uyarlanmıştı. Benzer bir temaya sahip bir başka Garfield romanı ‘Death Sentence’ da 2007’de perdeye taşınırken Bronson’vari bir intikam yolunu tercih eden isim Kevin Bacon oluyordu. İlginçtir, aynı yıl Jeil Jordan’ın ‘Brave One’ında Jodie Foster, benzer şekilde adaletini kendisi sağlamak zorunda kalıyordu. Bu açıdan ‘İntikam Meleği’, ‘Brave One’a daha yakın düşüyor. Ve fakat kamera arkasındaki isim aksiyonlara vâkıf Pierre Morel olunca Jennifer Garner, iki-üç kişiden ziyade koca bir çeteye karşı mücadele eden bir ölüm makinesine dönüştürülmüş.


‘Toplumsal arınma!’

Bu aşamada önce kısaca konu diyelim: Bir uyuşturucu çetesinin göz korkutmak amacıyla gerçekleştirdiği saldırıda kocasını ve kızını kaybeden, failleri teşhis etmesine rağmen hiçbir ceza almamalarına da tanıklık eden Riley North, olayın beşinci yıldönümünde ortaya çıkar ve hesabını kendisi görmeye başlar. Karşısındaki koca bir çetedir ama Riley’nin açık hesabı sadece onlar değildir. Listesinde kanlı eylemleri örtbas eden hukukçular da vardır; öfkesinden avukat ve hâkim de payını alır...

Senaryosunu Chad St. John’ın kaleme aldığı ‘İntikam Meleği’, yönetmen Morel’in etkileyici aksiyon sahneleri sayesinde eskilerin deyişiyle ‘yağ gibi akıp giden’ bir heyecan kurdelası (bu da eski bir sinemasal deyimdir!) olmuş. Filmin öncüllerinden farkı, çürümüşlüğün (aslında bildiğimiz türden) geniş resmini çizerken intikam parantezine sadece mafyayı değil ondan beslenen hukuk insanlarını ve rüşvetçi polisleri de dahil etmesi. Bu tür filmler, sinemaya gölgesini düşürdüğü ilk günden itibaren elbette bir ‘katarsis’in (‘arınma’) ifadesidir. Sistem kötülerin cezalandırılmasına ya izin vermez ya da kanunlar dahilindeki kimi boşluklar sayesinde yaptıklarının karşılığını görmezler. İşte bu noktalarda da Clint Eastwood’un ‘Dirty Harry’sinin ya da ‘Death Wish’in Charles Bronson’ının kişisel gayretleri devreye girer. Biz de seyirci olarak onlar kötüleri cezalandırırken oturduğumuz yerden “Oh olsun”larımızı çekeriz.

‘İntikam Meleği’ meseleyi günümüz refleksleriyle buluştururken işin içine sosyal medyayı ve cep telefonuyla çekilen ‘olay yeri’ canlı görüntülerini de dahil etmiş. Ki böylelikle adalet için elini kana bulayan bir ev kadınının, varoşların gözünde ‘Melek’ türü bir kahramana dönüşmesine de tanıklık ediyoruz...

Filmin kötüleri Latinler

Klişeleri yerli yerinde kullanan ve izleyicinin duygularına seslenme konusunda başarılı olan filmin elbette en önemli falsosu, kötülerini ‘Latinler’ ve ‘Asyalılar’dan seçmesi. İşte böylesi bir profile sahip uyuşturucu tacirleri, ‘Beyaz bir aile’yi yok ediyor. Neyse, belki de bu denli öküz altında buzağı aramamak lazım, onlarla işbirliği yapan sistemin aklayıcısı konumundaki hâkim ve avukat beyaz! Bir de film, Riley North’un beş yıl içinde eli kanlı bir meleğe dönüşme sürecini ya da eğitimini, “Siz durumu anladınız” tavrıyla çok hızlı anlatıyor.

Amma verimli ‘seans’mış...

Bizde vizyon ismi ‘Korku Seansı’ olan ‘The Conjuring’ serisi ne bereketli malzemeymiş meğer. Karı-koca ‘paranormal dedektifler’ olarak adlandırılacak Ed ve Lorraine Warren ikilisinin serüvenlerini anlatan orijinal metin iki filmi buldu zaten, öykünün içinden filiz veren ‘Annabelle’ de iki filme ulaştı. Şimdi de boy gösterme sırası ‘The Nun’da (ki bizde ‘Dehşetin Yüzü’ ismiyle gösterimde).

