GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

14 Mayıs  ve Siyasette İttifak Geleneğimiz...

 

 

Dahası, arşivlere baktıkça, “seçim ittifakları” 

ve 1. tur, 2. tur pazarlıkları hakkında medyaya düşen

gevezeliklere de gülesim geliyor...

Ve bugün 14 Mayıs ; Hatırlayalım o halde !

 

 

“...14 Mayıs 1950: Demokrat Parti, seçimde kullanılan oyların yüzde 53'ünü alarak, 487 milletvekilliğinin yüzde 86'sını kazandı...”

 

“...2 Haziran 1950: Adnan Menderes hükümeti güvenoyu alarak göreve başladı...”

 

“...Demokrat Parti’nin seçimleri kazanmasından sonra, (Menderes’in, ‘sadece millete mal olmuş inkilâpları saklı tutacağız’ fikri) üç ayrı kanun tasarısıyla Meclis gündemine geldi. Tokat Milletvekili Ahmet Gürkan, Kayseri Milletvekili İsmail Berkok ve 13 arkadaşı ile Başbakan Adnan Menderes hükümeti, Arapça ezana hapis cezası getiren (TCK) 526. maddenin değiştirilmesi için kanun tasarı ve teklifleri hazırladılar. Tasarı metinlerinde ezanın yeniden Arapça okunabileceğinden söz edilmiyor, sadece cezanın yer aldığı maddeye yeni bir şekil veriliyordu...”

 

“...Adalet Komisyonu, hükümetin tasarısını kabul etti ve Meclis’teki görüşmeler 16 Haziran günü, İstanbul Milletvekili ve şair Fuad Hulusi Demirelli’nin başkanlığında yapıldı...”

 

“...Genel Kurul’da söz alan Demokrat Parti milletvekilleri, ezanın asıl haline dönmesinin halkta yaratacağı rahatlamadan bahsettiler...”

 

“...Tam bu sırada şaşırtan bir gelişme yaşandı. Arapça ezanın yeniden serbest bırakılması için Millet Meclisi’nde yapılacak görüşmeler sırasında, CHP grubunun tasarıya red oyu vermesi bekleniyordu. Ama sanılanın aksi oldu ve grup adına söz alan Trabzon Milletvekili Cemal Reşit Eyüboğlu, partisinin ezanın Arapça okunmasına karşı çıkmayacağını açıkladı...”

 

(Cemal Reşit Eyüboğlu’nun TBMM’de görüşmeler sırasında yaptığı konuşmanın tam metni: / TBMM Zabıt Ceridesi, 16. 6. 1950, birleşim 9, oturum 1, sah: 182).

 

“...Üç maddelik tasarının maddeleri ayrı ayrı oylandı ve DP’liler ile beraber CHP’liler de kabul oyu kullandılar...”

 

 

“...Kanun 17 Haziran 1950 tarihli Resmî Gazete'de yayınlanarak yürürlüğe girdi. Kararın Resmî Gazete'de yayınlanmasıyla, Arapça ezanın serbest olduğu, Başbakanlık tarafından valiliklere telgrafla bildirildi... / ...İlk Arapça ezan Fatih ve Beyazit camilerinde ayni günün öğleninden itibaren okunmaya başlandı... / ...Kıbrıs’ta ise ezan, Magusa'daki Ayasofya Camii'nde 1966 yılına dek Türkçe okundu...”

 

“...Ezanın 18 sene aradan sonra yeniden Arapça okunmasına izin veren kanun, işte böyle kabul edildi. Demokrat Partililer, ezan meselesini sonraki senelerde devamlı olarak lehlerine kullandılar; CHP ise ‘ezanın Türkçe olarak kalması için mücadele vermiş’ gibi gösterildi ve tartışma hâlâ devam ediyor...”

 

Demem o ki “İttifak”, lâzım olduğunda, eskiden de kuruluveriyordu... Hem de nasıl ?!

Yazının devamı...

MÜZİKSEV’de , “İlk dinleyen 100 kişi...”

