GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

15 Temmuz’un kara delikleri

Onu hayatımda ilk defa, 15 Temmuz 2016’yı 16 Temmuz’a bağlayan gece görmüştüm. Darbe kalkışması başlamış, halk sokağa dökülmüş, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, CNN Türk aracılığıyla halka hitap etmiş, İstanbul’a inmişti. Saat 03.00 sıralarıydı. Biz işimizin başındaydık. Düzgün habercilik yapmanın, demokrasiye sahip çıkmanın parçası olduğuna inanarak işimize sahip çıkıyorduk.

Helikopterle gelip otoparkımıza indiler. Bir kısmının CNN ve Kanal D’nin bulunduğu Bağcılar yerleşkemizdeki TV-radyo binasına girdiğini Ferhat Boratav’ın telefonuyla öğrenmiştim. Bir kısmı da Hürriyet, Hürriyet Daily News, internet yayınları ve DHA’nın bulunduğu, bizim ‘gazete binası’ dediğimiz binaya girmişti.

İşte onu, Yüzbaşı Süleyman Ahmet Kaya’yı ilk o sırada gördüm. Darbeciler adına gazetemizi basan timin başındaydı. Ben de binadaki en kıdemli editör olarak diğer arkadaşlarımızla birlikte (Sefer Levent, Deniz Zeyrek, Ateş Yalazan en önde duranlardandı) onun karşısındaydım. Binaya girerken belki bizleri korkutmak amacıyla havaya ateş açtığı 9 mm otomatik tabancası hâlâ elinde olduğu halde emirler yağdırıyordu.


Önce askerlerine G-3 otomatik tüfeklerinin namlusunu indirme emri vermesi için ikna etmeye çalıştım. Biz doğal olarak silahsızdık. Erler ise ne olduğunun farkında bile görünmüyordu, muhtemelen yataklarından kaldırılıp getirilmişlerdi ve birinin eli tetiğe gitse felaket yaşanabilirdi. Birkaç cümle sonra o emri verdi, namlular yere indi. O ilk kırılma anı oldu.

Birkaç defa üsteledik. Aldığını söylediği emirler geçersizdi. Cumhurbaşkanı, Başbakan, generaller televizyonlarda konuşmuş, darbe girişiminin hedefine ulaşmadığı belli olmuştu. “Genç adamsın, kendini yakıyorsun, mesleğini yakıyorsun, vazgeç” diye birkaç defa üstelediğimi hatırlıyorum.

 

GEÇEN SENE SİZE TAŞ ATANLARLA BİRLİKTEYDİM

Olmadı, bizi silah zoruyla dışarı çıkardılar. Dışarıda bir grup protestocu vardı. Aralarından biri beni tanıdı; “Sen Murat Yetkin’sin” dedi. Etrafımı sardılar, “Hiç aklıma gelmezdi” dedi, “bir gün Hürriyet’i savunacağım.” “Neden?” diye sordum. O sırada polis içerideki askerlere “Teslim ol” anonsu yapıyordu. “Ben” dedi, “geçen sene size taş atanlarla birlikteydim.” “Ne değişti peki?” diye tekrar sordum. “Siz Cumhurbaşkanı’nın sesini duyurdunuz” dedi. “Demek ki” dedim, “derdimiz habercilikmiş, değil mi? Demek ki gün gelir sokaktaki sizler gibi, ülkenin cumhurbaşkanının da sesini duyuracak bir yere ihtiyacı olabilirmiş, değil mi?” “Valla bravo abi” dedi, tekrar tokalaştık, helalleşip ayrıldılar.

O sırada bir başka askeri helikopter bahçemize inmek için alçalmaya başladı, sonradan Harp Akademileri’nden bir grup subayın içerdekilere destek olmak amacıyla gönderildiğini öğrenecektik. Polis ateş açtı, onlar ateş açtı, polis tekrar ateş açtı, indirmedi, biz hep izliyorduk. Polis sonunda binaya gaz bombası attı. Polisle çatışıp yaralanarak en son teslim olan Yüzbaşı Kaya idi.

Onu ikinci görüşüm bir yıl sonra, 17 Temmuz 2017’de İstanbul Çağlayan’daki 27’nci Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen ilk duruşma sırasında oldu. Kaya ve kendisi gibi yüzbaşı rütbesindeki iki baskıncı arkadaşı, Erdal Şeker ve Mehmet Akif Aslan aleyhinde terör örgütü üyeliği, hürriyeti kısıtlama, silahlı tehdit ve hükümeti zor yoluyla devirmeye, yani darbeye kalkışmak suçlamalarıyla üçer kez ömür boyu hapis cezası isteniyordu.

O gecenin hem tanıkları hem de mağdur-şikâyetçileri olarak Erdoğan Aktaş ve Süleyman Sarılar ile birlikte (onlar da bizim Hürriyet’te yaşadığımızı CNN Türk ve Kanal D’de yaşamış, darbe baskıncılarına direnmişlerdi) duruşma salonundaydık; şimdi hesap zamanıydı.

Kimlik tespiti yapılırken, artık ordudan çıkarıldığı için ‘eski yüzbaşı’ Kaya sağına döndü, sanki sesimin geldiği yönü arıyordu.

Ben de o sırada jandarmalar arasında tutuklu oturan bu üç eski subaya bakıyordum.

Göz göze geldik. İnsanın hayatında kaç defa başına gelir? Darbecimle göz gözeydim, bir-iki saniye durduk.

Biraz mahcup, biraz kaderci bir gülümsemeyle başıyla selam verdi.

Gülümsemeden selamına başımla karşılık verdim.

Sonra düşündüm. Bundan bir yıl bir gün önce “Yakma kendini, bırak” telkininde bulunduğum kişi, kendisini gerçekten yakmıştı. Üstelik ülkeyi de yakacak bir dava uğruna yakmıştı.

 

NE TÜR DESTEKLERİ NASIL ALIYORLAR?

Ailelerinin kim bilir ne zorluklarla yetiştirdiği üç eski yüzbaşı da ömür boyu hapse mahkûm edildi.