Ailenin bu yeni üyesi Corin Hardy imzasını taşıyor. ‘Korku Seansı 2’de Lorraine Warren’a musallat olan ‘Rahibe Valak’ın nasıl ortaya çıktığına dair bir hikâye anlatan film, 1952’de Romanya kırsalında, bir ortaçağ yapımı olan ve İkinci Dünya Savaşı sırasında bombalanmış St. Carta Manastırı’nda geçiyor. Yapı içinde yer alan ve kapısında Latince “Tanrı burada bitiyor” yazısı bulunan bir mahzenin önünde start alan öyküde, bir rahibenin ölümünün soruşturulma sürecine odaklanıyoruz. Vatikan tarafından görevlendirilen Peder Burke, yanına henüz bağlılık yeminini bile etmemiş genç rahibe Irene’i alarak yola koyuluyor. İkili, manastırdaki ölüm vakasını ortaya çıkaran Fransız-Kanadalı köylü Frachie’yle birlikte hareket ediyorlar ve çok geçmeden mekânı mesken tutmuş bir iblisle karşı karşıya geliyorlar.

‘Dehşetin Yüzü’nde görüntü yönetmenliği başarılı, kadrajlar çekici. Mekânlar gotik korku kültürüne uygun (mum ışığının aydınlattığı koridorlar, karanlık bodrumlar). Ana karakterlerden biri (Peder Burke), ‘The Exorcist’ geleneğine bağlı; eh, atmosfer de fena sayılmaz ama gerilim sahneleri çok zayıf, çok zorlama, çok sıradan. Bu yanıyla da film bence ‘The Conjuring’ familyasının en başarısız halkası. Öyküde karşımıza çıkan kimi komik unsurlar (ya da espriler diyelim), mekânın Romanya olması bağlamında Transilvanya’ya ve uzaktan uzağa ‘Dracula’ya selam gönderme çabası da durumu kurtaramıyor.

Son olarak genç rahibe Irene’de, seride Lorraine Warren’ı canlandıran Vera Farmiga’nın kız kardeşi Taissa Farmiga’yı izlediğimizi
hatırlatayım.


 Diğer seçenekler

Haftanın yenilerinden ‘Güvercin’i Banu Sıvacı yönetmiş, oyuncular Kemal Burak Alper, Ruhi Sarı, Demet Genç ve Michal Elia Kamal. ‘Radiogram’ Rouzie Hassanova imzasını taşıyor, kadroda yer alan isimlerse şöyle: Alexander Hadjıangelov, Yana Titova, Aleksandar Aleksiev ve Alexander Ivanov. Yönetmenliğini Aida Begiç’in üstlendiği ‘Bırakma Beni’de (‘Never Leave Me’) ise İsa Demlakhi, Ahmad Husrom, Motaz Faez Basha ve Carole Abboud rol alıyor. ‘Bücür’ü Umut Kırca yönetmiş, oyuncular Berat Efe Parlar, Taner Barlas, Seren Şirince ve Seçkin Özdemir. ‘Nezih Bir Film’in kadrosunda A. İlker Okumuş, Deniz Barut, Mehmet Ali Karakuş ve Mehmet Uslu gibi isimler yer alıyor, yönetmen Ayhan Özen. ‘Kapımdaki Aşk’ (‘Home Again’) ise Hallie Meyers Shyer imzasını taşıyor, oyuncular Reese Witherspoon, Michael Sheen, Candice Bergen ile Pico Alexander. ‘Sorma Neden’i ise Tolga Baş yönetmiş, kadroda yer alan isimler şöyle: Burak Satıbol, Derya Şensoy ve Toygan Avanoğlu. Haftanın animasyon seçeneği ‘Cesur Araba’ (‘Wheely’) Yusry Abdul Halim imzasını taşıyor.



25. yıl coşkusu...

Ülkemizin en uzun soluklu sinema organizasyonlarından biri olan Adana Uluslararası Film Festivali’nin 25’inci randevusu bugün başlıyor. 30 Eylül’e kadar sürecek organizasyonda her zaman olduğu gibi çok sayıda film seyircilerle buluşacak, öte yandan düzenlenecek panel, söyleşi ve sergilerle de Çukurova bir anlamda sinemaya doyacak. Festivalde bu yıl; Uluslararası Uzun Metraj Film Yarışması, Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması, Uluslararası Kısa Film Yarışması, Ulusal Öğrenci Kısa Film Yarışması ve Adana Kısa Film Yarışması bölümleri yer alacak. Etkinliğin bu yıl 25’incisinin yapılıyor olması nedeniyle 25’inci yıla özel ödüller verilecek, etkinlikler düzenlenecek. Ayrıca bir şenlik tadında geçmesi beklenen organizasyon süresinde birçok önemli yabancı filmin gösterimleri de gerçekleştirilecek.Antalya’nın kalbi olan ‘Ulusal Yarışma’nın kaldırılmasıyla ‘Yerli ve milli’ açıdan sinemamızın en önemli buluşma noktası haline gelen Adana’da bu yıl tam 15 film yarışacak.

