GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Hey! Douglas: Göksel’le 70’ler yolculuğu


Beş üzerinden 3.5 yıldız
HEY! DOUGLAS & GÖKSEL

DURUYOR DÜNYA
(FFW Records)

Yasin Vural yani bilinen adıyla ‘Veyasin’in; ünlü yan projesi Hey! Douglas özel ilgiyi hak ediyor. Yaklaşık iki yıldır üniversitelilerin en çok ilgi gösterdiği isimlerden olmasının yanı sıra ‘bağımsız’ ruhunu koruduğu için gayet ‘cool’ algılanıyor. Daha da önemlisi kendisi; hem Türk popüler müzik tarihini hem hiphop’ı hem de elektronik müziği biliyor.

Hey! Douglas’da yapılan iş; Veyasin’in cümlesiyle, “Sadri Alışık; Geleceğe Dönüş filminde oynasaydı ne olurdu?” sorusunun cevabı. Belki de bu nedenle proje logosunda kendininkini değil, Alışık’ın fesli bir fotoğrafını kullanıyor. Peki, ne yapıyor Hey! Douglas? DJ’likten müzik prodüktörlüğüne; küçük partilerden açık hava festivallerine uzanan başarı yolculuğunda 70’lerin psikedelik, funk ve soul ruha sahip şahane Türkçe şarkılarını elektronik bir bakışla yeniden kurgulayıp düzenliyor. Sahnedeyse grubu, altyapılarla birlikte enstrümanları da hakkını vererek dâhil ediyor canlı performansa.

Geçen yıl yayımlanan Selda Bağcan Remix albümündeki ‘İnce İnce’yi saymazsak Spotify, Apple Music gibi platformlarda yer almayan, fiziksel bir albüm sahibi de olmayan Hey! Douglas bir canlı performans projesi olarak Youtube’dan ya da meraklıları tarafından Soundcloud platformundan takip edilmekteydi. Proje ün sahibi olup bir ekonomi üretince kimi yapımcılar ve edisyon şirketleri 70’lerin şarkılarının kullanımına ilişkin problem çıkarmaya yani ilgili parçaların özellikle Youtube’dan kaldırılmasını talep etmeye başladılar. Veyasin de ‘kendi türküleri’ni yazmaya karar verdi. Bu fikrin ilk meyvesi ise Göksel’le birlikte yazıp icra ettikleri ‘Duruyor Dünya’ oldu.

Bilinen şarkının etrafında ses işlemeye kıyasla daha zor bir yol olmasına rağmen ‘Duruyor Dünya’; nakaratı, düzenlemesi; Göksel’in 70’ler ruhu taşıyan vokaliyle harika sonuç vermiş. Tekli; Hey! Douglas’ın dijital platformlarda yer alacak ilk albümünün de habercisi.

Bu da Hey! Douglas’ın; yapımcıların yapıcılıktan nasibini almamış ‘engelleme’ ezberine en güzel cevap olacak. Piyasa yaratıcı müzik prodüktörlüğü ve ‘müzik kazıcılığı’ açısından bu denli kısırken Hey! Douglas gibi iyi bir projeyi sistem içine almanın yolunu bulamadıkları için kendilerini tebrik ederim. Öte yandan Veyasin gibi bir yeteneği kendi şarkılarını yapmaya ittikleri için memnunum.

BUNLARI DA KAÇIRMAYIN…







Yazının devamı...

Bu yazın şarkısı

Anaakımın son iki yılına en hızlı ve sağlam şekilde damga vurmayı başaran ve halihazırda büyük potansiyelini koruyan kişi kim deseniz tereddütsüz Dua Lipa derim. Orijinal, serin ve seksi olmasının yanı sıra kolayca ayrımsanan vokali, şarkıları ve attığı doğru adımlarla Rihanna’nın ve hatta Madonna’nın kulvarından hedefe yürüyor demekten de geri kalmam. Kuşkusuz sıradaki büyük star olmaya en yakın isimlerden biri o.

Henüz 23’ünde olmasına karşın hem YouTube hem de Spotify’daki başarılarıyla adeta şov yapıyor. Birkaç küçük rakam vermek gerekirse; onu starlık mertebesine koşar adım yaklaştıran ‘New Rules’, dokuz ayda yasal olarak 1.2 milyar izlenme ve 796 milyon dinlenme rakamına dayanmış durumda. ‘IDGAF’ ise; dört ayda yaklaşık 240 milyon kez izlenip 368 milyon kez dinlendi. Teklileri ve geçen yıl yayımlanıp kendi adını taşıyan ilk albümüyle ününe ün kattı. Bruno Mars gibi bir isimle çıktığı kapalı gişe turnesi büyük ses getirdi. 14 yaşındaki YouTube fenomenliğinden dijital çağın starlığına giden yolda, uzun boşluklar bırakmamak gerektiğinin de bilincindeydi. Remix albümleri, canlı akustik EP’si, eşlikler (Özellikle Sean Paul’lü ‘No Lie’) derken yerini geçen her gün sağlamlaştırdı. Dua Lipa artık başlı başına bir trend belirleyici.

