GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

“Döviz Getiren Tatilciler”i Iskalamak...

Muhalefet’in olmadığı bir memlekette, ironik satırlara sığınmak, “Mor Menekşe Partisi” gibi, bir “müzikal kurmacası” üzerinden siyasî mizah yapmak zorunda kalmak, elbette, kısmen yanlış anlaşılmalara sebep olabiliyor. Ama geri-bildirimlerin sayısı ve içeriği, memnuniyet verici...

 

“Hayalî Küçük Ali Feribotu” projesi için, tek kelimeyle yetinip “...müthişmiş” diyen de var;

“...ben bunu merak ettim” diye sorgulayan da, “...ben sanki sevdim gibi” diyerek görüş bildiren de... Hattâ, sosyal medya aracılığı ile “...Nihat Demirkol Bey’in yazısında bahsettiği ‘Camping on board’ gemisi nedir acaba ?  Reşat Bey (Sn. Yörük), sizden sürprizi bozmayacaksa bilgi alabilir miyiz ?” diye soranlar bile olmuş.

 

Meraklısı hatırlayacaktır; 2006’da, 36 ülkeden 52 dernek ve kulübün üyesi olduğu FICC, (Uluslararası Kampçılık ve Karavancılık Federasyonu) “Rally” adındaki “Uluslarlararası Büyük Buluşması”nı İzmir’de yapmak istemişti de (İzmir Büyükşehir Belediyesi, yollu dünyadan habersiz ve komik gerekçesiyle eşsiz bir fırsatı reddettiği ve koca İzmir’de başka da bir yer gösteremediği için...) Türkiye Kamp ve Karavan Derneği, misafirlerini yıllar sonra, tekrar Gümüldür-Hipocamp’da ağırlamıştı...

 

Yani, “Aziziye Feribotu” hayalimizi kurcalayanlar, aslında, geçen yazımın en zayıf ve mantığa aykırı halkasıyla heyecanlanmışlar... Ama onlara da şükran borçluyum ! Vesileyle, İBB’nin sicilinde,   kamp-karavan turizmi adına böyle bir tâlihsizlik olduğunu, bu kentten, “çoktan unutulup giden ‘Universiade’ gölgelenmesin” diye,  Formula 1 lobisi için, “bu benim işim değil ki...” diyen yerel yöneticilerin geçtiğini, (şu döviz krizinde) bir “F1 izleyicisi” ile gerçek bir “Glamper”in, günde kaç Euro harcadığından habersiz olanlarla aynı kentte yaşadığımızı hatırlamış, hatırlatmış olduk...  

 

Ama “geri-bildirim”de en kalabalık grubu, “sadık okuyucu” gibi yazının tadını çıkartmak yerine, “Euro-Dolar almış başını gitmiş, adam hâlâ karavanları feribotla taşımaktan bahsediyor...” diyen muhafazakârlar oluşturuyor. Hepsine saygımız sonsuz elbette. Bu sonunculara, (yani benim uzayda yaşadığımı zanneden kesime...) “soğuk savaş dönemi”nin, şu meşhur “antikomünist” fıkrasını hatırlatmakla yetineceğim...

 

