GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Seçimler ABD’de neyi değiştirdi

- 6 Kasım seçimleri öncesinde Başkan Donald Trump’ın Cumhuriyetçileri ABD Kongresi’nin hem üst kanadı Senato’yu, hem de alt kanadı Temsilciler Meclisi’ni (TM) kontrol ediyordu. İki yıl önce göreve gelen Başkan Trump’ın yürütme ve yargıda olduğu gibi yasamada da eli rahat sayılırdı. Ancak seçimlerde Demokratlar TM’de üstünlük sağlarken Cumhuriyetçilerin ise Senato’daki çoğunluklarını güçlendirmesi yasamanın işleyişini etkileyecektir.

KONGRE’DEKİ YENİ DENGE

- ABD yasalarına göre 435 üyeli Temsilciler Meclisi, yasa tasarısı ve yasa değişiklikleri önerebiliyor. Soruşturma açma, ifade vermeye çağırma, bütçe gibi konularda yetkili. 100 üyeli Senato’nun ise Başkan’ın üst düzey devlet makamlarına önerdiği kişileri onama yetkisi bulunuyor. Yasalar genelde iki tarafın da onayıyla geçerken Demokratlar, Senato’yu hoşuna gitmeyecek tasarılarla baskı altına almayı deneyebilir.

- ABD basınında Demokratların TM’de kontrolü sağlamasının Trump yönetimine yönelik daha fazla soruşturma, daha fazla ifade vermeye çağırma anlamına geleceği yorumları var. En kritik dosya ise Adalet Bakanlığı’nda devam eden Rusya’nın 2016 başkanlık seçimlerine Trump lehine müdahale edip etmediğiyle ilgili soruşturma. Demokratların şimdi bu soruşturmanın derinleştirilmesi için baskı yapabileceği değerlendirmeler arasında.

TRUMP AZLEDİLİR Mİ

Trump’ın yeni yasama döneminde ilk icraatının Adalet Bakanı Jeff Sessions’ı istifaya zorlaması bu açıdan dikkat çekici. Özel Savcı Robert Mueller tarafından yürütülen soruşturmayı engellemediği için Sessions ile ilgili “Benim adalet bakanım yok” diyen Trump’ın şimdi bu Mueller soruşturmasını kontrol altına alabilecek sözünü dinleyen bir bakan atayabileceği konuşuluyor.

TM’nin İstihbarat Komisyonu’nun başına gelmesi beklenen Demokrat Adam Shiff, Rusya soruşturmasına yönelik bir müdahalenin “anayasal bir krize neden olabileceği ve hukuk devletine zarar verebileceği” uyarısında bulunuyor.

- Uzmanlar, şu noktaya da vurgu yapıyor. TM’nin azil sürecini başlatma yetkisi var, ancak mahkeme görevini Senato üstleniyor. Cumhuriyetçiler Senato’da çoğunlukta olduğundan Trump’ın azli şu aşamada pek mümkün gözükmüyor. Ancak Rusya soruşturması, Demokratların canlı tutmasıyla 2020 başkanlık seçimleri öncesinde Başkan Trump’ın yumuşak karnı olmaya devam edebilir.

OLASI DIŞ ETKİLERİ

- Yeni dönemde Temsilciler Meclisi’nde Demokratların Trump yönetimini köşeye sıkıştırmaya yönelik adımları artabilir. Demokratlar, göç, sağlık sigortası, vatandaşlık, vergi gibi kritik konularda Başkan’ı zorlayacak hamlelere yönelirken Trump ailesinin Rusya’nın yanı sıra diğer ülkelerle ticaret bağlantıları da büyüteç altına alınabilir.

- Meclis, Trump’ın aksine Kaşıkçı cinayeti sonrasında Suudi Arabistan’a yönelik silah ambargosu uygulanması, Yemen’de savaşın sona erdirilmesi gibi konularda baskı uygulayabilir.

- Demokratların ağırlıkta olduğu bir Temsilciler Meclisi’nden Ankara ile ilişkileri gerebilme potansiyeli olan Ermeni tasarıları, F-35 savaş uçağı satışının engellenmesi gibi hamleler ve Türkiye’de tutuklu Amerikalıların serbest kalması için talepler gelebilir.

- Genel itibariyle seçimde ortaya çıkan tablo, başkanlık ile TM arasında partizanlığın arttığı bir döneme girildiğine işaret ederken bu gerilimli ilişki uluslararası sahnede beklenmedik yeni sorunlar anlamına gelebilir.

Yazının devamı...

Kritik üç başlık

Almanya Başbakanı Angela Merkel’in kademeli olarak siyasete veda edeceğini açıklaması şüphesiz ülke sınırlarını aşan bir etkiye sahip olacak.

Önümüzdeki günlerde iki kritik gelişmeye daha tanık olacağız. 4-5 Kasım’dan itibaren İran’a yönelik ABD’nin yeni yaptırımları devreye girecek. 6 Kasım’da ise ABD’de Kongre ara seçimleri yapılacak.

