GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Adeta ‘Hayırsızada’...

İstanbul’un tarihine vâkıfsanız o utanç dolu sayfayı biliyor olmalısınız. Yok eğer bilmiyorsanız hemen hatırlatalım: 1910’da şehrin sakinlerinden 80 bine yakın köpek, Fransa’ya ihraç edilmek için toplandı ama karşı taraf bir süre sonra yapılan anlaşmadan vazgeçti. Bu durumda yetkililer onca hayvanı, ‘resmi’ kayıtlarda Sivriada olarak geçen yere taşıyıp bıraktı. Halk, o çok sevdiği sokak dostlarına yapılan bu muameleye karşı kendince çözüm aradı, onlara yiyecek taşımak suretiyle baktı. Ama üstesinden gelemedi, köpekler bir süre sonra aç susuz kaldı, birbirlerini parçalar hale geldi ve çığlıklar eşliğinde öldü. Bu utançla birlikte İstanbul halkı lanetlendiğini düşündü, ‘Sivriada’nın ismi ‘Hayırsızada’ oldu ve 1912’deki deprem de bu katliama bağlandı...

Köpek Adası Yönetmen: Wes Anderson Oyuncular: Bryan Cranston, Koyu Rankin, Edward Norton, Bob Balaban,
Bill Murray, Scarlett Johansson, Greta Gerwig, F. Murray Abraham, Frances McDormand, Yoko Ono ABD-Almanya ortak yapımı (5 üzerinden 3 yıldız)


‘Diktatörlük’ göndermesi
Çizgi dışı bir yönetmen olan Wes Anderson, son filmi ‘Köpek Adası’nda (‘Isle of Dogs’) kariyerindeki ilk hamle olan ‘Fantastic Mr. Fox’tan (2009) sonra bir kez daha animasyon dünyasına geri dönerken ‘Hayırsızada katliamı’na benzer bir hikâye anlatıyor. Filmin konusu kısaca şöyle: Kurgusal şehir Megasaki’nin kedisever belediye başkanı Kobayashi, ‘Köpek gribi’ salgını nedeniyle şehirdeki bütün köpekleri toplatıp ‘Çöp Adası’na yollar. Adaya sürülenler arasında başkanın manevi oğlu Atari’nin köpeği Spots da vardır. Minik Atari, Spots’u bulmak için yola çıkar ve adada Rex, Boss, Duke ve King isimli elemanlardan oluşan, Şef adlı bir sokak köpeğinin öncülük ettiği ‘Çete’yle birlikte araştırmaya koyulur...
‘Köpek Adası’, Wes Anderson’ın o çocuksu coşkusuyla beslenen, delidolu, kendine özgü mizahından tonlar taşıyan bir animasyon olmuş. Alt metinde ise altı kalın çizgilerle çizilmiş bir ‘Diktatörlük’ tasviri var: Kendi zevkine, beğenisine, yaklaşımlarına göre dünyayı, toplumu dizayn etme çabasına soyunan bir belediye başkanı, komplo teorileriyle uyutulan bir toplum, suçu ‘dış mihraklar’a yükleyen bir anlayış, ‘köpek gribi’ne çözüm bulan bilim insanını önce hapse atan, sonra da zehirleyen bir zihniyet...
‘Politik’ bir Wes Anderson
Evet, “Wes Anderson’ı ilk kez bu kadar politik gördük” diyebilirsiniz, haklısınız. Öte yandan ben kendi adıma Anderson sinemasını ve mizah anlayışını kendime pek yakın görmem, ‘Köpek Adası’ da bana kalırsa yer yer güldüren, ‘Politik doğruculuk’ anlamında tabii ki ‘doğru’ yerde duran ama pek derinleşemeyen bir film olmuş. Anderson’ın grafik anlatımı ve görselliği elbette çok iyi. Ayrıca kimi Batılı eleştirmenler bazı sahnelerin Kurosawa’nın 1970 tarihli filmi ‘Dodes’ka-den’e gönderme olduğunu yazmışlar ama söz konusu yapımı izlemediğim için bu konuda pek bir fikrim yok. Ancak bütün bu olumlu yanlarına karşın ‘Köpek Adası’ içerik ve ruh anlamında sanki mesela bir Miyazaki filmleri tadında, çarpıcılığında ya da etkileyiciliğinde gelmedi bana. Tabii ki bu ‘Köpek Adası’nın bendeki tortusu; birçok eleştirmen arkadaşımın Anderson’ın filmini çok beğendiğini söylemeliyim.
Son olarak seslendirme kadrosunda Bryan Cranston, Edward Norton, Scarlett Johansson, Bill Murray ve Yoko Ono gibi isimlerin bulunduğunu belirteyim.

Wes Anderson, ‘Köpek Adası’yla kariyerindeki ikinci animasyona (ilki‘Fantastic Mr. Fox’tu) imza atmış.

Mutluyuz ama çok sıkılıyoruz...

Kız (Anna) güzel, oğlan (Will) yakışıklı... New York’ta yaşıyorlar, birbirlerine âşıklar, kız yüksek lisans yapıyor, oğlan dekorasyonla uğraşıyor, seks hayatları da ideal... Ama bilirsiniz burjuvalar böylesi rutinde heyecan arar, suyu bulandırır. Nitekim günün birinde kız, “Benim yüzümden başka kadınlarla olamıyorsun, yeni ilişkileri tatmalısın” mealinde bir şeyler söylüyor. Benzer bir cevap karşı taraftan da geliyor. Sonuçta suya atılan küçük taş, büyük bir dalgaya dönüşüyor; ikili farklı ilişkiler yaşayıp aynı evi paylaşırken ilişkilerini sürdürürken, deneyimlerini birbirlerine aktarmaya başlıyor.
“Rahat battı” derler ya, konusu bu minvalde gelişen ‘İlişki Durumu: Açık İlişki’ (‘Permission’), 70’ler furyasında karşımıza çıkan ‘seks filmleri’nin sofistike bir çerçevede entelektüelize edilmiş haline benziyor. Anna’nın eşcinsel ilişki yaşayan erkek kardeşi üzerinden de felsefe yapmaya çalışan ama sonuçta hiçbir yere varamayan, sinematografik açıdan da vasatı aşamayan bir film var huzurlarımızda.
Belki de şöyle bir yargıda bulunmak lazım: ‘Grinin Elli Tonu’ serisi tadında ama şükür ki meseleyi üç yerine tek bir filmle geçiştirmişler...

İlişki Durumu: Açık İlişki Yönetmen: Brian Crano
Oyuncular: Rebecca Hall, Dan Stevens, Gina Gershon, François Arnaud, David Joseph Craig, Morgan Spector, Jason Sudeikis,
ABD yapımı Yönetmen: Michael ve Peter Spierig
Oyuncular: Helen Mirren, Jason Clarke, Sarah Snook, Finn Scicluna-O’Prey, Tyler Coppin, Emm Wiseman, Eamon Farren ( 5 üzerinden 2 yıldız)

Alma mazlumun ahını...

Silah tasarımcısı William W. Winc-
hester’ın eşi Sarah, lanetlendiklerine inanıyordu. Çünkü kocasının ürettiği tüfekler onca insanın canına kıymıştı. Sarah Winchester’a göre hayatını kaybedenlerin ruhları peşini bırakmıyordu. Eşinin tüberkülozdan ölümünün ardından medyum ve büyücülere başvurdu, onlar da kendisine Kaliforniya-San Jose’de satın aldığı evi sürekli inşaat halinde tutmasını önerdiler; çünkü evde çalışma olduğu sürece ruhlar onu rahatsız etmeyecekti. Sonuçta ortaya 161 odası, 40 yatak odası, 2 salonu, 47 şöminesi bulunan bir yapı çıktı. Halen turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri olan bu mekâna ‘Winc-
hester Gizemli Evi’ adı verildi.
Haftanın yenilerinden ‘Winchester Gizemli Ev’, işte bu malikâne ve Sarah Winchester odağında bir gerilim öyküsü anlatıyor. Şirket yetkilileri, sahibelerinin akıl sağlığını kaybedip kaybetmediğine dair tetkiklerde bulunması için işinin ehli bir doktoru, Eric Price’ı malikâneye yolluyorlar. Bir bilim insanı olan doktor, çok geçmeden evdeki ‘doğaüstü’ varlıklarla tanışıyor.
Michael ve Peter Spierig kardeşlerin imzasını taşıyan yapım, genel bir çerçevede ‘Poltergeist’, ‘Ruhlar Bölgesi’ ve ‘Korku Seansı’ türü ‘Perili ev filmleri’ni, bilim insanı ve metafizik çelişkisi açısından da ‘The Awakening’i hatırlatmanın dışında pek bir etki yaratmıyor. Helen Mirren ve Jason Clarke gibi oyuncuların varlığı da sonucu değiştirmemiş.

Winchester Gizemli ev Yönetmen: Michael ve Peter Spierig
Oyuncular: Helen Mirren, Jason Clarke, Sarah Snook, Finn Scicluna-O’Prey, Tyler Coppin, Emm Wiseman, Eamon Farren
Avustralya-ABD ortak yapımı (5 üzerinden 2 yıldız)

Diğer
seçenekler

Selman Kılıçaslan imzalı ‘Bütün Saadetler Mümkündür’de Kemal Uçar, Nilay Erdönmez, Arif Erkin ve Ruhi Sarı gibi isimler rol alıyor. Oprah Winfrey, Reese Witherspoon, Mindy Kaling gibi oyuncuların boy gösterdiği ‘Zamanda Kıvrılma’ (‘A Wrinkle in Time’) Ava DuVernay imzasını taşıyor. Volkan Adıyaman’ın yönettiği ‘Vallahi Hortladı’da başrolleri Burak Şahin, Doğa Konakoğlu, Bülent Mert ve Taner Şafak paylaşıyor. ‘Son Oyun’, Sinan Tabanlı ve İlhan Akgül ortak imzalı bir yapım, kadroda İlhan Akgül, Ali Sürmeli, Recep Yağızoğlu ve Deniz Oral.gibi isimler var. Meltem Bozoflu imzalı ‘Cici Babam’da Onur Buldu, Mahir İpek, Derya Karadaş rol alıyor. ‘Horoz Bayram’ı Mustafa Diyar Demirsoy yönetmiş, oyuncular Abdullah Aslan, Sahra Zeyni, Hüseyin Taş ve Şükran Çağman. Haftanın bir diğer animasyon seçeneği ‘Maşa ile Koca Ayı 2: Sonsuz Arkadaşlık’ı Oleg Kuzovkov yönetmiş. Mücahit Pehlivan’ın yönettiği ‘Sandık’ta ise Celal Bıyıklı, Adnan Tunalı ve Sinem Yılmaz oynuyor.