Hani ormanda, hayvanlar dört bir yana kaçışıyormuş da… Maymun, kaplumbağa ailesinin reisine sormuş: “Hayrola neden kaçıyorsunuz ?” Kağlumbağa cevap vermiş: “Komünistler geliyormuş ! Ben kaçmayayım da kimler kaçsın ?” / “Eee sana ne komünistlerden ?” / “Sana ne olur mu ? Benim evim var, hanımın var, çocukların da maşallah birer tane… Bir ellerine düşersek; perişan ederler bizi…” Ardından bakmış leylek ailesi de göçüyor. Soru aynı, yanıt benzer; “Sana ne olur mu ? Ben her sene yurtdışına gider gelirim, hanım da, çocuklar da öyle… Ellerine düşersek ne olur halimiz ?” Hafiften telâşlanmaya başlamış maymun… Bakmış leopar ailesi de kaçıyor. Soru aynı, yanıt benzer; “Sana ne olur mu ? Benim kürküm var, bey’in de öyle; çocukların bile var… Canımıza okurlar, bir ellerine düşersek…” Duyduklarından hayli gözü korkan ve panikleyen maymun da, kaçanların arasına karışmış ve başlamış hoplaya zıplaya terk etmeye ormanı. Yolda, çaktırmadan sıvışan ”Ormanlar Kralı”na rastlamış. Bu kez Aslan sormuş: “Hayrola maymun kardeş, neden kaçıyorsun ?” Maymun cevap vermiş: “Herkes neden kaçıyorsa ondan kralım… Komünistler geliyormuş !” Aslan bıyık altından gülmüş; “Diğerlerinin kaçmak için çok haklı sebepleri var” demiş; “senin zaten her tarafın (?!) açıkta… Cep delik cepken delik ! Komünistler sana ilişmez... Otur bir ağacın gölgesine keyfine bak…”

Demem odur ki, “gerçek dertlerinin farkında olmayan bir millet”in, döviz hareketlerinden bu kadar endişelenmesi, tuhaf geliyor bana... Muhalefetin olmadığı bir memlekette, “sermayenin el değiştirmesi” süreci, takvimine uygun bir şekilde işliyor. Olan biten bundan ibarettir...

Yazının devamı...

“Hayalî Küçük Ali Feribotu...”


İşte bunlardan bir tanesi de, “Hayalî Küçük Ali Feribotu”.Programdan, bazı alıntılar yapayım ve projeye “nazar değmesin” diye, (oldu bilin niyetiyle...) “şimdiki zaman kipiyle” paylaşayım istedim.
Efendim, büyük bir vefâ örneği olarak, (asıl adı Mehmet Muhittin Sevilen olan...) ünlü Türk kukla ve gölge oyunu sanatçısı; geleneksel temaşâ sanatımız “Karagöz”ün, son ustalarından, son temsilcilerinden “Hayalî Küçük Ali”nin adı verilen bu feribot, “Artvin-Hopa’dan İskenderun-Arsuz”a kadar olan limanlarımızı dolaşmak için tasarlanmış.
Beni ilgilendiren kısmı, “üst güverte”.Çünkü, burasını, “Karavan, Motorkaravan, Motosiklet ve Bisikletler”e ayırmışlar.(Hattâ sınırlı sayıda çadırlı yolcu da kabul ediyorlar...”Senelerdir, Akdeniz sahillerinde uygulanan, “Camping on Board” modelini, “Türk tipi başkanlık” misâli, daha da geliştirmişler ve dileyen misafirlere benzersiz bir yolculuk imkânı sunuyorlar.
Sistem (özetle) şöyle çalışıyor:Aracınızla “size en yakın liman”dan biniyorsunuz feribota.Gidiş veya dönüş seferlerinden birini yakalamanız yetiyor.Dediğim gibi, gemi, hemen hemen Türkiye’nin bütün limanlarını dolaşıyor.Gün boyu kalınan, az sayıdaki limanda “yaya olarak gezip-dolaşıp”, gemiye dönüyorsunuz. “Yok ben, bu civarda daha uzun kalacağım” diyorsanız, aracınızla inip-bineceğiniz limanı önceden bildiriyorsunuz.Fikir değiştirmeniz, yer durumuna bağlı vs. Şimdi teferruat ile başınızı ağrıtmayayım.Her şey düşünülmüş ve tıkır tıkır işliyor. Fiyatlar da makûl...
Feribotun “üst güvertesi”, kampçılara ve doğa severlere ayrılmış.Aracın büyüklüğüne göre hazırlanmış küçük “parsel”ler var; buraya park ediyorsunuz.Karavana, elektrik ve su alabiliyorsunuz.Üst güvertede, yeteri kadar duş-tuvalet, küçük bir çamaşırhâne ve 2 küçük mutfak var.Güneşlik veya şemsiye açabiliyorsunuz. Masanızı, sandalyenizi çıkartabiliyorsunuz.Uzun lâfın kısası, hem seyahat ediyor, hem de “denizin üstünde kamp yapıyorsunuz”.
Bir, “Hayalî Kampsever Kartı” veriyorlar size... Bu kart bir sezon boyunca geçerli.Hem feribota giriş çıkışlarda kullanılıyor, hem de gemideki, lokanta, bar, cafe gibi mekânlardan % 20 iskontolu olarak yararlanabiliyorsunuz.Feribot’u, ister ulaşım, ister konaklama için kullanın; kimse kimseye karışmıyor.
Bu yazıyı, (hayal dünyasında sıyrılıp, gerçeklerle yüzleşebilmeniz için...) İzmir’de ilk seferlerine 1884 yılının Şubat ayında başlayan,  “Hamidiye Vapur Şirketi”ne nazire olsun diye, “Aziziye” adı verildiğini tahmin ettiğim; Foça’dan çıkıp, (İzmir, Güzelbahçe, Mordoğan, Karaburun, Ildır, Çeşme, Seferihisar...) Özdere’ye seyreden, pek yakında Yunan adalarında da gideceği söylenen; hattâ ardından (bir yerel seçim sürprizi olarak...) Ege ve bütün Akdeniz limanlarına da uzanması plânlanan, İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin “Camping on Board” hizmeti sunan feribotundan yazıyorum.

