GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Trump'tan yaptırımla dış politika

Kuzey Kore’de bu yolla önemli mesafe kateden, Kuzey Kore lideri Kim Jong-un’u müzakere masasına çekmeyi başaran Trump, 2015 tarihli nükleer anlaşmadan çıkarak yaptırım açıkladığı İran’ı da köşeye sıkıştırarak taviz vermeye zorluyor.

Washington Post gazetesinde geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir makaleye göre sadece Şubat 2018’de ABD, Kuzey Kore’nin yanı sıra, Kolombiya, Libya, Kongo, Pakistan, Somali, Filipinler, Lübnan ve daha başka ülkelerden grup ve bireyleri hedef alan tedbirler açıkladı. ABD önceki gün de, mart ayında İngiltere’de eski Rus ajan Sergey Skripal’in kimyasal bir maddeyle zehirlenmesinden ötürü Rusya’ya ağır yaptırım uygulamaya başlayacağını ilan etti.

Geçen hafta da NATO ortağı ve müttefik Türkiye’ye pastör Andrew Brunson’u serbest bırakmadığı için yaptırım açıklayan Trump yönetimi, yoğun olarak başvurduğu bu politikayı Ankara üzerinde de uyguluyor.


GÜVEN BUNALIMI
ANCAK yaptırımların bir dış politika enstrümanına dönüştüğü bu uygulamada Türkiye’yi farklı bir yere oturtmak gerekiyor. Çünkü, iki müttefik ülkenin sorunlarını tartışarak, diyalog yoluyla ve uzlaşma arayarak çözmesi beklenirken şimdilik sembolik olsa da öne sürülen yaptırımlar ikili ilişkileri daha stresli, daha gerilimli bir hale getiriyor.

Uluslararası kamuoyu önünde yaşanan bu gergin hava, sorunların çözümünü ötelerken stratejik ilişkilerde ise tamiri epey zaman alabilecek hasarlar oluşturuyor. Bu da zaten 15 Temmuz darbe girişiminden beri yükselişe geçen güven bunalımının zirve yapmasına yol açıyor.


TRUMP’IN KARARI
ABD basını son krizin temmuz başındaki NATO zirvesinde Başkan Trump ile Cumhurbaşkanı Erdoğan arasındaki görüşme sonrasında alevlendiğini öne sürüyor.

Buna göre Trump, İsrail’de Hamas ile bağlantısı bulunduğu iddiasıyla tutuklanan Ebru Özkan’ın salıverilmesi karşılığında Türkiye’nin de rahip Andrew Brunson’ı serbest bırakacağı konusunda bir anlaşmaya varıldığını sandı.

Ebru Özkan, Türkiye’deki evine geri dönerken Brunson ise İzmir’de ev hapsine alındı. Türk yetkililer ABD ile böyle bir takas anlaşması olmadığını belirtirken ABD basınına konuşan Amerikalı yetkililer, bu durumun Trump’ı rahatsız ettiğini, bu nedenle iki Türk bakana yaptırım kararını bizzat kendisinin verdiğini aktardılar.


KİŞİSEL DAVASI
YİNE ABD basınında yazılanlara göre Trump, pastör Andrew Brunson krizini kişisel bir dava olarak görüyor.

Kasım ayında ABD’de Kongre seçimleri var. Trump’ın Cumhuriyetçi partisi, ABD Kongresi’nin hem Temsilciler Meclisi hem de Senatosu’nda çoğunluğu korumayı umuyor. Ekonomik veriler şimdilik Trump’tan yana. Ancak özel savcı Robert Mueller’in Rusya’nın 2016 seçimlerine olası müdahalesiyle ilgili soruşturması çemberi daraltıyor.

Dolayısıyla Andrew Brunson’ın serbest kalması, seçim öncesinde Trump ve Evanjelist yardımcısı Mike Pence için muhafazakâr seçmen bazında olumlu bir hava yaratma potansiyeline sahip.


İLİŞKİLER DÜZELİR Mİ
ÖTE yandan Andrew Brunson gerilimi, ABD ile Türkiye arasında yaşanan krizlerin sadece görünen ucu. ABD Kongresi’nin iki kanadı Rusya’dan S-400 füze savunma sistemi alması nedeniyle Türkiye’ye F-35 savaş uçaklarının satışının askıya alınması yolundaki ortak tasarıda anlaştı.

F-35 maddesinin de yer aldığı Ulusal Savunma Yetkilendirme Yasası Trump’ın masasında imza aşamasında. Ayrıca Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) da bulunduğu uluslararası finans kurumlarının Türkiye’ye kredi vermesinin engellenmesini öngören bir tasarı da Senato’da onay bekliyor.

Tüm bunlar iki müttefiki kritik bir yol ayrımında zor bir sınama ile karşı karşıya bırakıyor. İki tarafı da tatmin edecek formüller bulmak ya da bulmamak...

Yazının devamı...

Özil vakası

Almanya, 65 yıldır ‘Türkiye kökenli göçmenler Almanya’ya ait midir, değil midir’ karar verememiştir. Bir de Suriyeli mültecilerin göçü eklenince entegrasyonla ilgili tartışma neredeyse başladığı yere geri dönmüştür. Geçen yıl, yabancılara, göçe şüpheyle yaklaşan aşırı sağcı ‘Almanya için Alternatif’ isimli partinin muhafazakâr Hıristiyan Demokratlardan oy çalarak üçüncü çıkması ise hem siyasi hem de toplumsal atmosferi olumsuz etkilemiştir.

