GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İzmir’in, 174 sene sonraki kahramanları kimler olacak?

 

Keman’da Leticia Moreno’ya eşlik ettikleri ikinci eser, Max Bruch’un 1 numaralı “Keman Konçertosu”; 1866’da ilk kez besteci tarafından yönetilerek dinleyicilerle buluşmuş. Finaldeki, “demir leblebi” ise, Brahms’ın 4 numaralı “Senfoni”si ! Meastro Yazıcı bile, “genel prova dahil, 1 günde 2 kez çalınması”nı, “vahşice” olarak niteliyor ki, eserin prömiyeri 1885’te gerçekleştirilmiş... Uzun lâfın kısası, Çarşamba gecesi AASSM’de dinlediğimiz eserler, (sırasıyla) 236, 152 ve 133 yıl önce bestelenmiş; hâlâ seslendiriliyor... Yani, ortalama 174 yaşındaydı dinlediğimiz seçki... “Bestecileri kahraman sayılırlar mı ?” diye düşündüm; bilemedim. Ceyhan Olten, imdâda yetişti..

Çok gerilere gitmeye gerek yok... Ceyhan Bey’in, daha geçen sene “program kitapçığı”na yazdığı mesajı şöyleydi: “…Homeros’tan bu yana bilindik 4.000 yıllık bir tarih. Sokrates’ten aydınlanma çağına, oradan günümüze, evrensel kütüphanenin raflarında, insan aklını yücelten binlerce kitap. Pygmalion’dan Donatello’ya ve Picasso’ya insanın ruhsal devinimlerinin ve duygusal tepkimelerinin ürünü binlerce resim, binlerce heykel. Montaverdi’den Mozart’a ve Debussy’e insan onuruna yönelmiş milyonlarca nota. Bu evrensel sanat galerisine toplum olarak ne kadar katkı koyabildiğimizi hiç düşündük mü ? Sanat takdir edilmediği yerde durmazmış. Her halde o yüzden, zarafet bir ufuk çizgisi gibi; biz ona yaklaşmaya çalıştıkça, o bizden uzaklaşıyor…”

Bu yıl, çok başka bir “gündem”i vurgulamış: “...Bir toplum için yapılabilecek en büyük iyilik, içinde yaşayan insanların kendilerini yüceltmelerine olanak tanıyacak ortam yaratarak zenginleşmelerini sağlamaktır. Bunu yapabilmenin en birinci yolu, insanları genç yaşlarında sanat ile tanıştırmaktır. Sanatçıların entelektüel seviyeleri, duygusal tepkimeleri ve ruhsal devinimlerinin ürünü eserler ile tanışmak, insanın bireysel özgürlüğünü kazanmasına yardımcı olacaktır. İnsanın gerçek değerini bireysel özgürlüğünün seviyesi belirler. Gerçek değeri yüksek bireylerden oluşan toplumlar, hiçbir zaman kahramanlara ihtiyaç duymazlar. Brecht’in dediği gibi: -Toplumca bize gereken, yeni kahramanlar yaratmak değil, kahramanlara ihtiyaç duyulmayan toplumlar yaratmaktır.-“

“İmdâda yetişti” diyorum, çünkü, “satır araları”nda, bu işleri tesadüfe bırakmayacak bir “mühendislik” var ! Üstünden 1 sene geçmeden; “Sanat”ı hiç örselemeden, hesabı “zarafetini yitiren bir toplum” üzerinden görmek ve bu yitirişi, aslında “bireysel özgürlüğümüzdeki seviye kaybı”nın yarattığı zoraki kahramanları adresleyen bir diyalektiğe bağlamak, az incelik mi ? Başlıktaki sorunun yanıtı, az çok şekillenmiş oluyor böylece: “Kahramanlarımızın kimler olamayacağı, kimin adının bile anılmayacağı belli” hiç değilse...

Solist sanatçıya gelince... Onun için de bir şeyler yazmalıyım, değil mi ? “Yetmez ! ‘Kırmızı’ yetmez, 1762’ye tarihlenen ‘Nicolo Gagliano’ yapımı keman yetmez, arşeyi doğru tutmak yetmez, kemanı farklı taşımak yetmez, yayı bambaşka çekmek yetmez, gözünü kapatmak yetmez, burun deliklerinin açılıp kapanması yetmez... Bis için Yazıcı gibi bir eşlikçi yetmez, Piazzolla yetmez, Oblivion yetmez... Yetmezmiş, yetmiyor, yetmedi...” Sahnede “kalp gibi atmak” gerekiyormuş; dinleyiciyi koltuklarına çivilemek için. İşte aynen böyle yaptı, Leticia Moreno... “Başka diyeceğim yoktur!”