Gece boyunca kullandığı mikrofona yaklaştı. “...2013’ten bugüne kadar, benim piyano çaldığım gecelerde; ‘MÜZİKSEV Dinletileri’nin mazisinde’, hiç ‘şarkı’ söylenmedi...” dedi. “...Bu akşam bir ilk yaşayacağız; dahası, özel bir beste sunacağız sizlere. Hani biraz fantezi yaparsak; ‘bir Dünya Prömiyeri’ne tanık olacaksınız... Haydi, ‘Can Baba’ya Selâm…’ isimli Şedarabân şarkıyı ‘İlk dinleyen 100 kişi’ diyelim...”

 

“...Şiir, Prof. Dr. Murat TUNCAY’a ait... “Sofyan, Düyek ve Yürük Semaî” usulleriyle bezenmiş ‘değişmeli’ beste, bendenizin... ‘BASALATURKA’ yorumuyla, Gecenin sonunda ‘misafir kimliğinden sıyrılması ricamızı geri çevirmeyen’ İzmir Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarından, Alparslan MATER’den dinleyeceğiz...” Bu takdimden sonra, Geleneksel Müziğimizde, pek de alışık olmadığımız ayrıntılı bir tarifle devam etti konuşmasına:

 

 

Gelemeyenler için, bari şarkının sözlerini paylaşalım:

 

“…Baykuş aslen bir hatundur bakmayın baylığına / Mekânı cennet ola, makâmı şattaraban… / ...Böyle diyordu çağın en güzel gözlü Maarif müfettişinin oğlu Can... / İçmenin, küfretmenin ve şiir söylemenin.../ Tadını çıkararak yaşadı… / Hem de nasıl ? /

 

Denizi gören bir rüzgârlı Ege tepesine ektiler onu... / Gittikten sonra ondan kalanları… / Renkli bezlerden dilekler bağladı üstüne... / Oraların umutlu kadınları…

 

Denizlerden tepelere esen rûzigâr.../ Selâm götürün uzanmış uyuyan Usta’ya... / Türkçe şiire dobra dobranın tadını getiren,  Can Baba’ya…

 

 

Yazının devamı...

MÜZİKSEV’de ŞEDARABÂN...

 

 

 

Geleneksel müziğimize dair paylaşımlar adına, ‘Mayıs aylarının nazlı esintisi’ oldu;  MÜZİKSEV’in butik salonundaki buluşmalarımız… 2013’ün  baharında,  “Feyzi Aslangil’e Mektuplar…” ile başlamıştı beraberliğimiz.  2014’te,  “Tanburi Cemil Bey’e Mektuplar” yollamıştık; 2015’te ,“Semt-i Nihavend”te  gezinmiştik misafirlerimizle birlikte… 2016’ta “Hicazdır aslında Ferah Kahvesi”nde buluşmuş, geçen yıl ise, “Sen Şarkı Söylediğin Zaman...” diyerek Sultanîyegâh ile “hemhâl” olmuştuk...  Bu yıl; “Ve Kırmızıydı Şedarabân...” rengiyle huzurlarınızda olacağız...

 

10 Mayıs 2018 akşamı;  misafirlerimizi, Şedarabân (Şedd-i Arabân) makamı ile tanıştıracağız. Zaten “tanış” olanlar ise, ahbaplığı biraz ilerletecekler…

 

“Şedd” sıkı sıkı bağlamak” anlamına geliyor. Musikîde ise, bir perdenin veya makamın, bulunduğu yerden başka bir yere taşınmasına bu ad verilir. (Batı müziğinde transpozisyon…) Şedarabân makamı, Zirgüleli Hicaz makamı dizisinin, Yegâh perdesi (Re) üzerine göçürülmesiyle elde edilir. Bu açıklamadan sonra, isminden de anlaşılacağı gibi, Arabân makamını “şed” etmişler. Başka bir ses basamağına taşıyıp bağlamışlar; “Şedarabân” olmuş.

 

Perşembe akşamı, saat 20.30’da; bendeniz piyanomun başında olacağım ve “Tanburî Cemil Bey’i, Tanburî Faize Ergin, Refik Fersan, Muallim İsmail Hakkı Bey, Neveser Kökdeş ve Bebekli Refik Tâl’at Bey”i, birlikte ağırlayacağız...  Bilet ya da davetiye gerekmiyor; Alsancak Garı’nın karşısındaki Butik Salonda yerinizi alabilmek için, 463 03 00’ı arayıp, rezervasyon yaptırmanız yeterli... Yine de, az biraz fikir vermek gerekirse, “nelerden bahseder Şedarabân ?” diye. Şöyle anlatalım:

 

Kırmızıydı...

