GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

“Contemporary”den notlar, polemikler

FUAR GİRİŞİNDE BAŞLAYAN POLEMİK

Ahmet Güneştekin’in günler öncesinden tanıtımına başladığı Ölümsüzlük Odası adlı devasa eseri tam da fuarın girişinde, açık alanda sergileniyor.
Yapımı 1 milyon doları bulan bu eserin bir tür “demo” versiyonunu Güneştekin 2016’da yine Contemporary’de sergilemişti.
Eserde kullanılan kafatasları dolayısıyla o zaman da şu konu hakkında kulis yapılmıştı: Damien Hirst etkisi.
Şimdi de Ölümsüzlük Odası için benzer polemikler dönüyor.
Ama bu kez şöyle bir fark var: Güneştekin’in, Hintli sanatçı Subodh Gupta’nın 2006’da yaptığı “Very Hungry God” adlı eserine fazlaca öykündüğü konuşuluyor.
İşin ilginç tarafı Gupta da bu eseri yaptıktan sonra özellikle İngiliz basını tarafından “Size Hindistan’ın Damien Hirst’ü diyenler var, bu sizi rahatsız ediyor mu?” sorusuna maruz kalmış ve Gupta bu benzetmeden duyduğu rahatsızlığı açıkça dile getirmiş.
Evet, sonuçta kafatası öğesi kimsenin tekelinde değil.
Ama sanatçıların anlattığı hikayeler farklı farklı olsa da bir zincirleme etkilenme yok değil hani.




İYİ Mİ ORTALAMA MI

Açılışta sanat çevrelerinin konuştuğu konulardan biri de 13’üncüsü yapılan fuarın iyi olup olmadığıydı. Galeri sahiplerinden bazıları yabancı koleksiyoner pek az geldiği için fuarın getirisi olmadığını düşünüyordu. Kimisi ise ne olursa olsun katılmaktan ve destek olmaktan yanaydı. Katılmayan yerli galeriler de gündemdeydi: Merkür, ArtSümer gibi... Bir de fiyatlarını TL’ye çekenler vardı. Ama genelde çoğu galerideki eser fiyatları hâlâ euro üzerindendi.

O TABLOYU UZUN UZUN İNCELEDİ

Taner Ceylan’ın fuarda sergilenen bir eseri yoktu ama kendisi açılışta oradaydı. Ceylan’a, İngiliz sanatçı Matthew Stone’un bir tablosunu uzun uzun incelerken denk geldim. Meğer Stone’un tekniğini anlamaya çalışıyormuş. Sonunda Stone’u temsil eden galeri sahibiyle teknik konusunda detaylı bir muhabbete daldı Ceylan.

PARTİ NE ZAMAN?

Türk koleksiyonerlerin eserlerini çok sevdiği İspanyol sanatçı Salustiano geçen yıl olduğu gibi bu yıl da açılışta yeni eserlerinin yanı başındaydı.
Salustiano beni görür görmez, “Sahir’in (Erozan) partisi ne zaman?” diye sordu. Çünkü kendisiyle geçen yıl orada tanışmıştık.

KAN GÖRÜNCE RÜYA BOZULUR

2016’nın Contemporary açılışında bir grup sanat sevmez tarafından eseri protesto edilen Ali Elmacı yeni bir işiyle fuardaydı: “Kan görünce rüya bozulur”.
Elmacı bu yeni işin alt metnini uzun uzun anlatırken ben kendi gördüğümü ona şöyle özetledim: Gölde bir cinayet işlenmiş. Ağzından çiçekler fışkıran bu kadın da gölde öldürülen kadın!

ESER Mİ MUHABBET Mİ

Contemporary açılışında eserlere bakarken bir yandan da yanından yörenden geçen tanıdıklarla muhabbet ediyorsun tabii. Tam esere odaklanmışsın, biri geliyor ve “Aa görüşemedik” diyor. Ayaküstü diyalog enstalasyonları yani...
Uzayan bu muhabbetler nedeniyle eserler bazen ikinci planda kalabiliyor. Yine de açılıştan aklımda kalan sanatçılar var.
Hemen sıralayayım: Gurgen Babayan, Nesren Jake, Berk Arıkan ve İhsan Oturmak.

SOSYALLEŞME ALANI: FENIX

Fuarın sosyalleşme alanı geçen yıl olduğu gibi bu yıl da fuara özel kurulan Fenix’ti. Eser görmekten yorulmuş olanlar, hiç eser görmeden soluğu direkt burada alanlar, eser ve sanatçılar hakkında dedikodu yapmak isteyenler; kısacası hepsi Fenix’teydi. Bu arada Fenix’in Etiler’deki mekanı da 5 Ekim’de sezonu açıyormuş.

O PARTİDEN BU PARTİYE

Güncel sanat dediğin aynı zamanda bol parti demek!
Çünkü bu dünyanın insanları eğlenmeyi, beraber sosyalleşmeyi seviyor. Salı gecesi 29’daki partiyle başladı Contemporary partileri. Çarşamba gecesi Ortaköy Kethüda Hamamı’nda devam etti. Ama esas yoğun gece dündü. Peş peşe partiler vardı. En çok rağbet edilen parti yine Sahir Erozan’ın ev partisiydi.
Hepsinin detayları yarına...