Yazının devamı...

“Mesut Kenan Ergün” Anısına...

 

Bir yandan da “Bakü’deki İzmir” başlığı için, notlar alıyorum. Köşeyi dönünce karşımıza; alınlığında, “Reşid Behbudov Adına Dövlet Mahnı Teatrı“ yazan, mütevazı büyüklükte, fakat gösterişli bir bina çıktı; hemen köşesinde de sanatçının heykeli... Herkes yürüdü, ben önünde çakılı kaldım. Yıllarca, radyodan adını duyup, sesini dinleyip de büyülendiğim efsane ismin anısı, bu konser salonunda yaşatılıyordu. Biraz cesaretlenip de içeri giriversem, belki de o gün karşılaşacaktık “Oya Ergün” ile...  Kısmet değilmiş !

 

Kısmet, “Sevgilim” başlığını taşıyan “Love Songs From Azerbaijan” albümünden haberdar olduğumda yüzleşmekmiş tekrar... Kendisini en son gördüğümde, ben 22 yaşımda olduğuma göre, o çok çok daha “genç”miş.   Biz,  babası Mesut Dayımla mandolin çalarken, Öztoprak-Kopuz’un bestesi Sûzdil Saz Semaisine yazdığı “2. Ses”i, dayım benim için kendi elleriyle notaya alırken, Oya’nın da kendi kendine şarkılar mırıldandığını hatırlıyorum...

 

Babası, Cumhuriyet Savcısıydı o tarihlerde...  Fevkalâde keman çalardı. Formika dolabındaki (yok zamanlarda tek tek toplanmış) yüzlerce “long play” hâlâ gözümün önündedir. Yeteneği, merakı, birikimi, ufku ve aydınlık bir aileye doğmuş olmasına rağmen, delikanlılığı “ata hatırı”nın kırılamadığı senelere rastladığı için, müziğin “profesyoneli” olamamıştı. Ama öyle anlaşılıyor ki, hukukçu oğlunun yanında, her gün sanatıyla biraz daha büyüyen bir de “Opera Şarkıcı”sı bırakmış ardında; “savcısı olduğu Cumhuriyet’e miras” olarak...

 

Ruhuna, “Azerbaycan’dan Aşk Şarkıları” üflenmiş (ve Ahenk Müzik tarafından yayınlanan) albümde, 12 seçilmiş “mahnı” var. “Reşid Behbudov’un Aziz Hatırası”na armağan edilmiş çalışmada yer alan şarkıların bazıları için, kitapçığına küçük ithâf notları düşmüş sanatçı. Buram buram vefâ kokan, uzun ve meşakkatli bir yolculuğun hiçbir adımını ihmal etmeden, satır aralarına sıkıştırılmış sevgi, şükran ve duyarlılık fısıltıları bunlar.

 

“...Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü’nden mezun olduğu, Peter Den Ouden sınıfından müzik öğretmenliği masteri aldığı, Avrupa’nın en önemli şehirlerinde, belli başlı konser salonlarında ve kiliselerde sayısız konserler verdiği, operalarda baş roller oynadığı, Hollanda ve Belçika’da radyo ve televizyon kanallarında konserlerinin yayınlandığı, psikoloji eğitimi aldıktan sonra, göçmen kadınlarla sürdürdüğü bu projenin, Hollanda ve Türkiye'de hayata geçirildiği, 2007 yılında Türkiye'ye döndüğü,  2011’in sonundan itibaren Bakü'de yaşamaya  başladığı, kendi bestelerinden oluşan ‘Ruhum’,  barok aryalardan oluşan ‘Baroque Lace’ ve bu yazıya konu ettiğimiz ‘Sevgilim’ adlı üç albüme can verdiği...” yıllar, giderek parlayan bir geleceğin kilometre taşları kuşkusuz.