‘Bütün Saadetler Mümkündür’


Festival sırası Ankara’da..

İstanbul Film Festivali geçen hafta sona erdi, şimdi şenlik sırası Ankara’da. Bu yıl 29’uncusu düzenlenen ve perşembe günü başlayan etkinlik 29 Nisan’a kadar sürecek. Festival boyunca 55’i uzun metraj, 19’u belgesel ve 84’ü kısa olmak üzere toplam 158 film izleyiciyle buluşacak...

Yol Kenarı

Organizasyonda ünlü Japon yönetmen Kenji Mizoguchi adına bir retrospektif sunulurken 1968’in 50’nci yılına atfen ‘Her Daim Genç: 68 Sineması’ adlı bir bölümde de ‘Easy Rider’, ‘Woodstock’, ‘May Fools’, ‘La Chinoise’ ve ‘Marianne & Juliane’ adlı klasikler gösterilecek. ‘Ulusal Yarışma’ya katılan 10 filmi ise Barış Pirhasan başkanlığında, Songül Öden, Güven Kıraç, Şebnem İşigüzel ve Meryem Yavuz’dan oluşan jüri değerlendirecek... “İyi seyirler başkent” diyoruz...
Not: Film gösterimleri Büyülü Fener Sineması’nda gerçekleştirilecektir.


 

Yazının devamı...

Sessizlik lütfen...

Amerikalılar için aile her şeyin önündedir. Tüm felaketlerin de... Hatta dünya yıkılsın fark etmez, felaketler hayırlara bile vesile olur. Çoğu kez dağılmış ya da dağılmakta olan bireyleri, bağları yeniden toplamak, ilişkileri güçlendirmek, tekrar bir araya getirmek gibi işlevleri üstlenir. Nasıl mı? Hemen sinema bilgilerimize başvuruyoruz: ‘Yarından Sonra’ (‘The Day After Tomorrow’), ‘2012’, ‘Dünyalar Savaşı’ (‘War of the Worlds’), ‘San Andreas Fayı’ vs... Örnekler çok da, hemen ilk elde gelen popüler yapımların ismini zikredelim dedim...

Ah şu ‘aile bağları’

Dışarıda büyük övgülere boğulan ve neredeyse gerilim sinemasının yatağını değiştiriyormuşçasına göklere çıkarılan ‘Sessiz Bir Yer’ (‘A Quiet Place’), bu haftadan itibaren bizim salonlarımıza da uğruyor. Ve gelin görün ki dağ fare doğurdu; John Krasinski’nin kendi çekip senaryosunu Bryan Woods ve Scott Beck’le birlikte kaleme aldığı (bu arada başrolünü de oynadığı) film, girişte hatırlattığımız felaket filmlerinin bütçe açısından az ölçekli tekrarı. Farklı olarak ‘bağımsız’ karakterliymiş gibi yapıyor ve alçak perdeden seslenirken ‘aile bağları’na da sımsıkı yapışıyor.

Öyküyü özetlersek, zaman diliminden bahsedilmiyor. Lakin ortada distopik bir hal ve gidişat var. Senaryonun geçmişini sorgulamamıza izin vermediği bir durum yaşanıyor, o da şu: İnsanlık birtakım yaratıkların hüküm sürdüğü bir düzende hayatını sürdürmektedir. Bu yaratıklar sese duyarlı, maazallah en küçük tıkırtıda bile yanınızda bitiyor ve sizi yok ediyor. Abbott’lar ise çekirdek aile olarak bu koşullarda ayakta kalmanın yollarını bulmuş; baba Lee, eşi Evelyn, kızı Regan ve oğlu Marcus’la işaret diliyle konuşuyor, gürültü çıkarmamak için son derece sessiz yaşıyorlar ve hayatlarını bu şekilde idame ediyorlar. Ve fakat bir gün balık avlamak için baba ve oğul yola koyulduğunda hayatları değişiyor...

‘Alien’ ve ‘Dünyalar Savaşı’nı çağrıştıran kareler...

Krasinski, ‘Sessiz Bir Yer’de kendince bir atmosfer kurmayı başarıyor ama öykü kendi içinde inandırıcılık açısından o kadar defo barındırıyor ki, hele finalde gelinen nokta, filmin adeta kendi kendisini inkâr etmesine neden oluyor. Sessizliğin yaşamak için tek kriter olduğu bir ortamda yeni bir çocuk isteği de film boyunca yanıtını bulamadığımız bir mesele olarak duruyor. Daha önce kaybettikleri çocuklarının hatırasına mı böyle bir hamleye soyunuyorlar, anlaşılmıyor. Üstelik aile, “Böyle bir dünyaya çocuk getirmek istemiyorum”un gerçekten de karşılığının olduğu bir ortamda hayatını sürdürüyor... Öte yandan sessizliği bozma adına öykü boyunca sahaya sürülen istem dışı olayların birçoğu da fazlasıyla zorlama (dolayısıyla birçok sahne ‘Seyirciyi gereyim’ derken pek de germiyor). Ayrıca hikâyenin kilit noktalarından birini, Tim Burton’ın ‘Mars Attacks’ı daha zekice ve esprili bir şekilde hallediyordu.

Kimi kadrajları itibariyle ‘Alien’ ve ‘Dünyalar Savaşı’nı fazlasıyla çağrıştıran ‘Sessiz Bir Yer’in metaforik anlamda bir değerinin olduğunun altı çizilebilir: Sesini yükselten toplumlardan hoşlanmayanlar için ilham kaynağı olması...

Bu arada ailenin kutsanmasında ya da göklere çıkarılmasında bir problem yok ama işin içinde Amerikan sineması olunca kameranın ayarı kayıyor.

Oysa bu dünya hepimize yeter...

Yıl 1892... ‘Vahşi Batı’nın kuralları, yerini oturmuş bir devlet yapısına bırakırken kader, eski hesapları birikmiş iki düşmanı aynı yolculuğun parçası haline getirir. Devlet, bir zamanlar kendisine karşı mücadele eden Cheyenne şefi Sarı Şahin’in doğduğu topraklara geri dönmesine izin verir. Çünkü artık ölmek üzeredir. Yolculuğun sorumluluğu ise Yüzbaşı Joseph J. Blocker’da olacaktır. Zamanında en yakın arkadaşlarını Kızılderililerin yok ettiği yüzbaşı, başta görevi kabul etmese de dayatılan koşullarla bu yolculuğa çıkacaktır...

‘Vahşiler’ (‘Hostiles’), sinema serüvenini uzun süre oyuncu olarak sürdüren, daha sonra da kamera arkasına geçen Scott Cooper’ın imzasını taşıyor. Yönetmenlik kariyerine Jeff Bridges’e ‘En İyi Erkek Oyuncu’da Oscar getiren ‘Çılgın Kalp’le (‘Crazy Heart’) başlayan Cooper, ‘Vahşiler’de modernist bir western hikâyesi anlatırken hem muazzam bir atmosfer kuruyor hem de insanın insana zulmünün (bazılarımız buna ‘ırkçılık’ da diyor) tarihsel hatırlatmalarından birine soyunuyor. Öykü ise uzak ve yakın geçmişin acılarıyla yeterince nefretle dolmuş karakterlerin (buna kocası ve çocukları Komançiler tarafından katledilen Rosalie Quaid de dahil), bir noktadan sonra iç hesaplaşmaya girmeleri ve uzlaşma durumunda kalmaları gibi noktalardan beslenerek ilerliyor. Özellikle Christian Bale’in sürüklediği ‘Vahşiler’ (ki başta ‘Posta Arabası’ olmak üzere genel olarak ‘John Ford filmleri’ havasında),
sayısal açıdan bereketli haftanın kayda değer seçeneklerinden.

 

Kaç kere söyledik, oynamayın şu genlerle...

Frankenstein’dan beri aynı meselenin etrafında dönüp duruyoruz. Ne zaman genetik kodlarımızla oynanmaya kalkışılsa sonuçlar kötü oluyor. Haftanın yenilerinden ‘Rampage: Büyük Yıkım’ (ki ilham kaynağı bir ‘bilgisayar oyunu’) benzer sularda yüzen bir film. DNA üzerinden araştırmaya soyunan ama bunu servetine servet katmak için yapan bir şirketin uzay istasyonundaki patlamanın artçıları, dünyaya yansır. Yeryüzüne düşen parçalar bir orangutanın ve kurdun büyümesine ve ortalığın karışmasına neden olur.

Vakti zamanında ‘George’ adlı orangutanı kaçak avcıların elinden kurtaran ve ona işaret dilini öğreten primatolog Davis Okeye, duruma el koyar ve koca Chicago’yu cehenneme çeviren yaratıklara karşı mücadeleye soyunur.

Daha önce de bir başta felaket filmini, ‘San Andreas Fayı’nı yöneten Brad Peyton imzalı ‘Rampage: Büyük Yıkım’, formülleri uygulayan, öykü ve anlatım açısından sırtını klişelere dayayan bir yapım. Ama görsel efektleri gayet iyi, inandırıcı ve kendisini izleten türden.

George da kendi çapında bir King Kong olarak yeterince sevimli. Bütün bunlar yetiyorsa salona alalım sizi... 

Taş Devri’nde iki devre...

İngilizler futbolu nasıl icat etmiş olabilir? ‘Taş Devri Firarda’ (‘Early Man’) bu konuya açıklık getiriyor! ‘Tavuklar Firarda’ ve ‘Wallace ve Gromit Yaramaz Tavşana Karşı’ gibi popüler ‘stop-motion’ animasyonların yönetmeni Nick Park’ın imzasını taşıyan yapım, gökten düşen bir meteorun soğuyup futbol topuna dönüşmesiyle açılıyor. Ardından da ‘Taş Devri’ni yaşayan bir grupla ‘Bronz Çağı’na geçmiş ve kapitalizm, rant, ‘endüstriyel futbol’ gibi sömürü kavramlarıyla tanışmış bir topluluk arasındaki bir meselenin (daha uygar görünümlüler, daha alt kültürde gördüklerinin vadilerine, maden bulma adına göz dikiyor) ‘güzel oyun’ sayesinde çözülmesini izliyoruz.

‘Taş Devri’ ekibinin genç Dug’ı, tesadüfen keşfettiği futbolu, cemaatine öğreterek yıldızlar topluluğundan oluşan ‘Real Bronzino’ karşısına dikiliyor ve bir anlamda, Lord Nooth’un kurduğu kötücül düzeni yıkmak için 90 dakika mücadeleye soyunuyor.