Sadece onlar da değil. Bugüne dek 58 general, bu üç yüzbaşı dahil 629 subay müebbet hapis cezasına çarptırıldı, diğer cezaları hiç saymıyorum. Hükümetin 20 Temmuz 2016’da ilan ettiği Olağanüstü Hal çerçevesinde hazırlanan Kanun Hükmünde Kararnameler ile 100 bini aşkın kişi kamudan çıkarıldı. Kurunun yanında yaş da yandı.

Bu davaların sonuçlanması ve mahkûmiyetler tek başına 15 Temmuz’da tam olarak nelerin olduğunu, üzerinden iki yıl geçtiği halde bize tam olarak anlatamıyor. Fetullah Gülen hâlâ ABD’de, dünyanın dört yanına ve Türkiye’ye yayılmış yasadışı şebekesine talimatlar veriyor. Veriyor ama biz hâlâ Gülen’in son 30-40 yıldır devlet kademelerine nasıl sızdığını, AK Parti iktidarlarına sunduğu desteğin arkasına gizlenerek devlet kademelerinde nasıl kilit noktalara gelebildiğini, özellikle de Türk Silahlı Kuvvetleri’nde nasıl sessiz ve derinden örgütlendiklerini, bunu yaparken dışarıdan ne tür destekleri, nasıl aldıklarını tam olarak bilmiyoruz.

Bunlar hâlâ birer kara delik. Bu kara deliklerin gerçekten ve siyasi boyutlarıyla aydınlanması gerekiyor.

Yazının devamı...

Kadının güçlenmesi erkeğe de iyi gelecek

Daha doğrusu yönetimlere kadın eli değdikçe işler başka türlü, daha doğru, daha adil ve daha canlı bir mecrada akmaya başladı sanki.

Bildiğimiz tarih, biraz daha zorlarsak 10 bin yıl geriye gidiyor.

Bu 10 bin yılda bütün iktidar ilişkilerini, mülkiyet ilişkilerini, ruhani ilişkileri, aile ilişkilerini, bilgi üretimini, felsefi üretimi, sanatı ve hatta mutfağı olmasa da mutfağın nasıl olması gerektiği kültürünü bile erkekler üretti.

ERKEK EGEMEN OLMAYAN BİR DÜNYA DAHA YAŞANILASI OLUR MUYDU?

Bugün teknolojik gelişmelerle övünüyoruz, uzaya filan çıkıyor kimilerimiz, insan hayatı uzuyor ama acaba daha yaşanılası bir dünyada mı uzuyor?

Erkek egemen olmayan bir dünya daha yaşanılası olur muydu?

Bilmem. Varsayımla sorulan geçmişe dair sorulara sağlıklı yanıt bulmak zor.

Hürriyet’in düzenlediği Kadının Gücü Konferansı’nda harika bir sunum yapan genç bilim kadını Gözde Durmuş, kadınların Ortaçağ karanlığını bırakalım bir yana, Taliban kafasını bırakalım bir yana, ileri demokrasi sayılan ABD’nin en gözde eğitim kurumlarında dahi nasıl engellenmeye, caydırılmaya çalışıldığını anlattı bize.

Kadınlar bilimde, sanatta, mülkiyet ve iktidar ilişkilerinde, ailevi ve ruhani ilişkilerde binlerce yıldır engellenmeseydi, acaba bilim ve teknoloji, sanat ve toplum, adalet ve özgürlüğün durumu bugünden daha iyi olur muydu?

Bugünden çok farklı olacağı kesin.

Kadın, binlerce yıldır güçsüzleştirildi.

Erkekler tarafından demekten çok, erkeğin egemen olduğu üretim ve yönetim ilişkileri tarafından demek daha doğru.

Kadının toplum ve iş hayatında yer tutmaya başlamasında iki dünya savaşında onlarca milyon erkeğin cephelerde öldürülmüş olmasının doğurduğu işgücü ve akıl açığı rol oynadı.

İnternet ve dijital teknoloji bilgi ve sanayi üretimini merkezi olma zorunluluğundan kurtardıkça kadın güçlenmeye başladı.

Toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı duyulmaya, yayılmaya başladı.


 

KOŞMAK iSTiYORUZ AMA DAHA EMEKLiYORUZ

Yeter mi? Yetmez, daha başındayız. Kadının güçlenmesi için ne yapması lazım?

Evet, pek çok cevabınız var ama bence bir de antrenman yapması lazım...

Binlerce yıldır hamlamış vücutlardan, köreltilmeye çalışılmış zihinlerden söz ediyoruz.

Antrenmana her alanda ihtiyaç var.

Yasaklanan, caydırılan, girilemeyeceği var sayılan ya da imkan verilmeyen alanlara bir şekilde girmesi gerekiyor, orada çalışması gerekiyor kadınların.

Kadının Gücü Konferansı’nda güzel bir sohbet yaptığımız www.hepsiburada.com alışveriş sitesinin Girişimci Kadınlara Teknolojinin Gücü Program Koordinatörü Duygu Aktaş, “Daha emekliyoruz” dedi; “Koşmak istiyoruz, ama daha emekliyoruz.”

Çalıştıkları alan, üretim imkânı olan kadınlara sitelerinde ücretsiz pazarlama imkânı sunmak.

İnternet ve dijital teknoloji, şehir-kır ayrımını ortadan kaldırıyor, ondan yararlanmışlar.

Ağrı’daki kadın üretici de, İzmir’deki de ürününü siteye giren milyonlarca kullanıcıya tanıtabiliyor; yenilikçi bir yaklaşım.

Onlar kadının güçlendirme işinin kendi üstlerine düşen internet ticareti kısmına el atmışlar.

Gözde Durmuş bilim alanına el atmış; kendi acı deneyiminden yola çıkarak şimdi oluşturduğu araştırma ekiplerinde erkek ve kadın araştırmacı dengesini gözettiğini söylüyor. Çok da iyi ediyor.

Bu noktada “Ama sırf kadın diye alınır mı?” itirazlarını duyar gibiyim.

Daha çok da cinsiyet eşitliğinin her alanda olmasını savunan bizler gibi erkeklere geliyor bu itirazlar.

Peki, kadın araştırmacılara, okumak isteyen kız öğrencilere tanındı mı ki o fırsat eşitliği, onların yapıp yapamayacakları üzerine ahkâm kesiliyor?

Aynı şey siyaset için de geçerli. Siyasette kadın kotasına karşı çıkanlar, yeterince nitelikli kadın siyasetçi olmadığını öne sürüyor.