 

Gerek eşlikte, gerekse teknik altyapıda, Albüme “eli değen” pek çok değerli isme burada yer veremiyorum. Ama öyle bir ayrıntı var ki; paylaşmazsam, yazı eksik kalacak, inanın ! Albümün, canlı olarak nerede kaydedildiğini, tahmin bile edemezsiniz: “Azerbaycan Devlet Filarmonya Stüdyosu” diyor; iyi mi ?  İzmir’de, “Devlet” tabelâsı altında şarkı söyleyen sanatçılar, yıllarca, çalışacak salon bulamadılar, o binadan o binaya sürüldüler... Bu “stüdyo” işini duyarlarsa, inme inmesinden korkarım...  Birkaç gündür, bilboardlarda, (Türkçesi duyurumluk) “İzmir Modeli” yazıyor ya, “bir gülme geliyor...”; tarif edemem !

Yazının devamı...

Aziz Kocaoğlu’na açık mektup...(*)


Ben İz­mirli bir seç­me­nim. Ya­ni bil­di­ği­niz “so­kak­ta­ki adam.” Bor­no­va’da otu­ru­yor ol­ma­mın ge­tir­di­ği “kalp ya­kın­lı­ğı­mız”ı say­maz­sak, si­zin için de kuş­ku­suz “her­han­gi bi­ri” ol­ma­lı­yım. Ga­ze­te­ci fi­lân da sa­yıl­mam. Ne­za­ket­le da­vet edil­di­ğim bir kö­şe­de, hasb el ka­der se­ne­ler­dir ya­zı ya­zı­yorum. Be­ğen­di­re­bil­dik­le­ri­miz oku­yor; di­ğer­le­ri de üze­rin­de ayak­ka­bı bo­yu­yor­dur mu­hak­kak... Si­zin­le, bu kim­li­ğim ile ta­nış­mak, fark­lı za­man ve me­kân­lar­da soh­bet­le­ri­ni­ze katıl­mak fır­sa­tı­nı bul­dum. Aya­küs­tü ha­tır sor­ma­lar­dan se­çim ge­ce­le­ri­ne, ni­kâh tö­ren­le­rin­den çay soh­bet­le­ri­ne, pro­fes­yo­nel top­lan­tı­lar­dan ça­tal bı­çak pay­la­şım­la­rı­na ka­dar pek çok yer­de gö­rüş­tük. Si­zin ön­ce­lik­le “be­ye­fen­di” ta­ra­fı­nız­dan et­ki­len­mi­şim­dir. Po­li­ti­ka­cı­lı­ğın, “külhanbe­yi za­na­atı” ol­ma­dı­ğı­nı re­sim­li­yor­su­nuz. Za­ma­nı­mız­da, ne ya­zık ki ar­tık “me­zi­yet sa­yı­lan da­ha pek çok önem­li ay­rın­tı”yı da bü­yük bir do­ğal­lık ve özen­le ta­şı­ma­sı­nı bi­li­yor­su­nuz. Siz iyi bir in­san­sı­nız!


Sayın Başkanım,
İz­mir’de­ki iki­bu­çuk ga­ze­te­ye, üç beş ta­ne sü­re­li ya­yın da ek­le­se­niz, “ye­rel gün­dem” hakkında ka­lem oy­na­tan ya­zar­la­rın sa­yı­sı, her­hal­de bir bele­di­ye oto­bü­sü­nü an­cak dol­du­rur. Hep me­rak eder­dim, bu ya­zı­lıp çi­zi­len­le­ri “na­sıl bir me­ka­niz­ma” iz­ler, de­ğer­len­di­rir, yo­rum­lar ve “Bü­yük­şehir Be­le­di­ye Baş­ka­nı”na su­nar di­ye... Ar­tık me­rak et­mi­yo­rum, çün­kü yapılmadığına ka­na­at ge­tir­dim. “Ar­se­nik­li İş­ler Bun­lar” baş­lık­lı ya­zı­ma, ya­yın­lan­dı­ğı gün, daha öğ­le ol­ma­dan Çev­re Ba­kan­lı­ğı’ndan ya­zı­lı bir açık­la­ma gel­di; ce­vap ola­rak... Kocaman üç haf­ta geç­ti üze­rin­den, İzmir’den “tık” yok. “İz­mir’in Stra­te­jik Plâ­nı” ol­du­ğu­nu du­yup da hay­ret et­ti­ğim­de, he­men tâ­li­mat ver­miş­ti­niz, ses se­da yok; ay­lar ol­du... Ve ira­de gösterdiği­niz hal­de, so­nuç alı­na­ma­yan, sü­rün­ce­me­de ka­lan ve muh­te­me­len ha­be­ri­ni­zin bile ol­ma­dı­ğı (ama ta­hak­kuk et­me­di­ği için şah­sı­nı­za fa­tu­ra edi­len) iri­li ufak­lı bir sü­rü si­pa­riş, ri­ca, is­tek, mu­ta­ba­kat vs. vs. vs. Eki­bi­niz İz­mir­li­yi cid­di­ye al­mı­yor! İş­le­ri­ni “ruh­la­rı­nı üf­le­ye­rek” yap­mak gi­bi bir kay­gı­la­rı da yok. Ama on­la­rın bu kro­nik­leş­miş “edil­gen hal­le­ri”, si­zin ha­ne­ni­ze ek­si pu­an ola­rak ya­zı­lı­yor; ya­zık de­ğil mi?