Yazının devamı...

Şehirde en son ne oldu

ART WEEKS AÇILIŞINDAN NOTLAR

Contemporary İstanbul bugün açılıyor ama ondan önce pazartesi günü Art Weeks@Akaretler adlı altında yeni bir sanat organizasyonunun açılışı vardı.
Fikir güzel: Akaretler’deki boş binalara yerli, yabancı birçok ismin eserlerini yerleştirmişler. Bir binadan girip diğerine çıkıyorsun.
En iyi eserler de 55 numaralı binadaydı:
Taner Ceylan’ın kışkırtıcı, Yaşam Şaşmazer’in depresif, Fahrelnissa Zeid’in nefis desenleri başta olmak üzere...
Bu eserlerin hepsi de Öner Kocabeyoğlu koleksiyonundanmış.
Güncel sanat işlerini yakından takip edenler için elbette bu saydığım isimlerin eserleri artık çok bildik, tanıdık. Hatta ezberlendi bile diyebilirim.
Bu açıdan bakıldığında Art Weeks@Akaretler’in en heyecan verici isimlerinden biri Fatih Temiz adındaki genç sanatçı.
Büyük ölçekli karakalem çalışması nefis, mutlaka görün derim.
Bu arada Herkül çalışmasıyla hayli popüler olan Emre Yusufi’yi de Art Weeks’te gördüm. Contemporary için bu kez selfie çekilen bir Herkül yapmış.
Onu da şimdiden duyurmuş olayım...

ELEŞTİREN DE OLDU

Art Weeks’le ilgili sanat dünyasında şu da konuşuldu:
Art Weeks neden tam da Contemporary haftasına denk getirildi?
Başka zaman yapılamaz mıydı?
Aslında aynı hafta olması bence gayet iyi. Contemporary’den çıkıp yürüyerek Akaretler’deki bu işleri görmek isteyen olabilir. Bir de aynı anda şehrin yakın noktalarında sergiler olması sanata daha çok odaklanmayı sağlayabilir.

AKŞAM NEREYE GİDİLDİ

Peki pazartesi gecesi sanat dünyası nereye aktı?
İstinye Park’taki La Petite Maison’a.
Koleksiyoner yönleri çok iyi bilinen Mustafa Taviloğlu ve Emin Hitay’la, galeri sahibi Murat Pilevneli oradaydı.
İki günlüğüne La Petite Maison’da çıkan The Jukes grubu da gecenin şık sürprizlerinden biriydi. Fransız grup tüm masalara tek tek gidip şarkılar söyledi.

DEVAM EDECEK...

Bu kadarla bitmiyor tabii.
Dün akşam 29’da yapılan Contemporary partisi izlenimler ve tabii Contemporary açılış notları cumaya burada olacak. Şehirden havadisler devam edecek yani....

Seda Sayan’ın düşüşü her yerde

Art Weeks yahut Contemporary gibi açılışlarda sadece sanat konuşuluyor sanıyorsanız, yanılıyorsunuz.
Herkesin fena halde canı sıkılıyor, o yüzden de her yere popüler kültürün absürd konuları hakim.
Al işte, en çok konuşulan Seda Sayan’ın yere düşmüş gibi yaptığı pozuydu.
“Falling stars” denen tuhaf akıma ayak uydurmak için yaptı bu pozu Seda Sayan.
Herkes dalga geçti pozla ama şimdi doğruya doğru, kendinden konuşturmasını bildi Seda Sayan. Tek amacı da buydu zaten.
Şimdi Hülya Avşar’dan benzer bir çıkış bekliyorum.
Belki o da Contemporary partilerinden birine gelip yere düşmüş gibi yapar.
Güzel enstalasyon olur hani.

Ağlama Aleyna

Aleyna Tilki neden ağlamış, neden ağlarken videosunu paylaşmış, neden Emrah Karaduman’a o kadar saydırmış, hiçbir şey anlamadım.
Beni aşan şeyler.
Ama keşke Aleyna böyle şeylere üzülmeyi bıraksa ve kendini dünyaya açsa.
Mesela yakın gelecekte Diplo’yla yapacağı bir proje varmış, ona odaklansa.
Kendi kendini hırpalayıp durmasa...

Ve gitti

Ben demiştim, ben yazmıştım diyenleri sevmem.
Ama bak şu an içimden geldi, “Ben yazmıştım” demek istiyorum.
Ne zaman? Pazar günü.
Ne diye?
Ebru Gündeş yakın zamanda New York’a gidebilir ve Zarrab’la buluşabilir diye.
Ve sonuç: Pazartesi günü New York uçağı inişinde kızıyla beraber görüntülendi Ebru Gündeş.

Yazının devamı...

Moda Haftası insanları gitti Contemporary insanları geliyor

MODA HAFTASI İNSANI NASIL BİRİDİR

Üç kategoriye ayrılırlar:  

Genelde birbirlerinden pek hazzetmezler.