2018’in en hızlı yükselen teklisi

Giyimi kuşamı, hali tavrı, şarkı sözü derken sadece genç kız ikonu olma durumunu çoktan aştı. Bir şarkısıyla çoksatan bir kişisel gelişim kitabının yapamayacağını yapıp ‘kendini sevmek’ temalı bir trend bile yarattı.

Onun için belki de en doğru adımlardan biri olacak ‘One Kiss’. Her şeyden önce Calvin Harris gibi liste garantili bir prodüktörle ortak işe girişmesi onu bu anlamda daha önce Harris’le birlikte çalışıp başarı kazanmış Rihanna, Katy Perry, Frank Ocean’dan oluşan önemli bir isim listesine soktu.
Deep house zeminli, melodik, tanıdık bir yaz şarkısı olan ‘One Kiss’e vokaliyle güç veren Dua Lipa attığı bu adımın meyvelerini toplamakta gecikmedi. Parça, sadece iki haftada bir numara olarak 2018’in en hızlı yükselen teklisi unvanını da kaptı. Yani sadece Calvin Harris markasından faydalanmadı Dua Lipa, o markanın değerine değer kattı. ‘One Kiss’in şarkı sözü videosu şimdiden 46 milyon izlenmeyi aşmış durumda.

Bu yaz kulüplere, barlara, beach’lere damga vuracak ‘One Kiss’in sözlerinde “Bana âşık olman için bir öpücük yeter’” diyen Dua Lipa’ya şöyle bir katkıda bulunmak isterim: Ne demek istediğini anlamak için onu bir kez dinlemeniz yeter.





Yaza merhaba partisi

Yazarımız Tolga Akyıldız’ın düzenlediği ‘%100 Açık Sahne’ etkinliğinin 17’ncisi 9 Mayıs Çarşamba IF Beşiktaş’ta gerçekleşecek. ‘Yaza merhaba’ temalı etkinlikte sahneye Bulutsuzluk Özlemi, Yüksek Sadakat, Sattas, Jehan Barbur, Seran Bilgi, Damla Pehlevan ve Yaşlı Amca çıkacak. Etkinlik biletleri; IF Performance Hall Beşiktaş, Leman Kültür Beşiktaş ve Biletix’ten alınabilir.

Yazının devamı...

maNga: Kendimizi özlemiştik


maNga geçtiğimiz hafta, ekim ayında yayımlanacak yeni albümlerinin üç şarkılık fragmanıyla yaza giriş yaptı. Neden tek şarkı değil de albümden üç şarkı? Dinleyince sebebini anladım. maNga; tek bir şarkıyla albümün hissiyatını anlatmakta zorlanacağını düşünmüştü. ‘X’ adındaki maksi teklide yer alan üç parçanın, maNga’nın ‘dönüş’ albümü için ayrı ayrı işlevleri vardı. Yaz boyunca Demir Demirkan’la birlikte kaydedecekleri sekiz parça daha var.