Sayın Başkanım,
Siz her ye­re ye­ti­şe­mez­si­niz! Ye­tiş­me­niz de ge­rek­mi­yor. Siz her şe­yi bi­le­mez­si­niz, her ko­nu­dan an­la­ya­maz­sı­nız, her şe­yi kon­trol ede­mez­si­niz. Bun­la­rı yap­ma­nız da ge­rek­mi­yor. Bü­tün dün­ya bu­nu “da­nış­man­lık” ku­ru­mu ile çöz­müş du­rum­da. “Ka­rar ve­ri­ci”ye “ve­ri ta­ba­nı” ya­ra­tan “bir bilen”ler or­du­su... Ama “top­la­ma adam bol­lu­ğu”ndan söz et­mi­yo­rum; “rüş­tü­nü is­pat et­miş oto­ri­te­ler”dir kas­tet­di­ğim... Esa­sı ve­ya ay­rın­tı­la­rı de­le­ge et­ti­ği­niz me­sa­i ar­ka­daş­la­rı­nız, si­ze ve İz­mir­li­ye bu hiz­me­ti ve­re­mi­yor­lar. Ya “ye­ter­siz” ol­duk­la­rı için ya da “or­ga­ni­ze ola­ma­dık­la­rı” için... Ben “kö­tü ni­yet”le açık­la­na­bi­le­cek üçün­cü se­çe­ne­ği ak­lı­ma bi­le ge­tir­mek istemiyorum. Kü­re­sel ba­şa­rı, “ta­kım oyu­nu” söy­len­ce­le­ri ile yük­se­lir­ken, ne­den ken­di­ni­zi “ku­ru ka­la­ba­lık”lar için­de “ya­pa­yal­nız” bı­rak­tı­nız? Bi­li­yo­rum, ba­zı­la­rı ba­na çok kı­za­cak, se­la­mı saba­hı ke­se­cek olan­lar da çı­kar ara­la­rın­dan. Önem­li de­ğil... İz­mir­li­’nin mut­lu­lu­ğu için, ben sade­ce gör­dük­le­ri­mi, dü­şün­dük­le­ri­mi ve his­set­tik­le­ri­mi ya­zı­yorum, pay­la­şı­yo­rum. Şim­di diyeceksi­niz ki, “Bir ran­de­vu is­te­sey­di­niz de bun­la­rı keş­ke baş ba­şa ko­nuş­say­dık...” Bu­nun iyi bir fi­kir ol­ma­dı­ğı­nı dü­şün­düm Baş­ka­nım, çün­kü ne­za­ke­ti­niz­den, eleş­ti­ri­le­ri­mi çev­re­niz­de­ki “bir kı­sım be­ce­rik­siz”e ilet­me­ye­cek­ti­niz; on­lar da oku­sun­lar is­te­dim. Uma­rım si­zi üz­me­mi­şim­dir...


Yol ya­kın­ken (ama çok da kı­sal­mış­ken...), bir hem­şeh­ri­ni­zin sa­mi­mi en­di­şe ve si­tem­le­ri­ni kayda de­ğer bu­lur­sa­nız, sa­de­ce se­vi­ni­rim. Yok­sa sadece siz de­ğil, İz­mir­li de kay­be­de­cek. Lüt­fen, sev­gi ve say­gı­la­rı­mı ka­bul edi­niz efen­dim...
(*) Bu yazı, “23.09.2008” tarihinde kaleme alınmış ve o zaman yazdığım, Milliyet gazetesinde yayınlanmıştır.