Öykü çatısı olarak ‘Cehennemde İki Devre’yi ama daha popüler olduğu için de asıl olarak ‘Zafere Kaçış’ı andıran, dönem itibariyle de kimi bölümleriyle ‘A.R.O.G.’u da çağrıştıran ‘Taş Devri Firarda’, belki Nick Park’ın önceki yapıtları seviyesinde değil ama sevimli ve kimi esprileri itibariyle de çekici bir film. ‘İngiliz humoru’yla bezeli yapım, bu sezon Premier Lig’de muhtemelen ilk iki sırayı alacak olan City ve United’a ithafen olsa gerek, öykünün geçtiği coğrafyayı da ‘Manchester yakınlarında bir yer’ (oysa bu sezon Avrupa’da fırtına gibi esen Jürgen Klopp’un Liverpool’u ama neyse!) olarak tarif etmiş.    

İki buçuk yıldız ‘Arada’ kaldım, ben arada…

Arada

Yönetmen: Mu Tunç

Oyuncular: Burak Deniz, Büşra Develi, Eriş Akman, Deniz Celiloğlu, Selim Bayraktar, Ceren Moray, Seda Akman

Türkiye yapımı

90’lı yıllar… İlgilendikleri, yaptıkları müziklerin, sevdikleri sanatçıların bu coğrafyanın değerleri ve kökleriyle uyuşmadığına inanan ve çözümü ‘dışarıda’, kendilerince ‘vaat edilmiş topraklar’ olduğuna inandıkları yerlerde arayan gençler… Dönemleri itibariyle zaten öfkeliler, bir de hayat ve değerler üstlerine gelmekte.

Mu Tunç imzalı ‘Arada’, böylesi bir topluluk içinde Ozan’ın hikâyesine yoğunlaşıyor. İlkelerine ve doğrularına bağlı olduğu için tutunamamış bir Türk Sanat Müziği sanatçısının oğlu olan Ozan, müzikal köklere sahip çıkılmasına gerektiğine inanan ve dükkânında kaset, plak vs. satan arkadaşı Deniz’in, doğum gününde ona hediye olarak vermek istediği biletin (ki böylelikle Kaliforniya’ya gidebilecektir) peşine düşüyor. Ve kız arkadaşı Lara’yla sonu belirsiz bir serüvene atılıyor…

Fikirler güzeldir, özellikle de kâğıt üzerinde... Ama işin içinde sinema olunca, edebiyattan farklı olarak başka bir anlatım biçimine de ihtiyaç hâsıl olur. ‘Arada’, ‘Ya sev ya terket’ mantığının ortasında rotasını arayan gençlerin öyküsünü doğru noktalardan anlatma derdinde ama bunu sinematografik olarak başardığı söylenemez. Oyunculuklar da bazen iyi (bu arada en iyi tipleme ‘Elazığlı korsan taksici’ olmuş) bazen de çok amatörce. Ama nihayetinde şunu söylemek mümkün: Sinemamızın çeşitliğe ve farklı fikirleri ihtiyacı var. Bu açıdan bu tür çabalara soyunmak gerekiyor; ilk vuruşta top ağlarla buluşmasa da…

Diğer seçenekler

Sebastian Lelio imzalı ‘Fantastik Kadın’ın (‘Una mujer fantastica’) kadrosunda Daniela Vega, Francisco Reyes, Luis Gnecco ve Aline Küppenheim var. Deniz ve Zaim Güvenç’in birlikte yönettikleri ‘Eğreti Gelin: Ladik’te başrolleri Yeşim Salkım, Sevinç Meşe ve İlkay Kayku paylaşıyor. Kadrosunda Stanislav Duzhnikov, Christina Brodskaya ve Alexander Korshunov gibi isimlerin yer aldığı ‘Zamanın Sınırında’yı (‘Rubezh’) Dmitry Tyurin yönetmiş. Haftanın yerli komedisi ‘Oflu Hoca Trakya’da’ Adem Kılıç imzasını taşıyor, oyuncular Çetin Altay, Gökhan Yıkılkan, Gülhan Tekin ve
Ececan Gümeci. ‘Kardeşim İçin Dera’nın başrollerinde ise İlker Kızmaz, Cem Uçan, Berna Koraltürk gibi isimler var, yönetmen Murat Onbul.


 

 

 

Yazının devamı...

Geçmiş içimde bir ok…

Geçmişteki acılarını kapı önünde bırakarak yeni bir hayata atılmak isteyen dört kardeş... Fakat o uzaklaşmak, aralarına mesafe koymak istedikleri neyse, tam da hayatlarının yanı başında tekrar karşılarına dikilecektir... Kim bilir, belki de kapıyı Guillermo del Toro araladı. Meksikalı yönetmen, İspanya üzerinden anlattı gerilim-korku hikâyelerini, önce ‘Şeytanın Belkemiği’ (‘El espinazo del diablo’), sonra da ‘Pan’ın Labirenti’ (‘El laberinto del fauno’) geldi. Derken Alejandro Amenabar sahne aldı, ‘Tez’ ve ‘Aç Gözünü’yle keşfedildi, sonrasında başyapıtı ‘The Others’ı artık uluslararası sermayeyle çeker oldu.

Sakin ve gizemli...
Benzer bir dikkat çekici hamle J.A. Boyana’dan geldi; ‘Yetimhane’yle (‘El orfanato’) yaptı çıkışını, peşi sıra daha geniş sularda boy gösterdiği ‘Kıyamet Günü’ (The Impossible’) ve ‘Canavarın Çağrısı’ (‘A Monster Calls’) gibi çalışmalara imza attı. Ve şimdi de ‘Yetimhane’yle ‘Kıyamet Günü’ne senarist olarak imza atan Sergio G. Sanchez huzurlarımızda. İspanyol sinemacı yukarıda çok kısa bir özet geçtiğimiz ilk uzun metrajlı yönetmenlik çabası ‘Karanlık Sır’da (‘Marrowbone’), İngiltere’den Amerika’ya taşınmak zorunda kalan ve burada yeni bir geleceği kovalayan kardeşlerin hikâyesini anlatıyor.
Son derece sakin anlatımı, gayet özenli görüntü çalışması, 60’lar sonunu başarıyla tasvir eden yapısı ve ‘The Others’a selam yollayan bölümleriyle ‘Karanlık Sır’, bence sınıfı geçiyor. Öyküsündeki gizemi de ser verip sır vermeden ölçülü adımlarla paylaşıyor ve nihayetinde etkisini, seyircinin zihnine ve damarlarına adeta sindire sindire zerk ediyor. Genç oyuncuların performansları da cabası. Sonuç itibariyle ‘Karanlık Sır’ için, festival haftasında ticari sinemadaki en iyi seçenek diyebiliriz.

KARANLIK SIR

5 üzerinden 3.5

Yönetmen: Sergio G. Sanchez Oyuncular: George MacKay, Anya Taylor-Joy, Charlie Heton, Mia Goth, Matthew Stagg, Kyle Soller, Nicola Harrison
İspanya yapımı 

Demode ve heyecansız...…

Adeta ‘Aileler yarışıyor’ haftasındayız. Yerli kanatta ‘Karımı Gördünüz mü?’, ‘Eyvah Karım’, ‘Kızım ve Ben’, ‘Dua Et Kardeşiz’ isimli filmler vizyona çıkarken yabancılar cephesi de ‘Eski Kocam(ız)’la (‘Forget About Nick’) meseleye dahil oluyor. Hoş, bu filmin de ‘yerli’ bir yanı var, kadrosunda Haluk Bilginer’i
barındırıyor.
Filmin öyküsü kısaca şöyle: Eski bir model olan ve artık moda işinde kendine gelecek arayan Jade’i kocası terk etmiş ve gencecik bir modelle çıkmaya başlamıştır. Hayatının bu karışık döneminde, kocasının eski karısı ortaya çıkar ve kaldığı koca apartman dairesinde hakkı olduğunu iddia eder. Bu durum önce çekişmeye, sonra da iki tarafın birbirini anlama çabalarına ortam hazırlar...
Kâğıt üzerinde pek de problemli görünmeyen bu öykü peliküle yansıdığında aynı sonuçları vermemiş. Bir zamanlar çok sevdiğimiz yönetmenlerden olan Margarethe von Trotta’nın, ne yazık ki demode ve hiçbir heyecan sunmayan anlatımıyla ‘Eski Kocam(ız)’, sezonun vasat altı çalışmalarından biri olarak
kayda geçecek gibi görünüyor.

Eskİ Kocam(ız)

5 üzerinden 2

Yönetmen: Margarethe von Trotta Oyuncular: Ingrid Bolso Berdal, Katja Riemann, Haluk Bilginer, Tinka Fürst
Almanya yapımı

Diğer seçenekler…
Raşit Çelikezer imzalı ‘Eyvah Karım’ın kadrosunda Wilma Elles, Yosi Mizrahi, Asuman Dabak ve Köksal Engür gibi isimler var.

M. Çağatay Tosun’un yönettiği ‘Vatana Millete Can Feda’nın başrollerini Burak Özçivit ve Kerem Bürsin paylaşıyor. ‘Karımı Gördünüz mü?”de ise Peker Açıkalın, İvana Sert, Nuri Alço ve Coşkun Göğen gibi oyuncular rol alıyor, yönetmen Bülent Pelit. ‘Yerliler haftası’nın bir başka seçeneği Murat Gürvardar imzalı ‘Kızım ve Ben’, oyuncular Cemal Hünal, İrem Helvacıoğlu ve Zülal Memişoğlu. ‘Dua Et Kardeşiz’i Hamza Yaman yönetmiş, Gökhan Demir, Eray Kaman ve Ayhan Taş gibi isimler de rol almış. Miniklere seslenen ‘Louis & Luca: Büyük Peynir Yarışı’ (‘Louis & Luca: The Big Cheese Race’) isimli animasyon Rasmus A. Siverstsen, ‘Fındık İşi 2’ (‘The Nut Job’)
ise Cal Brunker imzasını taşıyor.

 

 

Yazının devamı...

Âlem sanalsa kral benim

Başlat: Ready Player One (****)

Yönetmen: Steven Spielberg

Oyuncular: Tye Sheridan, Olivia Cooke, Lena Waithe, Ben Mendelsohn, Mark Rylance, T.J. Miller, Simon Pegg, Win Morisaki, Philip Zhao, Hannah John-Kamen ABD yapımı


Malum, Steven Spielberg 70’lerde (yakın arkadaşı George Lucas’la birlikte) artık bugün birer klasik kabul edilen filmleriyle sinemanın yatağını değiştirirken ‘Yedinci Sanat’ı çocuksulaştırmak ve yaşını küçültmekle suçlanmıştı. Daha sonrasında sürekli bu algıyı değiştirmek için uğraştı ve nihayetinde ‘Schindler’in Listesi’yle Oscar’a uzanırken, başta Akademi olmak üzere cümle âleme büyüdüğünü de gösteriyordu. ‘The BFG’yi dışarıda tutarak son dönemde çektiği ‘Savaş Atı’, ‘Lincoln’, ‘Casuslar Köprüsü’ ve ‘The Post’a bakıldığında, bir tür ‘tarih yazıcılığı’na soyunduğu görüldü.