Yazının devamı...

“İmece”nin ödülü, “ceza” geleneğimiz sayesinde !

 

 

 

“Müjde”, çünkü; Matematik Köyü’ndeki başarısı, Ali NESİN’e,

“Matematik Nobeli” de denilen, “Leelavati Ödülü”nü getirmiş !

Bakın Ali Hoca, mektubunda (özetle) neler diyor ?

 

“Ödüldaşlarım’a” diye başlıyor söze... Sonra devam ediyor:

“...Matematiğe olan duyarlılığın artmasına katkıda bulunmam dolayısıyla,

Uluslararası Matematik Birliği’nin çok prestijli Leeavati Ödülü’ne lâyık görüldüm.

 

...Bu ödülü, büyük ölçüde Matematik Köyü sayesinde aldım.

Matematik Köyü’nü de ben tek başıma oluşturmadım tabii ki.

Üç beş kişi de oluşturmadı. Matematik Köyü’nün arkasında yüzbinler vardır.

Yoksa benim etim ne budum ne ? Projenin başını çektiğim için ödül bana veriliyor.

Ben de emek verenlerin nâmına, hepimiz adına ödülü alıyorum...”

 

Ardından, çok “onurlu gerekçeler” ile,

Kocaman bir “bu ödül onundur da... “ parantezi açıyor...

 

 

Altını çiziyor; “...Tabiî halkımızın bu güveni babamın sayesinde. Bu ödül onundur da...”

Yazdıklarının tamamını buraya aktarmam mümkün değil.

Ama bu ödül için “teşekkür edilenlerin listesi,

yukarıdaki ‘onurlu’ mücadelenin paydaşları”ndan oluşuyor:

“...Gönüllü ameleler, meslektaşlar - Matematikçiler,

Köy’ü evi ve ailesi bilen genç çalışanlar ve yüzbinlerce öğrenci...”

 

“Buruk” çünkü,

öykünün devamında, “Devletin ve TÜBİTAK’ın programı desteklememesi,

bürokrasinin inşaat izinleri konusundaki ‘yokuşlu yollar’ı,

destek yerine kesilen para cezaları”ndan bahsediliyor.

 

İronik vuruş ise şu cümlede gizli:

 

Ama ben yazıyı, asıl, okuduğunuz satırlar için değil de, “son paragraf” için kaleme aldım.

Yazının devamı...

“Ağustos Yazıları” üstüne bir Ağustos yazısı...

 

 

“İç sesim neler yazdırtıyor bana ?” diye...

Nedense, “Ağustos yazıları”nda, “Yerel Yönetim”ler ön plâna çıkmış !

 

“...Bu kentte; ‘ıslak – kuru’,

‘hiç bir krizin iyi yönetilebildiğini’ düşünmüyorum” demişim meselâ; “Ağustos”ta...