Yazının devamı...

“Abdesthâne ibriği” ile “Çeşm-i bülbül” sürahi farkı !

 

Bu cümleyi, bir de şöyle okuyalım:

“Meraklısı, son 15 senedir, ‘ödül almış bir afiş’in festivalini izliyor...”

Haklı itirazınızı duyar gibiyim;  (fasulyeli et denmez...) o bir ”festivalin afişi...”

Olsun ! “öyle bir festival ki, afişleri bile ödüllü !”

Yumurta – tavuk; sebep –sonuç. Nedensellik, yaratıcılığı ateşliyor.

Sanatı nasıl kucakladığına bakın siz...

“Rönesans insanı”nın, “dijital insan”a üstünlüğüdür bu aslında !

 

“Avrupa Cazı” gibi özel bir alana sahip

ve bu haliyle dünyanın sayılı festivallerinden biri olan

“İzmir Avrupa Caz Festivali”ne, “ruh üflemek” için düşünülmüş olmalı bu ayrıntı.

 

diye de, hoş bir niyet tarifi yapılmış. İyi de düşünülmüş !

 

Çünkü TDK; afiş için, "bir şeyi duyurmak veya tanıtmak için hazırlanan,

kalabalığın görebileceği yere asılmış,

genellikle resimli duvar ilanı, ası" şeklinde bir karşılık veriyor.

Bir sözlükten bundan fazlasını bekleyemezsiniz.

 

Oysa, “Festival takvimi”nin, bir “afiş yarışması” ile başlaması,

genç hedef kitleyi, sıradanlığın yükselişine paça kaptırmamaya bir davettir.

Çünkü özünde, “itiraz kültürü” meşrebiyle, hafiften bir meydan okumadır yarışmalar.

Düzenleyen için de, katılanlar için de...

 

“Alt tarafı bir afiş” deyip geçemezsiniz !

İlk örnekleri, tiyatro gösterilerine ait duyurularda,

ten,

yani “haz kültürü”nden beslenir. O zaman, “üst tarafı da afiş” olur.

 

Seçilecek eser,

“26. İzmir Avrupa Caz Festivali” gibi, saygın bir organizasyonun “vitrini” olacak.

Son katılım tarihi, 21 Aralık 2018.

Sonuçlar, Ocak 2019 içinde duyurulacak.

Festival’in etkinlik programı içinde verilecek ödüllerin parasal değeri,

“İzmir adını taşıyan sanat olayı”nın “marka değeri” yanında “devede kirpik” olsa da,

bu yarışma, için deyip, kıvıralım.

Çünkü, “derûnuna girersek”,

“İzmirlinin bakış açısındaki ‘gizli ibrikçilik’ten de bahsetmem gerekecek.

Yazı işlerini zor durumda bırakmayalım.

 

Çetin Altan Usta’nın, 2009’da, “...abdesthane ibriği satışlarında bir artış yok; ama tuvalet kâğıdı satışları gün günden artıyor...” notuyla, İzmir için de, “inceliyorsunuz... Enseyi karartmayın” demek istemiş olduğunu umalım... 

Yazının devamı...

“Feyzi Aslangil’e Mektuplar”dan, bir zarf daha açtık...

 

Alsancak Garı Karşısı butik konser salonunda;  İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı İKSEV’in, İzmir Kalkınma Ajansı desteğiyle somutlaştırdığı ve MÜZİKSEV Projesi’nin vizyonuyla paylaşmıştım bu repertuvarı, meraklısıyla...

 

Aradan 5 yıl geçmiş...  Bu kez, EGE KÜLTÜR DERNEĞİ’nin, idealini, düşüncesi ile aylara serpiştirdiği “Kültür-Sanat Etkinlikleri”nde; “2018 – 2019’un ilk konuğu” onuruyla sahne aldım. Piyanonun tuşlarını, dün akşam bana emanet etmek nezaketini gösterdiler ve Feyzi Aslangil’i, “Saz Eserleri”nden oluşan bir repertuvarla, “sohbet ve doğaçlamalar” gündemiyle andık. Çok güzel bir alışveriş oldu...