‘En İyi Film’ ödülünün 350 bin lira olduğu festivalin ‘Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Ana Jürisi’ şu isimlerden oluşuyor: Tomris Giritlioğlu (Jüri Başkanı), Ahmet Mümtaz Taylan, Cihan Ünal, Mehmet Açar, Mustafa Presheva, Nebil Özgentürk ve Tuba Büyüküstün.

Ulusal Uzun Metraj Film Yarışması Sinema Yazarları Derneği (SİYAD) Jürisi’nde de Barış Saydam, Hasan Nadir Derin ve Murat Tırpan üçlüsü yer alıyor. İyi seyirler, iyi festivaller dileklerimizle...

Anons / Yön: Mahmut Fazıl Coşkun

Arada / Yön: Ali Kemal Çınar

Aydede / Yön: Abdurrahman Öner

Babamın Kemikleri / Yön: Özkan Çelik

Dört Köşeli Üçgen / Yön: Mehmet Güreli

Güvercin / Yön: Banu Sıvacı

Güvercin Hırsızları / Yön: Osman Nail Doğan

Halef  / Yön: Murat Düzgünoğlu

İçeridekiler / Yön: Hüseyin Karabey

Kardeşler / Yön: Ömür Atay

Kaos / Yön: Semir Aslanyürek

Kelebekler / Yön: Tolga Karaçelik

Sibel / Yön: Çağla Zencirci, Guillaume Giovanetti

Tuzdan Kaide / Yön: Burak Çevik

Yuva / Yön: Emre Yeksan


 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Biz de ‘nerde kaldın’ diyorduk...

Malum, ‘ilk kan’ı ‘Alien’ (1979) akıtmıştı. Ridley Scott’ın aksiyonla karışık sosyolojik öğelere de göz kırpan uzay geriliminin gördüğü ilgi adeta yeni bir türe kapı araladı. İkinci adımda (1986) kamera arkasına James Cameron geçerken tehlikeyi evrenin herhangi bir yöresinde hissettirmek yerine bizatihi yaşadığımız topraklarda görünür kılmak fikriyle birlikte John McTiernan’ın ‘Predator’ı katıldı aramıza. Çok sonraları (2000’lerin başında) bu iki ayrı ‘uzay mensubu’ aynı filmlerde (‘AVM: Alien vs. Predator’ ve ‘Aliens vs. Predator: Requiem’) boy gösterseler de solo çalışmaları her daim daha fazla gönül çelen oldu...