ALMANYA KARIŞTI

ANGELA Merkel... Son 13 yıldır uluslararası siyasetin baş aktörlerinden biri oldu. Popülizmin yükselişe geçtiği bir dönemde Avrupa’da orta yolu arayan aklı selimin lideri olarak öne çıktı. 2015’te yüzbinlerce sığınmacıya sınırı açarak büyük bir insanlık örneği sergiledi ama, Almanya’da bir kesim bu hamleyi asla affetmedi.

Merkel’in 18 yıldır lideri olduğu Hıristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) Bavyera ve Hessen eyaletlerinde iki hafta arayla yapılan yerel seçimlerde ciddi oy kaybına uğradı. Ve Merkel’den geçen pazartesi bir süredir beklenen o karar geldi. CDU başkanlığından ayrılacağını, ancak 2021 seçimlerine kadar başbakan olarak yola devam edeceğini açıkladı.

Bu karar CDU’yu büyük bir fırtınanın içine sürükledi. Aralık ayındaki kurultayda halefi kim olacak? Merkel’in mülteci politikasını yerden yere vuran 38 yaşındaki Sağlık Bakanı Jens Spahn mı? Merkel ile iktidar kavgası sonrasında siyasetten ayrılan 62 yaşındaki Friedrich Merz mi? ‘Merkel’in Prenses’i diye anılan Annegrette Kramp Karrenbauer mi? Yoksa liberal kanatta yer alan Kuzey Ren Vestfalya Eyalet Başbakanı Armin Laschet mi?

Her halükârda Avrupa’da milliyetçi liderlerin popüler olduğu bir dönemde AB’nin motor ülkesi Almanya’da ülkenin en güçlü partisinin başına kimin geçeceği uluslararası siyaset açısından kayda değer bir gelişme olacaktır.

İRAN YAPTIRIMLARI

DONALD Trump... Baştan beri İran ile yapılan nükleer anlaşmaya karşıydı. Nitekim mayıs ayında Obama döneminde yapılan bu anlaşmadan çekildiğini açıkladığında kimseye sürpriz olmadı.

Trump, bu yaptırımlarla İran’ı pazarlık masasına geri çekeceğini savunuyor. Ancak öte yanda da ABD’nin İran’da rejim değişikliği istediği iddiaları var. İşte bu yaptırımların ikinci dalgası 4-5 Kasım itibariyle devreye giriyor. ABD’nin amacı İran’ın petrol ve petrol ürünleri ihracatını sıfıra indirmekti. İran, nükleer anlaşma sonrasında petrol ihracatını arttırmış, günde 2.5 milyon varil kapasiteye ulaşmıştı.

ABD, İran vanasının kapanması halinde uluslararası piyasalardaki açığı Suudi Arabistan ve diğer ülkelerle kapatmayı umuyordu; ancak hesap piyasalara uymadı.

İran petrolünün en büyük alıcıları Çin ve Hindistan, Tahran yaptırımlarına olumlu yaklaşmıyor. Keza İran ile nükleer anlaşmanın devamından yana olan AB de ABD yaptırımlarını baypas edecek mekanizmalar peşinde. Türkiye de Washington’dan bu konuda muafiyet isteyen ülkelerden biri.

Herhalükarda ABD, bu kez Tahran’a yönelik ortak bir cephe bulmakta zorlanırken İran yaptırımları petrol fiyatlarındaki olası bir dalgalanmayı da gündeme getiriyor.

TRUMP’IN SINAVI

ABD’de salı günü Kongre ara seçimleri var. 435 üyeli Temsilciler Meclisi’nin tamamı, 100 üyeli Senato’nun ise 35 koltuğu yenilenecek. Anketler ABD Başkanı Trump’ın Cumhuriyetçi Partisi’nin Senato’daki çoğunluğu koruyabileceğini gösterirken Temsilciler Meclisi’nde çoğunluğun ise rakip Demokratlara geçme ihtimali söz konusu. Hali hazırda Kongre’nin iki kanadı da Cumhuriyetçilerde. Demokratların Meclis’te çoğunluğu ele geçirmesi, Trump’ın yasa çıkarmada zora gireceği anlamına gelecek.

Donald Trump’ın son günlerde muhafazakâr seçmen tabanını ateşlemek için elinden geleni yapması da bundan. Doğum yoluyla kazanılan vatandaşlığı sona erdireceğini açıklaması, bir yandan da ABD sınırına ilerleyen Orta Amerikalı mültecilerle korku yayması...

Sonuçta Trump, siyasi gücünü koruyabilecek mi, koruyamayacak mı? Sorunun yanıtı dünya için de önem arz ediyor.

Yazının devamı...