Dün itibariyle salonlarımıza uğrayan ‘Başlat: Ready Player One’ ise Spielberg’ün ‘genleri’ne döndüğünü ve ‘gelecek zaman’dan seslenirken ‘popüler kültür’e derin saygısını ifade ettiğini de gösteriyor.

King Kong, T-Rex, ‘The Iron Giant’, ‘The Shining’ vs. vs...

Ernest Cline’ın 2011 tarihli romanından yazarla birlikte Zak Penn’in kaleme aldığı senaryodan uyarlanan filmin konusu şöyle: Yıl 2045... Dünya adım adım felakete sürüklenirken insanlık bir anlamda huzuru, ‘OASIS’ adlı sanal âlemin zihinlere kaçış sağlayan ortamına sığınmakta bulmuştur. Sistemin kurucusu James Halliday, ölümünün ardından bıraktığı görüntülü mesajda yönetimi OASIS’te sakladığı dijital yumurtayı bulan kişiye devredeceğini bildirmiştir. Bu hedefe varmak isteyenlerin üç aşamalı bir sınavdan geçmesi gerekmektedir. Teyzesiyle yaşayan yetenekli genç Wade Watts, Parzival adlı ‘avatar’ıyla yarışmaya katılır ve dikkatleri üzerinde toplar...

‘Başlat: Ready Player One’, ‘popüler kültür’ün zihinlere ve kitlelere sunduğu imgelerin çok büyük parantez içinde toplamı gibi. Film o kadar geniş bir kulvarda ve göndermeler bütününde ilerliyor ki, uğramadığı istasyon, durak yok adeta... Öyle ki sanal âlemdeki ilk sınavda DeLorean üretimi arabalara, ‘Geleceğe Dönüş’ hatırlatmalarına, King Kong’a ve (bizatihi Spielberg’ün kendi ürünü olan) ‘Jurassic Park’tan T-Rex’e rastlıyoruz. Keza film göndermelerine göz atarsak ‘Saturday Night Fever’ (ve de tabii ki ünlü Bee Gees klasiği ‘Staying’ Alive’) ve tabii ki ‘The Shining’ var. Burada bir ara parantez açmam lazım: Ben tabii ki ‘Başlat: Ready Player One’da en çok ‘The Shining’ göndermesine vuruldum. Stephen King’in filmi beğenmemesinden kimi karelerin birer birer tekrarına kadar olan geniş gönderme sekansı, muhteşemdi. 
Bitmedi, ‘Child’s Play’in ana karakteri ‘Chuckie’, ‘The Iron Giant’, ‘Buckaroo Banzai’, Atari oyunları, Rubik Küpü, ‘Final Fantasy’ derken birçok kuşaktan izleyicinin gönül telini titreten referanslarıyla Spielberg büyük bir kolaja soyunmuş.       


Filmde başrolleri ‘Wade/Parzival’ rolündeki Tye Sheridan ve ‘Samantha/Art3mis’i canlandıran Olivia Cooke paylaşıyor.

‘Arif v 216’ gibi sanki...

Katılır mısınız bilmem ama, ‘Başlat: Ready Player One’ bu yapısıyla bana, geçmişin koridorlarında gezinirken şimdiki zamana ve geleceğe de uzanan ‘Arif v 216’yı hatırlattı.

Bu tür göndermeler bütünü yapımlar, “Referanslar iyi hoş ama ya filmin kendisi?” sorusuna kapıyı aralar. Spielberg, bu meselenin üstesinden gelmiş, yönetmenin klasik ‘naif yanlara’ sahip bakış açısını da beraberinde taşıyan ‘Başlat: Ready Player One’, öyküsüyle sizi kendine bağlayan, görselliğiyle de büyülü bir dünyanın içine atan bir seyirlik olmuş.

Avatarların (Parzival, Art3mis, Aech, Daito ve Sho) önce rekabeti, sonra da dayanışmaları üzerinden gerçek dünyada verilen savaş, Halliday’in eski stajyerlerinden Sorrento’nun ‘kötü adam’a dönüşerek sistemi ele geçirme çabası derken ‘Spielberg dede’, bu kez de bize ‘sanal gerçekçilik’ âleminde geçen bir masal anlatıyor.

Sonuç? Tye Sheridan, Olivia Cooke, Lena Waithe, Ben Mendelsohn, Mark Rylance (‘Casuslar Köprüsü’nde de Spielberg’le çalışan İngiliz aktörün burada canlandırdığı ve Steve Jobs çağrışımı yapan Halliday karakteri, fiziksel açıdan da hafiften ‘Wayne’s World’deki Garth’ı andırıyor), Simon Pegg gibi oyuncuların sürükledikleri filmi kaçırmayın derim. 70’ler ve de 80’ler nostaljisi de cabası...


  

KELEBEKLER (***)

Yönetmen: Tolga Karaçelik
Oyuncular: Bartu Küçükçağlayan, Tuğçe Altuğ, Tolga Tekin, Hakan Karsak, Serkan Keskin, Ercan Kesal, Ezgi Mola
Türkiye yapımı

‘Kelebekler’ özgürdür...

Yıllar sonra buluşan, hasret gideren, birbirlerini tanıma fırsatı bulan kardeşler... ‘Modern zamanlar’ın ilişkileri, dertleri, tasaları derken uzakta kalmış, uzağa düşmüş yakınlıklar... Tolga Karaçelik’in, Sundance’te ‘Dünya Sineması Büyük Jüri Ödülü’ne uzanan çalışması ‘Kelebekler’ öyküsünü bu tema etrafında biçimlendiriyor. Filmde üç kardeşten en büyükleri Cemal’i (diğerleri Suzan ve Kenan), 30 yıldır görmedikleri babaları arıyor ve köye gelmelerini söylüyor. Almanya’da yaşayan astronot ağabey, seslendirme ve dizi oyunculuğu yapan Kenan’ın İstanbul’daki evine uğruyor, çok geçmeden mutsuz evliliğini sonlandırma derdindeki Suzan da aralarına katılınca üçlü yola çıkıyor. Köye vardıklarında da farklı bir sürecin parçası oluyorlar.

Varoluşsal meseleler yaşayan bir imam...

‘Gişe Memuru’ ve ‘Sarmaşık’ filmleriyle tanıdığımız Karaçelik, ‘Kelebekler’de öyküsünü absürd komedi şeklinde perdeye taşımış. Bu hedefe genel olarak varılmış. Film komedinin sularına ulaştığında rahatlıyor, ritmini buluyor ama duygusallaşmaya ve karakterler, özellikle baba figürü üzerinden hesaplaşmaya başladığında denge sağlanamıyor. Komediyle dram arasındaki geçişler sorunlu ve bu, filmin ritminde gelgitler yaşanmasına neden oluyor. Tabii ki tercih yönetmenindir her zaman ama belki de sadece komediye yüklenilse ve duygusallık aralarına, istasyonlarına gerek duyulmasa, uğranılmasa daha iyi olurmuş. Keza bu durum oyuncu performanslarının çizgisini de etkilemiş, özellikle Suzan’ı canlandıran Tuğçe Altuğ, hesaplaşmaya soyunulan sahnelerde fazla teatral kalmış. Üç kardeşe genel olarak bakıldığında karakter olarak Kenan (bu rolde Bartu Küçükçağlayan’ı izliyoruz) öykünün yıldızı gibi duruyor. Ara karakterlerde ise ‘varoluşsal’ sorunlar yaşayan ve giderek ‘Don Camillo’ tadına ulaşan imam (Hakan Karsak) ön plana çıkıyor ve belli bir noktadan sonra filmin en sürükleyici unsuruna dönüşüyor.

Ve müzik... ‘Sarmaşık’la yeniden hatırlanan ‘Deniz Üstü Köpürür’ (ki ‘İftarlık Gazoz’da da kullanılmıştı) gibi Grup Gündoğan’ın ‘Bir Yaz Daha Bitiyor’u (Kişisel bir not: Üniversite zamanları, 1987 yazı... Hayatımızda ilk kez Akdeniz sahillerine yollanırken Antalya-Kaş-Patara hattında defalarca dinlediğimiz bir şarkıydı), ‘Kelebekler’ vesilesiyle hatıralardaki yerinden kalkıp aramıza tekrar katılır mı, bekleyip görelim... 

Son olarak zor koşullarda çekilen ‘Kelebekler’, özgürce uçsun diyelim...


 

Diğer seçenekler...

Joachim Trier’in yönettiği ‘Thelma’da başrolleri Eili Harboe, Kaya Wilkins ve Henrik Rafaelsen paylaşıyor. Ömer Faruk Yardımcı imzalı ‘Arapsaçı’nın kadrosunda Hakan Meriçliler, Açelya Topaloğlu ve Şinasi Yurtsever gibi isimler var. ‘Ruhlar Evi’nde (‘The Spiritualist’) Jane Merrow, Julie T. Wallace, Ian Reddington ve Petra Bryant rol alıyor, yönetmen Carl Medland. Miniklere seslenen ‘Bizim Köyün Şarkısı’nı Tuğçe Soysop yönetmiş, oyuncular Berat Efe Parlar, Esat Polat Güler ve Dora Dalgıç. Yerli gerilim ‘Kâbus’, Tuncer Gürbüz imzasını taşıyor, filmin kadrosunda Mustafa Arya, İlayda Özdoğan, Yaşar Aydınoğlu ve Ece Baykal gibi oyuncular yer alıyor. Dimitri Logothetis’in yönettiği ‘Kickboxer: Misilleme’nin başrollerinde ise Jean-Claude Van Damme, Mike Tyson ve Christopher Lambert var. ‘12 Savaşçı’da (‘12 Strong’) başrolleri Chris Hemsworth, Navid Negahban ve Mic-
hael Shannon
paylaşıyor, yönetmen Nikolai Fuglsig. Yerli animasyon ‘Sagu&Pagu: Büyük Define’ de yönetmen olarak Engin Baştürk’ün imzasını taşıyor.