Lethal Weapon’
serisinin yazarıydı...
Gelelim günümüze... Artık şimdiki neslin de yeni ‘Predator’lara ihtiyacı var! McTiernan’ın çektiği ilk filmdeki kurbanlardan biri olarak askeri birliğin içinde yer alan Shane Black, kamera önünden arkasına terfi anlamına da gelen 2018 ürünü ‘Predator’ın yönetmeni kimliğiyle karşımızda. Bir zamanlar Hollywood’un en popüler senaristlerinden biri olan Black’in kaleminden çıkan yapımlar kreasyonunda ‘Lethal Weapon’ serisi, ‘The Last Boy Scout’, ‘Last Action Hero’, ‘The Long Kiss Good-
night’ ve ‘Iron Man 3’ gibi hatırı sayılır izler var... Ki yönetmen olarak da son derece sevimli bir film olan ‘Kiss Kiss Bang Bang’e (çok başarılı bir kara komediydi) de imza atmıştı.
Zamanımızın ‘Predator’ına gelince: Önce atmosferden Dünya’ya giriş yapan ve Meksika ormanlarına düşen bir uzay aracı görüyoruz. Geminin düştüğü yerde, tesadüfen uyuşturucu kartellerine karşı baskın düzenlemekte olan Amerikalı Yüzbaşı Quinn McKenna, olayın birinci elden tanığı oluyor. Araçtan çıkan ‘mahlukat’, yüzbaşının adamlarını yok ederken McKenna, gemiden ‘delil’ namına birtakım nesneler alıyor ve ayrıldığı eşiyle birlikte yaşayan, ‘sessiz dâhi’ karakterine sahip oğlu Rory’ye yolluyor. Sonrasında ortaya çıkan birtakım görevliler (onlara “kötü kalpli ‘Men in Black’ ekibi” diyebiliriz) duruma el koymaya çalışsalar da düğümü daha da karışık hale getiriyorlar. Bir noktadan sonra Yüzbaşı McKenna, bir grup ‘arıza’ asker ve biyolog Casey Brackett, koşulların yarattığı zorunlu bir birliktelikte hem görevlilere hem de sonradan ortaya çıkan bir diğer ‘Predator’a karşı mücadeleye girişiyorlar...
Senaryosunu Fred Dekker’la birlikte kaleme aldığı filminde Shane Black aksiyonla komedi arasında gidip gelen, dengesi çok iyi sağlanmış bir ton tutturuyor. Dünya dışı konukların niçin geldiklerini ve seyahatleri son zamanlarda neden sıklaştırdıklarını kendince bir gerekçe üzerinden açıklayan film, izlenmesi zevkli bir seyirlik olmuş.
Güle güle ölüyorlar...
Bu kez (‘Predator’ ya da ‘Avcı’, fark etmez) hangi saikle gelmiş olurlarsa olsun uzaylı düşmanlarla mücadele edenler Arnie benzeri güçlü kuvvetli kas yığını değil. Öte yandan yukarıda belirttiğim gibi neredeyse öyküdeki bütün karakterler, düştükleri durumlarla sürekli dalga geçiyor, meseleleri ti’ye alıyor, hayata veda ederlerken bile espri yapıyorlar. Predator da doğasına uygun (!) davranıyor, konuk olduğu gezegenin fani ev sahiplerini acımasızca yok ediyor. Bu açıdan filmdeki gelişmeleri genel olarak ‘güle güle ölüyorlar’ şeklinde tanımlamak mümkün. Oyunculuklara gelince: Başta Yüzbaşı McKenna’da Boyd Holbrook olmak üzere, oğlu Rory’de son dönem karşımıza sıkça çıkan minik yetenek Jacob Tremblay, biyolog Bracket’ta Olivia Munn, ‘arıza’ askerler grubunda Keegan-Michael Key, Trevante Rhodes, Thomas Jane, Alfie Allen, Augusto Aguilera vs. hepsi gayet iyiler...
Sonuç olarak ‘Predator’ hem nostaljik bir tat taşıyor hem de hınzır senaryo sayesinde aksiyonun yanı sıra komik sahnelerle dolu keyifli bir seyirliğe dönüşüyor. Malum, Ridley Scott ‘Alien’ı artık bambaşka bir form içinde ilerleyen ve Tarkovski’vari ‘uhrevi’ dertlerle örülü bir seriye dönüştürdü. Black ise geleneksel takılıp işin içine mizah katmış. Özetle bu, 80’ler mirasını yeniden taçlandırmayı başarırken kendi ruhunu ortaya koymaya çalışan çabayı kaçırmayın derim...



Olmaz olsun böyle arkadaşlık!
Eşini, üvey kardeşiyle birlikte trafik kazasında kaybetmiş Stephanie için oğlu Miles hayata tutunma yolundaki en önemli unsurdur. Onun üzerinden yaşadığı annelik deneyimlerini de, youtube üzerinden yayımlanan kanalı vasıtasıyla daha geniş kitleleri ulaştırır. Çalışkan bir öğrenciyi andıran genç kadının içe dönük dünyası, oğlunun arkadaşı Nicky’nin annesi Emily sayesinde kabuğunu kırar ve sosyallik kazanır. Bir içki davetiyle başlayan dostluk kısa zamanda aşama kaydedecektir: Stephanie’nin hayatındaki bu son derece alımlı ama öte yandan alkolik ve narsist yeni arkadaş, adeta okulu kırma vesilesidir. Tek bir romanla üne kavuşmuş ama arkasını getirememiş bir yazarla evli Emily, günün birinde ondan Nicky’yi okuldan almasını ister, lakin kendisi sırra kadem basar. Sonrasında Stephanie’nin hayatında yeni bir kapı aralanacaktır…