Tek tek gidecek olursak ‘Yad Eller’, maNga’nın popüler zeminde ürettiği, elektronik soslu ama standardı yüksek bir şarkı. Hem grubun enstrümanistliği hem de kayıt seviyesi açısından... ‘Gel-Bu Son El’, maNga’yı maNga yapan ilk yıllarında çıkış noktası olan nu-metal’e göz kırpan bir parça. İlk dinleyişte aşk şarkısı gibi görünüyor ancak sonradan hiç de öyle olmadığını anlıyorsunuz. ‘1000 Parça’ ise grubun rap ve rock’ı buluşturma misyonu açısından baktığımızda olgun bir örnek. Her iki sound’un da Türkiye’de yeniden yükselişe geçtiği düşünülürse, maNga’nın bu misyonu hatırlaması, üstelik bunu yanına Kamufle, Joker, Fate Fat, Tankurt Manas, Dj Hırs gibi değerli isimleri alarak yapması sonuç vermiş. Rap’i özledikleri, sahnedeyken 10 tane adamın hoplayıp zıplamasından yeniden keyif aldıkları belli. Her üç parçaya da video çekildi.
Bugüne kadar çeşitli bahanelerle “maNga bitti, dağıldı, dağılıyor” denmiş olmasını anlayışla karşılayamıyorum. Çünkü maNga elemanlarının yaptıkları işe ve gruba dair aşklarını iyi bilenlerdenim. Öte yandan bu gibi eleştirilere verilecek en güzel cevap da ‘X’in görevini yerine getirmesi olduğundan memnunum. Bu konuda ne düşündüklerini maNga’nın solisti Ferman Akgül’e de sordum:
“Henüz 14 senelik bir kariyerde bu gibi yorumlara muhatap olmak tabii ki enteresan. Ama hemen ardından “İşte geri döndüler!” denmesi de çok güzel. Biz aslında sürekli üreten ama ürettiğini hemen paylaşmayan, yani biraz içine kapanık bir grubuz. Dışarda da çok görünmediğimiz için ara sıra kayıp olduğumuz düşünülüyor. Doğruya doğru, deneysel ve fazla içimize kapandığımız bir dört sene geçirdik. Bizim dışımızda gelişen ama bizi ilgilendiren yanlışlar da oldu. Az konser verdik, seyircimizle bağımız azaldı. Bu içe kapanma döneminde benim solo albüm çıkarmam da belki kafaları karıştırdı. Öte yandan bu albümün kayıtlarına 40 şarkımızdan eleyerek başladık. Ardından festivallerde yer alıp seyircimizle tekrar bütünleşmek çok iyi geldi. Türkiye’de bizim dışımızda kimsenin üretmediği sesleri, sözleri neden azalttığımızı sorguladık. Kısacası kendimizi özlemiştik. X’i seçme nedenimiz hem ‘maNga+’ albümüne atıfta bulunmak, hem de Ömer Hayyam’ın mucidi olduğu X’e... Asi tarafımızın sanırım canı sıkıldı ve biraz gezmek istiyor.”
maNga bu akşam Köln’de, yarınsa IF Zürih’te olacak. 4 Mayıs’taki İstanbul Özyeğin ve Galatasaray Üniversitesi konserlerinden sonra 5 Mayıs’ta Eskişehir Milyonfest’te sahne alacak. 

Üç buçuk yıldız - maNga, X (maksi tekli), DMC

Yazının devamı...

Sahnenin sultanları

Selda Bağcan’ın yeri onda ayrı

İngiliz müzik medyasının yere göğe koyamadığı; BBC’de canlı konser veren; ses rengiyle Nina Simone’a benzetilip; ‘Small Crimes’ ve ‘Plant Feed’in ardından ‘Do You Like Pain’ EP’sini henüz yayımlayan Nilüfer Yanya; babasının sazından yayılan ezgilerle büyüdü. Nilüfer’le önümüzdeki çarşamba İstanbul Babylon’da vereceği konser öncesi konuştuk.
 Genç yaşta kendine has bir sound yaratmayı başardın; ayrıca özel bir sese sahipsin...
- Çok teşekkürler. Yaptığım, yeni şarkılar yazmaya devam etmekten ibaret. Bence şarkı yazarlığım geliştikçe vokalim de olgunlaşıyor.
Türk müzik geleneğinden etkilendin mi?
- Birçok Türk müzisyeni severek dinliyorum ancak Selda Bağcan’ın bende özel bir yeri var.
Çalma listende şu sıra kimler var desem?
- Hiç düşünmeden Maryam Saleh, Lalah Hathaway, MorMor ve Joni Mitchell derim.
Babanın sen küçükken evde saz çaldığını duyduk...
- Babamın sazından çıkan ezgileri içimde sakladığım bir gerçek. Öyle olunca çaldığın gitar olmuş, saz olmuş; fark etmiyor.
Bağımsız bir müzisyen olarak eskiden sadece küçük mekânlarda sahne alırken şimdi büyük festivallere davet ediliyorsun. Nedir aradaki farklar?
- Geniş kitlelere ulaşmak mutluluk verici çünkü festivaller müzisyen için birçok tür ve stili kapsayan şemsiyeler gibi. Bunu küçük sahnelerde yaşamak her zaman mümkün olmuyor. Çeşitlilik, farklardan doğuyor ve o farkların müzikteki varlığı beni mutlu ediyor. Açıkçası bazı küçük sahnelerin de ‘sahne’ olabilmek için kendilerini geliştirmeleri gerekiyor.
İstanbul’a daha önce de konser vermek için geldin. Burada olmak sana ne hissettiriyor?
- Sadece konser için değil defalarca geldim İstanbul’a ve beni iyi hissettirdiğini söyleyebilirim. Yaşadığım Londra’dan ve Avrupa kentlerinden çok farklı; daha fazla zaman ayırıp keşfetmem gerektiğini düşünüyorum.
Uluslararası kariyer hayalleri kuran Türk kadın müzisyenlere bir tavsiyen var mı?
- Ne tür ve hangi dilde müzik yaptıkları; erkek ya da kadın olmaları önemli değil. Kendilerine güvenmeleri ve müziklerine inanmaları gerekiyor. Eğer yaptıkları müziğin farklı olduğuna inanıyorlarsa gerisi kendiliğinden gelir. Hayal kurmak da önemli tabii...
Türk hayranlarına mesaj götürelim mi?
- Çarşambayı sabırsızlıkla bekliyorum ve İstanbul’a bir kez daha geliyor olmaktan çok mutluyum.