 

Yine bir “Ağustos” ayında,

“...Körfezde, ‘su yolu’nun bu kadar kısır kullanılmasına,

anlam veremiyorum” diye yazmışım.

 

“...Bu kentte; bilinçli veya bilinçsiz,

‘sanatın ve sanatçının bu kadar değersiz kılınması’nı, içime sindiremiyorum...”

çıkışı, yine bir “Ağustos” ayına rastlamış..

 

“...İzmir’in hiç bir şey için; ‘politika üretememesi’ne, içerliyorum.

Bu kültürel altyapının, ‘vizyon sahibi’,

(yeterince) ‘yerel yönetici yetiştirememesi’ni yadırgıyorum”

diye dert yanışım, bir “Ağustos” ayında kaleme alınmış.

 

“...Kentlinin hayatını kolaylaştıracak,

‘basit ve ucuz çözümler’in ıskalanmasına sinirleniyorum” cümlesinin,

bir “Ağustos” ayında dillendirilmesi de mi tesadüf ?

 

“...Yerel yönetimlerin, bu kentte,

‘yerel medya’yı, bu kadar sahipsiz bırakmasını,

 ‘intihar’ ile eşdeğer görüyorum” kaygısını paylaşmam,

“Ağustos”a denk gelmiş.

 

“...Bu kadar Üniversitesi olan bir kentin,

‘seçilmiş İzmirli muhtarların -yetkinlik haritası-nı çıkartıp,

bu kente hizmet edeceklere İlişkin beklentilerin çıtasını yükseltecek’

bir bilimsel çalışma üretemiyor olmasına, üstüne, ‘yerel yönetimlerin de,

bu gereksinimi hissedecek bir farkındalığa sahip olmamasına’ söyleniyorum”

şeklindeki çığlık, “Ağustos” ayında atılmış.

 

“...Bu ve benzer konuları, biraz konuşup, yazıp çizince de;

‘Benden bu kadar !  Danışman filân tanımam.

Babamın oğlu olsa dinlemem.  Beğenmeyen siyasete girsin’ tavrını ise,  pas geçiyorum.

Kuşkusuz kentli bu kadarını hak etmiyor !” serzenişi de,

“Ağustos” ayına tarihlenmiş...

 

Ağustos ayının,  Gregoryen Takvimi'ne göre yılın 8. ayı olmaktan başka,

düşüncesini kurcaladım ister istemez. Ve buldum sonunda !

 

“Ağustos” ayı, (bazı) “yerel yöneticiler”in, seçmene bakışı hakkında,

“gizlenmiş egolar”ı çağrıştırıyormuş meğer; ben de ondan ayaklanıyorum zâhir !

 

Çünkü “Ağustos”un 31 gün olma öyküsü, tamamen bir siyasî ego meselesi olarak yazılmış.

Mart ayı ile başlayan Roma takvimine göre,

altıncı ay olan Sextilis, İmparator Augustus’a adanır; malûm...

Ancak bir önceki ay olan Quintilis,  daha önce Julius Sezar’a adanmıştır ve bir gün fazladır.

Agustus da ister; “bu fazla gün”ün ayrıcalığını...

Gariban Şubat ayından bir gün Ağustos’a eklenerek,

bu siyasî sorunu ustaca çözerler...

 

“Kıssadan hisse umuma mahsustur...” diye bitirirsek,

İzmir’de, bir Ağustos’a daha “merhaba” demiş olacağız.

 

Yazının devamı...

“Komşu”ya üzülürken, gözden kaçanlar...

 

 

birkaç kuşağın “hayret” tarifine yarenlik etmiştir,

belki de hâlâ ediyor;

tabelâsı caba...

 

“Komşu” daki orman yangınının “burukluğu” sürerken,

yıllar içinde, bu güzel memlekette “yaktığımız” yeşilin büyüklüğünü düşünüyorum.

Ve kaybedilen her türlü “can”ın, canlının ihmâl ettiğimiz “âh”ını...