GÜNAH KEÇİSİ ARARKEN

Dünya Kupası öncesinde mayıs ayında Mesut Özil’in İlkay Gündoğan ile birlikte Londra’da Cumhurbaşkanı Erdoğan ile fotoğraf çektirmesi Almanya’da ‘siyasi de bir anlamı var’ diye kamuoyunun kimi kesimlerinin tepkisini çekmiş olabilir. Ancak Alman basınının bir bölümü konuyu o kadar gündem de tuttu ki, Almanya kendisini ‘Bu Milli Takım Rusya’da ne yapar’dan çok ‘Özil ve Gündoğan özür dileyecek mi’ tartışmalarının içinde buldu. Alman Milli Takımı da işte şampiyona için Rusya’ya gittiğinde gereksiz uzayan bir tartışmanın tam orta yerindeydi.

Futbol Almanların gurur duydukları ortak noktalardandır. Uluslararası şampiyonaların da favorileri arasında yer alır. Mesut Özil de yıllarca milli takımın en önemli oyun kurucularından biri olmuştur. Dünya Kupası’ndan erken ayrılmak yarı finallere, finallere alışık olan Almanya’ya iyi gelmemiş olabilir. Ve başarısızlığın sorumlusu aranırken Mesut Özil meselesi yeniden alevlendi. Alman Futbol Federasyonu (DFB) ise ne kupa öncesinde ne de kupa sonrasında Özil’e sahip çıktığı gibi tartışmanın büyümesine de izin verdi.

Ve sonunda Özil’in geçen pazar günü açıkladığı milli takımdan ayrılma kararı geldi. DFB Başkanı Rheinhard Grindel’ı işaret ederek “Grindel gibiler için kazandığımızda Alman, kaybettiğimizde göçmenim” sözleriyle ırkçılığa maruz kaldığını belirtti. Sonuçta yenilgiye uğrayan tek başına Mesut Özil değil, Alman Milli Takımı’ydı.

BAKAN’IN TUHAF AÇIKLAMASI

Almanya Başbakanı Angela Merkel, tartışma süresince Türk asıllı futbolcuya sahip çıkan bir tutum izledi. Tüm bu süreç içinde vahim açıklamalardan biri Alman Dışişleri Bakanı Heiko Maas’tan geldi. Maas, 2010’dan bu yana Almanya dışında top koşturan Özil için, “İngiltere’de yaşayan ve çalışan bir multimilyonerin durumunun bize Almanya’nın entegrasyon kapasitesine dair bir fikir vereceğini sanmıyorum” dedi. Sosyal Demokrat Partili Maas’a yanıt ise kendi parti büyüğü eski Başbakan Gerhard Schröder’den geldi. Maas’ın sözlerini ‘katlanılmaz’ bulduğunu söyledi. Doğrusu Almanya’da Türklerin en çok oy verdiği Sosyal Demokrat Parti’den olan bir bakanın sözlerinde daha seçici olması beklenirdi.

Alman spiegelonline’da bir yazıda Mesut Özil’in yurtdışında en çok tanınan ‘Almanlar’dan biri olduğu aktarılıyordu. Christian Helms, “2012’de Endonezya’ya gittim. Ziyarete ülkenin üçüncü büyük kenti Medan’dan başladım. Yağmur ormanları, motosikletliler, her gün pilav ve balık. Başka bir dünya. ‘Nereden geliyorsun’ diye sorup da ‘Almanya’ deyince ‘Mesut Özil’ diyorlardı” diye aktarıyor. Özil’in önemli bir marka olduğunu kabul eden, sosyal medyada en çok takipçisi olan 5’inci futbolcu olduğuna işaret eden Helms’in bir de eleştirisi vardı. Keşke diyordu ‘Açıklamasını İngilizce’nin yanı sıra Almanca, Türkçe, belki İspanyolca ve Çince de yapsaydı.’

Dün DFB’nin Başkanı Grindel, Özil-Gündoğan-Erdoğan fotoğrafıyla ilgili açıklamalarında hata yaptığını kabul ederek, “Bunun ırkçı sloganlar için malzeme yapılmasından dolayı çok üzgünüm. Geriye baktığımda ırkçı düşmanlıklara hoşgörü göstermeyeceğimizi o zaman çok net biçimde söylemem gerekirdi” dedi. Ancak istifa baskılarına rağmen öyle bir karar çıkmadı. Özil tartışması aslında göç, yabancı karşıtlığı, ırkçılık gibi konuların ne kadar hassas meseleler olduğunu bir kez daha ortaya koydu. Öte yandan çoğu zaman uğranan ayrımcılık karşısında suskun kalmak zorunda kalanların sesi olması açısından önemli oldu.

Yazının devamı...

Trump, Almanya’yı niye hedef aldı

Krizin nedeni para kavgası gibi öne çıkıyor, diğer yandan bir ayağını da Almanya’nın Rusya ile yaptığı Kuzey Akım 2 boru hattı anlaşması oluşturuyor.