Trump yönetiminin Kaşıkçı yaklaşımı

ABD’nin devreye girmesi ve iddia edilen korkunç detaylarla birlikte Suudi Arabistan’ın rolü giderek sorgulanmaya başlarken benzer şekilde Trump yönetiminin olaya yaklaşımı da soru işaretlerine yol açıyor.

ÖNCE SERT ÇIKTI

Çok değil, daha iki hafta önce 3 Ekim’de ABD Başkanı Donald Trump, bir seçim mitinginde yaptığı konuşmada Suudi Kralı’nı uyarıyordu. “Biz olmasak orada iki hafta kalamazsın” diyordu. Bayram değil seyran değil, Trump niye müttefik bir ülkeyi uyarıyordu? Çünkü Suudi Arabistan’a petrol fiyatlarını düşürmek için baskı uygulama derdindeydi.

Birkaç gün sonra ise Kaşıkçı olayı uluslararası medyada giderek büyüdü, derken ABD Kongresi’nin baskıları arttı. Sonunda Trump devreye girmişti, en yüksek perdeden konuşuyordu. ‘Olayın arkasında onlar (Suudiler) olabilir? Evet. Sonuna kadar araştıracağız ve çok sert bir cezası olacak’ ifadesini kullanıyordu.

ABD BASINI SORUYOR

Suudi yönetimi ise Trump’ın restini gördü. Suudi Dışişleri Bakanlığı yaptığı açıklamada ‘dünya ekonomisinde küresel bir aktör’ olduğu, herhangi bir ‘cezalandırmaya’ sert yanıt vereceği uyarısında bulunuyordu. Gerilim tavan yapmıştı.

Pazartesi günü Suudi Kralı Selman bin Abdülaziz ve Trump’ın telefonda görüştüğü haberleri düştü ajanslara. Trump bu kez Kaşıkçı’nın ‘haydut katiller’ tarafından öldürülmüş olabileceğini söylüyordu. ‘Kral ve oğlunun bu olaydan haberi olmayabilir’ diye algılanabilecek bir ifadeydi bu. Trump’ın Riyad’a yönelik tonu biraz düşmüştü. ABD basını, ‘Trump yönetimi cinayeti örtbasa yardım mı ediyor’ diye soruyordu.

KRİTİK BİR DÖNEM

KAŞIKÇI olayı ABD açısından kritik iki tarih öncesine denk geldi. İlki İran’a yönelik yeni yaptırımların devreye girmesi planlanan 4 Kasım tarihi. İkincisi ABD’deki Kongre ara seçimlerinin yapılacağı 6 Kasım.

İran ile nükleer anlaşmadan çekilen Trump’ın planlandığı gibi Tahran’ı kıskaca alabilmesi için Suudi Arabistan’ın desteğine ihtiyacı var. Çünkü yaptırımlar başladığında İran’ın petrol satışı büyük darbe yiyecek ve bu da dünya piyasalarında günde 1.7 milyon varil bir arz daralması anlamına gelecek.

Trump yönetimi bu açığı Suudi Arabistan’ın üretimi arttırmasıyla kapatmayı umuyor, aksi halde petrol fiyatlarındaki yükseliş sürebilir. Ayrıca Suudi Arabistan ABD savunma sanayisi için zengin bir müşteri olduğu gibi Amerikan şirketleri için önemli bir yatırımcı. Petrol satışından gelen milyarlarca dolar, ABD şirketlerine yatırım olarak geri dönüyor.

Suudi Arabistan ile yaşanabilecek ekonomik bir kriz Başkan Trump’ın Cumhuriyetçilerine seçimlerde siyasi fatura çıkarabilir. Öte yandan Kaşıkçı olayını hafife almak Cumhuriyetçilerden bazı oyların Demokratlara kaymasını da gündeme getirebilir.

TRUMP DOKTRİNİ BU MU

Dün Amerikan AP Ajansı’nda konuyla ilgili bir analiz vardı. AP, Trump’ın ‘Önce Amerika’ politikasını hatırlatıp “Eğer önce Amerika ise listede insan hakları kaçıncı sırada yer alır” diye soruyordu.

Amerikalı Demokrat Senatör Chris Murphy de Washington Post gazetesinden Josh Rogin’e yaptığı açıklamada Trump’ın Kaşıkçı yaklaşımını eleştiriyordu. Murphy, “Beyaz Saray sanki şunu diyor: Trump Doktrini’ne göre bizden birşeyler satın aldığınız sürece sizin insan hakları ihlalleriniz, suikastlarınız ya da savaş suçlarınızı görmezden geliriz. İşte bunu yapıyor ve bizi geri götürüyor” diyordu.

Cemal Kaşıkçı vakası nedeniyle Türkiye de günlerdir dünyanın gündeminde. Ve dünya kamuoyu bir an önce bu olayın aydınlığa kavuşturulmasını bekliyor.

Yazının devamı...

Ortadoğu’da yeni kriz

Kaşıkçı’nın akibetiyle ilgili birçok soru ve iddia gündeme gelirken yaşananlar bölgeyi yeni bir krizle karşı karşıya bıraktı.