1937'den günümüze kadar 70 bine yakın yangın çıktığını,

yaklaşık 1 milyar 600 bin hektar,

yani 16 milyon dönüm orman alanının  yandığını hatırlıyorum.

 

Bu, her yıl ortalama 1028 orman yangını çıktığını gösteriyor.

Her yangında, 23 bin 924 hektar,

yani 239 bin 240 dönüm orman yandığını söylüyor istatistikler.

Unutmadan... Komşu’nun yüzölçümü, 131.957 km² (13 milyon 957 bin hektar)

 

Orman Mühendisleri Odası diyor ki,

 

Öte yandan, (haklı haksız gerekçelerle...)

“...Orman içinde yürümek yasak,

Bisiklete binmek yasak,

çadır kurmak yasak,

piknik yapmak yasak,

karavanla gecelemek yasak...”

Ülkemizdeki mevzuata göre,

Bu fiiller için, para cezası da var hapis cezası da...

 

Ormanların korunmasına evet !

Vatandaşa kapatılmasına hayır !

Ormanın korunmasıyla,

ormanlardan istifade edilebilmesi arasında makul bir denge kurmak,

bu kadar mı zor ?

Ateş yakmadan, kamp yapmak isteyen “sıradan vatandaş”, neden yasaklı ?

 

İzmir’de, “sıradan olmayan vatandaşlar” için bulduğumuz çözüm, daha “ironik !”

Orhan Veli’den ilham alarak, şöyle bitirelim:

“Köşeyi dönünce bir okul göreceksin sakın şaşırma !”

 

Yazının devamı...

Cevat Geray ve “yaya kalmış bir memleket”in “yaya”ları...

 

Burada,  yayalara ait “çok ileri adımlar”a yer verilmiş; “Şehir merkezinin yayalara ait olduğu” gibi...  Ülkemizde ise, ilk kez, 1990’da İnsan Hakları Derneği bir “yaya hakları bildirgesi “yayınlıyor;  “Kent kültürünün ayrılmaz bir parçası olarak” yayalardan bahsediliyor. 1998’de “yaya hakları için yurttaş lobisi” diye bir hareket oluşuyor. Ve onların da yayınladığı bir “yaya hakları bildirgesi” var. Meselâ bu bildirgede de, “Yer seviyesi yayalara aittir. Kimse yayaları alt geçitten ya da üst geçitten geçmeye zorlayamaz...” deniyor.

 

Bu bildirge’nin (tek başına sonuç vermese de) Kadıköy belediyesi tarafından 2000 yılında kabul edilmesi gibi, “önemli bir adım” atılıyor. Ve bunu izleyen diğer “bilinçli adımlar”. 2002 yılında Nişantaşı’nda, 2005’te Karaköy’de düzenlenen yaya sergileri, meselâ... Ve “en sağlam adım”, bir grup “Boğaziçi Mezunu”nun öncülüğünde kurulan “Yaya Yaşam Derneği” belki de... Oluşum, 1963’te kurulmuş IFP (International Federation of Pedestrians) “Uluslararası Yayalar Federasyonu”nun da üyesi...

 

Yıllarca, motorkaravanlar, motosikletler, bisikletler üstüne (kullanıcı ve heveskâr) kimliğimle yazılar yazdım. Seçimler öncesinde “Yaya Derneği”nden gelen e-postayı da, “ileri bir tarihte gündeme taşımak niyetiyle” arşivde saklamıştım. Ama, aslında hayli gecikmiş bu yazıyı, bu hafta kaleme almak isteyişimin, “gözleri nemli bir sebebi” var. Bizim kuşağımızın “Efsane Dekanı”, Kent Bilimci, değerli hocam Prof. Dr. Cevat Geray’ı, birkaç gün önce 88 yaşında kaybettik. 1977-1982 arasındaki Siyasal Bilgiler Fakültesi dekanlığının ardından,  12 Eylül’de üniversiteden uzaklaştırılan ve “1402’likler” diye adlandırılan akademisyenler arasındaydı... 1986'da kurulan İnsan Hakları Derneği'nin (İHD) 98 kurucusu arasında yer almıştı. Ayrıca 2 Temmuz 1993'te Sivas'ta Madımak Oteli'nden sağ kurtulanlardan  da biriydi... Bu satırları, hocamızın “aziz hatırası” önünde saygıyla eğilerek, geride bıraktığı “ışığa ve ideale” armağan etmek istiyorum...