Birincisi, şans tanındı da yetişmedi mi?

İkincisi, erkek siyasetçilerin -bütün dünya için söylüyorum- ne kadar nitelikli olduğu ve dünyayı ne hale getirdiğini görüyoruz.

Kadının güçlenmesi aslında erkeğe de iyi gelecek; aklı ve vicdanı başında olanlarımız bu ceberrut rolden çok sıkıldık artık.

Vuslat Doğan Sabancı, Kadının Gücü Konferansı açılışında çok önemli bir şey söyledi:

Kadına ve çocuğa şiddet önlenecekse, kadının iş hayatında daha üretken ve etkili olması sağlanacaksa, daha adil bir topluma doğru cinsiyet eşitliği için çalışılacaksa, kadın ve erkeğin yan yana durması, birlikte çalışması gerekiyor.

Bunun için özgürlükçü, eşitlikçi, vicdan sahibi erkeklere önemli rol düşüyor, artık gücünün farkına varan kadınların yanında bizlerin de sesini yükseltmesi gerekiyor.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Rusya ve İran’la Suriye çatlağı

Bakanlık 8 Ocak’taki açıklamasında ise daha kesin bilgi veriyordu. Bir gün önce Hmeymim üssüne 10, Akdeniz kıyısındaki Tartus deniz üssüne ise 3, toplam 13 silahlı insansız hava aracıyla yapılan saldırılar püskürtülmüştü. Internet medyasında saldırının arkasında olağan şüphelilerden, El Kaide bağlantılı Ahrar üş-Şam örgütü olduğu öne sürülüyordu.

9 Ocak’ta Rusya ve İran’ın Ankara büyükelçileri Aleksey Yerhov ve Bahman Hosseinpour Dışişleri Bakanlığına çağırıldı. Yapılan uyarıyı 10 Ocak sabahı, dün sabah Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Anadolu Ajansı’na açıkladı. Rusya ve İran’dan Suriye ordusunun İdlib civarındaki “ılımlı muhalefete” saldırılarını durdurması istenmişti. Türkiye, İdlib ateşkes anlaşmasına uyuyordu ve Suriye rejiminin Rusya ve İran’ın arkasına saklanmasına izin verilmemeliydi.

Aynı saatlerde Reuters haber ajansı, Moskova kaynaklı bir haber geçti. Rusya Savunma Bakanlığı gazetesi Krasnaya Zvezda (Kızıl Yıldız) Rus Savunma Bakanı Sergey Shoygu’nun Genelkurmay Başkanı Hulusi Akar ve MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a mektup gönderdiğini yazıyordu gazete. İddiaya göre insansız hava araçları, Türkiye’nin kontrolü altında olması gereken bölgelerden havalandırılmıştı.

Ilımlı muhalefet denilen, malum El Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplar dışında kalan ve çoğunluğu Türkiye’nin desteklediği Özgür Suriye Ordusu (ÖSO) şemsiyesi altında örgütlü silahlı gruplar. Astana’da varılan çatışmasızlık anlaşmasına göre Türkiye Idlib ve çevresindeki ÖSO güçlerinin Suriye ordusuna, Rusya ve İran da Suriye Ordusu ve İran yanlısı milislerin ÖSO bölgesine ateş açmasına engel olacak, kontrol altında tutacak.

Son günlerde gerilimin artmasının nedenlerinden birisi, Suriye ordusunun 1 Ocak’tan beri Türkiye sınırına yakın, İdlib ve Halep arasındaki Abu Duhur askeri havaalanını geri almak için ilerlemeye başlaması. Suriye’ye göre, havaalanı “terörist unsurların” elinde; anlaşmaya göre bu El Kaide ve IŞİD bağlantılı gruplar demek. ÖSO kaynaklarıysa havaalanı civarının kendi kontrollerinde olduğu bilgisini veriyor.

Ankara’nın asıl endişesi ise bu havaalanı yeniden Suriye ordusunun kontrolüne geçerse, ÖSO’nun diğer işi olan YPG’yi durdurma işlevini yerine getiremeyeceği. YPG ile ABD ise hala işbirliği içinde. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın önceki gün grupta durduk yerde Fırat Kalkanı harekâtını yeniden canlandırmaktan boşuna söz etmiyordu demek ki. Oysa Ankara, Rusya’nın oluru ve Suriye rejimini engellemesi olmaksızın, Fırat Kalkanının imkânsız derecesinde zor olacağını biliyor.

Evet, durum hayli karışık. Dün öğleden sonra gelen haberler arasında İran Büyükelçisinin ikinci defa Dışişlerine çağırıldığı, İran ve Rusya Dışişleri bakanları Cevad Zarif ve Sergey Lavrov’un konultuğu ve ABD’nin Ankara Maslahatgüzarı (John Bass’in ayrılışından bu yana yeni atama yapılmadı) Philip Kosnett’in de Dışişlerine çağırıldığı vardı.

Suriye’de gerilimin nispeten düşmesinde Türkiye, Rusya ve İran’ın Astana’da başlattıkları süreç önemli pay sahibi olmuştu. Ancak bu süreci Cenevre barış görüşmelerine doğru bir adım daha yaklaştıracak olan iktidar ve muhalefet arasındaki 29-30 Ocak Soçi görüşmeleri öncesinde bu çatlak ortaya çıkmış durumda.

Diplomatik kaynaklar henüz böyle bir görüşme planlanmadığını ama gerekirse Cumhurbaşkanı Erdoğan ile Rusya ve İran cumhurbaşkanları Vladimir Putin ve Hasan Ruhani arasında Soçi öncesi bir üçlü görüşmeyle sorunların aşılmaya çalışılabileceğini söylüyorlar.

Suriye’de suların durulması da, Türkiye’nin kendisini bu meseleden en az hasarla kurtarması da zaman alacak gibi görünüyor.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Erdoğan’ın ilk turda MHP desteğiyle seçilme formülü

Böylece Erdoğan’ın oyun planı netleşmeye başladı. Erdoğan Kasım 2019’da yeniden cumhurbaşkanı seçilme şansını ikinci tura bırakmadan ilk turda sonuca ulaşmak istiyor ve bu amaçla MHP’den gelen teklifi denemeye karar vermiş görünüyor.