NEDEN KIZIYOR

TRUMP, daha NATO zirvesi için Brüksel’e ayak basmadan attığı seri tweetlerle memnuniyetsizliğini ifade etti. NATO ortaklarını savunma harcamalarını GSYİH’nın yüzde 2’sine çekemedikleri için bombardımana tuttu.

NATO verilerine göre ABD, İngiltere, Yunanistan, Letonya ve Estonya dışında diğer üyeler yüzde 2’lik hedefi yakalayamıyor. Almanya’nın ise savunma harcamaları yüzde 1.24 seviyelerinde. Berlin’in hedefi yüzde 2’ye 2024 yılında ulaşmak.

İşte bu nedenle de Trump, daha çok da Almanya’ya çattı. Almanya’nın Rusya ile yaptığı Kuzey Akım 2 doğalgaz boru hattı anlaşmasına işaret eden Trump, “Almanya, Rusya’nın esiri oldu” dedi. Önceki gün NATO sonuç bildirisinde tam uzlaşmacı bir ton bulunduğu izlenimi oluşmuştu ki, ABD Başkanı yine Twitter’dan salvolarına devam etti.

“En çok da Almanya, Rusya’ya karşı koruma isterken Rusya’dan yeni boru hattı için milyarlarca dolar harcıyor. Kabul edilemez! Tüm NATO ülkeleri yüzde 2 taahhüdünü yerine getirmelidir, bu daha sonra yüzde 4’e çıkmalıdır” diye yazdı.

Gerilim dünkü toplantıda da sürdü.

KRİZİN İKİ BOYUTU

ABD ve Avrupalı müttefikleri arasındaymış gibi görünen, ancak daha çok Washington-Berlin hattında yaşanan kavganın iki boyutu var. Birisi gerçekte NATO askeri harcamalarında ABD’nin başı çekmesi. ‘Önce Amerika’ vaadiyle ABD’de başkan olan  Donald Trump, kampanya döneminden bu yana NATO ile askeri harcamalar için pazarlık yapacağını, bunun ABD halkı için haksızlık olduğunu savunuyordu.

Öte yandan Trump’ın öne sürdüğü yüzde 4’lük hedefi hali hazırda ABD bile yakalamıyor ki, diğerlerinin bu hedefe ulaşması epey zor. ABD’nin savunma harcamaları yüzde 3.5 seviyesinde.

Madalyonun öteki yüzünde ise Almanya’nın Rusya ile yaptığı Kuzey Akım 2 projesi olduğundan yukarıda bahsetmiştim. Bu yıl içinde inşası başlayacak olan 1200 km’lik boru hattıyla Rusya’dan Almanya’ya doğalgaz sevyikatının artması hedefleniyor.

Kömür ve nükleer enerjiden çıkma planı olan Almanya’nın doğalgaz ihtiyacının artması sözkonusu. Ancak bu boru hattıyla Rusya’nın Almanya üzerindeki nüfuzunun artacağı, bu durumun da kuzey ve orta Avrupa’nın güvenliğini riske atacağı eleştirileri de var.

RUSYA’NIN TEPKİSİ

VE derken tartışmaya Rusya da katıldı. Rusya Devlet Başkanı Putin’in sözcüsü Dmitri Peskov, Almanya’nın Rusya’ya bağımlı hale geleceğine dair eleştirilere karşı çıktı.

Peskov, “Boru hatları ile doğalgaz sevkiyatı bir ülkeyi diğerine bağımlı hale getirmez, her iki ülke de birbirine ortak bir şekilde bağımlı hale gelir. Bu da istikrarı ve farklı alanlarda ortak çıkarların olduğu gelişmeleri güvence altına alır. Yıllardır Rusya, Avrupa’nın enerji güvenliğine yönelik güvenilir bir ortak olduğunu gösterdi ve göstermeye devam ediyor” dedi. Peskov, “ABD, kendi likit doğalgazını (LNG) satabilmek için Avrupa’ya baskı yapıyor” diye de ekledi.

ABD, özel yöntemlerle kayadan çıkarılan şeyl gazını LNG’ye çevirerek 2016’dan beri dünyaya ihraç ediyor. Rusya’ya göre kavganın bir nedeni de bu.

TRUMP YİNE BAŞARDI

ABD’nin son dönemlerdeki en sıradışı başkanlarından olan Trump aslında yine yapmak istediğini başardı.

Kavga ve gürültüyle NATO ülkelerinin silaha, askeri teknolojiye daha fazla yatırım yapmasının yolunu açan Trump, Merkel hükümetinin Rusya ile yaptığı Kuzey Akım anlaşmasını da tartışmaya açtı. Öyle ki, Alman basını da iki gündür Rusya’nın etki alanına girip girmediklerini sorguluyor.

Tartışmanın bir de Amerikan kamuoyu boyutu var. ABD’de Rusya’nın Trump lehine 2016 seçimlerine müdahale ettiği iddiaları araştırılıyor.16 Temmuz’da Helsinki’de Rusya Devlet Başkanı Putin ile görüşmeye hazırlanan ABD Başkanı, NATO’yla kavgasında Moskova’yı bir rakip olarak gördüğünü vurgulayarak bu konuda da mesafesini koymuş oldu.

Yazının devamı...