Filmin en iyi yanı Anna Kendrick
Darcey Bell’in aynı adlı romanından sinemaya uyarlanan ‘Küçük Bir Rica’ (‘A Simple Favor’), hayatına aniden dahil olan gizemli Emily’yle birlikte rutini bozulan Stephanie’nin yaşadığı gelgitler üzerine bir öykü anlatıyor. İş belli noktalardan sonra polisiye bir hal alıyor ve hem filmin ana karakteri hem de seyirciler bir entrikanın içinde dolanıp duruyoruz. Eski oyuncu kimliğiyle de hatırlanan, yönetmen olarak daha çok komedileri (‘Nedimeler’, ‘Ateşli Aynasızlar’, ‘Ajan’ ve son olarak da yeni nesil ‘Hayalet Avcıları’) imza atan Paul Feig (görüntüsü itibariyle Yves Saint Laurent’i andırdığını düşünüyorum), ‘Küçük Bir Rica’da yine yer yer mizah dolu anlar yakalamış ama filmin temel derdi tonu. Öykü bir komedi gibi başlayıp sonraları ciddi bir gerilime dönüşmek istiyor (hatta kimi gelişmeler ‘Gone Girl’ü hatırlatıyor) ama bu konuda pek de ikna edici olmuyor. Zaten hikâyenin gizemi de yapıştırma gibi duruyor.
Stephanie rolündeki Anna Kendrick’in sempatik ve etkileyici performansı ise filmin en iyi yanı. Emily’de izlediğimiz Blake Lively ise meseleye sadece güzellik ve hava katıyor gibi…

 İki buçuk yıldız
Küçük Bir Rica
Yönetmen: Paul Feig
Oyuncular: Anna Kendrick, Blake Lively, Henry Golding, Ian Ho, Joshua Satine, Bashir Salahuddin, Jean Smart, Andrew Rannells, Kelly McCormack, Aparna Nancherla, Dustin Milligan
ABD yapımı

**


Güzel ve ‘Canavar’…
Genç ve mutsuz bir kadın… Geçmişinde taşıdığı bir sır, başında ise baskıcı bir anne… Karşısına çıkan genç yabancı, onun için adeta bir can simidine dönüşüyor. ‘Canavar’ (‘Beast’), iki dışlanmış karakterin birbirini tamamlanması üzerine bir hikâye anlatıyor. Michael Pearce, kısa filmler ve bir bölümlük televizyon dizisi deneyiminden sonra ilk uzun metrajlı çalışmasında son derece etkileyici bir gerilime imza atıyor. Bir adada geçen öyküde çıkışsızlığını, çizgi dışı bir genç adamla aşmaya çalışan ama ilişkisi ilerledikçe kafası daha da karışan Moll’ün yaşadıklarını izliyoruz. İngiliz yönetmen, senaryosunu da kendisinin kaleme aldığı filminde seyirci olarak bizi tekinsiz bir atmosferin içine atıyor ve tıpkı ana karakteri gibi bir boşluğun içinde tutunacak bir dal ararken debelenip duruyoruz. Etrafta işlenen genç kız cinayetleriyle birlikte Moll, kurtuluşunu sağlayacak yegâne kişiden şüphe etme noktasına geliyor. Bu haliyle ‘Canavar’, geçmişte izlediğimiz ‘Sea of Love’ ya da ‘Entre ses mains’ gibi yapıtları da çağrıştırırken çizgi dışı karakterler arasındaki ilişki üzerinden de aklımıza ‘Badlands’ ya da ‘Bonnie and Clyde’ gibi klasikler geliyor.

‘Korku, gerilim, melankoli ve hüzün’
Michael Pearce’in önümüze koyduğu metin izleyicisi sıfatıyla bizi kimi ahlaki tartışmaların içine çekerken anlatım biçimi olarak da alttan alta BBC dizilerinin tadını alıyor gibiyiz. Ama sanırım ‘Canavar’ı kısaca ifade etme yolunda en çok ‘Korku, gerilim, melankoli, hüzün’ gibi tanımlara ihtiyaç duyuyoruz. Moll’da Jessie Buckley’in, sevgilisi Pascal’da da Johnny Flynn’ın döktürdüğü filmde anne Hilary’de Geraldine James de çok iyi oynuyor.
Bu tür filmleri finale bağlamak, çaresizlik içinde bir koridor ya da geçit bulma temalarına dayanılarak anlatılan öyküleri aklen, mantıken hatta vicdanen doğru noktalarda nihayete erdirmek zordur. ‘Canavar’ bu meselenin üstesinden de gelmeyi başarmış. Genel bir parantezle sonlandıralım: Bu yılki İstanbul Film Festivali’nde görüp beğendiğimiz kimi filmlerin ticari sinema ağında gösterileri son sürat sürüyor. Geçen hafta ‘Transit’, bu hafta da ‘Canavar’la birlikte ‘Western’ sahne sırasını alan yapımlar. Üçü de bence çok iyi yapıtlar, ‘hat-trick’ yapın (!) ve bu çizgi üstü filmleri kaçırmayın derim…