Ne de olsa Erdoğan, bugün kendisini bu noktaya getiren gelişmelerin Bahçeli’nin Cumhurbaşkanlığı sistemini referanduma götürmek için kendisine Meclis’te verdiği destekle mümkün olduğunun farkında. Ve o sistemde gerekli olan yüzde 50 artı 1 oyun MHP desteği olmadan kolayca sağlanamayacağının. Yine unutmamalı ki, MHP desteği olmasaydı, 16 Nisan 2017 referandumunu yüzde 51 ile kazanmak da mümkün olmayabilirdi.

Peki, Erdoğan’ın işi ikinci tura bırakmama kararında On birinci Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün son zamanlardaki çıkışları rol oynamış olabilir mi? Erdoğan bu çıkışlardan, Gül’ün ortak muhalefet adayı olarak ikinci turda kendisine rakip çıkabileceği endişesine kapılmış olabilir mi? Bunları kesin olarak söylemek için elimizde yeterli veri yok. Ancak şu var elimizde: bir gün önce, 8 Ocak’ta Bahçeli Gül’e alışılmadık ölçüde yüklendi.  Bu yüklenişin AK Parti bünyesinde –ne de olsa başlangıçta üç temel direkten birisi, ilk başbakan ve ilk cumhurbaşkanı olması dolayısıyla- tepkiye yol açabileceği tartışılırken, dün, 9 Ocak’ta Erdoğan, ismini vermese de Gül’ü adeta AK Parti defterinden sildi, yolları ayırdı.

Bu gelişmenin Erdoğan’ın Bahçeli’nin çağrısına olumlu yanıt vererek hedefini ilk turda seçilme olarak belirlediğini göstermiş olmasıyla aynı zamanda yaşanması tesadüfün ötesine geçiyor.

Baksanıza: Beştepe davetinden hemen sonra Bahçeli’nin AK Parti ile işbirliği 2019’un ötesine geçebilir sözleri kulise düştü.

Bu sözler gözleri Beştepe’deki görüşmeye çevirdi. Acaba Erdoğan ve Bahçeli nasıl bir formül bulacaklar? Erdoğan’ı ilk turda yeniden cumhurbaşkanı seçtirecek ve daha sonra AK Parti-MHP ittifakını yaşatacak formül ne olacak?

Bahçeli, Erdoğan’dan ya yüzde 10 barajını düşürecek, ya da seçim ittifaklarına izin verecek yasal düzenleme istiyor. Malum, İYİ Parti’nin çıkışıyla MHP’nin Meclis’e girebilmek için yüzde 10 barajını tutturması epey zorlaştı; zaten AK Parti’ye ısrarlı çağrılarının altındaki en önemli neden bu.

Oysa AK Parti şu sıra pek iştahlı değil barajı düşürmeye; HDP’nin barajın altında kalmasıyla Kürt seçmen oylarının kendisine yaramasını tercih ediyor. O yüzden MHP’lilerin seçime AK Parti listesinde girip, sonra ayrılarak Meclis’teki mevcudiyetlerine (yüzde 10 barajına takılmadan) devam etmesini tercih ediyor. Ama MHP bu durumda ne kadar oy aldığının anlaşılmayacağından endişe ediyor. Çünkü seçime kendi adıyla girip yüzde 7 alamazsa, partiyi çevirmede önem taşıyan Hazine yardımı alamayacak.

Yani formül, hem Erdoğan’ı ilk turda seçilmeye yaklaştıracak, hem MHP’yi yüzde 10’a takılmadan Meclis’e göndererek AK Parti’ye 2019 sonrası yardım vaadini yerine getirmesine imkân verecek, hem de, hem Hazine yardımından yararlandıracak bir formül olmalı.

Erdoğan ve AK Parti şimdiye dek koalisyonları hep geçmiş siyasetten şikâyet unsuru olarak kullandı.

MHP hiçbir seçimde birinci parti seçilemedi ama kurulan pek çok koalisyonda yer alarak hükümetlere ortak oldu, hükümet imkânlarından yararlandı. Bu koalisyonların bazıları Türk halkının zihninde iyi izler bırakmadı. Bunlar arasında 1970’lerin ikinci yarısında, ülkede kutuplaştırmayı artıran ve 1980 darbesine doğru iç savaş ortamına sürüklenmesinde payı olan “Milliyetçi Cephe” koalisyonları var. Ve bir de 1999-2002 arasında, ülkenin gördüğü en ağır mali kriz sırasındaki üçlü koalisyon ki 2002’de AK Parti’nin iktidar olup o üç partinin de (DSP, MHP, ANAP) Meclis dışı kalmasında o krizin büyük payı olmuştu.

Şimdi bulunacak formül ise koalisyonlardan daha da bağlayıcı bir birlikteliğe, iki partiden bir cephe çıkarmaya götürebilir siyasi hayatımızı.

Erdoğan’ın dün 2019 seçimlerinin milli olanlar ve kökü dışarıda olanlar arasında geçeceğini söylemesi böyle bir cepheleşmeye işaret ediyor. İşin içinde CHP’yi de benzeri bir cepheleşmeye mecbur bırakma gibi bir yan ürün beklentisi de olabilir ama CHP’nin bu tuzağa düşeceği yolunda bir işaret yok; o kapıyı daha yeni kapattılar.

Bulunacak formülün Erdoğan’ı ilk turda cumhurbaşkanı seçilme hedefine biraz daha yaklaştırıp, biraz daha rahatlatacağı belli ama Türkiye’ye neler getirip neler götüreceği henüz belli değil.

Yazının devamı...

Bahçeli, Erdoğan’dan çok şey mi istiyor?

Memnuniyet beyanı, Hükümet Sözcüsü Bekir Bozdağ tarafından Olağanüstü Halin 19 Ocak’ta itibaren üç ay daha uzatılacağını ilan etmesinden hemen sonra yapıldı.