Avrupa Birliği tamam mı devam mı

Öyle ki, üye ülkelerin mülteciler nedeniyle popülist partilere verdiği tavizler AB’yi hem ilkesel hem de varoluşsal bir sınavla karşı karşıya bırakıyor.

KRİZ NİYE ALEVLENDİ

TÜRKİYE ile AB arasında 2016 yılında yapılmış anlaşma büyük ölçüde Avrupa’ya yönelik göçü kontrol altına aldı. Haziran ayı sonunda yapılan AB zirvesinde de göçün en yüksek olduğu seviyeye göre yüzde 95 oranında azalmış olduğu teyit edildi.

İyi de göç bu kadar hız kesmişken, Avrupa’da mülteci krizi niye bu kadar alevlendi?

Almanya’da 2017 eylül ayında yapılan genel seçimlerde popülist Almanya için Alternatif partisi (AfD) üçüncü parti olurken Başbakan Merkel’in Hıristiyan Demokrat (CDU) partisinden oy çaldı. Avusturya’da aşırı sağcıların da ortak olduğu göç karşıtı bir hükümet kuruldu. Afrika kaynaklı göçte kendini yalnız bırakılmış hisseden İtalya’da da popülistler iktidar oldu.

ALMANYA’DAKİ KRİZ

ALMANYA’da 2015’te zirve yapan mülteci krizinden en çok Avusturya’ya komşu Bavyera eyaleti etkilendi. Çünkü mülteciler ilk durak olarak buraya geldi. Bavyera’da Merkel’in partisinin küçük ortağı Hıristiyan Sosyal Parti (CSU) iktidar. CSU’nun Başkanı Horst Seehofer, federal hükümetin de İçişleri Bakanı.

Ekim ayında Bavyera’da eyalet seçimleri var. CSU oylarını AfD’ye kaptırmaktan korkuyor. Bu nedenle Seehofer istifa tehdidiyle Merkel’i mülteciler konusunda bazı tavizler vermeye zorladı.

AB zirvesinde Merkel, Almanya’ya ulaşan mültecilerin AB’ye ilk girdikleri ülkelere geri yollanması konusunda önemli kazanımler elde etti. Ancak bu CSU’ya yetmedi. Pazarlıklar sonunda Almanya sınırında mülteciler için ‘transit mülteci merkezleri’nin kurulmasına karar verildi.Buna göre sınıra gelen mülteciler, AB’ye ilk giriş yaptıkları ülkelere geri yollanacak, diğerleri ise mülteci kamplarına alındıktan sonra kısa sürede sınırdışı edilecek.

SCHENGEN’İN SINAVI

ALMANYA’nın ardından Avusturya’nın önlemlerini artırması söz konusu. Tüm bunlar insanların ve malların ülkeler arasında serbest dolaşımına izin veren Schengen anlaşmasını büyük bir sınava tabi tutacak. AB içinde sınır geçmek zorlaşabilir.

Şimdi mesela Slovakyalı bir AB vatandaşı, alışveriş için Macaristan’a geçebiliyor. Ya da bisikletiyle Ren kıyısında gezintiye çıkan bir Alman, kahve içmek için Fransa’ya uğrayabiliyor.

Hali hazırda sınır görevlilerinin gözle yaptığı, şüpheli kişileri durdurduğu yöntem yerini daha sıkı kontrollere bırakarak sınırların geri dönmesine yol açabilir. AB en önemli temellerinden biri olan sınırların olmadığı Avrupa ilkesinden vazgeçmek zorunda kalabilir.

TÜRKİYE’NİN ÖNEMİ

AYRICA Almanya’nın sınırda kurmayı hedeflediği, kötü çağrışım yapan dış dünyaya kapalı transit mülteci merkezleri de Avrupa’yı insan hakları ihlalleri suçlamalarıyla karşı karşıya bırakabilir.

Nitekim Almanya Başbakanı Merkel, önceki gün Alman parlamentosunda yaptığı konuşmada “Göç meselesiyle nasıl baş ettiğimiz, Avrupa’nın gelecekte var olup olmayacağını belirleyecek” dedi.

Merkel, “Göç küresel bir problem, küresel çözümler gerekiyor” da dedi.

İşte çözümün püf noktası da bu olmalı.

Dünya kaynaklarının büyük bir kısmı üzerinde kontrol sağlayan zengin ülkeler kozmetik çözümler yerine göçe neden olan küresel ısınma ve iklim değişikliğiyle birlikte daha da artan yoksulluk, eşitsizlik, sosyal adaletsizliklerle baş edebilmek için daha fazla yatırım yapmalı, daha fazla kafa yormalı.

Bir de Almanya Başbakanı’nın Türkiye’nin mülteciler konusundaki performansını öven sözleri vardı. AB, mülteci anlaşmasını tehlikeye atmamak için Türkiye’nin AB üyelik müzakerelerini fiilen durdurmuş olsa da askıya almıyor.

Topluluk, Türkiye’ye Suriyeli mülteciler için ikinci 3 milyar Euro’luk yardımı da onayladı. Ancak anlaşmanın pazarlıklarından olan vizesiz seyahat hakkı konusunda hâlâ bir ilerleme sağlanmadı.