Göçmendi; kuş gibiydi.

Zirgüle’den havalanmış,

ve hazır seyre çıkmışken semâda...

kararsız bir çıngırak misâli bekleyip Nevâ’da...

Hümayûn’da genişletip göğsünü,

Çargâh’a, sırf bûselik aşkına uğrayıp,

Cemil’de Nikrîz, Neveser’de Medhâl olup,

Yegâh’a konmuş gibiydi...

 

Can Yücel’de, baykuş gibiydi.

Attila İlhan’da, “an gelmiş”;

muhabbet bitmiş,

çalgılar susmuş,

heves kalmamış, “ölmüş” gibiydi...

 

Hepten “gam” değildi lâkin;

ama âzade de olmadı gamdan...

“kendi yanar âteşine”

 rengiyle bu mercan...

 

Derler ki, onun hasreti karışık bir yazıydı

Mecliste zevk-u safâ, tenhâda sızıydı

 

Ve kırmızıydı Şedarabân....


Yazının devamı...

“7 Harfli İttifak İngiliz ve İzmirli...”


15 harfli, 10 kelime,
14 harfli, 29 kelime,
13 harfli, 54 kelime,
12 harfli, 62 kelime,
11 harfli, 103 kelime,
10 harfli, 189 kelime,
9 harfli, 228 kelime,
8 harfli, 271 kelime...
6 harfli, 211,
5 harfli, 205,
4 harfli, 128,
3 harfli, 17,
2 harfli, 10 kelime...
Başında “i” olan, “7 harfli 366 kelime var...”
Alfabetik olarak dizildiğinde; (şimdilik kaydıyla) “...iadesiz, iblisçe” diye başlayıp, “...izomeri, izomorf, izoterm” diye sonlanan kelimeler bunlar...
Pek güzel, pek anlamlı olanlar var içlerinde.
Cümle içinde kullanmaya kalkarsanız; “... (bazıları) İBRİKÇİ bile olamayacak adamların, İDARECİ diye geçinerek, İDDİALI bir tavırla ortaya çıkıp, başımıza İDEOLOG kesilip, İFFETLİ insanları saf dışı bırakıp, İLERİCİ süsü verilmiş programlarla, İKTİDAR’a talip olmaları, İNCELME’den habersiz, İNKILAP’lara mesafeli, İNKİŞAF’a muhalif halleriyle, İŞGÜZAR’lığı marifet sayıp, üstelik, bunları da İNADINA yaptıkları hissi vermeleri...” şeklinde, denemeler yapmak mümkün.
7 harfli kelimelerden biri de, “İngiliz...”
Hani Kızılderili’nin, “Eğer bir suda iki balık kavga ediyorsa bilin ki, az önce oradan uzun bacaklı bir İngiliz geçmiştir” dediği “İngiliz!”
Son günlerde sosyal medyada, bir “İngiliz”in; “İngiltere’nin Yemen Büyükelçisi Jane Marriot’un, (sanki o toprakları cetvelle çizen kendileri değilmiş gibi...) kadın gözünün inceliğini de işin içine katarak, hazırladığı, “...Arap dünyasında eğitim konulu raporu”, paylaşılır oldu. Aslında, “Ortadoğu”yu resmeden “paragraf”, mealen şöyle:
“...En zeki öğrenciler tıp ve mühendisliğe gidiyorlar. İkinci derece mezunlar ise işletme ve iktisat gibi bölümlere giderek birinci derece mezunların yöneticisi oluyorlar. Üçüncü derece mezunlar ise siyasete yöneliyorlar ve ülkenin siyasetçileri olarak, birinci ve ikinci derece mezunlara hükmediyorlar. Eğitimde tamamen başarısız olanlar ise ordu ve emniyete katılarak siyaset ve iktisata tahakküm ediyor; onları mevkilerinden indirip, isterlerse öldürüyorlar. Gerçekten dehşet verici olan ise, asla hiçbir okula gitmeyenler parlamentoya seçiliyor, kabile şeyhlerini kullanarak herkesin onlara itaat etmesini sağlıyorlar...”
Gündeme oturan “İttifak”, dilimizdeki 7 harfli kelimelerden sadece biri... Gülesim geliyor!
Bakalım, (7 harfli) “İzmirli”, ne diyecek bu işlere?