 

Malûm; Türk Mûsikîsinde piyano, ağır nazariyatçıların gözünde reddedilmiş bir enstrümandır. Rahmetli Cinuçen Tanrıkorur’un cümleleriyle özetlersek;  “…Müzikten anlamayan kulakları, uzaktan, Nihâvend’i, Mâhur’u, Acemaşîran’ı andıran zevzeklikler” ile eğlendirmeye çalıştım...  Yine rahmetlinin tarifiyle, zaten bendeniz (de),  “Piyano ile Türk Mûsikîsi çalmanın neden mümkün olmadığını anlatabildikleri aklı başında müzisyenler”den olmadığım için,  “...çaldığımın Türk Mûsikîsi olduğunu zan veya iddia ederek...” meraklısını, (ki gelenler salona sığmadılar) 1 saat kadar oyalamaya çalıştım.

 

Lâtife bir yana, 14 Ağustos 1954’te, İstanbul’da, (Harbiye) Açıkhava Tiyatrosu’nda, Saadettin Kaynak’ın jübilesinde, “Sadece Feyzi Aslangil ile geldim; esasen kendisi bir orkestraya bedeldir...” diyen Üstâd Münir Nureddin Bey’in tarafında durduğum için, “Feyzi Aslangil’e mektuplar...” derken; ben ve katılımcılar, dinleyiciler, “sanatsal düzeyi gözeten bir haz kültürü”ne katkıda bulunmayı düşlemekle yetindik.

 

Sol el icrası, (yazılmamış notaların) sürekli ve anlık tasarımına dayanan, sağ eldeki heterofonik yorumu, neoklâsik üslûbun rüzgârlarını taşıyan; icranın genelinde ise, makamların seyri ve usûllerin akışkanlığını terk etmeden, doğaçlama bir zenginlik armağan eden“Usta”yı, alaturkayı, “ezgi ve melodik çizgiye sadık kalma özeniyle, eşzamanlı olarak eklediği uyumlu notalarla destekleyip zenginleştirmek (Heterofoni) konusunda, yeri doldurulmaz bir konser piyanisti...” olan Feyzi Aslangil’i, , İzmir’den bir vefâ seslenişi ile Bornova BORTES’in evsahipliğinde, bir kez daha anmaya çalıştık.

 

Refik Fersan’ın, fikrinden yola çıkarak, “güzel”den mütehassıs olanlarla birlikte; Çetin Altan tabiriyle “reddiye katarları”nı utandırmaya çalıştık...

 

Zaten bunun için Attilâ İlhan, “Böyle Bir Sevmek” de,

demiyor muydu ?

Yazının devamı...

McKinsey, “Zooloji” bahsini Kurthan Hoca’ya sorsaydı...

 

 

Mülkiye’de Hocamız olan Sevgili Kurthan Fişek’in 5 Nisan1998’de yazılmış “müthiş” bir yazısı vardır.  Başlığı, “Zoolojik bir yazıdır. CHP ile hiç­bir ilgisi yoktur...” diye atılmıştır. Hattâ, sonuna, “Bu yazıyı TEMPO'da yazmıştım. Yazdığım sırada CHP'liler yine kavga ediyordu. Bu yazının CHP'yle ilgisi yoktur...” şeklinde bir not da düşülmüştür. Yıllar içinde “Benim Gözlüğümden” köşesinde, tam 3 kez paylaştım, alıntıladım... “Bu yazı eskidiği gün CHP iktidardır !” diye başlık attığım bile oldu.

 

“Yerel seçim kulisleri için gösterdikleri çabanın yarısını, Eşref’in, diye târif ettiği hallerimiz için harcamayanların zavallılığını gördükten sonra”, bu “efsane satırları”, yazı hayatımda dördüncü kez, bir makalemin içinde, değerli okuyucu ile paylaşacağım. (Hoca’nın veciz sözcüklerini sansürlemeden filân...)

 

“...Günlük politikadan bıktınız mı? CHP'deki kurultay dalaşlarından bıktınız mı? Kendi hesabıma ben bıktıktan sonra, ‘Ulan hanzolar ! Neyi paylaşamıyorsunuz?’ diye dellendikten sonra, siz haydi haydi bıkmışsınızdır. O bakımdan konuyu değiştiriyorum... / ...Ama, küçük bir uyarım olacak önce... Özellikle de osuruktan nem kapan CHP'li dostlarıma... Anlatılacak şeyler CHP'yle ilgisizdir. Hükmî veya özel kişilerle benzerlik varsa, tamamen tesadüfîdir...”