Avrupa’nın istikrarı Türkiye için de önemli. Mülteci anlaşmasıyla Türkiye’nin bu istikrara katkı sağladığı da söylenebilir. Bu nedenle Avrupa Birliği’nin de bunun daha fazla farkında olması gerekir.

Yazının devamı...

S-400 mü F-35 mi?

Türkiye Rusya’dan S-400 alım sürecine devam edecek mi etmeyecek mi? Çünkü öte yanda ABD, ‘S-400’ler sevkedilirse F-35 savaş uçaklarının satışı durur’ tehditlerini daha güçlü bir şekilde gündeme getirmeye başladı.

Her ne kadar Türkiye, Müşterek Taarruz Uçağı, yani F-35’in proje ortağı olsa da Amerikalı yetkililer, ABD Kongresi’nin baskıları karşısında Trump yönetiminin bu uçakların satışını durdurma yetkisi olduğunu dillendirmeye başladılar.

ABD NİYE KARŞI ÇIKIYOR
S-400’ler; havadan saldırı araçlarını imha etmek üzere tasarlanmış bir hava savunma sistemi. S-400 radarları, 600 km uzaktaki tehdidi algılayıp 400 km’lik menzile girişine kadar birkaç dakikada tüm hesaplamaları yapıp füzeleri ateşleme konumuna geçebiliyor. Ancak bu füze sistemi Ruslar tarafından geliştirilmiş olduğu için Batı unsurlarını düşman olarak algılayacak şekilde kodlanmış durumda.

ABD, Türkiye’nin NATO sistemini kullandığını, S-400’leri konuşlandırması halinde Batılı uçakları düşman olarak algılayacağını savunuyor. Bir diğer itirazları da Rusların Türkiye’de yerleştirilecek S-400’ler sayesinde en gelişmiş savaş uçağı olan F-35’lerin teknolojisiyle ilgili erişime sahibi olacakları yönünde.

TÜRKİYE’NİN TAVRI NE
TÜRK yetkililer, hava savunma sistemini Batı’dan temin etmek istediklerini, ancak bu imkan sağlanmadığı için Rusya’dan alımı yapmak zorunda kaldıklarını söylüyorlar. Nitekim Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 4 Haziran’da Washington’da ABD’li mevkidaşı Mike Pompeo ile yaptığı görüşmenin ardından sızan haberlerde konunun burada da gündeme geldiği anlaşılıyor.

Türk tarafı görüşmelerde S-400’lerin NATO’nun herhangi bir sistemine tehdit oluşturmaması için hassas davranıldığı mesajını verdi. Buna göre, Ruslar, S-400’leri 9 ayda teslim etme kapasitesine sahipti. Ancak Moskova bu durumda kendi yazılımlarıyla sistemi sevkedecekti. Türkiye, füze sisteminin Türk ordusu kullanacak şekilde yazılımla donatılması için 19 aylık bir rötarı göze aldı.

İşte bu noktada bir uzlaşma olabilir mi? ABD, yazılımı NATO unsurlarını düşman olarak algılamayacak şekilde değiştirilmiş bir S-400 sistemine ikna olur mu? Ayrıca bazı ABD’li yetkililerin, Türk muhataplarına ‘Alın ama, kullanmayın’ diye öneride bulunduğu da gündeme gelmişti.

KONGRE’DEN ENGELLEME
ABD Senatosu, Savunma Bakanlığı’nın 2019 yılı bütçesini düzenleyen Ulusal Yetkilendirme Yasası’na F-35 şerhini de koymuş durumda. Senato geçen hafta kabul edilen yasa tasarısına Trump yönetiminin Türkiye’nin S-400’lerinin NATO’yu tehdit etmediği ve ABD vatandaşlarını tutuklamadığını ispatlaması halinde F-35 satışına izin vereceğini ekledi.

ABD Temsilciler Meclisi’nde kabul edilen yıllık savunma politikaları yasa tasarısında ise Türkiye’ye F-35’ler de dahil olmak üzere ‘büyük savunma sanayi teçhizatlarının’ sevkiyatının askıya alınması istendi. Kongre’nin iki kanadının tasarılarının sonbaharda nihai bir yasaya dönüşmesi bekleniyor.

ABD Dışişleri Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Wess Mitchell, iki gün önce Senato’nun bir komisyonunda yaptığı açıklamada S-400’lerin satın alınması ve teslimatın gerçekleşmesi halinde Ankara’ya yaptırım uygulayacaklarını belirtti.

KRİTİK BİR YIL
TÜRKİYE’nin ilk F-35 uçağı 21 Haziran’da Teksas’ta bir törenle teslim edildi. Önümüzdeki günlerde ikincisinin, Mart 2019’da ise 3 ve 4’üncü uçağın teslim edilmesi bekleniyor. ABD’de pilot eğitimi sürdüğünden uçakların Kasım 2019 öncesi Türkiye’ye gelmesi öngörülmüyor. Rusya’dan 2.5 milyar dolara satın alınan S-400’lerin ise yine en erken 2019 sonbahar aylarında gelmesi bekleniyor.

S-400’lerin Türkiye’ye gelmesi ABD açısından kritik olacağa benziyor. Washington bir yandan da Türkiye’de teröre destek vermekten yargılanan rahip Andrew Brunson’ın akibetini takip ediyor. ABD’li yetkililere göre Trump yönetiminin ulusal güvenlik gerekçeleri nedeniyle Türk F-35’lerinin sevkiyatını durdurma yetkisi bulunuyor.