20’lerinin başında ve doğuştan yetenekli Nilüfer Yanya’nın bir tarafı cazla flört eden diğer tarafı popüler zeminde olup ancak indie rock kökleriyle bağını koparmayan şarkılarının tamamını dinlediğinizde daha önce keşfetmediğinize pişman olacaksınız.

Aşkın peşinden Hollanda’ya gitti

24 Mart’ta İstanbul’da konser veren Hollandalı Altın Gün, bir süredir 70’lerin Türkçe psikedelik folk rock klasikleriyle Avrupa festivallerini dans ettiriyor. Grubun Facebook ilanıyla bulunan Türk solistlerinden Merve Daşdemir aşkın peşinden gidip Hollanda’ya yerleşmiş bir Kadıköy kızı. Hikâyesini kendisinden dinliyoruz...



İstanbul Üniversitesi Antropoloji Bölümü mezunuyum. Piyano çalıyordum; bir grubum vardı ancak dağıldı. Şarkı yazmaya devam ettim.
 2012 yazında Sziget Festivali’ni izlemek üzere gittiğim Budapeşte’de erkek arkadaşım Jan ile tanıştım. Kendisi Hollandalı bir grubun bas gitaristiydi. İlişkimiz ilerledikçe Hollanda-İstanbul arası mekik dokumaya başladım. İki yıl sonra yerleşmeye karar verdim. Ailem halen İstanbul’da.
Hollanda’da kendi projemi hayata geçirmek üzere çalışmalara başlamıştım ancak Facebook’ta bir ilan gördüm. Altın Gün’ün kurucusu Jasper Verhulst, Türkiye’ye gelip dinlediği Barış Manço, Selda Bağcan, Erkin Koray gibi isimlerin müziğinden çok etkilenmişti. Onların cover’larını yapacak bir grup kurmak istiyordu. İlana başvuran diğer Türk solist Erdinç Yıldız Ecevit’le birlikte Altın Gün kadrosuna dâhil olduk.
 İki yıldır Hollanda, İtalya, Fransa, Danimarka, İsviçre, Fransa, Portekiz, Almanya’da konserler veriyor; festivallere katılıyoruz. İstanbul’da; biri Garaj diğeri Babylon olmak üzere iki konser verdik.
 Müziğiyle büyüdüğüm sanatçıların şarkılarını dünyaya haykırmak bir Türk kadın solist olarak bana büyük gurur veriyor. Avrupa’da seyircinin Türkçe bilmemesi işe bambaşka bir hava katıyor. Altın Gün’ün Avrupa’da özel bir kitlesi var. Müziğimiz; Tame Impala ve King Gizzard & The Lizard Wizard’la kıyaslanıyor. Türkiye konserlerinin tadıysa bambaşka. Biz bu şarkıların ezbere söylenmesine alışık değiliz çünkü.
Albümümüz ‘On’ yeni çıktı. Altın Gün’ü dopdolu bir yaz bekliyor. North Sea Jazz, Open Air Basel, Clandestino, Fusion Festival, Best Kept Secret, Montreal Jazz Festival gibi birçok önemli festivalde sahne alacağız.

MERVE DAŞDEMİR (ALTIN GÜN)


Aşk ve müzikle Hollanda yolunu tutan Merve; Altın Gün’ün 70’lerin Türkiye psikedelik funk rock mirasına sahip çıkarken ‘yabancı’ kalmayışını sağlayan en önemli unsurlardan biri. Sahneye çok yakışıyor; enerjisi ve yorumuyla da Altın Gün dinleyicisini festival ortamlarında dansa davet ediyor.