GÖNÜLLÜ SÜRGÜN

CEMAL Kaşıkçı kimdir? Uluslararası medyada anlatılanlara göre, ABD’de eğitim görmüş Suudi bir gazeteci. Başta Suudi Kraliyet ailesine yakın bir isim olan, bazı hanedan mensuplarına danışmanlık yapan Kaşıkçı, giderek yönetimle ters düşmeye başlamasının ardından 2017’de ABD’de gönüllü sürgüne gitti. ABD, Londra, İstanbul arasında yaşayan Kaşıkçı, Suudi yönetimini de eleştirmeyi sürdürdü.

Suudi Veliaht Prensi Muhammed bin Selman’ın işadamlarını yolsuzluk gerekçesiyle bir otelde toplayıp onları ancak milyonlarca dolar para cezası karşısında serbest bırakmasını eleştirmişti. Bir diğer eleştirisi aktivistlerin, gazetecilerin tutuklanmasıyla ilgiliydi. AFP ajansına göre Al Jazeera kanalında 23 Mart’ta katıldığı programda Prens’i “Ben onu hâlâ reformcu olarak görüyorum, ama o bütün yetkileri elinde topluyor” diyerek eleştirmişti.

Kaşıkçı’nın tepki gösterdiği konulardan biri de Suudi Arabistan ile Katar arasındaki krizdi. S. Arabistan; BAE, Mısır ve Bahreyn ile birlikte rakibi İran ile yakınlaştığı, Müslüman Kardeşler’e sahip çıktığı gerekçesiyle Katar’ı ablukaya almıştı. Suudi Arabistan’ın Katar ile barışmasının şartlarından biri de Türkiye’nin Katar’daki askerinin geri çekilmesiydi. Katar krizi, Türkiye ile Suudi Arabistan’ın arasındaki ipleri de germişti.

ABD baskıyı arttırıyor

OBAMA yönetimi sırasında S.Arabistan ve İsrail, Ortadoğu’da ABD’nin gözünden düşen ülkeler arasında yer almıştı. Obama yönetiminin 2015 yılında İran ile yaptığı nükleer anlaşma bu iki ülkenin de hoşuna gitmemişti.Trump’ın iktidara gelmesiyle dengeler Riyad lehine gelişmiş, bir süre sonra Tahran’a yeni yaptırımların devreye girmesiyle de Suudi Arabistan daha güçlü bir konuma gelmişti.

New York Times gazetesine göre Trump yönetiminin Suudi Arabistan ile en önemli bağlantısı damadı Jared Kushner. Kushner (37), Suudi Veliaht Prensi Muhammed (33) ile iletişimi sağlayan kişi. Yine NYT’ye göre Kushner bağlantısı, Prens’e daha deneyimli bir devlet adamıyla bağlantı sağlanmasının önünü kesen de bir unsur. Suudi Arabistan, ABD’nin 110 milyar dolara kadar silah satışı yapmayı öngördüğü bir ülke de.

KRİTİK BİR DURUM

ABD yönetimi, medya ve Kongre’nin baskıları üzerine Cemal Kaşıkçı olayıyla ilgili devreye girmişe benziyor. Hem ABD Başkanı Trump hem de Dışişleri Bakanı Pompeo, Suudi Arabistan’a şeffaf bir soruşturma için işbirliği çağrısında bulundular. Hatta ABD Senatosu Dış İlişkiler Komisyonu bir mektup hazırlayarak Riyad’a karşı sert önlemlerin alınmasını gündeme getirdi.

Trump, “Ne olduğunu görmek istiyoruz. İşin sonuna kadar gideceğiz” derken Suudilere silah ambargosu olup olmayacağıyla ilgiyi soruya bu durumdan ABD ekonomisinin de zarar görebileceğini belirterek “Bu yutmamız gereken çok, çok acı bir ilaç olur” diyerek mesafeli bir yanıt verdi. 

Suudiler ise Türk nişanlısı ile evlenebilmek için boşandığına dair belge almak için konsolosluğa giden Kaşıkçı’nın binadan çıktığı konusunda ısrarcı. Türkiye ise bu iddiayı destekleyen kanıt gösterilmesini talep ediyor.

Her şeyden önce ortada hiçbir iz bırakmadan kaybolmuş bir insan söz konusu. Onu merak eden yakınları var.

Her ne kadar uluslararası ilişkileri etkileyebilecek bir potansiyele sahip olsa da Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’ya ne olduğunun ortaya çıkarılması önem arz ediyor.

Yazının devamı...

Almanya ile yeniden

‘Türkiye ile Almanya son yıllarda yaşanan krizlere rağmen ilişkilerin nispeten istikrarlı olduğu eski günlerine geri dönebilir mi?’

İki taraftan da gelen mesajlarda temkinli iyimserlik dikkat çekse de gidişatı daha çok bundan sonra atılacak adımlar ve tercih edilecek tonun belirleyeceği anlaşılıyor.