Dolayısıyla tartışma gelecek aylarda giderek tırmanma potansiyeline sahip. Suriye’de Rusya ile önemli bir yol kat eden Türkiye, F-35 tehdidi karşısında zor bir tercihle karşı karşıya kalabilir.

Yazının devamı...

Menbiç pazarlığı

Ankara’dan gelen açıklamalara göre Türk tarafında terör örgütü PKK’nın uzantısı YPG’nin bölgeden çekileceğine dair olumlu bir beklenti söz konusu.

Bu konuda bir uzlaşmaya varılıp varılmayacağı ise Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu’nun 4 Haziran’da Washington’da ABD’li mevkidaşı Mike Pompeo ile yapacağı görüşmede belli olacak.

SÖZ TUTULMADI
MENBİÇ, Fırat Kalkanı operasyonu ile Türkiye’nin desteklediği Suriyeli grupların kontrol altına aldığı Gaziantep’e komşu Cerablus’un yaklaşık 40 km güneyinde yer alıyor. Fırat Nehri’nin 30 km kadar batısında. Arapların çoğunluk olduğu Menbiç, 2011’de başlayan savaş öncesinde kendi halinde bir yerleşimdi.

Kent 2012 ortalarında Özgür Suriye Ordusu (ÖSO), 2014 başında terör örgütü DEAŞ’ın kontrolüne geçti.

2016 yılının ortalarında ise ABD’nin desteğiyle YPG’nin ana unsur olduğu SDG, Menbiç’te hakimiyeti sağladı.

Türkiye’nin yoğun itirazlarına rağmen ABD’de iktidar olan Obama yönetimi, kontrol sağlandıktan sonra YPG’nin çekileceği, yönetimin yerel unsurlara devredileceği sözü verdi. Lakin bu sözü ne Obama yönetimi, ne de şimdiye kadar Trump yönetimi tuttu.

ÜÇ AŞAMALI PLAN
FIRAT Kalkanı harekâtının ardından Zeytin Dalı harekâtı ile mart ayında YPG’yi Afrin’den çıkaran Türkiye, bir sonraki hedef olarak Menbiç’i gösterirken ABD hem bölgede olası çatışma riskine karşı önlem alırken bir yandan da krizin aşılabilmesi için diplomatik temasları arttırdı. Şubat ayında dönemin ABD Dışişleri Bakanı Rex Tillerson ile Ankara’da yapılan görüşmelerde olumlu ilerleme sağlanırken onu teknik temaslar takip etti. Şimdi ise 4 Haziran’da da bir yol haritasının kabul edilmesi beklentisi hakim.

Türk tarafına göre üç aşamalı bir planla YPG, Türkiye ve ABD’nin denetimi altında Menbiç’ten çekilecek, 60 gün içinde etnik dağılıma göre bir askeri ve yerel yönetim oluşturulacak. Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu, burada başarı sağlanırsa Rakka ve Kobani’de de bu modelin uygulanabileceğini söylüyor.

KENTTEKİ DURUM
ABD Dışişleri Bakanlığı ise Menbiç görüşmelerinin sürdüğü, ancak henüz bir anlaşma olmadığını belirtiyor. Hali hazırda Menbiç’te SDG’nin güdümünde bir yönetim söz konusu. Afrin’i YPG’den alan Türkiye ise Akdeniz’e açılan olası bir terör koridorunun engellenmesi için YPG’nin Fırat’ın doğusuna çekilmesini şart koşuyor. Dün New York Times gazetesinde Menbiç ile ilgili bir makale vardı. Bazı dikkat çekici noktalar şöyle:

-Menbiç’in batısındaki Arima yerleşiminde, SDG, Amerikalılar, Türkler, muhalifler, Suriye Ordusu, Ruslar ve İranlılar bir km2’lik bir alana sıkışmış durumda... Resmi olarak Amerikalı ve Türkler NATO müttefiki, ama Amerikan üssünün bahçesinde havan toplarının Türk ordusuna doğru çevrildiği Dadat’ta değil.

-Menbiç’teki Arap nüfusu epey muhafazakâr. Arap nüfusun bir kısmı kenti Türk ordusu ve Suriyeli muhaliflerin almasını tercih ediyor. Diğerleri ise Türkiye ile işbirliğini riskli görüyor ve Suriye ordusunun almasını istediklerini söylüyor.

-Menbiç’te SDG, Türkiye’den ani bir saldırı olasılığı nedeniyle bir dakika bile gözünü yumamıyor. Menbiç Askeri Konseyi’nden Muhammed Abdu Adil’e göre korku sadece ölüm ya da yıkımdan değil, Amerikalıların sonuna kadar Kürtleri destekleyip desteklemeyeceğine dair belirsizlikten de kaynaklanıyor.

ABD NE YAPAR
ABD, yılların müttefiki Türkiye ile Suriye’de kara gücü olarak kullandığı YPG arasında kalmışa benziyor. ABD sözünü tutmazsa S-400 ve F-35 tartışmasının ardından seçimler öncesinde Menbiç tansiyonu yeniden yükselebilir.