Üç yıldız
‘Dostum’ yardım edince…
11 Eylül’ün ardından olası yeni saldırıları önlemek için harekâta soyunan Amerika, 12 kişiden oluşan bir ‘Özel Kuvvetler’ birliğini Afganistan’a gönderir. Başlarında, daha önce saha tecrübesi ve savaş deneyimi olmayan eğitimci bir yüzbaşı olan ekip, burada Taliban’a karşı mücadele eden General Dostum’la işbirliği yapar ve Mullah Razzan komutasındaki güçlerle savaşır.
Yönetmenliğini Nicolai Fuglsig’in üstlendiği ‘12 Savaşçı’ (’12 Strong’), belli noktalarda Amerikan propagandasına ve kahramanlık gösterisine soyunsa da ilginçtir sinematografik olarak ortamı ve sıcak çatışma anlarını, seyircisine sanki orada bulunuyormuş hissiyle yansıtan, muharebelerin gerçekçi atmosferini başarıyla perdeye taşıyan etkili bir yapım olmuş
General Dostum karakterinin derinlikli çizilmesi ve Afganistan coğrafyasının kendine özgü koşullarının bu karakter ve adamları üzerinden sunulması, ifade edilmesi de bence senaryonun bir başka başarısı. Ama tabii ki ‘12 Savaşçı’, “Biz daha önce Ortadoğu’ya ve buralara neden geldik, sonrasında neler oldu?” gibi genel sorularla ve büyük resimle ilgilenmiyor.
Filmde ‘Özel Kuvvetler’in başındaki yüzbaşı Mitch Nelson’ı, Hollywood’un Kıvanç Tatlıtuğ’u (nam-ı diğer ‘Thor’) Chris Hemsworth, General Dostum’u İranlı aktör Navid Regahban, Mullan Razzan’ı da bizim Numan Acar (en son Fatih Akın’ın ‘Paramparça’sında karşımıza gelmişti) canlandırıyor.


12 Savaşçı
Yönetmen: Nicolai Fuglsig
Oyuncular: Chris Hemsworth, Navid Regahban, Michael Shannon, Numan Acar, Michael Pena, Trevante Rhodes, Geoff Stults, Rob Riggle, William Fichtner ABD yapımı

 

 

Yazının devamı...

Gel gidelim ‘tost’a gönül...

Ah şu Hitchcock... Freud’u nasıl yorumladıysa, ‘Sapık’taki ana karakterinin bilinçaltına ‘anne’ figürünü öyle bir yerleştirdi ki, o tarihten bu yana perdede ne vakit elini kana bulayan ya da bulamaya hazır bir erkeğe rastlasak, savunmasını “Benim annem, güzel annem” diyerek yapıyor. Onur Ünlü’nün ‘vizyona çıkan’ son filmi ‘Manyak’, adeta Hitchcock’un klasiğine bu coğrafyadan bir sesleniş ya da daha doğru bir ifadeyle, ‘yerli ve milli’ bir saygı duruşu...
Ama aslında ‘Manyak’ın asıl ilham kaynağı Flash TV’nin bir zamanlar çok tutmuş serisi ‘Gerçek Kesit’. Hatırlanacağı gibi söz konusu program kimi üçüncü sayfa haberlerinin canlandırılması esasına dayanıyordu. Perihan Savaş’ın anlatıcı olarak görev aldığı ‘Gerçek Kesit’in ‘gerçek’ yıldızı ‘Sarı bıyık’ lakaplı Cahit Kaşıkçılar’dı. Seride yer alan bütün oyuncular gibi Bursalı olan Kaşıkçılar, ‘Manyak’ın senaryosuna da imza atmış.
Önce kısaca konu diyelim: Temizlik görevlisi olarak çalışan Rıza, birlikte yaşadığı annesine fazlasıyla düşkündür. Öyle ki bu düşkünlük aile hayatı kurmasına da engel olur. Günün birinde karşıki apartmana taşınan çocuklu ve dul bir kadına ilgi duymaya başlaması ise ruh ve zihin yapısında gelgitlere yol açar. Rıza kadına ısmarladığı tostu bir ilişkinin başlangıcı olarak kabul ederek kendi hayal dünyasında ilerlemeye koyulur...



Şöyle bir görünüp geçenler!
Onur Ünlü, kuşkusuz son dönemin en verimli yönetmeni... ‘Cingöz Recai’ vizyona girdi, ‘Manyak’ bu hafta salonlarımıza uğruyor, ‘Put Şeylere’, ‘Aşkın Gören Gözleri İhtiyacı Yok’ ve ‘Kırık Kalpler Bankası’ beklemede. Bu üretkenlik, eleştirilere neden oluyor. Doğrusu ben kendi adıma sinemada böyle bir kriterin olduğunun çok da farkında değildim. Bize öğretilen ya da miras bırakılan şuydu, bir film iyidir ya da kötüdür (ya da ortadır, neyse). Yönetmen dediğin kişiyse bir hayata bazen bir film, bazen de ne bileyim, 11, 21, 31, 41, 51; çekebildiği sayıda filmi barındırır. Önemli olan her adımda stilini, sesini, kendine özgü bakışını yansıtabilmesi. Tamam, farkındayım, eleştirilerin açılımı şu: “Çok fazla film çekiyor, bu yüzden de özensiz davranıyor, aceleye getiriyor” ama ben ortada bir özensizlik ya da acelecilik olduğu kanısında da değilim. Onur Ünlü’nün son dönemde bu kendi çizgisi dışına taşan tek yapıtı vardı bence; o da ‘Cingöz Recai’.



‘Manyak’ ise kadrajlar, karakterler ve ruh olarak ilham alınan orijinal yapıta bağlı (ya da sadık) kalınarak çekilmiş. Kuşkusuz bu bir tercih ama bence filmin eksikliği gibi gözüküyor; çünkü perdeye daha fazla Onur Ünlü dokunuşu yansıyabilirmiş. Öte yandan ‘Sapık’a yönelik göndermeler gayet iyi. Başta Kaşıkçılar olmak üzere filmde yer alan ‘Gerçek Kesit’ ekibi üzerine düşeni yerine getiriyor. Serkan Keskin, Türkü Turan, Sırrı Süreyya Önder, Metin Üstündağ, Mehmet Erdem, Hazar Ergüçlü, Erkan Kolçak Köstendil, Öner Erkan, Hazar Ergüçlü, Feride Çetin, Muhsin Akgün gibi isimler de filmde şöyle bir görünüp geçiyorlar...
Sonuç? ‘Manyak’, Onur Ünlü’nün farklı patikalarda yürüme çabasının yeni bir örneği. Evet, keşke daha iyi olsaymış ama bazen adımın kendisi bile takdire şayandır. Hem her filmin başyapıt olması gerekmez, zaten olamaz da...

Diğer seçenekler...
Xavier Legrand’ın yönettiği ‘Velayet’te (‘Jusqu’a la garde’) başrolleri Denis Menochet, Lea Drucker, Thomas Gioria ve Mathilde Auneveux paylaşıyor. Hazar Ergüçlü, Ozan Uygun, Halil Babür ve Doğaç Yıldız’ın başrollerini paylaştığı ‘Kar’ı Emre Erdoğdu yönetmiş. ‘Martı’da Onur Buldu, İrem Sak, Öner Erkan, Sahra Şaş ve Erşan Utku Ölmez gibi isimler rol alıyor, yönetmen Erkan Tunç. ‘Bordo Bereliler 2: Afrin’, Erhan Baytimur imzasını taşıyor, oyuncular Cenk Ertan, Halil İbrahim Kalaycıoğlu, Cavit Çetin Güner ve Kübra Dilara Çelen. Sedat Yetkin’in yönettiği ‘Zat-ı Mahfuz’da ise Beşir Öner, Taha Yasin Eyigün, Mehmet Demirtaş ve Ahmet Özdemir gibi isimler rol alıyor.

‘Velayet’ (4 Yıldız)


‘Kar’ (4 Yıldız)

Çocuklar Sana Emanet

Yönetmen: Çağan Irmak Oyuncular: Engin Akyürek, Şerif Sezer, Hilal Altınbilek,  Birsen Dürülü, Ogün Kaptanoğlu, Osman Alkaş, Eren Devrim, Parla Şenol, Çağdaş Yılancı, Ümmü Pütgül Türkiye yapımı


( 3 yıldız)

Ruhumun insanları...

Çağan Irmak, sinemamızın modern (ya da ‘şimdiki’ diyelim) zamanlarında hem geleneğe sahip çıkan hem de bu gelenek içinde farklı yollar, öyküler arayan bir yaratıcı. Son dönemde irtifa kaybına uğrasa da kendisi, öz ve yetenek itibariyle her daim umut beslediğimiz ve güvendiğimiz isimlerden (en azından benim için). Bu haftanın mönüsünde yer alan son filmi ‘Çocuklar Sana Emanet’, iki ana koldan akıyor. Bu kollardan biri gerilim türüne saygı duruşu içeren ve bizden bir katkı olarak nitelendirilecek öyküsü; diğeri de bu hikâye içinde son dönemde daha fazlaca kıyıya vurmuş toplumsal bir yaraya parmak dokunuşu...
Film, geçirdiği trafik kazası sonucu iki kişinin (biri eşi) ölümüne neden olan bir içmimarın ‘iç hesaplaşması’ üzerine gelişen bir öyküye sahip. Lakin bu hesaplaşmasının psikolojisi herkesten farklı ve çok çok ağır oluyor, çünkü mimar Kerem’in hayatını doğaüstü yaratıklar ziyaret etmeye başlıyor...
Çağan Irmak’ın ‘gerilim sineması’na olan ilgisi malum. İlk adımlarından ‘Mustafa Hakkında Her Şey’, keza ‘Karanlıktakiler’ ve tabii ki ‘Kâbuslar Evi’ serisi, bu yolda daha önceki deneyimleri. ‘Çocuklar Sana Emanet’, tema açısından ‘Ruhlar Bölgesi’ ve ‘Korku Seansı’ türü yapımların (ki onların da piri ‘Poltergeist’tı) havasını taşıyor (Hatta öyküdeki şifacı kadının da Batı’daki karşılığı ‘Paranormal’ olayları çözen uzmanlar diyebiliriz). Filmin perdeye taşıdığı yara ise ‘çocuklara taciz’ meselesi. Bence Irmak’ın gerilim formatı içinde bu türden güncel bir sorunu (ki aslında kadına, çocuğa ve hayvana cinsel istismar, taciz ve şiddet kurbanlar açısından gündelik hayata ait bir gerilim ve azap, öte yandan da toplumsal açıdan da büyük bir utanç) ele alması, hatırlatması ve kendince bir tavır koyması takdire şayan. Peki film biri ana, diğeri ara iki arter üzerinde ilerlerken sinematografik olarak nasıl bir noktaya ulaşmış ya da bir ortak payda bulabilmiş mi? Doğrusu ‘Çocuklar Sana Emanet’, Çağan Irmak filmografisi içinde üst sıralarda yer alabilecek bir çalışma değil ama ben kendi adıma, yine de dertleri ve yönetmen olarak çabasını kayda değer buldum.
Son olarak görsel efektler açısından not düşeyim; hastanedeki yaratık ‘Harry Potter’daki ‘Lord Voldemort’u, köydeki ise ‘Yüzüklerin Efendisi’ndeki ‘Gollum’u hatırlatıyordu. Bir de kaza sahnesi sinematografik olarak etkileyiciydi.