Her şeyden önce tarihi yol arkadaşlığının yanı sıra Almanya’da yaşayan 3.5 milyon Türkiye kökenli nedeniyle iki ülke arasında kendine has bir bağın olduğunu hatırlamada fayda var. İkinci Dünya Savaşı sonrasında iş gücü açığını kapatmak için Almanya’ya giden, ekonomik kalkınmada ciddi rol oynayan Türkler, yaşadıkları birçok soruna rağmen bugün de ülkenin önemli birer parçası.


TELAŞLANDILAR
ALMANYA ile Türkiye’yi birbirine bağlayan bu insan faktörünün yanı sıra ekonomik faktör de mühim bir yer tutuyor. Türkiye’de yaklaşık 6.500 Alman firması iş yapıyor. Ortak ticaret hacmi 38 milyar Euro. Alman şirketleri, Türkiye’de 120 binden fazla kişiye istihdam sağlıyor. Dolayısıyla ABD ile yaşanan gerilimle birlikte Türk Lirası, döviz karşısında değer kaybına uğramaya başladığında Almanya, krizin kendisini de etkileyebileceği gerekçesiyle en çok telaşlanan ülkelerin başında yer aldı.

Anayasa referandumu ve seçimler döneminde Türk yetkililere Almanya’da salon etkinliği izni verilmemesi, Alman Parlamentosu’nun ‘Ermeni soykırımı’ tasarısını kabul etmesi, 15 Temmuz darbe girişimine Almanya’nın yeterince tepki göstermediği gibi FETÖ firarilerinin yeni adresi olması, buna karşılık Türkiye’nin teröre destek suçlamasıyla Alman vatandaşlarını tutuklaması iki ülke arasındaki gerilimi arttırdı.

Şimdi iki ülke iktidarları da anlaşılan inişli çıkışlı dönemi geride bırakıp geleceğe bakmanın uygun olacağı görüşünde. Ancak hem Alman medyasında hem muhalefet cephesinde bu normalleşme hamlesinin biraz erken olduğuna, Türkiye’nin üst düzey kabul için demokrasi ve hukuk devleti anlamında daha kat etmesi gereken mesafeleri bulunduğuna dair görüşler söz konusu. Cumhurbaşkanı Erdoğan dün Berlin’e ayak bastığında bu tartışmalar sürüyordu.


KRİTİK ORTAKLAR
ALMANYA ve Türkiye, birbirleri için kritik ortaklar. Alman basınındaki hava ekonomik zorluğun Türkiye’yi Almanya’ya yaklaştırdığı yolunda. Ancak ABD’nin Avrupa ile ticaret savaşı, Rusya’nın Doğu Avrupa ve Ortadoğu’da artan etkisi, buna karşılık Moskova ile yakınlaşan Türkiye’nin NATO’dan uzaklaşabileceğine dair yorumlar ve Suriye’den yeni bir mülteci göçü riski de Berlin’i jeopolitik anlamda pozisyonunu gözden geçirmeye sevketmiş olabilir.

Alman Der Spiegel dergisinde ay başında Türkiye’nin Almanya’nın mali ve teknolojik desteğiyle demiryollarını modernize etmek istediğine dair bir makale vardı. 35 milyar Euro’luk proje kapsamında hızlı tren ağının örülmesi, sinyalizasyon sisteminin yenilenmesi ve demiryolu ağının modernize edilmesinin öngörüldüğü belirtiliyordu. Çin’in de böyle bir projeye ilgi gösterdiği, Almanya’nın ise nüfuzunu kaybetmek istemediği, Ankara’nın önerisine olumlu yaklaştığı aktarılıyordu.


GÜNDEMLERİ YOĞUN
Her halükarda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ziyareti ilişkilerin gözden geçirilmesi için bir fırsattır. İyi ilişkiler iki ülkenin ve Almanya’da yaşayan Türklerin de yararına olacağından tarafların siyaseten pragmatik davranacağını öngörmek hatalı olmayacaktır.

AB ile üyelik konusunda olumlu bir adım beklenmezken Gümrük Birliği’nin güncellenmesi, ekonomik ilişkilerin gelişmesi, Türk vatandaşlarına AB vizesinin kalkması gibi konularda ilerleme aranabilir. Ancak Alman kamuoyunun baskısı altındaki Merkel hükümetinin de ‘demokrasi ve hukuk devleti’ konusunda reform tavsiyelerini gündeme getirmesi beklenmedik bir durum olmayacaktır.

Yazının devamı...

İdlib sınavı

İdlib mutabakatı, 10 Ekim itibariyle tüm tank, çoklu roketatar sistemleri, havan ve topların 15 Ekim itibariyle de tüm radikal terörist grupların bölgeden çekilmesini öngörüyor. Mutabakatın garantörü Türkiye ve Rusya. Dolayısıyla iki ülkenin mutabakatın uygulanması için bu bölgede koordineli devriye görevi yapması bekleniyor.