Öte yandan Washington, Türkiye’nin Menbiç planını kabul etmesi halinde, YPG’yi de ikna edebilecek formül arayışına girebilir. Fırat’ın batısında Türkiye nüfuz alanını genişletirken ABD de doğusunda kontrol alanını korumayı isteyebilir.

Sonuçta, Suriye; ABD-YPG, Esad-Rusya, Esad-İran ve Türkiye-muhalifler olmak üzere etki alanlarına bölünmüş durumda. Suriye Devlet Başkanı Esad’ın SDG’ye yönelik dünkü ‘önce müzakere, gerekirse şiddet kullanırız’ çıkışı da ilginçti. Bu nedenle diğer aktörlerin, sonraki olası adımlarını da öngörerek müzakere etmekte fayda var.

Yazının devamı...

İsrail’in yeni talebi

İsrail İstihbarat Bakanı Israel Katz, Washington’un İsrail’in Golan Tepeleri’nde egemenliğini tanıması için pazarlık yaptıklarını, birkaç ay içinde sonuç alınabileceğini açıkladı.

50 YILLIK MESELE

GOLAN aslında İsrail ve Suriye arasında 50 yılı aşan bir sorun. Ortadoğu’daki birçok savaşın, krizin olduğu gibi İsrail’in Golan işgalinin kökeninde de su kavgası yatıyor.

Eski İsrail Başbakanı Ariel Şaron, biyografisinde 1967’deki Altı Gün Savaşı’nı anlatırken aslında Suriye ile savaşın iki yıl önce Şam yönetiminin Ürdün Nehri’nin iki yan kolundan su taşımak için kanal inşaatına başlamasıyla tetiklendiğini anlatmıştı.

Şaron, Suriye ile sınır sorunları yaşadıklarını, ancak Şam’ın suyun yolunu değiştirme girişiminin kendileri için ‘ölüm, kalım meselesi olduğunu’ kaydetmişti. Lübnan, Ürdün, Suriye ve İsrail arasında kalan 1200 km2’lik platoyu ele geçiren İsrail, böylece su ihtiyacının önemli bir bölümünü garantilemişti.

Anlaşılan bu yaklaşım devam ediyor.

CELİLE GÖLÜ ÖNEMLİ

1973 yılında Hafız Esad rejimi Golan’ı geri almayı denemiş, İsrail 510 km2’lık bir alanı daha ele geçirmiş, bir yıl sonra bu ekstra topraktan geri çekilirken arada bir tampon bölge oluşturulmasına karar verilmişti.

İsrail’in Golan’a yönelik müdahalesinde 150 binden fazla Suriyeli göç etmek zorunda kalmıştı. Hali hazırda bölgede 18 bin Suriyeli Dürzi ile yaklaşık 20 bin kadar Yahudi yerleşimci yaşıyor. Bölge halkı daha çok tarım ve turizmle uğraşırken İsrail buradaki hakimiyeti sayesinde Golan akarsularıyla beslenen Celile (Taberiye) gölünü de kontrol altında tutuyor. Günümüzde İsrail’in su ihtiyacının yüzde 40’ının bu gölden karşılandığı söyleniyor.

1981 yılında İsrail, Golan’ı ilhak ettiğini açıklamış, ancak bu adımı uluslararası toplum tarafından kabul görmemişti. Daha sonra Suriye ile İsrail barış yapmanın yolunu aramış, ancak su meselesi yüzünden görüşmelerde ilerleme sağlanamamıştı. Suriye, İsrail’den 1967 öncesine dönmesini isterken İsrail de Celile Gölü’nden hak istemişti.

SURİYE İÇ SAVAŞI

ŞİMDİ İsrail, ABD’nin Golan’daki fiili durumu kabul ederek kendilerine meşruiyet kazandırmasını istiyor. Ve güvenliği gerekçe gösteriyorlar. Reuters ajansına konuşan İsrail Enerji Bakanı Israel Katz, “Bu adımı atmak için mükemmel zaman” diyor, bu sayede İran’a ABD başkanlık açıklamasıyla ‘acı verici bir yanıt’ verileceğini savunuyor.

Ayrıca bu hamleyle Filistinlilere de ‘İsrail ile barış yapmalarının kendileri için iyi olacağı’ mesajı verileceğini ima ediyor.

Öte yandan Suriye Devlet Başkanı Esad’ın İran’ın piyonu olup olmadığını gösterme fırsatı bulacağını da iddia ediyor. Likud Partili Bakan çok iddialı. Birkaç ay içinde ABD’den bir yanıt alınabileceği inancında.

İsrail, bu dağlık araziyi, bölgede askeri hakimiyet kurma açısından da önemli görüyor. Nitekim Suriye’deki İran destekli milisler ile karşılıklı saldırılar son dönemde burada tansiyonu yükseltmiş durumda. İsrail daha önce de Suriye’nin Golan’a sınır bölgelerinde İran askeri üslerine izin vermeyeceğini açıklamıştı.

ABD NE YAPAR

İSRAİL belli ki, Golan’da egemenlik için Washington nezdinde çabalarını sürdürüyor. Nitekim ABD Kongresi’nde de İsrail’in bu hamlesini destekleyen girişimler olduğu anlaşılıyor. Tepki çekme pahasına İsrail’in Kudüs talebini yerine getiren, İran ile nükleer anlaşmadan geri çekilen Trump yönetimi, Golan’da da aynı adımı atar mı?