Pasifik Savaşı: İsyan

Yönetmen: Steven S. DeKnight Oyuncular: John Boyega, Scott Eastwood,
Cailee Spaeny, Jing Tian, Burn Gorman, Charlie Day, Rinko Kukichi,
Karan Brar, Wesley Wong ABD-Çin ortak yapımı


(3 yıldız)

‘Heavy metal’lerin dönüşü

Dünyamıza göz diken uzaylı ‘ağır metal’lerin saldırısı sürüyor. Kuşkusuz bu konuda kimse ‘Transformer’ların eline su dökemez (çünkü beşinci filme ulaştılar bile) ama Pasifik üzerinden ortalığı karıştıran Kaiju’lar da boş durmuyor, 2013’teki ilk adımın (‘Pasifik Savaşı’ yani) ardından bu yıl yeniden huzurlarımızdalar...
Önce çıkan özeti diyelim: İnsanlık, Pasifik Okyanusu’ndaki bir yarıktan dünya yüzeyine çıkan devasa yaratıklarla (isimleri ‘Kaiju’) mücadele etmek için benzer boyutlara sahip robotlar tasarlar. ‘Avcı’ anlamına gelen ‘Jaeger’ adı verilen bu ‘Dünyalı’ metal yığınlarının hareketini, içlerindeki iki pilot (biri sağ, diğeri soldan sorumludur), senkronize biçimde sağlar.
Haftanın yenilerinden ‘Pasifik Savaşı: İsyan’ın (‘Pacific Rim: Uprising’) öyküsü Kaiju’lara karşı kazanılan zaferin 10 yıl sonrasında geçiyor. Bir şekilde yeniden ortaya çıkan düşmana bu kez yeni neslin temsilcileri direnecektir. Bu grupta ilk filmin kahramanlarından General Stacker Pentecost’un oğlu Jake, eski pilot ortağı Nate, ailesini bir Kaiju saldırısında kaybetmiş olan Amara gibi gençler vardır.
‘Star Wars’ tadı...
Yönetmenliğini, daha çok kimi TV dizilerinde çalışmış olan Steven S. DeKnight’ın üstlendiği yapımda, devasa robot karakterlerden dolayı öncelikle ‘Transformers’ serisi akla geliyor. Öte yandan savaşçı gençler aralarındaki hiyerarşi, dayanışma ve dostluğun yanı sıra üniformalı görüntüler filme, ‘Star Wars’ (ki ana karakterlerden Jake’te, yeni ‘Star Wars’ serisinde Finn’i canlandıran John Boyega’yı izliyoruz) tadı veriyor. İşin içine ‘yeni güç’ Çin’i de dahil eden öykü, orijinal olmasa da film beklentileri belli ölçülerde karşılıyor, ayrıca görsellik de yeterince tatmin edici. Tek problem, son dönemdeki diğer örneklerde (buna duruma elbette ‘Süper kahraman’lı yapımları da dahil ediyoruz) olduğu gibi alabildiğine gürültülü
aksiyon sahneleri.

 

 

 

Yazının devamı...

Tarih ‘direkten’ döndü...

FUTBOL üç ihtimalli bir oyun. Lakin 1999’dan bu yana Kadıköy’de oynanan Fenerbahçe-Galatasaray derbileri iki ihtimalli geçiyor. Sarı-Kırmızılılar, dün Saracoğlu’na ‘Lider’ unvanıyla gelirken makûs talihini de değiştirmek istiyordu. Dile kolay, 19 yıllık bir hasret vardı ortada

Maça konuk takım oyuna hâkim bir görüntüde başladı. Sakindi Terim’in öğrencileri; top dolaştırıyor, rakip alanda daha fazla görünüyordu. Kocaman’ın talebeleri ise kontra bekliyor gibiydi. Eskiler hep derdi; “Futbol, güreş değil ki oyuna puan versinler”, Galatasaray oynadı ama daha net pozisyonları bulan taraf Fenerbahçe oldu.

Öte yandan ilk yarının not düşülmesi gereken yanı orta hakemin ‘kartsızlık yemini’ydi (Bülent Yıldırım bu yeminini ikinci yarının başında Fernando’ya gösterdiği‘sarı’yla bozdu).

BAROS’TAN MAİCON’A

Maçın ikinci 45 dakikalık bölümü Sarı-Kırmızılıların daha net pozisyonlarıyla başladıysa da skora yansıyan bir şey yoktu. Fernando’nun sakatlanarak yerini Donk’u bırakması Fenerbahçe lehine bir gelişme gibi görünse de Sarı-Lacivertlilerin pratiğe yansıyan bir avantajını göremedik.

Oyunun son bölümüne girilirken Kocaman elindeki en ‘kreatif’ hamleyi, Valbuena’yı sahaya sürdü, Terim de geçen haftanın yıldızı Sinan Gümüş’ü...

89’da karşılaşmanın en kritik pozisyonunu izledik. Maicon’un kullandığı frikik, yan direkten autu çıktı. Bu vuruş, 17 Mart 2012’de, Baros’un son dakikada üst direkten dönen ve ‘lanet’i az daha bitirecek olan pozisyonunu hatırlattı. Keza bir başka ‘tarihi’ fırsatı Ciğerci uzatmada harcadı.

MAÇIN ADAMI: VOLKAN-MUSLERA

Dün, iki tecrübeli eldiven önemli kurtarışlara imza attılar. Karşı karşılarda ve cepheden gelen toplarda takımlarını, skor olarak geri düşmelerini engellediler..

Yazının devamı...

Komedi bunun neresinde?

İngiliz sinemasının geçen yılki üretim hanesinde en çok dikkat çeken (ve başta Oscar olmak üzere ödüllere boğulan, takdir gören) filmler, etkileyici sinematografiler eşliğinde ilerlese de belli bir noktadan sonra hamasete soyunan ve kahramanlık dozajı yükselen ‘Dunkirk’ ve ‘En Karanlık Saat’ti. Aynı coğrafya, 2017’de başka bir cepheye daha el atarak, Sovyetler Birliği’nin siyasi tarihine ve komünist sisteme son derece alaycı, karikatürize ve aşağılayıcı bir şekilde yaklaşan bir yapımı, ‘Stalin’in Ölümü’nü (‘The Death of Stalin’) de sahaya sürdü. Sağduyularına güvendiğim kimi İngiliz eleştirmenlerin bile göklere çıkardığı ve yıldızlara boğduğu bu yapımın, doğrusu iyi niyetli bir çaba olduğunu söylemek zor.

Önce kısaca öykü diyeyim: Yıl 1953. Josef Stalin, Moskova Radyosu’nda verilen bir klasik müzik konserinin kaydını, dinlemek için ister. Lakin canlı yayımlanan konser kaydedilmemiştir. ‘Diktatör’ün hışmından korkan teba, bir an önce harekete geçer, radyonun yöneticisi konseri seyircileriyle birlikte tekrarlatır. Kayıt Stalin’e ulaştırılır. Ve fakat ‘Diktatör’ o gece felç geçirir ve çok geçmeden ölür. Bu manzara karşısında partinin ileri gelenleri, iktidar oyununda yer kapmak hamle yarışına girişirler. Güvenlik Şefi Lavrenti Beria başta olmak üzere Nikita Kruşçev, Georgy Malenkov, Vyacheslav Molotov, Anastas Mikoyan, Nikolai Bulganin; hepsi kartların yeniden dağıtılacağı sistemde kendilerine ikmal aramaktadır...

Daha çok dizi dünyasında (yazar ve yönetmen olarak) ürün vermiş bir isim olan İskoçya doğumlu Armando Iannucci’nin imzasını taşıyan ‘Stalin’in Ölümü’, bir kere esprileri, vurguları, oyuncuların vücut dilleri ve ‘Batı değerleri’ne (özellikle o dönemin Hollywood sinemasına) yaptığı göndermeleriyle çok İngiliz kokuyor. Bu, bence yeterince yabancılaştırma yaratıyor. Ama asıl mesele senaryo (ki Iannucci’yle birlikte David Schneider ve Ian Martin kaleme almış); bütün karakterleri öyle karikatürize ve abartılı çizmiş ki, film eleştiri ve sisteme (ya da döneme) vurgu çizgilerini aşıp hakaret düzeyinde seyrediyor.


‘Stalin’in Ölümü’nü, Putin’e olan öfkenin bir tezahürü olarak görmek de mümkün.

Stalingrad olmasaydı!

Peki böylesi bir ‘komedi’ (ki ben bütün film boyunca iki ya da üç yerde güldüm, doğrusu izlediğimiz şeyin iyi bir komedi olduğu kanaatinde de değilim) çekilmez mi? Çekilebilir elbet. Hatta şu bile öne sürülebilir: “Zaten adamlar kendileriyle de dalga geçiyorlar, ‘Emret Başbakanım’ı izlemediniz mi?” Evet izledik ama orada belli bir sanat çizgisi ve düzey vardı; burada sanki her yerden nefret fışkırıyor.

Belki muhafazakâr ya da ortodoks bir solcu tavrıyla hareket ediyor gibi görünebilirim ama (bu arada asla ‘Stalinist’ değilim!) sanki şöyle bir vicdana sahip olmak gerekiyor diye düşünüyorum: Siz ‘Dunkirk’ gibi bir tahliye vakasını bile kahramanlık olarak sunmaya çalışırken bu filmde dalga geçtiğiniz kimi karakterler ve onların ait olduğu coğrafya, Stalingrad’da Nazilere karşı insanlık tarihinin en büyük sınavlarından birini verdi ve muhtemelen dünyanın gidişatını değiştirdi. Dolayısıyla geçmişin bize bıraktığı bu tür miraslar, ne türden bir film yaparsanız yapın, ne türden bir öykü anlatırsanız anlatın, belli bir vicdan ve sağduyu gerektiriyor diye düşünüyorum.

Kadroya gelince: Başta Kruşçev’de karşımıza gelen Steve Buscemi olmak üzere Simon Russell Beale (Beria), Jeffrey Tambor (Malenkov), Michael Palin (Molotov), Adrian McLoughlin (Stalin), Rupert Friend (Stalin’in oğlu Vassily), Andrea Riseborough (Stalin’in kızı Svetlana), Jason Isaacs (En karikatürize çizilmiş karakter olan General Zhukov), Olga Kurylenko (orkestranın solisti Maria Yudina); bütün bu deneyimli isimler üzerlerine düşeni fazlasıyla yerine getiriyor ve canlandırdıkları tarihi kişilikleri ve kurgusal karakterleri, alabildiğine ‘karikatürize’ etmeyi başarıyorlar.