Yazının devamı...

“Önsöz”ün altında, bu tarih var !

 

 

Şöyle devam ediyor:

“Bilinmeyen Siyasetiler”e ithaf edilmiştir !

Bir sayfa sonra; “Onlar” kendilerini bilirler... (diyor)

Bir sayfa daha çevirdiğinizde, bu kez, alt alta yazılmış üç satır var:

 

“Bütün genellemeler yanlıştır; bu bile...” Blaise Pascal (1623-1662)

“Bütün genellemeler tehlikelidir; bu bile...” Alexandre Dumas (1802 - 1870)

“Btn genellemeler hem yanlı hem de tehlikelidir; bu bile...”

Oyuna geçmeden önceki son hatırlatma ise, kısa bir paragraf:

 

“...Hâl böyle olmakla birlikte...

Bu oyunda tasvir edilen kişi ve olayların,

gerçek kişi ve olaylarla çok yakın ilgisi vardır.

Yaşananlar, ‘Bizim Memleket’in halini anlatır...

Onları ben, Attila İLHAN gibi büyük bir aynanın içinde gördüm.

Bir farkla ki, ayna pırıl pırıldı ve hepsi -Bizim Şehir’de- geziniyordu...”

 

“Memleket” gibi, “Bizim Şehir” de, baskın bir seçime sürüklenirken,

son yazıma gelen “sitemler” üzerine, başladım oyunun sayfalarını karıştırmaya...

Ve “hiç değilse” dedim; “Festivaller Kenti”nde yaşayanları, biraz da tebessüm ettirelim.

Bu, “düşündürmeyeceğiz...” anlamına gelmiyordu elbette !

 

Müzikalin “Açılış şarkısı” şöyle sesleniyordu meselâ:

 

Vatandaşın oy verdiği / yalnız iki parti varmış,

Mor Menekşe muhalefet / Beyaz Zambak iktidarmış...

 

Yıllar yılı menekşeler / hiç iktidar görememiş,

Çünkü tazelenememiş / bekleneni verememiş.

Sandıktan zambaklar çıkmış / hiçbir boşluk boş kalmazmış,

Kimseler inanamamış / bu kadarı da olmazmış...

 

İzleyeceğiniz oyun / böyle günlerde yazılmış,

Yazarın bile yazdıkça / hep boğazına dizilmiş.

Masal gibi başlasak da / masal zannetmeyin sakın

Hiçbir şeyi kaçırmayın / gözlüklerinizi takın :

 

Öykü bizim memlekette / bizim şehirde geçiyor.

Sonuçta kimi bulursa / millet mecburen seçiyor...

İşte bu mecburiyetten / dert yanacağız bilhassa,

Hiçbir şeyi abartmadan /çıkartacağız bir hisse.

 

Önce resme bakacağız / sonra düşüneceğiz.

Ağlanacak halimize / birlikte güleceğiz.

İki perdelik oyunda / siyaset yapacağız,

Yakamıza rol icabı / mor menekşe takacağız...

 

Gerisi, “sohbahar”a; ömrümüz olursa...

Yazının devamı...

“Vasat Tutkusu”nun, “Kahredici Açmaz”ı...

Devamında, “Artık EXPO üstüne ‘zihinsel geviş getirme’nin anlamı yok” demiştim. “...Beceriksizliğimizden kaynaklanan bu kayıp, bitmek bilmeyen ‘kent kimliği’ arayışımıza da bir ışık tutar belki” diye eklemiş ve demiştim; ilk kez ! (O günlerde, bu heyecanımı alaya alanlar bile olmuştu...)

 

O tarihten bu yana, bu fikri defalarca kaşıdım, dillendirdim; “Aklımdan ve gönlümden geçen özetle şudur” diyerek:    “

 

Geçen gün, Fuar’ın kapısında, Rahmetli Başkan’ın “İzmir Fuarlar ve Kongreler Kenti Olacaktır...” sözünün hemen yanı başında, “FESTİVALLER KENTİ İZMİR” başlığını “ilân panoları”nda görünce, heyecanlandığımı itiraf etmeliyim.  Fotoğrafının çekmek için yanına yaklaştığımda ise, karşıma (ciklet manisi gibi) bir “retorik” çıktı: Demek ki, “Festivaller Kenti”nden, ancak bunu anlıyoruz; “Seni beni, bizim oğlan...” yani.