Bu altıncı uzatma olacak 15 Temmuz darbe girişiminin hemen ardından, 20 Temmuz 2016’da ilanından bu yana. İlk aylarda devlet yapısından Fethullahçı gizli örgütlenme yanlılarının temizlenmesi, can yakan PKK ve IŞİD eylemleri vardı OHAL gerekçesi olarak fazla kişinin ses çıkarmayacağı. Neyse ki Suriye iç savaşında Türkiye-Rusya-İran tarafından sağlanan ateşkes ve PKK’nın da kısmen ABD kontrolü altında olması sayesinde terör eylemleri duruldu; tabii özellikle Suriye sınırında alınan güvenlik önlemlerinin de büyük payı var bunda. Ama hükümet açısından OHAL’in en az güvenlik kadar önem taşıyan boyutunun Meclis ve yargının denge-denetleme işlevi tarafından “yavaşlatılmadan” Kanun Hükmünde Kararnameler yoluyla icraat yapma imkânı olduğunu geçenlerde Cumhurbaşkanı Erdoğan söyledi.

OHAL kaldırılacak olsa şimdi KHK ile yapılması mümkün olsa, bütün bu yasaları Meclis’ten geçirmek gerekecek. Bu sadece CHP ve HDP muhalefeti değil, her seferinde MHP’nin kapısının tekrar tekrar çalınması demek olacak.

Ne ilgisi mi var? Bu gelişmelerin hiç biri Bahçeli idaresindeki MHP’nin 15 Temmuz 2016 darbe girişiminden sonra Erdoğan idaresindeki AK Parti’ye verdiği olduğu kayıtsız şartsız destek dışında mümkün olamazdı.

Öncelikle, örneğin Erdoğan ve AK Parti, cumhurbaşkanına geniş icraat yetkileri veren ve Meclis ile yargının icraat üzerindeki denge ve denetleme imkânlarını azaltan anayasa değişikliğini 16 Nisan 2017 referandumuna götüremezdi.

O referandum Olağanüstü Hal koşulları altında yapıldı. MHP’nin AK Parti’ye verdiği destek olmasaydı yüzde 51 “Evet” çıkıp çıkmayacağını kimse bilemez, çünkü “MHP’nin şu kadarı evet dedi” türü yorumlar, sadece referandum sonrası yapılan kamuoyu araştırmalarına, yani şahsi beyanlar üzerine yapılmış tahminlere dayanıyor. Kaldı ki o sonuç dahi Yüksek Seçim Kurulunun rolü üzerine tartışmalara yol açtı ve Bahçeli idaresindeki MHP orada da tavrını net biçimde Erdoğan ve AK Parti’den yana koydu.

Bahçeli partisi bir ölçüde dağılmış, İYİ Partiye kan kaybetmiş ve artık yüzde 10’u bulup Meclis’e girmeme sınırına gelmişken AK Parti’den acaba çok şey mi istiyor?

Seçim ittifakı Anayasaya göre mümkün olsa sorun olmayacak.  AK Parti-MHP ittifakı ile hem Mart 2019’daki belediye seçimlerinde –özellikle “Hayır” demiş büyük şehirlerde sonuç alabilir, hem Kasım’daki Cumhurbaşkanlığı seçiminde belki de daha ilk turda Erdoğan’a yüzde 50 artı 1 oyu garantileyip yeniden seçilmesini sağlayabilirler. Üstelik aynı gün yapılacak Meclis seçimlerinde MHP’liler de yüzde 10 endişesi olmadan milletvekili sıralarını doldurabilirler.

Ya da Erdoğan, Bahçeli’nin yıllarca direndikten sonra İYİ Parti sonrasında talep etmeye başladığı yüzde 10 barajını düşürmeye razı olsa, yine sorun kalmayacak MHP bakımından. Ama o zaman da HDP sorunu çıkacak, belki Saadet sorunu çıkacak; Erdoğan yeni sorun istemiyor.

Geriye Bahçeli dâhil MHP’lilerin 1993’te yapıldığı üzere, AK Parti listesinden seçime girip, tıpkı zamanında DEP’lilerin SHP’ ile yaptığı gibi milletvekili seçilip sonra MHP olarak ayrılma formülü kalıyor. Üstelik AK Parti’nin de buna açık bir itirazı görünmüyor.

Ama bu durumda MHP’nin aldığı oy belli olmayacak. Bunun ne önemi var diyecek olursanız, dün Bahçeli’nin basın toplantısında söylediklerini bir daha değerlendirmenizi öneririm. Hazine yardımı yalnızca seçime girip yüzde 7 almış siyasi partilere veriliyor. Başkaları gibi yapıp “dükkânı çevirmek” gibi bir deyim kullanmayalım ama partiyi ayakta tutmak için önemi var Türkiye koşullarında.

O nedenle Bahçeli’nin dünkü çığlığını iyi okumak lazım. İşin seçmen iradesi, Bahçeli’nin 2015’te Erdoğan’ı başkan yaptırmamak üzere oy istemesini filan hesaba katmadan soruyorum: bu kadar destek ve fedakârlıktan sonra Bahçeli, Erdoğan’dan çok şey mi istiyor?

 

 

 

Yazının devamı...

Erdoğan’ın duymak istemediği: AB rüyasının sonu mu?

Macron, davetlisi Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan ile ortak basın toplantısında şunları söylemişti:

- “Türkiye’nin AB ile ilişkileri söz konusu olduğunda, yakın dönemdeki gelişmeler ve tercihlerin, bağlı bulunduğumuz süreçte herhangi bir gelişmeye izin vermediği açıktır.” Burada “bağlı bulunduğumuz süreç ile Türkiye’nin AB’ye tam üyelik görüşmelerinin kast edildiği da sanırım açık.

Buna karşın Macron, tam üyelik olmasa da Türk halkının Avrupa’yla bağının korunması için ilişkilerin yeniden yorumlanmasını öneriyordu. Macron “çıpayla bağlı” ifadesini kullanıyordu; bu da limanda olsa da rıhtımda değil, koyda demir atarak bekleme durumunu anlatıyordu. Bu sözler aslında bundan tam on yıl önce dönemin Fransa Cumhurbaşkanı Nicholas Sarkozy ve halen (Erdoğan gibi) ülkesinin dümeninde bulunan Alman Şansölyesi Angela Merkel’in söylediklerinin bire bir tekrarıydı.

O dönem Başbakan olan Erdoğan Fransa ve Almanya’ya çok sert tepki göstermiş, Türkiye’nin tam üyelikten daha azına razı olamayacağını söylemişti. Paris’teki basın toplantısında Türkiye’nin AB’ye “Haydi bizi de alıverin” demeyeceğini söyledi, sonra da 2018’in AB ile ilişkilerde “yumuşama” yılı olmasını umduğunu söyledi.