 

 

Kurthan Hoca, sonradan, ilk yazının “genişletilmiş bir versiyonu”nu da yazdı... Eski yazıyı, ağaçkakan ve dinozorların da ilâvesiyle zenginleştirerek...

 

 

 

Nûrlarda yatası Kurthan Hoca, “...Arkadaşlar benden sosyal demokrasi ve demokratik sol üstüne yazı yazmamı istediler de...” diyerek, serideki bütün yazılarını, şu ortak açıklamayla bitirmiş:

Yazının devamı...

“Mümkün mü unutmak”, Rakım Elkutlu’yu?

 

 

“...Sonbahar geldiğinde kültür ve sanat yaşamı canlanır. Artık yalnız büyük kentlerde değil, Anadolu’nun birçok kentinde de kültürel etkinlikler, festivaller yapılıyor... / ...Ancak beni tedirgin eden bir yanı var. Belediye başkanları değiştikçe, etkinliklerin niteliği değişiyor. Yalnız sanatsal eğilimler yüzünden değil, siyasal tercihler açısından da bu böyle... /...Türkiye’nin birçok yerinde kültürel etkinlikler için salonlar yapılıyor. Buraların yönetiminde tek bir sakınca var. Siyasal eğilimlerin o merkezlerin programlarında da belirleyici olması. Bu, çok sesliliğin önünde bir engel. Belediye başkanları değiştiğinde her şey sil baştan değerlendiriliyor, geçmiş adeta siliniyor...”

Ardından, “...Peki bunları önlemek için ne yapmalı?” diye sorup, “...Tek çare sivil toplum kuruluşlarını da içine alan vakıfların kurulması. Vakıflar kurulduğunda siyasi otoritelerin müdahalesi büyük ölçüde önlenir. Orada yaşayanlar da vakfa sahip çıkar... / ...Belediyeler, sivil toplum kuruluşlarının yer aldığı vakıflar kurmalı. Böylece siyasal, ideolojik tercihler yüzünden değişim önlenmeli... Tarihi mekânlar, festivallere, etkinliklere tahsis edilmeli. Onun da yönetimi tarafsız bir kurul tarafından üstlenilmeli....” diye cevaplıyor.

Bu isabetli ve haklı “parmak basma” ile neredeyse eşzamanlı olarak, yine HÜRRİYET’in bu haftaki sayfalarında; Aytül Büyüksaraç’ın “İzmir’in 36 senelik hayâl”i dediği, “Opera binasının temeli atma haberi” vardı. “Türkiye’nin opera sanatına özel ilk yapısı”na ilişkin bu haberde, Başkan Aziz Kocaoğlu’nun “Fuar İzmir’i kurduk, buraya da ‘Opera İzmir’ diyoruz! Ardından Kongre İzmir, Tiyatro İzmir gelecek ve bu böyle devam edecek...” sözleri dikkatimi çekti, heyecan verdi, şükran duygularım tazelendi ister istemez...

Bu “ufuk açıcı, iç ferahlatıcı müjdeler kreşendosu” ile “iyi, güzel ve estetik” olanın, hiç fark edilmeyen başka bir yüzü geliverdi; gözümün önüne... “Opera İzmir...”, bir sanat izleyicisi olarak çok içime sindi. Ama “keşke” dedim, “-Adnan Saygun- adı daha önce başka bir komplekse verilmemiş olsaydı da, ‘İlk Türk Operası’nı besteleyen ‘gözde’nin adı, bu görkemli mâbette, yaşasaydı...”

Demek ki, yerel yönetimlerin “kent plânlaması”na ilişkin kaygıları, aslında “isimlendirme”ye kadar uzanan pek ince bir iş! Lâfı nereye getireceğim? Yapımı, “türlü itiş-kakışlar yüzünden” yılan hikâyesine dönen ve bildiğimiz kadarıyla, Büyükşehir’in “irade”yi, artık Kültür ve Turizm Bakanlığı’na devrettiği, “Bornova Kültür Merkezi” de (?!), “3 vakte kadar” açılacak.