Ama hepsi ön sırada yan yana, et ete oturmak durumunda kaldığı için mecburen “Canımın içi, güzel kalp” şeklindeki ballı börekli konuşma balonları havada uçuşur.

Bir de birbirlerinin kıyafetlerine övgü düzmeye bayılırlar ama defile biter bitmez en yakın arkadaşlarına az evvel methiyelere doyamadığı kişi hakkında “Çok rüküştü çoook, gözlerim yandı” diye mesaj atarlar.

Unutmadan, defilelerdeki ışıktan etkilenmemek adına koca gözlüklerini defile boyunca asla çıkarmazlar.

Instagram’ın hikaye bölümü defile videolarıyla dolup taşmazsa içleri rahat etmez. Takipçilerinin hep bu anı beklediğini sanırlar. Hangi tasarımcının defilesine gidilecekse, onun koleksiyonundan bir kıyafet giyip dikkatleri çekmeye çalışırlar. Daha çok dikkat çekmek arzusu içinde olan “dam üstünde saksağan” tarzıyla defile alanına arz-ı endam eder.

Bir de moda haftasının “sahibiymiş” gibi davranırlar. “Ay olmamış bu sene, kimsenin işini beğenmedim” derler, ama kıyafetini üzerine geçirdiği tasarımcıyı defile sonrası kuliste ziyaret edip “Sen bir numarasın, ezdin geçtin herkesi” demeyi ihmal etmezler. 

Arkadaşının defileye davetiyesi vardır ya da bilmem ne tasarımcısıyla şirketi ortak bir iş yapmıştır.

O da meraktan kalkıp izlemeye gelmiştir. “Geçiyordum, bi uğradım”cıların işi zordur.

Sürekli rötar yapan defilelere uyum sağlayamadıkları için yüzlerinde hep bir şaşkın ifade, kimseyi tanımamanın verdiği tatlı bir eziklikle olan biteni anlamaya çalışırlar. Çoğunlukla da anlamazlar.

Onları üzerlerindeki sıkıcı “kurumsal” kıyafetten tanırsınız. 

VE CONTEMPORARY İNSANLARI

Onları da üç kategoriye ayırabiliriz:

Paraları aslında vardır, ama ya ne alacaklarını tam bilmediklerinden ya da sadece “koleksiyoner” sıfatının havalı olmasından dolayı Contemporary’nin VIP açılışını kaçırmazlar.

Galerilerin stantlarına gidip daha eserin ne olduğunu anlamadan sürekli “Şu eser kaça?” diye fiyat sorarlar.

Sanatçıyla tanışıp eseri önünde fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmezler. Kokteyle de katılıp fuar alanını terk ederler.

Ağızlarından Art Basel, Frieze eksik olmaz. “Geçen yıl Miami’de çok acayip işler vardı” cümlesi favorileridir.

Sadece yurtdışı fuarlarından eser aldıklarının altını çizerler.

Contemporary’yi küçümserler, sergilenen işlere burun kıvırırlar, ama sabah akşam oradadırlar.

Contemporary’nin kendisinden çok fuarın yan etkinliklerinde, partilerde görünürler. Tarzları bohemdir, bakışları hülyalıdır, dillerinde hep bir “Ya çok manyak bir kafası var bu sanatçının, nasıl da vizyoner” cümlesi vardır. Abartmayı severler.

Aslında kendileri söyler, kendileri dinler.

Koleksiyonerlerin partilerinde coşarlar, görüş bildirirler, ortam yaparlar ve sonra mesaileri sona erer.

Sanat olayları bugün başlıyor

Salı günü yurtdışından gelen konuşmacıların katıldığı bir günlük konferansla başlıyor Contemporary.
Ama ondan önce bugün, Contemporary ile paralel bir etkinlik daha başlıyor:
Akaretler’de düzenlenecek ve iki hafta sürecek Artweeks.
Akaretler’deki 37, 39, 45 ve 55 numaralı binalarda iki hafta boyunca yerli ve yabancı birçok sanatçının eserlerinin sergileneceği etkinlikte panel ve partiler de eksik değil. Bu akşam mesela Vogue’un bir partisi var.
Çarşamba günü ise Mert Fırat’ın katılacağı bir konuşma.
Artweeks, Contemporay öncesi bir ısınma turu yani...

 

 

 

Yazının devamı...