“Ne yapsaydı? Kavga çıkarıp masayı mı devirseydi?” diye sorarsanız, siz de haklısınız. Masayı deviririm demekle masayı devirmek arasında dağlar kadar fark var. Türkiye’nin Arap Baharından sonra yaşadığı Doğu tercihleri kısa sürede geleceğin bir şekilde Batıyla olduğunun –epey zaman ve imkân kaybıyla-yeniden anlaşılmasıyla sonuçlandı. Ayrıca işler karşı taraf da sizi duymak istemediğinde daha da zorlaşıyor.

Zaten dönüş yolunda, 6 Ocak oluyor, uçaktaki gazeteciler Macron’un sözlerini yorumlamasını istediğinde Erdoğan içinden çıkması çok da kolay olmayan şu cümleleri sarf etti:

- “Ben onun tam ne demek istediğini anlamak istemedim. Onların bizi anlamasına odaklanmayı tercih ettim. (..) Hem içeride hem de basın açıklamasında buna odaklandım. Temenni ederim ki bizi anlamışlardır."

Bu karmaşık söylemin gösterdiği bir şey var: Erdoğan, Türkiye’deki hak ve özgürlüklerin eleştirilmesine rağmen Batı Avrupa’da görünürlük aradığı sırada Fransız Cumhurbaşkanından (resmi ziyaret olmasa da) gelen bu davette, Macron’dan duymak istemediği şeyleri duyduğunu kabul etmek istemiyor.

Ama Erdoğan, basın toplantısında Macron’ın kendisine Türkiye’de cezaevlerinde bulunan Osman Kavala dâhil bazı isimleri içeren bir “liste” verdiğini açıkladığı sırada duyduğu rahatsızlığı gizlemeye gerek duymadı; yüzünden okunuyordu.

Erdoğan’ın duymak istemediği bu sözler, üstelik Türkiye’nin Airbus’tan THY için 25 yolcu uçağı aldığı, Rusların S-400 füzelerinin aksine NATO ile uyumu Fransız-İtalyan hava savunma sistemi için anlaşma imzalandığı törenlerin hemen ardından düzenlenen basın toplantısında edildi. (Daha geçen Eylül, Erdoğan’ın ABD Başkanı Donald Trump ile konuşması sonrasında da Boeing’ten 40 uçak alım anlaşması imzalanmıştı.) Ha bir de Sinop nükleer santralinde Fransız ortaklığı konuşulduğu açıklandı.

Erdoğan Türkiye’ye dönüş yolundayken Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu Almanya’nın Goslar şehrinde mevkidaşı Sigmar Gabriel ile görüşüyordu. Çavuşoğlu geçen Kasım ayında Gabriel’i memleketi Antalya’da ağırlamıştı. Gabriel de şimdi onu kendi memleketi Goslar’da, hatta evinde ağırlıyor, Türk usulü demlenmiş çayı kendi elleriyle ikram ediyordu.

Ancak Gabriel’in odağında da Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği yoktu. Daha çok iki ülke arasında –gerçekten derin ve önemli- ilişkileri yeniden bir yoluna koymak, Türkiye’deki Alman şirketlerini dikkate getirmek ve tabi bir de (başta gazeteci Deniz Yücel olmak üzere) Türk cezaevlerindeki 7 Alman vatandaşının tahliye edildiğini görmek istiyordu; Meşale Tolu’nun Noel öncesi tahliyesi Almanları umutlandırmıştı. Zaten geçen hafta da söylemişti Gabriel, durmadan Erdoğan’a ve Türkiye’ye saldırmanın ne hapisteki Almanlara, ne Alman ticaretine bir faydası vardı, ne de Almanya’nın güvenliğine.

Dün 7 Ocak’ta İstanbul Haliç’teki tarihi Bulgar “Demir Kilisenin” 7 yıllık yenilenme çalışması sonrası yeniden açılması törenine katılan Cumhurbaşkanı Erdoğan, bu açılışın dünyaya ve özellikle Avrupa’ya Türkiye’deki hoşgörü atmosferini gösteren bir mesaj vermesi gerektiğini söyledi.

Son birkaç yıldır, özellikle de 15 Temmuz 2016 darbe girişimi, onun ardından ilan edilen Olağanüstü Hal ve 2017 referandumu öncesinde yaşanan gelişmelerden AB’nin aldığı bir başka mesaj var oysa zaten o zamana dek var olan Türkiye aleyhtarı havanın üzerine eklenen. O mesaj şöyle özetlenebilir:  Erdoğan’ın şahsı üzerine gitmeyelim, çünkü bunu Türkiye’ye saldırı olarak yansıtıyor; Türkiye’de ileri demokrasi konusunda fazla hayale kapılmayalım, Avrupa’nın güvenliğini tehdit etmeyecek düzeyde gelişsin yeter; bu arada da – hazır Türkiye’nin ABD ile ilişkileri AB’den de kötüyken- ticari çıkarlar bakımından ne koparabilirsek koparalım.

Yani ortada pek de BBC’nin yorumladığı gibi AB’nin Türkiye’ye karşı ikiyüzlülüğünün sona ermişliği filan yok, mevcut koşullara göre şekil değiştirmiş bir fırsatçılık var.

Düşünsenize. Dünkü kilise açılışında Başbakan Boyko Borisov tarafından temsil edilen Bulgaristan’la sınırları Türkiye Batı ittifakı adına koruduğu yıllarda da AB’nin bekleme odasında da beklemedeydi; Bulgaristan 1 Ocak’ta AB’nin altı aylığına dönem başkanlığını üstlendi.

Öyle anlaşılıyor ki artık bekleme odası filan kalmadı; fiilen kalmadı. Artık 1999’da üye adaylığına kabul edildiği sırada olduğu gibi Türkiye’nin AB üyeliğini destekleyen bir ABD yönetimi de olmadığına göre, sanırım Türkiye’ye (Ukrayna ile birlikte) bir “Çıpa” formülü önerilmesi için İngiltere’nin AB’den ayrılığı sürecinin, Brexit’in tamamlanmasını bekleyeceğiz.