Her şeyden önce İdlib mutabakatı hem Esad rejimi, İran, Hizbullah gibi sorunun tarafları hem de BM, AB gibi uluslararası yapılardan olumlu tepki aldı. Ancak en çok merak edilen konu bu mutabakatın sahada uygulanıp uygulanamayacağı. Çünkü Türkiye’ye komşu olan İdlib vilayeti büyük ölçüde geçtiğimiz haftalarda Ankara’nın da terörist ilan ettiği El Kaide’nin uzantısı olarak nitelenen Heyet Tahrir el Şam’ın (HTŞ) kontrolü altında.

RADİKALLERİN DURUMU

Merkezi Londra’da bulunan Suriye İnsan Hakları Gözlemevi önceki gün bölgeyle ilgili haberinde Esad rejiminin saldırıları nedeniyle kaçan İdliblilerin dönmeye başladığını bildiriyordu. Aynı haberde bazı cihatçı grupların mutabakatı ve tampon bölgeden çekilmeyi reddettikleri iddiası da yer alıyordu. Yine bazı internet sitelerinde İdlib’in yüzde 60 ile 70’ini kontrol ettiği söylenen HTŞ’nin de uzlaşmayı reddettiği yönünde haberler çıktı.

Soçi’de imzalanan mutabakat İdlib’e olası bir harekâta karşı Türkiye ve muhaliflere zaman kazandırmışa benziyor. Ancak bölgenin ağır silahlardan ve radikal gruplardan arındırılması gibi ciddi bir taahhüt söz konusu. Esad rejimi ile muhalifler arasında 15-20 km’lik bir tampon bölge oluşturulması gerekiyor. Böylece muhaliflerin Esad bölgesindeki Rus üslerine olası saldırılarının engellenmesi, rejimin de İdlib’e yönelik saldırılarının önüne geçilmesi hedefleniyor.

Şam rejiminden yapılan açıklamalardan Soçi uzlaşmasına olur verdikleri anlaşılıyor. Rejim yanlısı El Vatan isimli Suriye gazetesinde ise Rus diplomatlar kaynak gösterilerek başka iddialar gündeme getirildi. Kasım itibariyle İdlib’teki tüm muhalefetin ağır silahlarını teslim edeceği ve yıl sonu itibariyle rejimin İdlib’de otorite sağlayacağı öne sürüldü. Uzlaşmanın açıklanan 10 maddelik bölümünde söz konusu iddialar yer almıyor.

MUHALİFLERİN SON KALESİ

İdlib, Suriye’de muhaliflerin elindeki son vilayet. HTŞ’nin yanı sıra bölgede ÖSO’nun yerine kurulan Milli Ordu’ya bağlı birçok alt grup ve başka gruplar da söz konusu. Bir yandan Suriye için siyasi bir çözüm aranırken muhaliflerin masada ellerinin güçlü olabilmesi için İdlib’i kontrol etmeye devam etmeleri önemli.

İdlib’de artık kaybedecek hiçbir şeyi kalmamış Çeçen, Uygur gibi yabancı savaşçıların yer aldığı gruplar da var. Uzlaşmanın hayata geçirilmesinde bu grupların takınacağı tutum savaşın seyrini etkileme potansiyeline sahip. Mutabakat nedeniyle muhaliflerin bölünmesi, birbirleriyle çatışma olasılıkları bu kozu kaybetmelerine yol açabilir.

Her halükârda İdlib’te kansız bir çözüm bulunması için bir fırsat doğmuş durumda. Eğer Soçi mutabakatı hayata geçer ve siyasi çözüm bulunmasına katkı sağlarsa dikkatler daha büyük Suriye fotoğrafına ve nihai çözümün nasıl olması gerektiğine odaklanabilir.

Tüm bu bölünmüşlüğün ardından Suriye’de toprak bütünlüğü korunabilir mi? ABD’nin Cenevre’de sunduğu adem-i merkeziyetçi bir yapı önerisi Suriye’yi birarada tutabilir mi? Esad’ın akibeti ne olur? Suriye rejimi ABD’nin desteklediği terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG’nin ana unsur olduğu SDG kontrolündeki topraklara istedikleri otonomiyi sağlar mı? Çözüm halinde Suriye’de bulunan diğer uluslararası aktörlerin durumu ne olur? Suriye’de yanıt bekleyen sürüyle sorun var. Ancak İdlib sınamasını geçmek, çözüm için de umut verici olabilir.

Yazının devamı...

10 maddede İdlib meselesi

Esad rejiminin yeni hedef olarak gösterdiği, Ankara’nın ise Rusya ve İran ile müzakerelerle bertaraf etmeye çalıştığı olası bir İdlib harekâtının hem Türkiye’yi hem de Avrupa’yı etkileme potansiyeli bulunuyor.