İnişli çıkışlı bir ‘Türk rüyası’: Demet Akalın

Hani “Amerikan rüyası” denen bir şey vardır ya. Çok çalışmakla bireyin istediği refaha, isterse de şöhrete kavuşabileceğini söyleyen o kült Amerikan pazarlaması. Demet Akalın da aslında (varsa öyle bir şey) “Türk rüyası”nın bir örneği.
Öyle ki, gözümüzün önünde bunu gerçekleştirdi Demet. 1990 yılında annesinin bizzat elinden tutup yazdırdığı Yaşar Alptekin mankenlik kursuyla başlayan eğlence dünyası macerası onu ta bugünlere kadar getirdi. Elbette Demet fırsatları görüp değerlendirmeyi de bildi. 
Misal: Mankenlikle yetinip o meslekte kalmaya devam edebilirdi. “Şarkı da söyleyeyim” dedi ve bir anda o yola baş koydu. Şarkıcılığı da sıradan kalabilir, hatta üç gün sonra unutulabilirdi de... Ama öyle olmadı.
Çünkü o noktada devreye yaşadığı aşk hikayesi girdi. Doğruya doğru; eğer insanların diline dolanan, onların kalbine işleyen, bir de sizi mağdur gördükleri bir hikayeniz varsa daha sağlam yer edinirsiniz zihinlerde/gönüllerde.
Demet Akalın da (“Senin Anan Güzel mi?” şarkısının klibinde de zamanında yer almış) İbrahim Kutluay’la yaşadığı aşk hikayesinde mağdur olmuştu.
Evlenmelerine pek az kala ayrılmışlardı. O günlerde katıldığı Hülya Avşar Şov’da şöyle aktaracaktı duygularını Akalın: “5 Temmuz’da evlenecektik, ama o bir anda evlilikten ürktüğünü söyledi. Erkeklerde böyle bir durum oluyor.
Benim de bu sözler gücüme gitti ve ayrıldık.” O sırada onun duygularını kendi yaşadığı hikayelerle paralel bulan stüdyodaki seyirci şöyle haykıracaktı: “Biraz daha bekleseydin?”
Demet’in yanıtı, ona sonradan layık görülen “dobra” sıfatının ilk emaresiydi sanki: “Dört sene olmuş anacım, daha ne bekleyeyim.”

BİTTİM, GÖZÜN AYDIN!

Sonu ayrılıkla ve Demet’in ‘mağduriyetiyle’ biten aşk hikayesi öyle sevildi ki, bir süre sonra o ruh hali şarkılara da yansıdı. Ama Demet’in seçtiği şarkılar üzülen, yerlerde sürünen bir kadın profili çizmiyordu.
Tam aksine bolca laf atma, beddua etme, “Gittiysen de iyi oldu” tadında bir kadın anlatılıyordu. Demet’in ta kendisi yani. Nitekim şu dizelerden sonra Türk popunun meşhur “gider tarihi” de başlamış oldu: “Kalbimi kapatmışım sen gibilere, sen de kendin gibi bir şerefsize aç.”

EVLİ MUTLU ÇOCUKLU

Giderli şarkılarla beraber Akalın tam anlamıyla koşmaya başladı.  Peş peşe hitler, neredeyse her güne bir konser, ekstra... Çünkü Gölcük’ten yola çıkıp en tepeye doğru tırmanan bu kızın samimiyetine bir kez inanılmıştı artık.
Herkes onda kendinden bir şey bulmuştu. Eh, sonunda “rüya” denilen şey bu değil miydi? Nitekim başarısız iki evlilik denemesinden sonra gelen üçüncü evliliğiyle beraber özel hayatı da nihayet şarkısındaki gibi olmuştu işte: Evli mutlu çocuklu.
Dahası, milyon dolarlık kocaman bir evi vardı. Bir de olmazsa olmazı, pahalı marka kıyafetleri.
Bu konudaki zaafını dürüst bir şekilde aktardı bir röportajında: “Seviyorum marka giymeyi. Herkesin bir zaafı var. Benimki de bu. İlla ki kıyafetimin bir yerinde logo olacak. Bir yerinde bir logo yoksa bu kadar para verilir mi diyorum!” Hani bu sözler üzerine “Ne görgüsüz” diye sataşacak olan biri bile susuyor, onu öyle kabul edip seviyordu.

 BUNALIRIM DÜŞÜNÜRKEN YANLIŞ AŞKLARIMI

Sonunda bu “Türk rüyası” hafta başında aniden bozuldu. Eve gelen haciz memurlarının akabinde gidip çat diye boşandı Demet Akalın. Meğer bir yıldır aslında kocasının borç meseleleri varmış. Demet bu durumu hep tolere etmeye çalışmış, çok uğraşmış.
Olayın ardından medyada onu destekleyen, bunları anlatan yazılar çıktı. Sosyal medyada da çoğunlukla öyle.
Normalde toplumun geneli para harcamayı da dağıtmayı da bu denli altını çize çize yapan bir şöhreti çok el üstünde tutmaz. Ama işte onun durumu farklıydı. Ona öyle bakılmıyordu. O hiçbir şeyini gizlememeyi kendine şiar edinmişti.

Doğalı buydu. Öyle ki, bir ara Instagram’ına pat diye koyduğu şişmiş ayakları gibi, son olarak da kızının hacizden eşyası azalmış ve içini su basmış odasının fotoğrafını halka açmakta sakınca görmedi.
Acısını da paylaşıyordu Demet Akalın, Survivor sevincini de. Kafasına estiği gibi. Peki bu “Türk rüyası” bundan sonra nasıl devam edecek?
Aslında yanıtı yine Akalın’ın o eski şarkısında gizli:
“Savururum rüzgâra eski aşklarımı Biri gelir biri gider gönlüm sağ olsun Bunalırım düşünürken yanlış aşklarımı Biri sever biri üzer hepsi sağ olsun.”