Dört yıldız
Canavar
Yönetmen: Michael Pearce
Oyuncular: Jessie Buckley, Johnny Flynn, Trystan Gravelle, Geraldine James, Oliver Maltman, Emily Taaffe, Shannon Tarbet  İngiltere yapımı

Diğer seçenekler…
Haftanın yenilerinden ‘Western’, Valeska Grisebach imzasını taşıyor, filmin başrollerinde Mienhard Neuman, Reinhardt Wetrek, Syuleyman Alilov Letifov ve Veneta Fragnova gibi isimler yar alıyor. Andaç Haznedaroğlu’nun yönettiği ‘Misafir’in oyuncaları ise şöyle: Saba Mubarak, Rawan Skef, Homam Hout ve Şebnem Dönmez. ‘Sosyopat’ı ise Kevin Forrest yönetmiş, kadroda Michael Draper, Erin McGarry, Jeffrey Arrington ve Dennis Fitzpatrick gibi isimler yer alıyor. ‘Mile 22’de Mark Wahlberg, Lauren Cohan, Iko Uwais ve Ronda Rousey’in başrolleri paylaşıyor, yönetmen Peter Berg. Hüsnü Hakan Gürtop imzalı ‘İçimdeki Hazine’de ise Demir Karahan, Cemre Melis Çınar, Fatih Ayhan ve Kimya Gökçe başrolleri paylaşıyor… ‘Organik Aşk’ın kadrosunda Gizem Karaca Ekmekçi, Mustafa Mert Koç, Tarık Papuçoğlu ve Ruhsar Gültekin başrollerde, yönetmen Kamil Çetin. Yönetmen koltuğuna Trey Edward Shults’un oturduğu ‘Gece Gelen’de (It Comes at Night’) Christopher Abbott, Joel Edgerton, Carmen Ejogo ve Riley Keough gibi isimler rol alıyor.

Yazının devamı...

Ortaya konan bu futbol Şampiyonlar Ligi’ne yetmez: Uçlarda yaşamak!

G.Saray bu sezona ‘son şampiyon’ kimliğiyle başladı ama ilk 4 haftada oyun olarak bunun hakkını veremedi. Alanya maçı hariç ne rakibi ısırıyor ne de organize bir oyun oynadığına dair ikna edebiliyordu. Bu görüntü dün de ilk 45’te tekrarlandı; bloklar bağlantısız, yardımlaşmasız ve baskısız.  Ve fakat 2. yarıda işler değişti. 10 dakikada  3 gol, liderlik yolunun ana istasyonları oldu.

Son 3 maçtaki karne: 6-0’lık galibiyet, 4-0’lık mağlubiyet ve son olarak 4-1’lik zafer... G.Saray uçlarda yaşıyor! Kasımpaşa karşısında alınan sonuca aldanılmamalı derim. Bence yine de takım sorunlu; dünkü skor da anlık patlamalarla geldi. Mesela forvet bölgesi: Eren’in gerçek kimliği hangisi? Gol öncesi kaçırdığı kafa vuruşu mu örneğin? Neyse, fizikte önemli bir meseledir; yükler dağıtılır. Dün de Galatasaray gol yüklerini dağıttı ve kazanmak için sadece forvetinin becerilerini beklemedi. Son olarak naçizane uyarım şu yöndedir: Ortaya konan futbol Şampiyonlar Ligi’ne yetmez...

RODRİGUES’İN ‘PAŞA’ KONÇERTOSU!

CAPE Verde’li kanat Rodrigues, dün kısa bir süre vites yükseltti ve takımının farkı açmasını sağladı. Özellikle 2. golü çok klastı. Aslında bu türden goller onun repertuarında sıkça yer alıyor. Nitekim geçen sezon Kasımpaşa’ya 2-1 yenilirken de benzer bir gole imza atmıştı...

Terim de dün Ozan Kabak’la adeta yabancı tartışmasına cevap verdi. 25 Mart 2000 doğumlu genç stoper Trezeguet’yi durdurmada çok başarılıydı. Gerçi bir penaltıya neden oldu ama yine de performansıyla göz doldurdu ve gelecek için ümit vaat etti.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES

Yazının devamı...

Kimdi giden, kimdi kalan?