Yakın geleceğin en önemli müzisyenlerinden

MELİS

Beş parçalık ilk EP’si ‘Parallels’i geçen yıl sonunda yayımlayan Melis Soyaslanová, yarı Türk yarı Çek. Müzik hayatını Berlin’de sürdürüyor. 2012’de Josh Christopher’le kurdukları elektronik müzik ikilisi IYOS’den sonra elektro folk popta karar kıldı. Melodram tadında solo şarkılarıyla The Line of Best Fit, EARMILK, Disco Naivete gibi alternatif mecralarda adından övgüyle söz ediliyor; yakın geleceğin önemli müzisyenlerinden biri olarak gösteriliyor. Kırılgan ve naif vokaliyle söylediği aşk şarkılarını bizzat yazıyor. Otoritelere göre bu kadar çabuk fark edilmesinin en önemli sebebi, yaşadığı hayal kırıklığı ve acıları samimi şarkılara dönüştürme becerisi.

Kişisel ve duygusal sözlerinden başlayın, naif ve iddiasız tavrına güçlü şarkılar ekleyin. İlk döneminde sadece elektronik müzikten beslenmiş olmasına karşın folk’un nimetlerini keşfedince kendi sound’unu bulmakta gecikmedi. ‘Parallels’ büyük umut vaat ediyor.

 

 

Yazının devamı...

Şebnem Ferah bize hiç yalan söylemedi

Şebnem Ferah 22 yıldır müzikli hikâyesini büyük bir samimiyetle anlatıyor. Bazı şarkılarını yazarken mutluydu, bazılarını yazarken acı çekiyordu. Ancak bir gerçek varsa, o da birçok şarkısıyla kalbimize dokunduğu ve o şarkıların artık bizim şarkımız olduğu... Şebnem Ferah şarkılarından, dinlerken elimde olmadan gözlerimin kapanmasına vesile olanları seviyorum en çok. İlle de balad olsun dediğimi sanmayın; sizi sorgusuz sualsiz tutup içine çekenlerden söz ediyorum.

Geçmişiyle el sıkışıyor

Şebnem bir şarkı yazarı olarak, hep itinayla kontrol ettiği kızgınlıklarından ve hüznünden ya da aşktan söz ederken dokunur size. En sevdiğiniz şarkılarını bir de bu bilgiyle dinleyin; bana hak vereceksiniz. Çünkü Şebnem Ferah külliyatını dönemsel olarak incelediğinizde, çok gerçek acı ve mutluluklara denk gelirsiniz. Hangi albümün şarkılarını yazarken hangi duyguların yoğunluğunu yaşadığını kolayca anlarsınız. Geçen perşembe, tam da hayata 40’larının ortasından baktığı doğum gününde yayımlanan yeni albümünün adının ‘Parmak İzi’ oluşu tesadüf değil. Bir şarkı yazarının tekâmülü böyle oluyor işte. O acılar, öfkeler, mutluluklar birikiyor ve parmak izin oluyor. Seni en çok onlardan tanıyoruz artık. Ve artık onlardan söz etmek için içlerinde kaybolmana gerek yok. Daha yukarılarda bir yerdesin. ‘Parmak İzi’nin bütününü incelediğimizde; yazarının şarkılarla kurduğu bağ açısından, bu kâmil duruşu yani kabulleniş ve isyanı aynı anda görüyor oluşumuzun nedeni bu. ‘Parmak İzi’ geçmişle el sıkışma albümü Şebnem Ferah açısından. El sıkışman barışmanı gerektirmez. Ama geride bırakıp kendine sarılırsın ve yaşamana bakarsın.

Yasla yaşamaktan, tek gerçek olan aşk için gemileri limanıyla birlikte yakmaktan, o yangının küllerinden, dilinin ucunda sakladığı ve haykıramadıklarından, dengeyi bulmak için yorgun düşmekten, birinden giderken geçilen koridorun ıssızlığından, artık kırılmayan kalbinden, vicdanla yaşamanın erdeminden ve inadına umuttan, devrimden söz ediyor Ferah.  


Şarkı kalitesi açısından baktığınızda, 10 şarkı arasından bazılarını öne çıkarmakta zorlanıyorsunuz. Duygusu, hikâyesi, nakaratı, matematiği, baladı, hızlısı, çok bütünlüklü ve “Single da single” diye tutturan prodüktörlere bir müzik albümünün neden yapıldığını hatırlatacak ders niteliğinde.

Açılışı yapan ‘Şarkılar Yalan Söylemez’, albümün önsözü gibi. 10 şarkının 10’una da bütün içinde arz ettikleri değer itibariyle 10 numara vermekten ve en az yedisinin video’yu hak ettiğini söylemekten mutluluk duyuyorum. Şebnem’in şiddet ve tecavüz vakaları nedeniyle bir kadın olarak kalbini delip geçen acısını rahmetli annesine anlattığı ‘Sözde Namus’a da özel olarak dikkat etmenizi rica ediyorum.