Başka bir ‘Türk rüyası’nda son durum

Karakterleri, kariyerleri, özel hayatları başka uçlarda olsa da Demet Akalın gibi Ebru Gündeş de kendini yoktan varettiği için bir Türk rüyası sayılabilir pekala.
Hafta içi Sinem Vural imzalı haberle gördük:
Meğer Ebru Gündeş’e ait bu rüyanın son sezon kahramanlarından Reza Zarrab, New York’taki cezaevine iki adım mesafedeki Nobu’da suşi yerken görüntülenmiş.
Yanında Ebru Gündeş’in yakın arkadaşı, yani aile dostlarıyla beraber…
Oysa o karede pekala Ebru Gündeş de olabilirdi.
Çünkü kulislerde, arka sokaklarda konuşulan o ki, aslında Ebru Gündeş bir süre önce zaten New York’a gitti ve Zarrab’la görüştü bile.
Dahası yakın zamanda tekrar gidebileceği konuşuluyor.

 

 

Yazının devamı...

Moda Haftası’nda neler oluyor

BENNU’NUN OĞULLARI

Bennu Gerede’nin oğullarından Dilan ve Miro önce DB Berdan defilesinde podyuma çıktı. Daha sonra diğer kardeşleri Daren ile birlikte Selen Akyüz defilesinde.
Üç erkek kardeşin “boy gösterme” sürprizi bu kadarla kalmayacak. Kardeşlerden Dilan moda tasarımcısı olma yolunda hızlı adımlarla ilerliyor.
Oğullarını izlemek üzere Zorlu’ya gelen baba Koray Erkaya’yla konuştum.
Dilan ürün tasarlamaya başlamış bile. Hatta önümüzdeki yılın ilk Moda Haftası’nda koleksiyonunu sergileyeceği bir defile yapabilirmiş Dilan.
Miro ise oyuncu olmak istiyordu. O da her an bir projede yer alabilir.
Kısacası “Bennu’nun oğulları”nı daha çok konuşacağız...

“HAYIR, KALKMAYIZ YERİMİZDEN!”

İlk gün ilk defile: DB Berdan defilesi... Defilenin başlama saatinde herkes yerine oturmuş. Hep beraber bekliyoruz. Ama defile bir türlü başlayamıyor.
Sonradan nedenini öğreniyoruz: Yabancı medya bekleniyormuş. Bir yemeğe götürülmüşler, oradan da geç çıkmışlar, onlar gelince defile başlayacakmış.
40 dakika sonra yabancı medya mensupları geliyor.
Ama bu kez de yer sorunu yaşanıyor gözümüzün önünde.
Onların ilk sıradaki yerine başka isimler oturtulmuş.
Görevli geliyor, “Kalkar mısınız?” diyor.
Aralarında sosyetenin ağır hanımefendileri de mevcut.
“Kalkmayız” diyorlar. Hani haksız da değiller. Bu bariz organizasyon hatası. En başta yabancı medyanın yerine kimse oturtulmamalıydı.
Bu kadar zor mu bu işler?

PARTİDEKİ 3. HAVALİMANI DEDİKODUSU

Cantinery’deki Vogue partisinde moda sektöründen insanlar olduğu kadar sektör dışından davetliler de vardı.
Onlardan biri havacılık sektörünün üst düzey isimlerinden biriydi. Tanıştırıldık ve haliyle üçüncü havalimanı muhabbeti yaptık.
Derken bombayı patlattı:
“Atatürk Havalimanı hemen kapanmayacak. Üçüncü havalimanı açıldıktan sonra iki ay daha Atatürk’ten uçuşlar devam edecek. Yani 29 Ekim’den sonraki seyahatlerinde yine Atatürk’ten uçma ihtimalin yüksek.”

SOSYALLEŞİLEN İKİ MEKAN

Defileye gitsin gitmesin Moda Haftası boyunca herkesin sosyalleştiği iki mekan var Zorlu’da: Cantinery ve Morini.
Fauchon da bu oyuncular arasına girmek için bar yapmış, tüm halini tavrını yenilemiş ama yine bu iki mekanda görüyorsunuz kimi görmek isterseniz. Mesela Şeyma Subaşı. Onun da Bebek’teki mekanı tamamen hazırmış. Sadece ruhsat bekliyormuş...
Bu arada Morini’de her gün saat 18’le 21 arası çıkan DJ Nitty Gritty ayrıca bir tebriği hak ediyor. Çünkü çaldıkları sayesinde herkes kendini plajdaymış gibi hissetti.
Çünkü Nitty yaz boyu Mykonos’ta çalıyormuş.

“BEŞ DAKİKA SONRA BAŞLIYOR, HADİ İN!”

“Defile kurdu” olmak diye bir şey var. Durum şu: Tüm defileler geç başladığı için kimse kapıda beklemek istemiyor. O yüzden bir haberleşme sistemi kurulmuş.
Önce organizasyondan birileriyle arkadaş olunup numarası alınıyor.
Sonra da yukardaki mekanlarda “Beş dakika sonra in, başlıyor” mesajı gelene kadar elde kokteyl keyif yapılıyor!