İdlib, Suriye’nin kuzeybatısında, Türkiye’nin Hatay ilinin güneydoğusunda yer alıyor. Kuzeyinde ise yine TSK destekli muhaliflerin kontrolü sağladığı Afrin bulunuyor. Vilayetin güneyi Esad rejiminin kontrolünde. Şam yönetimi liman kenti Lazkiye’yi Halep, Rakka ve Deyrizor’a bağlayan M4 ile Şam’ı Halep’e bağlayan M5 otoyolunu kontrol altına almak istiyor. İdlib’ten geçen bu iki yol da ticaret için önemli.

İdlib için muhaliflerin kontrolündeki son vilayet deniyor. Oysa Suriye’nin kuzeydoğusu ve Rakka’ya doğru sarkan bölüm dahil ABD’nin desteklediği terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG’nin ana unsur olduğu SDG’nin kontrolünde. Bu topraklar neredeyse Suriye’nin dörtte biri gibi. Esad rejimi bir yandan Suriyeli Kürt temsilcilerle sözkonusu bölgelerin statüsüyle ilgili müzakere yürütürken İdlib’i zaferi önünde son engel olarak görüyor.

SON ÇATIŞMASIZLIK BÖLGESİ

Söz konusu vilayet 2015 yılının başından bu yana Esad muhaliflerinin kontrolünde. 2015 Eylül ayında Rusya’nın savaşa dahil olması ve İran’ın desteğiyle birlikte Esad rejimi güç toplarken Türkiye, Rusya ve İran, Astana süreci çerçevesinde gerilimi azaltmak üzere dört çatışmasızlık bölgesi ilan etti. İdlib hali hazırda çatışmasızlık bölgesi ilan edilen ve rejimin kontrolüne geçmeyen son bölge.

Esad ve destekçileri diğer üç gerilimi azaltma bölgesi olan Humus, Doğu Guta, Deraa ve Kuneytra’yı kontrol altına alırken burada yaşayan binlerce sivil ve silahlı muhalif tahliye anlaşmalarıyla İdlib’e taşındı. Tahliyelerle İdlib’te nüfus neredeyse iki misli artıp 3 milyonu aşarken 1 milyonunun çocuk olduğu tahmin ediliyor. TSK’nın da İdlib’te 12 gözlem noktası bulunuyor.

Terör örgütü El Kaide’nin uzantısı olan Nusra’dan türeyen Heyet Tahrir el Şam (HTŞ- Şam’ı Özgürleştirme Heyeti), İdlib’in yüzde 60’ını kontrol ediyor. İdlib kent merkezi ve kuzey sınırı HTŞ’nin denetimi altında. İdlib’te HTŞ’nin yanı sıra ÖSO grupları ve diğer muhalifler bulunuyor. Türkiye de BM Güvenlik Konseyi kararları uyarınca geçen hafta HTŞ’yi Nusra’nın devamı olarak terör örgütü listesine aldı.

Türkiye, baştan beri Suriye’nin toprak bütünlüğünden yana, çünkü kendi toprak bütünlüğü için de bu desteklenmesi gereken önemli bir unsur. Nitekim geçen hafta Astana üçlüsünün Tahran’da yaptığı zirvede bu bir kez daha teyit edildi. Ancak Esad’ın İdlib’i alması halinde muhaliflerin pazarlık masasında toprak gibi önemli kozu ortadan kalkmış olacak. Ayrıca İdlib, Suriye’nin kuzeyinde Akdeniz’e doğru oluşturulmak istenen PKK’nın terör koridorunun önünde ciddi bir tampon olarak da duruyor.

HAREKÂT ÖNLENEBİLİR Mİ

Türkiye, radikal unsurların ılımlı unsurlardan ayrılmasını önererek rejimin geniş çaplı olası bir harekâtının önüne geçmek istiyor. Rus tarafı, radikal unsurların ılımlılardan ayrılmasının Türkiye’nin sorumluluğunda olduğu görüşünde.

İdlib’te 16 grubun bir araya gelerek oluşturduğu Ulusal Kurtuluş Cephesi ve ÖSO’nun yerine kurulan Milli Ordu’dan HTŞ’ye yönelik lağvedilmesi çağrıları yapılıyor. Ancak HTŞ içinde yer alan radikal unsurlar böyle bir çağrıyı kabul eder mi? Bir de Ankara’nın Rusya’nın Suriye’deki Hmeymin hava üssüne İdlib’ten saldırı düzenleyen unsurların kuzeye çekilmesi önerisi vardı. Bu önerilerin hayata geçmesi Rusya, İran ve Esad rejimini İdlib hedefinden vazgeçirmeye yeter mi?