 

Derken, DHA’nın haber metni düştü medyaya. “...İzmir'de Büyükşehir Belediyesi'nin desteğiyle düzenlenen ulusal ve uluslararası festivaller, dikkatleri kente çekiyor. Boyoz, enginar ve çiçek gibi yerel ve kültürel simgelerin ön plana çıktığı festivallerin yanı sıra gençlere yönelik etkinlikler sayesinde İzmir, bahar aylarından yaza keyifli bir geçiş yapmaya hazırlanıyor... / ...İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin düzenlediği birbirinden renkli festivallerle bahar ayları dolu dolu yaşanacak. Büyükşehir Belediyesi'nin 'yerelde kalkınma' hedefi doğrultusunda özellikle kırsaldaki ilçelerin simge ürünlerinin ön plana çıkarıldığı festivaller, son yıllarda büyük ilgi görüyor; şenlikler coşkuyla kutlanıyor... /...İzmir Büyükşehir Belediyesi'nin destekleriyle büyüyen ve ülke çapında ilgi yaratan festivallerden bazıları şöyle: DANSA ÇAĞRI, BOYOZ FESTİVALİ, ENGİNAR FESTİVALİ,  BAYINDIR ÇİÇEK FESTİVALİ,  HIDIRELLEZ'DE GÜNDOĞDU BULUŞMASI, GENÇLERE ERKEN BAYRAM, GİRİT'TEN TİRE'YE UZANAN FESTİVAL...”

 

Değerli okuyucular, işte (başta sosyal demokratların, sonra muhafazakârların...) Ve bu ülkede, başımıza da ne geldiyse bundan gelmiştir !  2015’te, “…Fuar İzmir’in açılışına davet edilen (Vikipedi’nin tarifiyle şarkıcı-şarkı yazarı’nın…) adını yazdığınızda 791 bin sonuç buluyorsunuz. Bu rakam Viyana Filarmoni Orkestrası için 1 milyon 290 bin. New York Filarmoni Orkestrası için 2 milyon 390 bin. Academy of St Martin in the Fields için 4 milyon 500 bin. Londra Filarmoni Orkestrası için 7 milyon 340 bin. Berlin Filarmoni Orkestrası için 8 milyon 840 bin… Böylesine biricik ve görkemli bir uluslararası kompleksin açılışını, ‘Bornova Küçükpark ölçeğinde kalıp ucuz ve küçük düşünmenin dayanılmaz hafifliği’ içinde yapmanız yüzünden, ‘Fair İzmir’ yazdığınızda ise ancak 129 bin sonuç geliyor ekranınıza…” diye dürtmüştüm. Geçen Aralık ayında ise,  Büyükşehir Belediyesi’nin 150. Yılı için ironik bir teklif yazısı yazmışım; “…Bundan 3 yıl önce dünyadaki yaşayan en ünlü 5 besteciye teklif götürülerek sonunda el sıkışılan bir ‘Usta’ya, siparişle yazdırılmış ‘İzmir Oratoryosu’nun dünya prömiyeri yapılacak…” yollu sataşmıştım...

 

“Dürtme ve sataşma”nın sonuç vermediğini görüyorum !  Şimdi alay etme sırası bana geldiyse de, bu hakkımı kullanmayacağım. Kentimizin bu “ufuk sahibi insanları”na, Orhan Seyfi’nin dizeleriyle, bir gülümseme göndereceğim sadece:  Her akşam muhakkak tesadüfümüz / Yolumun üstünde yine sen varsın / Nedir bu durmadan gülümseyen yüz ? / Vefâsız galiba çok bahtiyarsın ? / Uzaktan gülersin gülümserim ben / Bakışır geçeriz bir şey demeden / Bilmem ki bu garip garip gülümsemeden ben ne kastederim, sen ne anlarsın ?

Yazının devamı...

Büyüklere Anlatsınlar Diye, Çocuklara 23 Nisan Öyküleri...