“NASIL GİDİYOR?” SORUSUNUN ÖZETİ

“Moda Haftası nasıl gidiyor?” diye önüme gelen sordum.
Genel yanıt şuydu:
“Genç tasarımcılara destek tadında gidiyor. Vay be olduğumuz bir şey yok.”

ACUN ESPRİSİ

Nihan Buruk’un, tüm davetlileri 80’lere ışınladığı yeni koleksiyonunu izledikten sonra herkesin girmeye çabaladığı yer elbette defilenin arter partisiydi.
Morini’deki parti bir süre sonra öyle kalabalık oldu ki; bunalıp içerdeki Beymen standlarında sosyalleşen dahi gördüm. Davette Acun Ilıcalı’yı gören bir modacının, onun meşhur terliklerine istinaden yaptığı şu espri ise hâlâ aklımda: “Aa ayakkabı giymiş.”

DAVETLİLERİN KIYAFETLERİ

Moda Haftası’nda klasiktir: Çok uç kıyafetli davetliler görebilirsiniz. Hatta bazen modacıların koleksiyonlarını bile geride bırakan...
Bu moda haftasında görüp görebildiğim rüküş giyimli cemiyet kadınlarıydı.
Ah bir de Nihan Buruk defilesinde gördüğüm baştan aşağı pullu payetli bir pantolonla bluz giymiş erkek.

Yazının devamı...

Ah geceler, sensiz geceler, kabus gibi çöker geceler


Bir de yakında O Ses Türkiye’de jüri olarak seyirci karşısına çıkacakmış.
Gündüz kuşağında tıkanıp kalmış bir “bacı”, artık kendi kendini tekrar etmeye başlamış bir TV yıldızı için sıkı hamleler.
Ne de olsa Sayan bir “küllerinden doğan.”
Tıpkı kendi jenerasyonundaki tüm ünlü kadınlar gibi:
Asla yarışı bırakmayan, hep bir mücadele içinde olan...
Kâh kendisi kâh sülalesi için...
Belki bir tek yeni nesilden Aleyna Tilki var, bu çeşit bir “hırs ve azim abidesi” olan.
Aleyna da doğuştan azimli, iddialı ya:
Arabesk de söyleyecek caz da pop da. Klibini de yönetecek.
Kendi kendini ti’ye de alacak. Dünya starı da olacak.
Sonsuz bir iddia kuyusu. Dipsiz kuyu.
Neyse, Seda ablamıza dönelim.
Onun hırs ve azmindeki istikrar bir de şu yönlerinde mevcut:
“R”leri gaza sonuna dek basmış motosiklet misali sonuna kadar gürültülü bir şekilde tonlaması...
Ve tabii leopar deseni tutkusu... Bakınız “Ah Geceler”in klibi.
İster moda olsun ister olmasın, o leopar deseni yine bir yerlerden girmiş klibe.
Öyle bir bağlılık öyle bir “Tarzan’ın Jane’i” fantezisini koruma hali.
Yıllar geçtikçe yüzüne daha da iyi oturttuğu Emel Sayın mimiklerini de es geçmeyelim...
Leopar deseni kadar o mimikler de artık onun ayrılmaz bir parçası...
Sözün özü iki gözüm:
Seda Sayan “mahallenizin bacı”sı günlerini geride bırakıp şimdi O Ses koltuğunda “gençlerin bacısı” olmaya oynayacak gibi.
Leopar deseninden asla vazgeçmeyerek tabii.
Demedi demeyin.

Hangisi Karius?

Kaleci Loris Karius sosyal medyada ona buna direkt mesaj attığı için pişman olmuş:
“İngiltere’de böyle şeyler normal. Ama burada futbol dışında başka bir şeyle gündeme gelmek istemiyorum. Bir daha tanımadığım insanlarla yazışmam.”
Sırada bekleyenler için üzücü haber tabii.
Ama Karius’un “normal” dediği şey konusunda kafam karıştı.
İngiltere’de yazışırsın ve seni kimse ifşa etmez mi diyor?
Yoksa İngiltere’de böyle şeyler olsa bile kimsenin diline bu kadar düşmezsin mi?
Hangisi acaba?

İlluminati de var o zaman

Bir vatandaş Mabel Matiz’in Ya Bu İşler Ne klibine kafayı takmış, dava açmış.
Klibin bir sahnesinde havaya savrulan 1 dolarlar vasıtasıyla FETÖ’ye destek veriliyormuş.
Vatandaşa bir ayrıntı daha verelim:
Matiz’in gözüne büyüteç tuttuğu sahne de illuminati simgesi olabilir, aman diyeyim...
Şaka bir yana, bu tür klip/dizi/film işlerinde filan prodüksiyon ekibi sahnede kullanılacak ürünleri, eşyaları getirir.
Sanatçı da gelir oynar. O ne bu ne diye bakmaz yani.
Ayrıca kimsenin de aklına gelmemiştir eminim böyle düşünüleceği.
Az sakin.