Fabien Nury ve Thierry Robin imzalı bir Fransız grafik romanından uyarlanan bu ‘politik satir’in, Vladimir Putin’e olan öfkenin bir tezahürü olduğu da muhakkak. Öte yandan ‘Stalin’in Ölümü’nün ‘Sıkıcı, çirkin ve aşağılayıcı’ bulunarak Rusya’daki dağıtım izninin kaldırılmasının, filmin reklamına reklam kattığı da bir gerçek... 

STALİN'İN ÖLÜMÜ (5 üzerinden 1,5 yıldız)
Yönetmen: Armando Iannucci
Oyuncular: Steve Buscemi, Simon Russell Beale, Jeffrey Tambor, Adrian McLoughlin, Michael Palin, Rupert Friend, Andrea Riseborough, Jason Isaacs, Olga Kurylenko, Paddy Considine
İngiltere, Fransa, Belçika ortak yapımı

Mısır ‘out’ Japonya ‘in’...

Bilgisayar oyunu ‘Tomb Raider’ın sinema macerası sürüyor. İlk olarak huzurlarımıza Angelina Jolie suretinde gelen ve iki filmlik bir ziyarette bulunan oyun, ana kahramanı Lara Croft’u 2018 itibariyle yeniden seyirciyle buluştururken bu kez Alicia Vikander’i sahaya sürüyor...

Öykü kısaca şöyle: Yedi yıldır babası Lord Richard Croft’tan haber alamayan ve ölümüne inanmadığı için mirası da reddeden Lara, nihayetinde inadından vazgeçmeye karar verir ki kendisini beklemediği bir maceranın içinde bulur. Süreç onu Japonya açıklarındaki Yamatai Adası’na ve babasının peşinde olduğu eski Japon Kraliçesi Himiko’nun mezarına kadar sürükler...

Angelina Jolie’li Lara Croft bir tür ‘dişi Indiana Jones’tu. Karakteri Alicia Vikander’ın canlandırması bu çağrışımda farklılık yaratmıyor ama İsveçli oyuncu ufak tefek fiziğiyle bu role pek oturmamış gibi (benimki de eleştiri olsun yani, sanki bu tür filmlerde inandırıcılık gerekiyormuş gibi!) Bir de senaristler, Mısır’da yüzyıllardır mezar odalarında sessiz sakin yatan firavunları ve bilumum kötü ruhları uyandırıp ortalığı karıştırmak fikrinden sıkılmış olmalılar ki, bu kez rotayı Japon hanedanlığına çevirmişler. Yamatai Adası da başlarda, hafiften King Kong’un adasını hatırlatıyor.

İyi haber (en azından benim için), ‘Tomb Raider’ beklediğimden daha izlenesi çıktı; kötü haber, devamı da çekilecek...

TOMB RAIDER (5 üzerinden 2,5 yıldız)
Yönetmen: Roar Uhtaug
Oyuncular: Alicia Vikander, Dominic West, Walton Goggins, Daniel Wu, Kristin Scott Thomas, Derek Jacobi
İngiltere, ABD ortak yapımı


Yollarda ararım izlerini...

Evet, Kaan ve Mete, namı diğer ‘Kaybedenler Kulübü’ bir kez daha huzurlarımızda. 90’lı yılların popüler radyo programının yaratıcıları ve “Sayın dinleyen, sizinle yatmış mıydık?” repliğinin müsemmaları, ‘Yolda’ takısıyla birlikte çekilen yeni filmlerinde bir yaz aşkının izlerini sürüyor. Önce kısaca konu diyelim: Olimpos’ta geçirilen günlerin ardından ikili motosikletlerine atlayıp İstanbul’a doğru rota belirler. İlk durdukları benzin istasyonunda Mete, Olimpos’taki gruptan Sevda adlı kıza rastlar ve “Benimle döner misin?” teklifinde bulunur. “Evet” yanıtı yeni bir ilişkinin kapısını aralar...

Filmin iki ana karakteri ve dönemsel önemlerini, 2011 tarihli ilk filme ilişkin eleştiride uzun uzadıya yazmıştım. Bu bakımdan kısa hatırlatmalarda bulunmak gerekiyor. Zaman ve öncelikler itibariyle söz konusu kulüp üyelerinin kendilerini var edecekleri bir dünyanın parçası değiliz artık. Ki, bu kez yönetmenliği üstlenen (ilkinde Tolga Örnek’ti) Mehmet Ada Öztekin’in yazdığı senaryo, bu duruma ilişkin vurgularda bulunuyor. İkili, aslında ait oldukları dönemde her ne kadar ‘Kaybedenler’ kimliğini üstlerine geçirse de bir anlamda kendi hayat çizgilerine göre ‘Kazananlar’dı.

Serseri ruhlulara âşık olmak

‘Yolda’ ise öyküsünü, özellikle Kaan üzerinden yeni bir ilişkinin etrafında kurarken açmazlarla dolu bir aşkı perdeye taşımış. Film, kısaca eski bir görüşü dile getiriyor: Kadınlar serseri ruhlu adamları sever, âşık olur ama iş evlenmeye gelince, işte orada durmak lazım... Peki bu görüşün şimdiki zamanda bir karşılığı var mı? Bir ‘klinik psikolog’, evlilik kurumu diye özellikle niye diretir? Bu da ‘Kaybedenler Kulübü Yolda’nın eski soruya yeni bağlaçlar ekleyerek önümüze attığı bir tartışma olsun...

Murat karakteri üzerinden geliştirilen Murat Menteş ve Tuna Kiremitçi esprileri iyi olmuş, ilk filmin yönetmeni Tolga Örnek’in ‘Devrim Arabaları’na yapılan gönderme de şık duruyor. Keza seçilen parçalar da bir dönemin müzikal referansları türünden bir etki yapıyor.

Mehmet Ada Öztekin’in sağlam ve sakin rejisi, Nejat İşler ve Yiğit Özşener’in karakterlerinin ruhuna uygun performansları, Hande Doğandemir ve Merve Çağıran’ın canlandırdıkları kişiliklere hayat katan başarılı oyunculukları, Rıza Kocaoğlu ve Sarp Akkaya’nın yayınevi dahilindeki çekişmeleri derken ‘Kaybedenler Kulübü Yolda’, kayda değer bir devam filmi olmuş. Ayrıca bir kuşak için de sanki nostaljik bir yolculuk...

KAYBEDENLER KULÜBÜ YOLDA (5 üzerinden 3 yıldız)
Yönetmen: Mehmet Ada Öztekin
Oyuncular: Nejat İşler, Yiğit Özşener, Hande Doğandemir, Merve Çağıran, Rıza Kocaoğlu, Sarp Akkaya
Türkiye yapımı

Bir zamanlar Entebbe'de...

Bazı filmlerin öncelikli vasfı ‘İşlevsel’lik oluyor… Haftanın yenilerinden ‘Entebbe’de 7 Gün’ (‘7 Days in Entebbe’), böylesi bir yapım. ‘Özel Tim’ serisi ve ‘RoboCop’un yeniden çevrimiyle tanıdığımız Brezilyalı yönetmen Jose Padilha imzalı çalışma, 70’lerde yaşanmış gerçek bir olayı perdeye taşıyor. İşlevi ise şu: O dönemleri yaşamış izleyiciyi hatıralarda kalmış bir vakayla buluşturuyor, yeni kuşak seyirciyi ise böylesi bir olaydan haberdar ediyor.

Peki nedir bu olay? 27 Haziran 1976’da, Telaviv-Paris seferini yapan Air France’a ait 246 yolcuyu taşıyan uçak, ikisi Filistin Kurtuluş Örgütü, ikisi de Alman Kızıl Ordu üyesi dört militan tarafından kaçırılır. Libya-Bingazi’de benzin ikmali yapılan uçak, daha sonra İdi Amin yönetimindeki Uganda’ya yönelir ve Entebbe’ye iner. Eylemi gerçekleştirenlerin isteği İsrail’in elindeki Filistinli gerillaların bırakılmasıdır. İzak Rabin başbakanlığındaki hükümet, durumu nasıl çözeceğini düşünürken ordu kanadı gizli bir operasyona soyunur ve 200 kadar seçme askerle harekete geçer…

‘Entebbe Baskını’ olarak tarihi geçen bu olay daha önce de sinemaya taşınmıştı. İlki olayın hemen ardından, 1976’ta çekilen ‘Victory At Entebbe’ydi, diğer ikisi de 1977 tarihli ‘Raid on Entebbe’ ve ‘Mivtsa Yonatan’. ‘Entebbe’de 7 Gün’ ise, 70’lerin aksiyon sineması içinde ele alınacak bu üç filme nazaran işin siyasi boyutlarına da dikkat çeken, özellikle eyleme katılan Alman militanların kendi içinde yaşadıkları çelişkilere vurgu yapan bir yapım olmuş. Belki ortada etkileyici bir sinematografi yok ama ben yönetmen Padilha’nın dengeli anlatımını ve filmin yansıttığı 70’ler ruhunu beğendim. ‘Hafızasını tazelemek ya da tarih dersini sinema salonlarında almak isteyenler’ için diyelim…

ENTEBBE'DE YEDİ GÜN (5 üzerinden 3 yıldız)
Yönetmen: Jose Padilha
Oyuncular: Rosamund Pike, Daniel Brühl, Eddie Marsan, Nonso Anozie, Denis Menochet, Peter Sullivan, Lior Ashkenazi
İngiltere-ABD ortak yapımı


Diğer seçenekler

Yönetmenliğini Eli Roth’un üstlendiği ‘Öldürme Arzusu’nda (‘Death Wish’) başrolleri Bruce Willis, Vincent D’Onofrio ve Elisabeth Shue paylaşıyor. Şahin Irmak, İrem Sak, Gonca Vuslateri ve Emre Karayel gibi oyuncuların rol aldığı ‘Düğüm Salonu’ Hakan Algül imzasını taşıyor. Burçin Aydın ile Bülent Aydoğan’ın ortaklaşa yönettikleri ‘Tut Yüreğimden Anne’nin kadrosunda Sermiyan Midyat, Naz Elmas ve Janberk Nak gibi isimler yer alıyor. ‘Ne Var?’ı Ozan Denklik yönetmiş, oyuncular Ozan Denklik, Ömer Koç ve Emre Yılmaz.

Yazının devamı...

Sinema, insanın kendine yakışanı çekmesidir!

1950’ler... Savaş sonrası Londra’sında bir moda tasarımcısı: Reynolds Jeremiah Woodcock... Adeta işine âşık... Lakin bu aşk bazen çizgiyi öylesine geçiyor ki, hayatına giren kadınlar bile, çizdiği, diktiği, ortaya çıkardığı elbiselerin, kostümlerin taşıyıcı öğesi olmanın ötesine gidemiyor. Onca değişkenin içinde hayatının tek bir sabiti var, kız kardeşi Cyrill... Fakat bu klasik denklem günün birinde farklı bir düzleme kayıyor, yeni bir ‘Bilinmeyen’ ortaya çıkıyor. Reynolds, sahil kıyısında kahvaltı yaptığı yerde gördüğü garson kıza, Alma’ya ilgi duyuyor. Peşi sıra bir akşam yemeğinde buluşup birbirlerini daha yakından tanıyorlar. Reynolds, “Hep seni bekliyordum” diyor... Diyor da, pratik kısa bir zaman sonra bu cümleyi inkâr eder hale geliyor.