Yazının devamı...

Kadın hakları için erkekler de sesini yükseltmeli

Şahir olduğunuz insanlık acıları vicdanınıza dokunmuyorsa, bencil önceliklerinizi aşamıyorsa, sorun en başta sizde demektir.

Vidanınız Dilek Yardım’a sızlamadı mı örneğin. İstanbul’da Maltepe de kendisini gözyaşları içinde musalla taşında duran iki minik yavrusunun, 4 yaşındaki Elif ve 2 yaşındaki Hira’nın tabutuna sarılıp ağlarken gördüğünüzde ne düşündünüz?

İki yavru, daha sonar aynı av tüfeğiyle kendisini de öldüren babaları Ali Yardım tarafından katledilmişti. Dilek’in Ali’den duyduğu son cümle, telefondaki “Çocuklarını öldürdüm, gel de al” cümlesi olmuştu. O gün, Dilek’in şiddet gördüğü gerekçesiyle boşanma davası açtığı Ali’nin çocuklarını polis kontrolünde görüş günüydü.

Bazılarımız artık kullanmamamız gereken bir ifadeyle “Cinnet geçiren koca…” diye verdi haberi.

Dilek cenazede kendisini sakinleştirmek isteyen yakınlarına, ebeveynine öfkeyle bağırdı: “Bu ecel değil!” diye. “Polise gittim. Hepinize yalvardım. Hepinizin kapısına gittim. Hiç biriniz sahip çıkmadınız. Kimse bana yaklaşmasın.”

Katil Ali Yardım’ın erkek kardeşi Ekrem Yardım öyle bakmıyordu olaya: “Bir baba o hale nasıl gelebilir. Anne sebebiyet vermiş ki olmuş. (..)Ondan sonra kadın cinayetleri oluyor. Devlete rica ediyorum. Biraz da erkekleri düşünsün.”

İşte beni de bu tür sözler çileden çıkacak duruma getiriyor. Devlet biraz da erkekleri düşünecekmiş. Devlet de, mahkemeler de zaten erkeklerin üstünlük iddiasını sürdürmekten başka ne düşünüyor ki? Son zamanlarda değişen yasalalar, bir az da medyada vicdan, sorunluluk sahibi editörlerin eşlerini, kızlarını, kız kardeşlerini, annelerini öldürenleri “Töre cinayeti”, ya da “Namus cinayeti” adı altında hafifletmeye çalışmasıyla biraz olsun durum farklılaşıyor.

Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan’ın “Medya yer vermese mi?” cümlesi çözüm değil. Medyada bu işi abartan meslektaşlarımız hala var ama biz yazmasak bu cinayetler eskiden olduğu gibi sıradan vakalar olarak kalacak, kimsenin ruhu duymadan katillerin, tecavüzcülerin “Namus belası” diyerek ellerini yıkayıp sıyrılmasıyla sonuçlanacaktı.

Devlet de yargı da zaten fazlasıyla düşünüyor erkekleri.

Geçenlerde Hürriyet’te Ayşe Arman çok acı ama Türkiye’deki durumu gayet iyi anlatan bir ifade kullandı “Bıyıklı adalet” diye.

Arman 2012’de Isparta’nın bir köyünde işlenen bir cinayetin davasına atıfta bulunuyordu. Uzun zamandır köydeki pek çok erkeğin fakir ve savunmasız durumunu istismar ederek kendisine tecavüz ettiğini söyleyen Nevin Yıldırım, sonunda evine girip kendisine tecavüz eden Nurettin Gideri’i öldürmekle kalmamış, başını keserek köy kahvesinde oturan erkeklerin önüne atmıştı. Vahşi bir cinayetti, savunulacak yanı yoktu ama böyle acımasız bir geçmişe dayanıyordu.

Arman, boynuna kravat takan neredeyse her cani iyi hal indiriminden yararlanırken, Nevin Yıldırım’ın ömür boyu hapse çarptırılırken meşru savuma indiriminden yararlandırılmamasını eleştiriyordu; işte buna “Bıyıklı adalet” diyordu, ben de ona katılıyorum.

Türkiye’de 2017 yılında 409 kadın aile içi şiddet sonucu öldürüldü. Bu sorun sadece Türkiye’ye de özgü değil. Birleşmiş Milletler rakamlarına göre dünya çapında cinayete kurban giden kadınların yarısı eski ya da mevcut eşleri, akrabaları, yakınları tarafından öldürülüyor; erkeklerde bu oran yalnızca yüzde 6. Aile içi şiddet sadece Doğu toplumlarında yok; AB üyesi ülkelerde aile içi şiddet ortalaması yüzde 35; ortalaması diyorum, yüzde ellinin üzerine çıkan ülkeler var.

Cinsiyet eşitliği sorunu yalnızca şiddet ve şiddet davalarına yaklaşımda kendisini göstermiyor ki…

Geçenlerde pop şarkıcısı Hadise Açıkgöz’ün son video klipi üzerine bir tartışma çıktı biliyorsunuz. Klipte bir erkek model ile yatak sahnesinde görülen Hadise bu yüzden bazıları tarafından “Erotik klip” çekmekle suçlandı. Ama Hadise altında kalmadı, #AhlaksızlıkSizinKafanızda ibaresiyle, erkek sanatçıların kadın modellerle çektiği kliplere hiç de “erotik” damgası vurulmadığını söyledi. “Bu cinsiyet ayrımcılığıdır” diyerek “Erkektir yapar, kadındır susar” zihniyetine karşı duracağını açıkladı. İyi yaptı.

Yine geçenlerde Posta gazetesi “Kadının yeri” diye müthiş bir manşetle çıktı. Türkiye İhracatçılar Meclisi yönetimin Ekonomi Bakanı Nihat Zeybekçi ile çektirdiği bir “Aile fotoğrafıydı” bu. Ama “ailedeki” tek kadın üyenin yalnızca saçının kenarı görünüyordu, diğer “Başkanlar” onu ikinci sıraya itmişlerdi.

Toplumsal cinsiyet eşitliği, ister devlet daireleri ister özel sektör olsun, çalışma hayatında da sorun. Burada “kadın çalışan” sayısının artırılmasından yana olanlara bir soru daha sorulması gerekiyor: Yönetici konumda, karar alma süreçlerinde kadınların yeri nedir? Asıl ölçü bu olmalı.