Kerem Bürsin’i şu açıdan tebrik etmeli

Yaşamayanlar’da Kerem Bürsin’in küstah vampir tavırları çok sevilmedi, herkese “fazla” geldi ama Bürsin’i şu açıdan tebrik etmeli bir yandan:
Dizinin prodüktörleri arasında kendisi. Küçük ya da büyük fark etmez. Kelebekler filminin de yapımcıları arasında ismi vardı. Yani bir şekilde taşın altına elini koyuyor.

Moda Haftası’nda ne oluyor

Bu hafta o hafta. O defile bitecek, bilmem ne after partisi başlayacak. Aynı insanlar bin kez birbirini görüp “Canım naber” diyecek.
Oradayız nitekim.
Notlar, skandallar, dedikodular, türlü coşmaların izlenimleriyle cuma bu topraklara yine beklerim...

Yazının devamı...

Düğün çılgınlığı

Benim de gittiğim Alaçatı’da tam 27 tane düğün vardı mesela.
Mekanlar da bu durumdan pozitif etkilendi haliyle.
Öyle ki kahvaltısını orijinal bulduğum Brendi (eski Su Dan) adlı mekan bile bir düğün yemeği dolayısıyla kapalıydı.
Zaten Alaçatı ya da Bodrum gibi yerlerde yapılan düğünler iki güne yayılıyor artık.
İlk gün gelin ve damadın yakın arkadaşları kendi arasında yemekli kutlamalar yapıyor, ikinci gece ise düğün merasimi...
Düğün ekonomisi sezonu hayli kısa Bodrum ve Alaçatı’ya çok yarıyor kısacası.


‘Çekim yapmayın’
demek zor

Peki düğünlerde davetlilerin çekim yapması ve çektiklerinin sosyal medyaya konması yasaklanabilir mi?
İdil-Mert Fırat çiftinin düğününde gördüm ki, bu çok çok zor.
Nitekim Fırat çifti davetlilerden çekim yapmamalarını rica etmişti.
Hem de yazılı olarak.
Ama düğün sırasında herkes elinde cep telefonuyla düğünü saniye saniye görüntüledi.
Kısacası ricalar, kurallar kimseye işlemedi.
Eller bir süre sonra cep telefonuna gitti.
Hele ki merak edilen bir düğünün içindeyseniz bu kaçınılmaz.
O yüzden yapılacak en radikal çözüm cep telefonlarını girişte alıkoymak. Başka türlü olmaz. Acaba bunu yapan olacak mı ileride?

Sezen düğünü videolardan izledi

İdil ve Mert Fırat’ın The Stay Oteli’nin bahçesindeki düğünleri gayet sadeydi.
Zaten düğün bir süre sonra sahneye taşındı.
Önce Koray Candemir sahneye çıktı, “Yıldızların Altında”yı söyledi.
Onun peşi sıra Mert ve İdil sahnedeydi. Çiftin birbirlerinin gözlerine bakarak söylediği “Değer mi Hiç” düeti çok samimi ve başarılıydı.
Bu düetin ardından Gökçe Bahadır sahneye davet edildi.
O da bir Sezen Aksu şarkısı söyledi.
Nitekim gece boyu en çok Sezen Aksu şarkıları çalınıp söylendi.
Sezen Aksu son anda düğüne katılamamıştı ama şarkılarıyla oradaydı.
Bir de tüm yakın dostları Aksu’ya düğünden videolar gönderdi. Sezen düğünü evinden naklen izledi desek yanlış olmaz yani...

Gündüz serumla dolaşan düğün davetlileri

Alaçatı’da bir önceki hafta sonu gerçekleşen bir düğün varmış ki; hâlâ konuşulanlar arasında.
Sebebi de o düğünün çılgın yabancı davetlileri.
Görenler anlatıyor:
Yabancı davetliler iki gece süren düğün partilerine zinde katılabilmek için gündüzleri serum almış.
Şaka değil, bayağı serum.
Tüm vitaminleri vücuda yükleyip önceki gecenin yorgunluğunu atıyorlarmış, sonra akşam ver elini düğün partisinin ikinci gecesi!
Serumlu davetliler hâlâ dillerdeydi Alaçatı’da...

‘Köye hiç inmedim’ modası

Bol düğünlü bu yazının konusu değil belki, ama yazmadan olmaz:
Alaçatı köy içini yakın gelecekte bekleyen bir tehlike var.
Artık belli bir kesim köyün içine inmek, orada dolaşmak istemiyor. Çünkü köy içini kalabalık ve kalitesiz buluyor. Bu da ne demek?
Oradaki mekanları da rotadan çıkarması demek.
Bu yüzden bu yaz “köyün içine hiç inmedim” modası oluştu. Hafta sonu yapılan düğünlere gelen kitlenin çoğunda da bu moda vardı.
Hepsi köy içinden uzak noktalarda takılmayı tercih etti. Mesela köyün tepesindeki Yek onlardan biriydi.

Yazının devamı...

Yeni sezonun yenilikleri

◊ YENİ GİZLİ BAR: MÜŞTEMİLAT:
Must ekibinin Nişantaşı’na kazandıracağı şehrin yeni gizli barı. Must’ın yaratıcısı Ercan Gümüşkaya uzun süreden beri Müştemilat’ın hazırlıklarını sürdürüyordu. Sonunda her şeyi tamamlamış. Bir ‘showroom’un içinden geçilerek ulaşılacak Müştemilat adlı gizli barda haftanın yedi gecesi canlı müzik performansları olacakmış.