HÜRRİYET arşivindeki haberlerde, söz konusu Kültür Merkezi hizmete girdiğinde, restorasyonu devam eden Peterson Köşkü ile birlikte, (ki, İzmir Devlet Opera ve Balesi Müdürlüğü, İzmir Devlet Senfoni Orkestrası Müdürlüğü ve İzmir Devlet Klasik Türk Müziği Korosu Müdürlüğü’nün bazı idarî bölümleri de buraya taşınacakmış...) bölgenin tamamen bir kültür adasına dönüşeceği dile getirilmiş.

Bu merkezin adı konusunda, bir çalışma yapılıp yapılmadığını öğrenemedim. Yukarıdaki örneğe dönersek, (Bakanlık ve Belediye tarafından) “önceden ince ince düşünüldüğü”nü hiç sanmıyorum. “Bornova” sözcüğü öne çıkacağa benziyor. Diyorum ki, kentin farklı semtleri “Adnan Saygun, Hikmet Şimşek...” isimleri ile onurlanmışken, Bornova’daki yeni kültür merkezi de İzmir’in yetiştirdiği en büyük Klâsik Türk Müziği bestekârı olan “Rakım Elkutlu”nun adıyla anılsa, fenâ mı olur?

İleride, orada yaşanacak “sanat geceleri”nden bahsedenler, birbirlerine “Nihâvend bir hayranlıkla” dönüp de, “Mümkün mü unutmak güzelim, neydi o akşam?” diye sorsalar, fenâ mı olur?

Yazının devamı...

Siyasetçi fıkraları

Birinciliği beyaza verdiler” dizelerini yazdığında şair, bir gün gelip de bunun Türk siyaset ve medyasının hüviyet vesikası olacağını tahmin etmemişti herhalde.Tahmin etseydi veya bugün eklentiler yapmaya karar verseydi bu yükte hafif, pahada ağır söz yumağına, herhalde şöyle bir şey düşürürdü kalemiyle:“Ama ‘beyaz’ da rahat durmuyordu. Bütün renkler onun yüzünden kirlendiler.”Geçen hafta Seferihisar Belediye Başkanı Tunç Soyer için karalayıcı şeyler yazıldı, çizildi İzmir’de.Kendisinin CHP’nin Büyükşehir adayı olmasını istemeyen CHP’liler ile onun seçilmesini istemeyen AKP’liler olasılıkla pek de üzülmediler bu nokta atışa...Değerli Başkan, iddialara “temiz” bir cevap verdi.Bir basın açıklamasıyla, belgelere dayanan, “şeffaf” bir resim çizdi ve “niyet”in kırdı belini.Böyle zamanlarda aklıma hep siyasetçi fıkraları gelir.Yine öyle oldu... Ama bu iddia-yanıt müsabakasını dilimden düşürmediklerimden hiç biriyle eşleyemedim.Meselâ, Çetin Altan’ın milletvekili olduğu dönemde kürsüde kendisini bir türlü konuşturmayan Meclis Başkanı’na verdiği yanıtta, “Bizden daha yüksekte oturuyor olmanız basit bir marangozluk hatasından ibarettir” deyişi ile ilişkilendiremedim. Ne alâkası vardı?Fransız parlamentosunda “Karaborsayı bitirdik” diye başbakanı, “Bu portakalı meclise gelirken karaborsadan aldım” diyerek karalamaya çalışan muhalefet liderine, başbakanın, “Bir memlekette karaborsadan mal alan vatandaşlar olduğu müddetçe o memlekette karaborsayı önlemek mümkün değildir” yanıtını verdiği fıkra da yaşadıklarımıza uymuyordu.Hattâ, İngiliz parlamentosunda, durup durup karısını aldatmakla suçlanan vekilin, “Yahu ben evli değilim beyler” diyebilmek için ancak dakikalar sonra kürsüye çıkabildiğini anlatan fıkranın da asıl anlatmak istediklerimin yanında manâsız kaldığı aşikârdı.Sonunda buldum!Tunç Başkan’ın söyledikleri tıpatıp şu anekdotun finaline uyuyordu:Hani, meclis divan kâtibi yoklama yaparken (Cihat Baban’a hitaben) “Baban” yerine “Yaban” diye seslenmiş de, Cihat Baban da bir eski zaman muharririne yakışır nüktedanlıkla taşı gediğine oturtuvermiş: “Babandır baban!”

Yazının devamı...