ABD yönetimi, her ne kadar sembolik de olsa böyle bir adıma destek vermeyi seçebilir. Ancak bu tek taraflı girişim, bölgeyi yeni bir gerilimle daha karşı karşıya bırakacaktır.

Yazının devamı...

Kudüs kararı ne anlama geliyor

Müttefiklerin itirazlarına rağmen atılan bu adımlar ise bölgede var olan sorunların alevlenerek devamı, barışın ötelenmesi ve yeni sorunların ortaya çıkma riskini arttırıyor.

KRİZ PATLAMASI

EN başta Ortadoğu’nun en önemli sorunu olarak İsrail-Filistin barışının bir türlü sağlanamaması vardı.

Şimdi ise Ortadoğu’nun neresine baksanız bir kriz ya da savaş... Suriye’de 2011’den beri süren içsavaş. Terör örgütü DEAŞ’a karşı ilan edilen zafere rağmen hâlâ istikrara ulaşamamamış bir Irak. Suudi Arabistan’ın başını çektiği koalisyonun Yemen’de İran destekli Husilere yönelik askeri müdahalesi.

İran liderliğindeki Şii eksen ile Suudi Arabistan merkezli Sünni ekseni arasındaki gerilim... İran ile yakın ilişki içinde olduğu gerekçesiyle Suudi Arabistan, Mısır, Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn tarafından ambargo uygulanan Katar. Ve tüm bu sorunların birbirine girmiş alt başlıkları.

TRUMP’IN FORMATI

BARACK Obama döneminde İsrail Başbakanı Netanyahu, Filistin topraklarına inşa edilen yasadışı Yahudi yerleşimleri nedeniyle Washington nezdinde itibar kaybetmişti. Yine Obama zamanında İran lehine gelişmeler yaşanırken bu adımlar Suudilerle de ilişkileri germişti.

Ancak Trump’ın seçilmesiyle birlikte ABD Yönetimi, eski ayarlarına geri döndü.İsrail ve Sünni eksen lehine adımlar atılırken İran ile ilişkiler gerildi.

İran’a yeni yaptırımların getirilmesinin akabinde en ciddi adım Kudüs’te yaşandı. Şimdiye kadar Kudüs’ün nihai statüsünün iki devletli bir çözüm sağlayacak barış anlaşmasıyla belirlenmesi öngörülüyordu.

Ve Trump yönetiminin Kudüs çarkının ilk bedelini de Gazze Şeridi’nde durumu protesto etmek için İsrail’in güvenlik çitine yürüyen ve İsrail’in ateşi altında can veren Filistinliler ödedi. İsrail, Hamas’ı suçlasa da yürüyenler silahsız Filistinlilerdi.

BARIŞA ÖTELEME

TRUMP’ın Ortadoğu’da attığı adımlar, aslında birçok da yeni krize gebe...

ABD basınına göre eski bir ABD Dışişleri Bakanlığı ve Pentagon yetkilisi olan Ilan Goldenberg, “Geleneksel olarak biz Ortadoğu’da itfaiyeci rolü oynamaya çalıştık. Şimdi ise kundakçı rolü oynuyoruz” diyor.

Trump’ın damadı ve danışmanı Jared Kushner, büyükelçilik açılışında Filistin-İsrail barışını destekleyeceklerini söylese de Filistin yönetimi Washington ile işbirliği yapar mı?

Nitekim Filistin müzakerecisi Saeb Erekat net yanıt veriyor. “Onlarla masaya oturmayız. Onlar problemin büyük bir parçası oldu, çözümün değil. Trump yönetimi en büyük sorundur.”

Bu da çoktan beri zaten rafta olan Filistin barışının uzun süre daha rafta kalacağı, zaten barışa inanmayan taraflara da güçlü gerekçeler sağlayacağı anlamına geliyor.

IRAK’A DİKKAT

ÖTE yandan İran’a getirilen yeni yaptırımlar... Tahran, artık ABD’yi pazarlık için güvenilir bir ortak olarak görmeyeceğini söylüyor. Anlaşmaya sadık kalmak isteyen Avrupa Birliği, daha kapsamlı bir anlaşmayı gündeme getirmek isterken İran’da özellikle de muhafazakârlarda tepkiler had safhada.

Irak’ta da ilginç gelişmeler oluyor. Geçen haftaki seçimlerden ne ABD’nin umut bağladığı Haydar el İbadi’nin ittifakı ne de İran’ın desteklediği Hadi el-Ameri’nin koalisyonu galip çıktı. Seçimlerde ABD’nin 2003’te Irak’ı işgal etmesinin ardından Mehdi Ordusu ile saldırıya geçen Muktada el Sadr birinci geldi.

Molla bir aileden gelmesine rağmen komünist ve laiklerle seçime ortak katılan Sadr’ın iktidara gelmesini engellemek için İran manevralara başlamış görünüyor. Bu da Kudüs’ten sonra yeni güç çekişmesinin Irak’a kayabileceği anlamına geliyor.

Suriye ve Yemen’deki savaşlar da her an farklı gerilimler tetikleyebilir.

 

Yazının devamı...