Bu hafta üniversite turnesine çıkıyor

Şebnem Ferah’ın; Tarkan Gözübüyük ve Ozan Tügen’le yaptığı düzenlemeler, işin bütünlüklü ve tutarlı oluşuna sound açısından büyük katkı sağlıyor. Altyapıların olması gerektiğinde sert, yumuşadığında şarkının ruh haline uygun kıvamda düşünülmesi ‘Parmak İzi’yle atılan bir imza gibi. ‘Kıramazsın’daki Demir Demirkan katkısı vesilesiyle de kendisine buradan selam yollayalım.

Şebnem; 17 Nisan itibariyle Antalya’dan başlayıp Aydın, Balıkesir, Ankara, Ordu, Elazığ ve Adana’yı kapsayacak bir üniversite turnesine çıkıyor. İstanbul yok mu derseniz; o konser 12 Mayıs’ta Zorlu PSM’de gerçekleşecek. Son cümlemiz, bir şarkısında sorduğu soruya cevap niteliğinde olsun: Hem sustukların hem konuştuklarınsın Şebnem. Sustuğunda da ne dediğini anlıyoruz ve galiba seni bu nedenle seviyoruz.

 

 

Yazının devamı...

Star samimi olabilir mi?

Abel Tesfaye, Etiyopyalı genleriyle geldiği Kanada’nın sanat ortamında müzikal ufkunu açmış, nev’i şahsına münhasır bir yetenek olarak çıktı karşımıza. Karanlık ve avangart bir R&B sound’u peşindeydi, öte yandan gizemini korumayı tercih ediyordu. Bu gibi özellikleri, 2011’de ‘The Weeknd’ adını verdiği ‘karışık kaset’ göndermeli YouTube üçlemesinin (2012’de yeniden düzenlenmiş ‘Trilogy’ye dönüşüp) ilgi görmesine yetti de arttı bile.
Bu ünü kullanarak club’larda DJ’lik yapmayı, dolayısıyla cebini doldurma kolaycılığını tercih etmedi. Kendi gibi kalarak risk aldı ama büyük oynamış oldu. The Weeknd adıyla yaptığı albümlerden ilki ‘Kiss Land’le başladığı yolculuk ikinci albümü ‘Beauty Behind the Madness’ta zirveye hızlıca ulaştı. Müzikal olarak çok yetkin ve yeni bir şeyler söyleyen bu albüm sonrasında ne yapacağı merak konusuydu.



Derken onu daha da geniş kitlelerle buluşturan ‘Star Boy’ albümü geldi. Belki ticari açıdan doğru adımdı. Ancak içinden Lana Del Rey, Daft Punk, Kendrick Lamar gibi isimler de geçen albüm müzikal anlamda ikinci albümden bir adım ileriye gidememişti. Hatta ikinci albüme giremeyen parçaları cilalayıp piyasaya sürmüş hissiyatı verdi bana. Kendisinin çağdaş R&B’ye yön veren isimlerden biri haline gelmesi ya da bu albümün de ‘multi platinium’ düzeyde satması önemli değil; sadece müzikal bir eleştiri olarak görün. ‘Star Boy’daki adam, Abel Tesfaye değildi. Daha çok romantik âşıkla partilerde skor peşinde koşan çapkın; başka bir okumayla da, para ve müzik arasında sıkışmış bir adamdı.



Kendisi de aynı fikirde ve rahatsız olacak ki geçen hafta çıkan son EP’si ‘My Dear Melancholy’de özüne dönmeye karar vermiş; onu ‘The Weeknd’ yapan esas unsurun samimiyet olduğunu hatırlamış görünüyor. Altı parçalık çalışmada; kopan bir ilişkinin, ayrılık acısının, arkasından bakakalmanın, içe dönüşün ve nihayetinde iyileşme arayışının melankolik hikâyesi anlatılıyor. Gayet doğru bir karar alan Tesfaye, bir süreliğine dans pistinden inmiş; aşkın mihrabında diz çökmüş ve yaşadığı acının üstesinden gelmeye çalışıyor. Şarkılar ilk dönemlerindeki kadar kederli, adam zaman zaman kendinden nefret eden biri ama kendiyle birlikte bizi de önce o girdaba sokup sonra kurtarmak arzusunda. ‘Call Me Out’ ve ‘Try Me’ öne çıkıyor gibi görünse de tamamı ilgiye değer. Sosyal medya; şarkı sözlerinin eski aşkları Selena Gomez ve Bella Hadid’e açık göndermeler içerdiğini iddia ediyor. Biz de diyoruz ki; ne yapsaydı, ‘Leyla ile Mecnun’un aşkını mı yazsaydı?