◊ CHICKI BOOM: Bu mekanı daha önce de yazmıştım. Umut Evirgen’in yeni gizli barı Chicki Boom eylül sonu gibi açılıyor. La Boucherie’nin hemen arka tarafındaki mekanda canlı müzik yok.
Burası yurtdışı muadilleri gibi bir kokteyl bar olacak.


◊ KURUÇEŞME’NİN YENİ REINA’SI:
Reina’daki trajik olay sonrası Kuruçeşme sosyal hayat rotasından ne yazık ki çıkmıştı. Bu sezon ise uzun süredir üzerinde uğraşılan bir projeyle Kuruçeşme yeniden gündeme geliyor.
İsmi henüz netleşmeyen bu Reinavari yeni mekanın hem açık hem de kapalı alanları olacak. İçinde yer alacak restoranlar arasında Dragon, Posedion ve Scarlett’in olacağı konuşuluyor.
İnşaatı devam eden Mandarin Oteli’nin yanında konuşlanan mekan, kasım sonu açılacak.

◊ BEBEKTE BİR SOPHIE...
Bebek’in klasik mekanlarından Happily Ever After artık yok.
Mekanın bir kısmı çok yakında Şeyma Subaşı’nın sağlıklı yiyecek-içecek kafesi Healthyish olarak açılacak. Diğer kısmı ise Metin Şen’in yeni projesi Sophie olacak. Sophie’nin ortaklarından Ülkü Alikoç yeni mekanı şöyle tarif ediyor:
“Gün boyu çok iyi bir atıştırmalık menüsünün olduğu, şarap ve şampanyanın kadehte makul fiyata satıldığı bir yer olacak Sophie”.

◊ VE MANOS... Simi’nin meşhur Manos’u yazın D Maris Bay’de popüler olmuştu. Kasımda ise Ortaköy’de açılıyor

İbrahim Kutluay: Polemiğin içine çekmeye çalışıyorlar

İbrahim Kutluay’ı Kabataş’taki mahalle kafemiz Setup’tan tanıyorum.
İkimiz de sabahları orada kahve içtiğimizden ortak bir paydamız var:
Müdavim paydası.
Şimdiye kadar İbrahim’le hiç özel hayatıyla ilgili konuşmadım.
O da bu konularda ketumdur, asla konuşmaz.
Ama önceki gün ona mekanda yine rastlayınca hayli kaynar kazan olan malum boşanma davasıyla ilgili bir şey sormadan duramadım.
Çünkü Demet Şener, Esin Övet’e yaptığı açıklamada “Neden uzatıyor, neden boşanmıyor?” demişti.
İbrahim derin bir nefes alıp şöyle dedi:
“Ben hiçbir zaman konuşmadım biliyorsun.
Ama ben konuşmayıp sustukça bir polemiğin içine çekilmeye çalışılıyorum, farkındayım.
Bir de olaylar başka şekilde algılatılmaya çalışılıyor.
Sanki boşanmak istemiyormuşum gibi bir algı...
Öyle bir şey yok.
Mahkemenin verdiği son kararı beğenmeyip davayı Yargıtay’a taşıyıp uzatan ben değilim.
Ayrıca çocuklarımı düşünerek sunduğum tüm teklifleri kabul etmeyen de karşı taraf.
Yoksa bitmişti dava.
Şimdi daha fazla konuşmak istemiyorum.
Ama mahkeme bitsin, elbette benim de söyleyeceğim çok şey olacak”.

Şu sıra favorim

DİZİ... Amy Adams’ın başrolde olduğu karanlık mı karanlık kasaba sırları dizisi Sharp Objects.
MEKAN... Günbatımı manzarası ve kokteylleriyle beni cezbeden İKSV binasının tepesindeki Monkey Bar.
INSTAGRAM PROFİLİ... Açık ara Şokopop. Eski magazin programlarının komik anlarını öyle güzel kurgulayıp veriyor ki, bakmadan duramıyorum ve çok eğleniyorum.
Bu profilin aynı zamanda YouTube kanalı da var.

Cem Yılmaz ve profesör

Olay tuhaf, olay tam dizilik.
Bir tarafta ülkenin en ünlü kişilerinden biri var.
Diğer tarafta ise bir profesör.
Cem Yılmaz’a durmadan “sigaraya özendiriyor” diye dava açan, en son Twitter’dan “İngiltere bu kişinin gençlik için nasıl tehlikeli olduğunu anladı” diye yazan Orhan Kural’dan bahsediyorum.
Son durum şu: Kural yine bir dava açmış.
Cem Yılmaz da haliyle patlamış, “Bıktım usandım” diye...
Hakikaten profesör Kural neden bu kadar Yılmaz’a takılmış durumda, belli değil.
Olaya dışarıdan bakınca hem trajik hem de komik duruyor. Niye mahkemeler böyle şeylerle meşgul ediliyor derseniz, o da ayrı bir haklı mevzuu.

 

Yazının devamı...