 

Bunların ilki, Ali Poyrazoğlu’nun, “Ben bu hikayeyi birinci elden dinledim... O kumpanyanın Carmen temsilinde Don Jose’yi canlandıran tenor Celal Sururi’den..” diye sahnede anlattığı öyküdür.

 

“...Muhlis Sabahattin İstanbul’da Opera ve Operetler oynayan bir kumpanya kurmuş, 1930’lar... Carmen’i oynuyorlar... Turneye çıkmışlar. Trenle. İzmit...  Ful çekmişler. Oradan Adapazarı... Havalar bozunca temsil iyi gitmemiş.  Eskişehir tam felaket... Kar diz boyu, temsil bile yapamamışlar. Yapamayınca da otelde rehin kalmışlar iyi mi ? Beş lira lâzım. Beş lira da önemli para ha... Babam anlatırdı; Bebek Belediye’de 125 kuruşa faça masa donatılıp Müzeyyen dinlendiği günler. Kumpanya karalar bağlamış otelde mucize beklerken, haber duyuluyor; ‘Atatürk Ankara’dan trene binmiş Eskişehir’e geliyor...’ Şapka devrimi, o yıl çıkan ve kadınlarda peçeyi kaldıran kanunla tamamlanmış. Ata, tanıtmak ve anlatmak için dolaşıyor. Muhlis Bey lobide haykırıyor: ‘Atatürk arkadaşım. Parayı bulduk..’ Kostüm sandıklarını açıyor. İçinden bir frak çıkarıyor. Giyiyor... Doğru Eskişehir garına. Orada görevliler penguen kılıklı adama bakıyorlar. Biri, ‘Amerikan Sefiri olmalı’ diyor. Yol açıyorlar. Muhlis Bey en öne geliyor. Tren gara giriyor. Vagonun camı iniyor. Atatürk’ün şapkalı eli gardakileri selamlıyor.  Sonra, iniyor aşağı, karşılayıcılara teşekkür etmek için. Bir bakıyor, karşısında yakın dostu Muhlis Sabahattin...  Kollarını açıyor,  ‘Muhlis !’,  ‘Kemal !’ Sarmaş dolaş oluyorlar. Muhlis Bey iki cümleyle özetliyor: ‘Otelde rehin kaldık, Kemal. Beş lira lazım!..’  Atatürk ceplerini karıştırıyor, cüzdanı açıyor. Üç tek lira çıkıyor üzerinden. ‘Üç liram var, Muhlis!..’,  ‘Beş lira lazım, Kemal...’ Atatürk yanındaki dört yıldızlı generale dönüyor:  ‘İki liran var mı ?’  Paşa ceplerini karıştırıyor ve 1 lira uzatıyor; ‘Bu kadar var paşam...’ Atatürk ‘Dört lirayla idare et Muhlis’ diyor... ‘Beş lira, Kemal’ diyor, Muhlis Bey... Atatürk özel kalem müdürüne dönüyor bu defa. Hasan Rıza Soyak olmalı. ‘Bir lira bul’ diyor. Özel Kalem Müdürü ceplerini karıştırıp, beş kuruşlar, on kuruşlarla bir lirayı denkleştiriyor. Atatürk sonunda, Beş Lirayı Muhlis Sabahattin’e uzatıyor...”

 