Başka birisinin kimliğini üzerine geçirmek ve onun kaderini yaşamak... Sinema bu temayı zaman zaman kullanır ki, meselenin perdedeki şahikası bence Michelangelo Antonioni’nin Jack Nicholson’lı 1975 yapımı filmi ‘Yolcu’dur (‘Professione: reporter’). Haftanın yenilerinden ‘Transit’ benzer bir trüğü öyküsü içine katan bir yapım. Lakin kendisinden daha önceki adımlardan ilham aldığını söyleyemeyiz, çünkü filmin senaryosu Anna Seghers’in 1942 tarihli romanına dayanıyor. Yani ortada orijinal bir metin var; ama galiba Christian Petzold’un filmi kendisini daha da orijinal yapan bir dokunuşa sahip. O da şu; yönetmen senaryoyu kaleme alırken romanda anlatılanları günümüze taşımış ve Avrupa’nın şimdiki hali pürmelalini Seghers’in kitabı üzerinden tasvire koyulmuş.



Bir tereddüdün romanı...

Önce kısaca hikâye diyelim: Alman birlikleri Paris’e doğru ilerlemektedir. Nazi zulmünden kaçan Georg, Avrupa’yı terk edip yeni bir hayata yelken açmak istemektedir. Önüne bir fırsat çıkar; hayatını kaybeden Weidel adlı komünist bir yazarın evrakı eline geçer ve onun kimliği üzerinden hareket etmeye başlar. Hedef, Marsilya üzerinden Meksika’ya gitmektir... Bu sırada Marie adlı genç bir kadına âşık olur. Bu durum, planlarını yeniden gözden geçirmesine neden olur...

Alman sinema geleneği içinde Batı’nın vicdanı türünden bir refleksle hareket eden ve çoğunlukla ait olduğu topraklarla meselesi olup bir noktada “Gitmek mi zor, kalmak mı zor?” denklemiyle yüzleşmek durumunda kalan insanların öykülerini anlatan Christian Petzold, ‘Transit’te de benzer refleksler üzerinden ilerleyen bir metni sinemaya uyarlamış. Bu uyarlama filmin ana karakteri, yönetmenin önceki çalışmalarından ‘Barbara’daki kadın doktorun Doğu Almanya’yı terk edip etmeme noktasındaki tereddüdüyle aynı sularda geziniyor. Aslında meselenin ucu Seghers üzerinden Stefan Zweig’a kadar bile uzatılabilir. Dönemin Alman aydınlarında hep o ruh durumu ve ikilemi vardı: Ya ülke terk edilecek ve Nazizm belası atlatılana kadar yurtdışında bir hayat sürülecekti ya da durup mücadele edilecekti ama bu mücadele sonunda ölmek de vardı, üstüne üstlük Alman faşizminin ne olacağı da belirsizdi; Hitler’in rejimi baki de kalabilirdi.

Petzold, romanı köklerine bağlı kalarak güncelleştirirken Yahudilerin, yerini göçmenler almış ve böylelikle zamanımızın öncelikli meselesi, ‘mülteci sorunu’na dikkat çekmeye çalışmış. Ve bu dokunuşlar öyle zarifçe, öyle ince olmuş ki ortaya enfes bir film çıkmış. Ana karakter için Marsilya bir noktadan sonra onun ‘Araf’ına dönüşürken Georg, âşık olduğu Marie, Marie’nin birlikte olduğu doktor Richard derken hikâyenin gelgitleri açısından ‘Transit’ bir noktadan sonra, yabancı bir eleştirmenin de vurguladığı gibi ‘Casablanca’ tadına ulaşıyor.

‘Almanlardan iyi kaleci çıkar’

Bu arada kişisel bir not: Benim için filmin en güzel sahnelerinden birinde Georg, göçmen çocuğu Driss’le top oynuyor. Ufaklık, Georg’un kaledeki yeteneklerine ithafen “Alman mısın? Almanlardan iyi kaleci çıkar” diyor... Sözün özü Petzold, ‘Transit’e futbolun geçmişten günümüze uzanan bir gerçeğini de iliştirmiş!

‘Victoria’dan da hatırladığımız Franz Rogowski’nin Georg’ta son derece etkileyici bir performans sergilediği yapımda François Ozon’un ‘Frantz’ından tanıdığımız Paula Beer de Marie’de, sade ve gizemli güzelliğiyle bir kez daha karşımıza çıkıyor.