 

Hemen her konuda “yaya kalmış” bir memleketin, evrensel sorular ve yanıtlarından sebeplenebilmesi için, önce bu ironik deyimi “hafife almaması” gerekiyor sanırım. Yani “nerede ve nasıl yaya kalması gerektiği” bilincini “adımlaması” gerekiyor... Bu konuda emek vermiş olanların “heyecanları”nı hatırlayalım. Ve bunları, ülkelerin “altına imza attığı” genel kabul görmüş “uygar normlar” ile birlikte paylaşalım...

 

 

“...Amaç, yayalık meselesine daha geniş ve farklı bir perspektifle bakmak. Yaya haklarını savunmak amaçlarımızdan sadece bir tanesi. Çünkü, önce yürümenin bir kültür olarak algılanması lâzım. Buna bir yaşama biçimi olarak bakabilmek lâzım. Sağlık açısından faydalarını (sözde) herkes kabul ediyor. O halde yürüme fırsatlarını değerlendirmek gerek... Yaya olmanın ayıp (ikinci sınıf) bir şeymiş olduğu algısını kırmak; insanlar için tasarlanmış sokaklarda, entegre yaşam alanlarında, insan odaklı şehircilik anlayışıyla, ‘sokaktan çekilmiş insanların, sokakları motorlu taşıtlara ve suça terk ettiği’ bilinciyle tasarlanmış güvenli yürüme yollarında; kendimize yer bulmaya, yol açmaya çalışarak değil, özgürce yürüyebilmeliyiz. Yaya haklarının, motorlu araçlar ve pervasız işletmeler tarafından gasp edilmesini, neredeyse kanıksadık. Oysa, Yaya kaldırımları yayalarındır. Kent merkezleri yaya bölgelerinindir. Yaya geçitlerinde öncelik ve üstünlük, mutlak olarak yayalarındır. Herkesin, istediği yere, yaya yollarından gitme hakkı vardır. Ve belki de en önemlisi, (her yaştan, her cinsiyetten bebek, çocuk, genç, yaşlı, çocuklu ve hamile, engelli, bisikletli, hayvan dostu ve çevreci kimliği ile) yayalar, ‘yayalarla ilgili kararların alınması’na katılmak hakkına sahiptir...”

 

Hâlâ motorlu – motorsuz araçlardan fazlayken sayımız... Ve hazır, yerel seçimler yaklaşıyorken “soralım” istedik; “İzmirliler, bu kentin, yayaları ilgilendiren hangi kararlarına katılabilmişlerdir, bugüne kadar ?”

Yazının devamı...

O mandalina, artık “Seferihisar’a özel...”


‘...İzmir’in Seferihisar ilçesinde mandalina tarımı 1953 yılında 600 adet satsuma dikilmesiyle başlamıştır. Zamanla ilçe, mandalina yetiştiriciliği ve ihracat açısından ticari anlamda öne çıkmıştır. Seferihisar Mandalinası’nın ayırt edici özellikleri; ince ve pürüzsüz kabuğa sahip olması, ince dilim zarı, satsuma mandarinine özgü basıklığı göstermesi ile tat ve aroması nedeniyle tüketici tarafından tercih edilmesidir. Kuzeyi kapalı, güneyi açık, nem birikimi sağlayan söz konusu bölgede, Satsuma mandalina türünün kabuğu daha ince olmakta ve meyve şekli yassılaşmaktadır. Bu iki özellik ise yörede yetişen mandalinaları ulusal ve uluslararası piyasada tercih edilir hale getirmiştir. Diğer yörelerde yetişen mandalinalardan farklı olmak üzere Seferihisar Mandalinası’nın rengi ağaçtayken sararmaktadır. Seferihisar ilçesinde mandalinanın tanıtımına yönelik her yıl hasat mevsimi başında mandalina festivali düzenlenmektedir. Yerel yönetim desteğiyle okullarda mandalina suyu dağıtımı, organik köy, organik Pazar ve sanal market çalışmaları yapılmaktadır...’