Yılda beş albüm mümkün!

Neo psikedelik pop rock’ın stil sahibi grubu King Gizzard and the Lizard Wizard’ın ülkemizde geniş bir hayran kitlesi var. Bunu; mart ortasında bir hafta arası İKSV Salon’da kapalı gişe olarak verdikleri üç konsere rağmen 5 Ağustos’ta daha büyük bir konser için tekrar geliyor oluşlarından kolayca anlayabilirsiniz. 2017’de söz verdiği gibi tam beş albüm çıkarmayı başaran grubun 31 Aralık’ın son saatlerinde yayımladığı son albümü ‘Gumboot Soup’un etkileriyse devam ediyor. Bir yılda beş albüm dediysek; uzun doğaçlamalar, akustik çalışmalar ya da versiyonlar sanmayın. Her biri birbirinden yetkin, daha önemlisi grubun farklı özelliklerini öne çıkaran bağımsız albümler söz konusu olan. Sonuncusu ise ilk dördünün sound çıktılarını aynı potada eritmiş ve yeni şarkılardan oluşan bir best of gibi. Zoru başarmalarının tesadüfi olmadığı ortada. Gezgin Salon konseri için KüçükÇiftlik Park’ta görüşmek üzere.

*künye*

Gumboot Soup

King Gizzard and the Lizard Wizard

3.5 Yıldız

Yazının devamı...

‘Sultan-ı Yegâh’ ve ötesi

Mor ve Ötesi 20. yıl etkinlikleri kapsamında, dokuz CD’lik iki box-set’le birlikte iki de yeni tekli yayımladı. Bu, Mor ve Ötesi’nin; Türk rock ve popüler müzik tarihinin en önemli gruplarından biri olduğunu genç kuşaklara hatırlatması açısından önemliydi. Bu kutlamanın diğer önemli yanıysa kuşkusuz grubun yaşadığı ‘yorgunluğu’ atmasına vesile olma ihtimaliydi. Bunu da bir ölçüde başardılar.

İki yıl sonra geçen hafta; tıpkı eski yıllarda ses getiren ‘Yaz Yaz Yaz’, ‘Güneye Giderken’, ‘Sevda Çiçeği’ ve ‘1945’ cover’ları gibi özel bir cover yayımlamaya karar verdiler. Parça çok önemliydi. Daha önce cover olarak hiç kayıt altına alınmamış ‘Sultan-ı Yegâh’ı seçtiler.

Attilâ İlhan’ın şiiri üzerine 1981’de Ergüder Yoldaş bestesiyle Nur Yoldaş tarafından okunan şarkı her yönüyle Türk popüler müziğinin en özel şarkılarından biri. Ergüder Yoldaş’ın şiire ya da nakarata değil şarkının bambaşka boyutlarına odaklanarak ortaya çıkardığı bir başyapıttan söz ediyoruz. Bugüne dek cover olarak gündeme gelmemesinin nedeni kimsenin fark etmeyişi ya da az bilinir olması değil. Asıl sebep bu şarkıyı yorumlamanın; ona değer katma iddiasının her babayiğidin harcı olmayışı. Başardıkları birçok önemli iş ve cover’ları kendi parçalarına dönüştürme becerileri itibariyle Mor ve Ötesi’ne hakkını teslim edelim ancak bazı noktaların altını çizmek gerekiyor...

Hissi itibariyle bir kadın şarkısı

Her ne kadar; öze sadık kalma ve Mor ve Ötesi gibi yorumlama hedefleri bir arada gözetilse de hissi itibariyle şarkı bir kadın vokal şarkısı (Daha iyi idrak etmek için şarkıyı konser repertuvarına alan Özge Fışkın’dan da dinlemenizi tavsiye ederim). Bu elbette ‘Erkek solist okumamalı’ anlamına gelmiyor. Ancak Harun Tekin’in sesi ve üslubu için en doğru seçim olduğunu da söyleyemeyeceğim. Kim için daha doğru bir seçim olurdu? Mesela Yüksek Sadakat’in solisti Kenan Vural için, mesela Nev için...

Bence Harun da bunu bildiğinden şarkıdan uzaklaşmayıp düz okumayı tercih etmiş. Ama şarkının ruhuna sadık kalmaktan daha farklı bir durum bu. Çünkü böylece bütün yorum yükü; düzenlemenin üstüne kalmış. Neyse ki düzenleme cephesinde  (ben daha sert ve cesur bir düzenlemeyi tercih etsem de) şarkının bir rock yorumu olarak tıkır tıkır işlediğini söylemek mümkün. 21 Nisan’da ‘Record Store Day (Plak Dükkânları Günü)’ şerefine yayımlanacak plak versiyonunu heyecanla bekliyoruz.