‘Transit’, dertleri, vicdani yaklaşımı ve zaman zaman şiirselleşen anlatımıyla yılın en iyi yapımlarından biri. Geçmişten günümüze bazı meselelerin, insanlığın geçirdiği onca evreye rağmen pek değişmediğine ilişkin de bir hatırlatma...
Kesinlikle kaçırmayın derim...

ALFA KURT (BEŞ ÜZERİNDEN ÜÇ YILDIZ)

Yönetmen: Albert Hughes


Ah o çağda biz de yaşasaydık!

20 bin yıl öncesi, Avrupa... İnsanlık, avcı-toplayıcı döneminde... Kabilesinin önde gelenleriyle ilk avına çıkan genç Keda yaralanır ve öldü sanılarak kaderiyle baş başa bırakılır. Bir süre sonra kendine gelen delikanlı, önce burkulan ayağına çözüm bulmaya çalışır, sonra da kabilesine dönmeye çabalar. Keda’nın dönüş yolunda bir yâreni olacaktır; sürüsüyle kendisine saldırdığında yaraladığı bir kurt...

Orijinal ismi ‘Alpha’ olan ve bizde ‘Alfa Kurt’ Türkçe çevirisiyle gösterime giren film, öykü olarak yeni bir şey sunmuyor. Hatta belli bir noktadan sonra insan-hayvan dostluğunu işleyen yapımların klişelerine sırtını dayıyor. Ama yönetmenliğini Albert Hughes’un (kendisini, kardeşi Allen’la birlikte çektiği ‘From Hell’ ve ‘The Book of Eli’ gibi filmlerden hatırlıyoruz) üstlendiği ‘Alfa Kurt’, genel olarak enfes kadrajlarıyla dikkat çekiyor (bu noktada görüntü yönetmeninin ismini zikredelim: Martin Gschlacht). Ayrıca kimi yerlerde tercih edilen grafik anlatım, Zack Snyder’ın ‘300 Spartalı’sını akla getiriyor.

Filmin asıl gönül çelen yanının ise dostluğun bir ucunda duran kurdun hal, tavır ve mizansenlerinin bir belgesel gerçekliğinde perdeye taşınması olduğunu düşünüyorum. Köpek ya da kedi besleyen sinemaseverler, ‘Alfa Kurt’u bu yanıyla daha çok sevecekler... Salondan çıktığınızda filmin belki de en çok bu yönüyle zihninizde yer ettiğini fark edeceksiniz.

Tarkan: Gümüş Eyer!

Öte yandan bana sorarsanız Albert Hughes imzalı bu çalışmanın bir başka özel yanı daha var; bugün itibariyle artık fazlasıyla yok ettiğimiz, canına okuduğumuz bu gezegenin filmdeki bakir görüntüleri, ranttan, beton yığınlarından uzak hali, kendi doğal dengesi içindeki işleyişi bambaşka bir huzur veriyor. Toparlarsak; öyküsü çok da çekici olmasa da yukarıda altını çizdiğimiz özellikleriyle ilgiyi hak eden bir çalışma ‘Alfa Kurt’. Son bir not: Basın gösteriminden çıkışta kimi sinema yazarı arkadaşlarıma da söylediğim gibi genç Keda’yla kurdun dostluğu, ‘Tarkan’ın ‘Gümüş Eyer’ macerasını akla getiriyor!

Diğer seçenekler

Haftanın yenilerinden ‘Komplo’yu (‘Backstabbing for Beginners’) Per Fly yönetmiş, oyuncular Theo James, Ben Kingsley, Jacqueline Bisset, Belçim Bilgin ve Rachel Wilson. Ahmet Karaman imzalı ‘Baba Ben Kayboldum’un başrollerinde Yiğit Kirazcı, Baran Akbulut, Yıldız Çağrı Atiksoy, Yiğit Kirazcı ve Bestemsu Özdemir gibi isimler var. Yeni nesil ‘Keloğlan’ın yönetmeni Süleyman Mert Özdemir, oyuncular Atilla Doğukan Türkyılmaz, Yağmur Ün, Kaya Akkaya ve Asuman Dabak. ‘Zifir-i Azap’ın başrollerinde Ümit Acar, Ömer Baran, Burhan Çelik ve Özge Pirçek gibi isimler var, yönetmen Haydar Işık. Haftanın animasyon seçeneği ise yönetmenliğini Noel Cleary-Sergio Delfino ikilisinin üstlendiği ‘Arı Maya 2: Bal Oyunları’ (‘Maya the Bee: The Honey Games’).

 

 

 

Yazının devamı...