“...Seferihisar Mandalinası coğrafi işaretini kullanan ürünler üzerinde etiket kullanımı zorunlu hale geliyor. Tescil belgesinde açıklanan özelliklere uygun olarak Seferihisar Mandalinası üretimi yapılıp yapılmadığına dair kontroller Seferihisar Belediye Başkanlığı koordinatörlüğünde yapılacak...”
Başkan Tunç Soyer’in kendi cümleleriyle özetlersek; “...Uzun yıllardır verdiğimiz emeklerimizin karşılığını aldık. Coğrafi işaret, Seferihisar Mandalinası’nın markalaşması, iç piyasada ve yurtdışında satış olanaklarının artırılması demek. Dokuz yıldır mandalina üreticilerinin sorunlarına çare olmak, ekmeklerini büyütmek, ürünü çeşitlendirmek, pazarlama olanaklarını artırmak ve markalaştırmak için çalışmalar yaptık. Artık elimiz çok daha güçlü. Emek veren tüm çalışma arkadaşlarımı bütün kalbimle kutluyorum. İlçemize hayırlı, uğurlu olsun...”
Hâl böyle olunca, “Seferihisar”ın hediyesini de buraya sıkıştırıverelim: Bir “Mandalina Tangosu” yazmıştım; kısmet bugüneymiş...Sevgili Başkan’a, hemşehri kimliğimle bir kez daha şükranlarımı sunuyorum...


MANDALİNA TANGOSU
Güneş “günaydınım” derken / Seher vaktinin rengidir. Günü hüzün devralırken / Gurub vakti ahengidir. Ama ağzımızın tadı / Mandalina ile gelsin. Turuncunun diğer adı / Seferihisar olsun...
Ve İBB’ye de Nazar Değmesin...
“Özlediğimiz” bir haber de hep eleştirmekle suçlandığımız Büyükşehir’den... “...İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin 150. Kuruluş Yıldönümüne özel etkinlikler kapsamında; ‘Uluslararası İzmir Duvar Resimleri Çalıştayı’ düzenlendi. Alsancak ve Konak’taki beş ayrı noktada uygulanacak olan duvar resimleri için 23 ülkeden 92 sanatçının eserleri yarışıyor.
Çalıştay’a 23 ülkeden 92 sanatçı başvurdu. Bulgaristan, Hırvatistan, Sırbistan, İran, Amerika, Filipinler, Romanya, Bosna Hersek, Almanya, Çin, Danimarka, Filistin, Avusturalya, İngiltere, Fransa, Arjantin, Mısır, Uruguay, İsviçre, Dominik Cumhuriyeti, Ekvador, Cezayir ve Türkiye’den başvuru yapan sanatçıların eserlerini değerlendiren (ve Arkın Yaratıcı Sanatlar ve Tasarım Üniversitesi (ARUCAD) Prof. Dr. M. Turan Aksoy, Hacettepe Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Prof. Dr. Cebrail Ötgün, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Resim Bölümü Öğr. Gör. Hamdi Gökova, Grafiti Sanatçısı Alper Bıçaklıoğlu ve Grafiti Sanatçısı - Grafik Tasarımcı Erman Yılmaz’dan oluşan...) Seçici Kurul, birbirinden güzel çalışmalar arasında seçim yapmakta zorlandı.
Uygulama yapılan - yapılacak 5 noktayı da “meraklısı”na duyuralım;1. Sevil-1 / Sevil-2 İş merkezleri No: 7-102. Alp Apartmanı No: 3173. Şehnaz Apartmanı No: 484. Dokuz Eylül ve Enver Apartmanları No: 18 - 15/15. Özel İtalyan Ana ve İlkokulu No: 1

Yazının devamı...