Daha fazla uzatıp, istatistiklerle sabrınızı daha fazla zorlamak istemiyorum, ne demek istediğim sanırım açık.

Gerek aile içi şiddet, gerek toplumsal cinsiyet eşitliği konularını gündeme getirmek, gündemde tutmak yalnızca kadınların, kadın kuruluşlarının işi olmamalı.

Gerek hükümet, gerek özel sektör görevinde yetki kullanan vicdan ve bilinç sahibi erkeklere ve evet, medyada bizlere de büyük sorumluluk düşüyor.

Birleşmiş Milletlerin “HeForShe” (KadınİçinErkek diye çevirebiliriz) girişimine benzer girişimlerin yaygınlaşması gerekiyor.

Vicdan ve sorumluluk sahibi erkeklerin, kadın hakları için, toplumsal cinsiyet eşitliği için seslerini daha da yükseltmesinin, “Yanındayım” diyebilmesinin zamanı geldi de geçiyor.

Yazının devamı...

ABD ile gerilim artarken gizli diplomasinin önemi

Karar ile sanıkken suçlamaları kabul edip tanığa dönen Reza Zarrab’ın “Benden rüşvet almadı, istemedi de” dediği, “O işlerimi bozduğu için üstlerine rüşvet verdim” dediği Atilla suçlu bulundu; hem de Türkiye’nin uymak zorunda olmadığı Amerikan yaptırımını delmekten. Aslında dava Zarrab saf değiştirdiğinde akıbeti belli olmaya başlamıştı. Sonra da Fethullahçılık suçlamasıyla meslekten çıkarılan, gidip gizli belgeleri Amerikan makamlarına veren ve mahkemede Amerikan polisi FBI’dan 50 bin dolar aldığını da kabul eden Hüseyin Korkmaz’ı tanık olarak kabul ettiğinde. İşin bir boyutu da tiyatroya dönen bu dava nedeniyle Türkiye’nin kendi içinde hala görmesi gereken bazı hesapların da temize çekilmiş muamelesi görme ihtimali.

Neresinden bakarsanız bakın, bu karar Türkiye ve ABD arasındaki duvara bir koca tuğla daha ekledi.

Zaten iki ülke arasındaki ilişkiler tarihte hiç olmadığı kadar kötü gidiyor. Yakın zamana dek en fazla Nisan’dan Nisan’a gelen Ermeni soykırımı iddiaları tasarısı olur, o da Başkan’ın soykırım diyerek hukuki sonuç yaratmak yerine Ermenice “Medz Yeghern”, yani “Büyük felaket” demesiyle atlatılmış sayılırdı. (Evet, haklısınız, Nisan da yaklaşıyor.)

Şimdi iki devasa ve birden fazla daha düşük düzeyde sorun var. Devasa sorunlar Fethullah Gülen’in Türkiye’nin bütün ısrarına karşın hala Pennsylvania ‘da oturup faaliyetine devam ediyor olması ve ABD askeriyesinin hala PKK’nın Suriye kolu PYD/YPG ile işbirliğine devam etmesi.

Diğer sorunlar arasında Amerikalı rahip Andrew Brunson ile iki Türk konsolosluk görevlisinin tutuklu bulunması, Erdoğan’ın korumaları ve Zarrab’ın rüşvetle suçladığı eski bakan Zafer Çağlayan hakkındaki tutuklama kararları, Rusya’dan alınacak S-400 füzeleri var. Ve tabii ABD Başkanı Donald Trump’ın Kudüs’ü İsrail’in başkenti tanıması sonrasında Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın önayak olarak ABD’nin BM zemininde ciddi bir siyasi yenilgi almasına katkıda bulunması var.

Bütün bu tabloya rağmen Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin geri dönülmez noktaya gelmemesi için sürdürülen girişimler, gizli diplomasi girişimleri var. Ayrıntı vermek şu aşlamada mümkün görünmüyor ama bu girişimlerin varlığı büsbütün yalanlanmıyor da.

Henüz hazırlık aşamasında yani sonuç getirip getirmeyeceği belli olmaz halde olan bu girişimlerin işaretlerini ise yapılan açıklamaların satır aralarından okumak mümkün.

Bunlardan birisi Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 30 Aralık’ta Kastamonu’daki konuşmasında sarf ettiği şu cümleler: “Biz Suriye'de Rusya ve İran'la nasıl çalışıyorsak ABD ile de çalışmak isteriz. Bize bir adım atana biz misliyle mukabele etmekten çekinmeyiz. Aramızda çözemeyeceğimiz hiçbir sorun yoktur.”

İsminin açıklanmasını istemeyen, gelişmelerden haberli bir kaynağıma göre bu cümleler Trump yönetimine satır arasında verilen mesaj niteliğindeydi.

Üstelik bu tutum, 3 Ocak’taki Hakan Atilla kararından sonra da devam ediyor gibi görünüyor.

Örnek mi? Yalnızca Kalın’ın dünkü açıklamalarında iki satır arası, dolaylı mesaj var.

Birincisi, Kalın’ın mahkeme kararına beklendiği gibi sert tepki vermesi ama tepkisini ABD yönetimine kadar yansıtmayıp mahkeme kararıyla sınırlı tutması ve kararın kesinleşmeyip temyize açık olduğunu vurgulaması.

İkincisi de, eğer Amerikalılarla Patriot görüşmeleri sonuç getirseydi, Türkiye’nin hava savunma ihtiyacı için S-400 almayacağını söylemesiydi; bu kadar açıklıkla ilk defa söyleniyor bu durum.

Bütün bunlar Türk-Amerikan ilişkilerinin 2018’in en ciddi dış sorunu olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Ancak bize hem Ankara, hem Washington’un durumun ne kadar vahim hale geldiğini fark etmeye başladığını ve her iki tarafta da –ümit ışığı pek güçlü yanmıyor olsa da- “sırat köprüsündeki” ilişkileri kurtarmak için girişimde bulunan kişilerin bulunduğunu gösteriyor.

Siyasette diplomasiden, ister açık, ister örtülü olsun diplomaside ısrardan vaz geçmemek gerekiyor.

 2018'DE NELER OLACAK?

Yazının devamı...