Paul Thomas Anderson, ‘Phantom Thread’de yine saplantılı bir kişiliğin izlerini sürüyor. Reynolds J. Woodcock’un temelde ‘Kan Dökülecek’in Daniel Plainview’inden (Daniel Day-Lewis) ya da ‘The Master’ın Lancaster Dodd’undan (Philip Seymour Hoffman) farkı yok; egosu yüksek, kendi doğrularına her daim bağlı, hep kendisiyle meşgul... Alma başlarda onu çizgi dışına taşıyor gibi olsa da çok kısa zamanda tekrar kendi merkezine dönüyor. Aslında sonrasında niye bunca zahmete katlandığını pek de çözemediğimiz öykünün ana kadın karakteri, belli bir noktadan sonra bir tür ‘feminist’ kimliği sahaya sürüyor. Bu kimlik, Reynolds’un ezberini bozuyor.

Anderson’ın kendisinin kaleme aldığı senaryo bazı yerlerde açmazlar içeriyor. Örneğin üstü kapalı olarak yapılan vurgularda Yahudi kökenli bir Alman olduğunu sandığımız Alma’nın geçmişine dair izleri çok da bulamıyoruz. Daha önce de vurguladığım gibi Alma’nın bir türlü yalnız kalamadığı (çünkü hep hayatlarının içinde Cyrill var) bir ilişkiyi sürdürmedeki ısrarını da anlayamıyoruz. Ama öte yandan öykü bir noktadan sonra rotasını başka yönlere kaydırıyor ve iki ana karakter arasında bir inatlaşma, kendi doğrularını dayatma ve çekişme izliyoruz. Kimi yabancı eleştirmenler bu durumu Alma’nın ‘feminist’ çıkışına bağlamışlar; ne derece doğru bir tespit bilemiyorum ama genç kadının karşısındaki adamın egosunu törpülediği ve nihayetinde kendi oyununa ortak ettiği bir gerçek... Bu haliyle de ‘Phantom Thread’, bir noktadan sonra sado-mazoşist bir tutkunun ifadesine dönüşüyor.

Provalar, kostümler, defileler...

Film, artık emekliliğe ayrılacağını ilan eden Daniel Day-Lewis’i son kez izleme fırsatını da sunuyor. İngiliz aktör, ‘Kan Dökülecek’te de birlikte çalıştığı Paul Thomas Anderson’la yeniden buluşurken takıntılı, Freudyen okumalar (baskın bir figür ya da özlem olarak ‘anne’ mesela) için sonsuz malzeme sunan bir kişiliği kusursuzca perdeye taşıyor. ‘Genç Karl Marx’tan da hatırladığımız Vicky Krieps benzer şekilde Alma’yı son derece başarılı bir performansla inandırıcı kılıyor. Hafiften ‘Kıskanmak’ın (Nahit Sırrı Örik) Seniha’sını çağrıştıran Cyrill’da da Lesley Manville gayet iyi.

Provalar, kostümler, çok özel bir sanatı yapıtı gibi (oya ya da nakış türü benzetmelerde bulunmak da mümkün) işlenen giysiler, kıyafetler, defileler derken hem moda dünyasında hem de insan denen muammanın sırlarında dolaşan ‘Phantom Thread’, Anderson’ın sakin ama seyircisini ağır ağır ele geçiren
rejisi eşliğinde izlenen bir film. 

Phantom Thread (5 üzerinden 4 yıldız)
Yönetmen: Paul Thomas Anderson
Oyuncular: Daniel Day-Lewis, Vicky Krieps, Lesley Manville, Sue Clark, Brian Gleeson, Ingrid Sophie Scham
ABD yapımı

Görselliği iyi, hamaseti de!

Tarihi aksiyon, sinemanın çok eski gözdelerinden. Hem dışarıda hem içeride... Bizdeki öykünün şahikaları ise malum 70’li yıllar ve o dönemin çok sevilen çizgi romanlarının sinemadaki yansımaları. Yani çocukluk günlerimin sadık dostları Karaoğlan’ın, Tarkan’ın, Kara Murat’ın, Malkoçoğlu’nun beyazperdeye taşınan öyküleri... Söz konusu yapımların çoğu doğru dürüst senaryolara sahip olmayan, daha çok başrol oyuncusunun akrobatik gösterilerine uygun sahnelerle donatılmış tarihi serüven filmleriydi. Ana karakter dövüşür, şakalaşır, sevişir, nihayetinde Bizans’ın, Alan Beyi Kostok’un, Vikingler’in, Şeyh Gaffar’ın, Camoka’nın, yani cümle âlem düşmanın tezgâhlarını alaşağı eder, ipliğini pazara çıkarır, Türk’ün gücünü gösterirdi. Dönemin çocukları olarak bu filmlerin ne denli inandırıcı olup olmadığını pek tartışmaz, asıl olarak ‘gerçek kahraman’a ne kadar benzediğini, benzetildiğini, çizgi romanın dünyasının, atmosferinin sinemaya nasıl taşındığını önemserdik.

Malum, dünya değişti, Türkiye de; elbette sinemanın içeride ve dışarıdaki olanakları da... Önce ‘Yüzüklerin Efendisi’, sonra da ‘Game of Thrones’ tarihsel fanteziyi güçlü öyküler eşliğinde popüler kıldı. İşin yerli ayağında ise kendi tarihine bakan ve buradan öyküler çıkaran yapımlar gördük. Lakin bu yapımlar çocukluk günlerimizde izlediklerimize pek benzemiyor. Hem teknik hem de içerik olarak (Mesela yakın bir zaman önce Kara Murat’ı deforme edip bambaşka bir kahramana dönüştüren bir film uğramıştı salonlara).

Haftanın yenilerinden ‘Direniş: Karatay’ da tarihsel formata sahip yeni dönem filmlerinden. Öykü kısaca şöyle: 1200’ler... Alaaddin Keykubat’ın öldürülmesiyle tahta oğlu Gıyaseddin Keyhüsrev geçer. Genç hükümdarın tecrübesizliğini fırsat bilen Moğollar, Selçukluları tehdide yeltenir. Nihayetinde ‘Kösedağ Savaşı’ gerçekleşir. Moğolların çok bilinen ‘Kurt Kapanı’ taktiğine aldanan Sultan, savaş alanından kaçar, dönemin güçlü figürlerinden Emir Celaleddin Karatay da birliği toparlayarak direnişe öncülük eder.

‘Direniş: Karatay’, Anadolu Selçuklu Devleti’nin çöküşüne hız kazandıran ‘Kösedağ Savaşı’ ekseninde bir dönemi anlatıyor. Film, deneyimli görüntü yönetmenlerinden Selahattin Sancaklı’nın görselliğe hâkim rejisi, aksiyon sahnelerinde gösterdiği ustalıkla rahatça izleniyor. Lakin işin içerik boyutunda aynı çizgiyi bulmak zor... Aslında senaryonun bir derdi var; o da ‘Ahi Evran’ karakteri üzerinden ‘Ahilik’ müessesesine dikkat çekmek ve işin sadece kılıç kuşanmakla bitmediğini de hatırlatmak. Ama film kendisini ‘dönem rüzgârları’na o kadar teslim etmiş ki, diyaloglarda hamasetten ve kutsiyetten başka bir şey yok. Bu da bütün karakterler aslında hep bir ağızdan aynı şeyi konuşuyormuş gibi bir izlenim yaratıyor. Yazının başında hatırlattığım çocukluğumuzun tarihsel aksiyonlarında, karakterlerin üzerinde sanki bu denli ‘ağır’ yükler yoktu; daha insani, daha sıradandılar. Yeni dönem yapımları ise yeniden yazılmak istenen bir tarihin parçası olarak davranıyor, konuşuyor, yaşıyorlar... Bu bir tercih meselesi, tabii ki olabilir, böyle karakterlerle de sinema yapılır ama bence inandırıcılık meselesinin üstesinden gelemezsiniz (bu arada öykünün kötü adamları, geçmişteki Bizanslı kötülere benzer bir şekilde karikatürize olmuş, en azından böyle bir bağ var ortada!)

Sonuçta kadrodaki deneyimli isimlerin (başta Mehmet Aslantuğ olmak üzere) performans olarak üzerlerine düşeni yerine getirdikleri ‘Direniş: Karatay’, görsel açıdan çekici olsa da içerik açısından vasatı aşamıyor.

Direniş: Karatay (5 üzerinden 2,5 yıldız)
Yönetmen: Selahattin Sancaklı
Oyuncular: Mehmet Aslantuğ, Fikret Kuşkan, Yurdaer Okur, Burcu Özberk, Alperen Duymaz, Nik Xhelilaj, Nefise Karatay, Bahadır Yenişehirlioğlu
Türkiye yapımı


Ziyaretçiler: Gece Avı (5 üzerinden 2 yıldız)

Diğer seçenekler

Yönetmenliğini Johannes Roberts’ın üstlendiği ‘Ziyaretçiler: Gece Avı’nda (‘The Strangers: Prey at Night’) başrolleri Christina Hendricks, Bailee Madison, Martin Henderson ve Emma Bellomy paylaşıyor. ‘Mekânlar ve Yüzler’ (‘Visages Village’), Agnes Varda imzalı bir belgesel. ‘Locman’ı Şükrü Alaçam yönetmiş, oyuncular Alican Yücesoy, Yeliz Kuvancı, Nisa Sofia Aksongur ve İlker Kaboğlu. Yönetmen koltuğunda Mehmet Ali Arslan’ın oturduğu ‘Yalnız Hayaller Kaldı’nın kadrosunda Mahmut Cevher, Perihan Savaş, Tuba Daştan ve Fırat Temir gibi isimler var. ‘Mahalle’ ise Buğra Gülsoy ve Serhat Teoman’ın ortak imzalarını taşıyor, oyuncular Buğra Gülsoy, Serhat Teoman, Hazar Ergüçlü ve Selen Öztürk. Haftanın animasyon seçeneği ‘Küçük Kahramanlar’ı (‘Gnome Alone’) Peter Lepeniotis yönetmiş. Haftanın son seçeneği ‘Vicdan Ağacı’, Olgun Özdemir imzasını taşıyor, oyuncular Turgay Tanülkü, Şerafettin Kaya ve Belgin Oturgan.

Yazının devamı...