“...Yıl 1934, o dönemde Milli Eğitim Bakanlığı Ulus’tadır. Bakan ise Niğdeli Abidin Özmen’dir.  Bakan, makamında çalışmaktadır. Kapı çalınır. Atatürk’ün yaverlerinden biri, yanında iki çocukla makama girerler. Konuklara yer gösterir ve zarfı açar. Atatürk’ten gelen bir mektuptur.  ‘...Yaver Bey ile size iki fakir ve kimsesiz çocuk gönderiyorum. Bu çocukların, uygun göreceğiniz bir liseye parasız yatılı olarak kaydını yaptırın’... /... Bakan, maiyetindekilere, ‘Yaver Bey’in yanındaki bu iki çocuğun evrakını alınız ve Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kaydını yaptırıp her ikisi için de üçer yıllık paralı yatılı makbuzlarının veli ve ödeyen hanesine Atatürk’ün ismini yazdırarak bana getiriniz’ der. Emir yerine getirilmiştir;  Bakan da kısa bir mektup yazarak Yaver Bey’le Atatürk’e yollar... /... ’Muhterem Atatürk, Yaver Bey’le göndermiş olduğunuz iki çocuk hakkında emirlerinizi aldım. Ancak, arkasında Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve Cumhurbaşkanı Atatürk gibi biri bulunduğu için bu iki çocuğu fakir ve kimsesiz olarak kabul etmeme, hem yasalarımız, hem de mantığımız izin vermedi. Bu nedenle her iki çocuğunda emirleriniz gereği Haydarpaşa Lisesi’ne paralı yatılı olarak kayıtlarını yaptırdım. Çocukların üçer yıllık okul taksitlerine ait makbuzları ekte takdim ediyorum’.  Atatürk bu mektup üzerine, devrin Başbakanı İsmet İnönü’ye telefon ederek: ‘Bak senin Milli Eğitim Bakanın bana ne yaptı ?’ diyerek olayı anlatır. İnönü, Bakan adına özür dileyince de, ‘Yok... Özür dileme. Çok memnun oldum ! Keşke her devlet adamı bu medeni cesarete sahip olabilse ve doğruyu gösterebilse...’ diye çıkışır...”

 

Bugün 23 Nisan 2018 çocuklar ! 3 vakte kadar seçim var ! Anne ve babanıza okuyun bu yazıyı... Oylarını verirken 2 kere düşünsünler...

 

Yazının devamı...

Amerika, “keşfedilemediği” gibi...

 

“Üzerinde insan yaşayan bir kıta, keşfedilmiş olabilir mi, sence?
Ancak seni yeni ayak basmış ve yeni fark etmiş olabilirsin...
‘Amerika’nın keşfi’ ifadesi, büyük bir aldatmacadır !”

“Türk Beşleri”nden, Ulvi Cemal Bey’in “Köçekçe Dans Süiti” de bütün görkemi ve müzikal kalitesine rağmen, anlatım ve tanıtımındaki “özensizlik” sebebiyle, hep “aldatmaca” olarak yer etmiştir benim zihnimde...

Çarşamba gecesi, AASSM’de sahne alan OLTEN Filarmoni’yi kutluyorum!
Bu yaşıma geldim, “ilk kez” bir program kitapçığında,
“...Besteci, köçeklerin dans ettikleri eğlencelerde çalınan müziklerden Karcığar ve Hicaz makamındaki bazı örnekleri ‘derleyerek’, ‘Dans Rapsodisi’ başlığı altında, ‘Köçekçe Süiti’ni oluşturmuştur...” cümlesine rast geldim.

Bu aslında şu demektir;
“önceden bestelenmiş bir şey,
bestelenmiş olabilir mi, sence?
Ancak sen yeni ulaşmış ve yeni fark etmiş olabilirsin...”

Ulvi Cemal Bey ile bir alıp veremediğim yok elbette.
Ama konser programında, eserin “derleme” olduğu ayrıntısının altının çizilmesi, müzik tarihimiz açısından “şık” olmuştur...

Ana tema olarak aksak usûlündeki Karcığar Köçekçe’nin kullanıldığı eser,
“...1942’de, CHP’nin açtığı ulusal kompozisyon yarışmasında birincilik kazanmış
ve ilk kez,1 Şubat 1943’te E. Praetorius yönetimindeki
Riyaseticumhur Filarmoni Orkestrası tarafından,
Ankara Radyosu stüdyosunda seslendirilmiş, ‘seçkin bir senfonik çalışma’dır”.

Musikî geleneğimizde, çoğunlukla, “Gerdaniye, Gülizar, Hicaz ve Karcığar makamlarındaki örneklerine rastladığımız köçekçelerin büyük bir bölümünün “anonim” olduğu doğrudur. Bugüne kadar gözden kaçırılan ayrıntı, “Süit” içinde kullanılan baskın motiflerin önemli bir kısmının da,
“Dede Efendi’nin Karcığar’ı, Sultan Abdülaziz’in Hicaz’ı” gibi, “önceden sahibi olan” topraklar niteliğini taşımasıydı.
Malûmun, “ıskalanmadan” ilânı, kuşkusuz “zarif” olmuştur.

Uygarlık, “ayrıntılar”dan ibaret değil mi, zaten?

Yazının devamı...