 

 

Yazının devamı...

Bu güneş hepimize yeter

Başlangıç noktası olarak ilk albümü ‘Aşk Yarası’nı alacak olursak, kariyerinin 20’nci yılını idrak ediyor Burcu Güneş. Bu 20 yılla ilgili söylenecek çok şey olabilir ancak henüz ilk günlerinde tanıdığım Güneş’in müzik serüvenini şöyle özetlemek isterim: Müthiş bir ses ve yorum; iyi bir şarkı yazarı ve hak ettiklerini tam anlamıyla alamamış bir müzisyen. Sebep? İlkeli duruş, sert çıkış, mücadeleci karakter; kalite çıtası yüksek insan...
Güzel tınlıyor ancak ‘piyasa’ dediğimiz şey, bu kadar ‘düzgün’ insan sevmiyor ne yazık ki. Bu nedenle sayısız engeli aşmak durumunda kaldı Burcu Güneş. Kiminiz ‘popçu’ der geçersiniz ama emin olun oyunu kuralına göre oynasa, diğer bir deyişle kendinden ödün verse bambaşka ticari sonuçlara ulaşabilirdi. Belli ki 20 yıllık mücadelesini bir türkü albümüyle ödüllendirmek istemiş. Hasan Saltık prodüktörlüğünde şahane türküler seçilmiş.…



‘Minnet Eylemem’de
Selda Bağcan’la düet
Anadolu’nun güneşi altındaki 12 parçalık yolculukta Neşet Ertaş’lara, Kul Nesimi’lere, Esin Afşar’lara, Cem Karaca’lara, Âşık Mahzuni’lere, Karacaoğlan’lara selam yollanmış. Selda Bağcan, sırf sesine duyduğu hayranlık nedeniyle ‘Minnet Eylemem’de yorumuyla eşlik etmiş Burcu Güneş’e; söylenene göre beş kuruş da istememiş bunun için. Selçuk Balcı, meşhur şarkısı ‘Deniz Üstünde Fener’de sesiyle rehberlik etmiş Karadeniz gezintisine. ‘Oy Beni Vurun Vurun’ ve
‘Bir Ay Doğar’ı repertuvara alıp daha önce ‘Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz’, ‘Sen Anlat Karadeniz’, ‘Çukur’ gibi reytingli TV dizilerinde ün sahibi olmuş türküleri yeniden yorumlamaktan çekinmemiş. Hepsinin hakkını da vermiş.
Eşzamanlı olarak Amerika, İngiltere ve Avrupa dijital pazarlarında da öne çıkarılan ‘Anadolu’nun Güneşi’ (The Sun of Anatolia), bir proje albümü de olsa Burcu Güneş’in ‘imza’ işlerinden biri olmuş. Hem bozmadığı duruşu nedeniyle kendine hem de bize birer Burcu Güneş armağanı… TV dizileri vesilesiyle türkü yorumlarına aşina hale gelen total izleyicinin ve YouTube neslinin de ilgisini çekeceğini umuyorum.

Samimi, risk alan, kaliteli bir iş


David Byrne, beyni olduğu Talking Heads ve solo işleriyle, 70’lerin sonundan başlayıp 80’lere güçlü bir damga vurmuş ve saygınlığını hiç kaybetmemiş bir müzisyen. Popüler müzik alanının en güzel kafalı insanlarından biri. Onyıllar boyunca ‘pop’ haline getirdikleri şarkılar bugünle kıyas kabul etmeyecek şekilde iddialı ve bir miktar gergin sanat eserleriydi şüphesiz. Ancak o serin duruşu bugüne taşımak hiç kolay değil. David Byrne bile olsan… Bu albüm, ortak çalışmaları saymazsak 14 yıl sonra yayımlanan ilk solo albümü olma özelliğini taşıyor. Samimi, risk alan, kaliteli bir iş olmasının yanı sıra eskiden derinden etkili olan müzikal üslubun, bugünün tüketicisine fazla gösterişli ve kısmen kafası karışık görünme ihtimali var. Yer yer Trump’la ilgili kaygıların olgun bir ifadesi, yer yer funk gezintili albümden öne çıkanlar ‘Everybody’s Coming to My House’, ‘Every Day is a Miracle’ ve ‘Gasoline and Dirty Sheets’.

Yazının devamı...