İdlib, 2011’den beri süren iç savaşın en kritik aşaması olmaya aday. İdlib tek başına Türkiye’nin problemi olmamalı. Çünkü buraya yönelik olası bir basınç, yeni mülteci krizi olarak hem Türkiye hem de Avrupa’yı etkileme potansiyeline sahip. AB’den gelen ‘İdlib’te sessiz kalamayız’ gibi açıklamalar olumlu. Öte yandan Suriye’de savaşın gidişatı da aşağı yukarı belli olmuşa benziyor. Dolayısıyla artık savaşı sahadan çok masada tamamlamak daha önemli gibi duruyor.

Yazının devamı...

Trump'tan yaptırımla dış politika

Kuzey Kore’de bu yolla önemli mesafe kateden, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’u müzakere masasına çekmeyi başaran Trump, 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çıkarak yaptırım açıkladığı İran’ı da köşeye sıkıştırarak taviz vermeye zorluyor.

Washington Post gazetesinde geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makaleye göre sadece Şubat 2018’de ABD, Kuzey Kore’nin yanı sıra, Kolombiya, Libya, Kongo, Pakistan, Somali, Filipinler, Lübnan ve daha başka ülkelerden grup ve bireyleri hedef alan tedbirler açıkladı. ABD önceki gün de, mart ayında İngiltere’de eski Rus ajan Sergey Skripal’in kimyasal bir maddeyle zehirlenmesinden ötürü Rusya’ya ağır yaptırım uygulamaya başlayacağını ilan etti.

Geçen hafta da NATO ortağı ve müttefik Türkiye’ye pastör Andrew Brunson’u serbest bırakmadığı için yaptırım açıklayan Trump yönetimi, yoğun olarak başvurduğu bu politikayı Ankara üzerinde de uyguluyor.


GÜVEN BUNALIMI
ANCAK yaptırımların bir dış politika enstrümanına dönüştüğü bu uygulamada Türkiye’yi farklı bir yere oturtmak gerekiyor. Çünkü, iki müttefik ülkenin sorunlarını tartışarak, diyalog yoluyla ve uzlaşma arayarak çözmesi beklenirken şimdilik sembolik olsa da öne sürülen yaptırımlar ikili ilişkileri daha stresli, daha gerilimli bir hale getiriyor.

Uluslararası kamuoyu önünde yaşanan bu gergin hava, sorunların çözümünü ötelerken stratejik ilişkilerde ise tamiri epey zaman alabilecek hasarlar oluşturuyor. Bu da zaten 15 Temmuz darbe girişiminden beri yükselişe geçen güven bunalımının zirve yapmasına yol açıyor.


TRUMP’IN KARARI
ABD basını son krizin temmuz başındaki NATO zirvesinde Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki görüşme sonrasında alevlendiğini öne sürüyor.

Buna göre Trump, İsrail’de Hamas ile bağlantısı bulunduğu iddiasıyla tutuklanan Ebru Özkan’ın salıverilmesi karşılığında Türkiye’nin de rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakacağı konusunda bir anlaşmaya varıldığını sandı.

Ebru Özkan, Türkiye’deki evine geri dönerken Brunson ise İzmir’de ev hapsine alındı. Türk yetkililer ABD ile böyle bir takas anlaşması olmadığını belirtirken ABD basınına konuşan Amerikalı yetkililer, bu durumun Trump’ı rahatsız ettiğini, bu nedenle iki Türk bakana yaptırım kararını bizzat kendisinin verdiğini aktardılar.


KİŞİSEL DAVASI
YİNE ABD basınında yazılanlara göre Trump, pastör Andrew Brunson krizini kişisel bir dava olarak görüyor.

Kasım ayında ABD’de Kongre seçimleri var. Trump’ın Cumhuriyetçi partisi, ABD Kongresi’nin hem Temsilciler Meclisi hem de Senatosu’nda çoğunluğu korumayı umuyor. Ekonomik veriler şimdilik Trump’tan yana. Ancak özel savcı Robert Mueller’in Rusya’nın 2016 seçimlerine olası müdahalesiyle ilgili soruşturması çemberi daraltıyor.

Dolayısıyla Andrew Brunson’ın serbest kalması, seçim öncesinde Trump ve Evanjelist yardımcısı Mike Pence için muhafazakâr seçmen bazında olumlu bir hava yaratma potansiyeline sahip.


İLİŞKİLER DÜZELİR Mİ
ÖTE yandan Andrew Brunson gerilimi, ABD ile Türkiye arasında yaşanan krizlerin sadece görünen ucu. ABD Kongresi’nin iki kanadı Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması nedeniyle Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satışının askıya alınması yolundaki ortak tasarıda anlaştı.

F-35 maddesinin de yer aldığı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası Trump’ın masasında imza aşamasında. Ayrıca Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) da bulunduğu uluslararası finans kurumlarının Türkiye’ye kredi vermesinin engellenmesini öngören bir tasarı da Senato’da onay bekliyor.

Tüm bunlar iki müttefiki kritik bir yol ayrımında zor bir sınama ile karşı karşıya bırakıyor. İki tarafı da tatmin edecek formüller bulmak ya da bulmamak...

Yazının devamı...