GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Ferit Şahenk: Hedef d-ream’in değerini 8 milyar dolara çıkarmak


Doğuş Grubu CEO’su Hüsnü Akhan, Yönetim Kurulu Üyeleri Naci Başerdem, Nevzat Öztangut, Ergun Özen, Pozitif Yönetim Kurulu Başkanı Nafiz Karadere ve d-ream CEO’su Levent Veziroğlu da gruba ait Cennet Koyundaki Il Riccio’da yapılan yemeğe katıldılar.
Yemeğin ana gündem maddesi grubun bankalara yeniden yapılandırma amacıyla sunduğu programdı.
Ama bana göre sohbetin en önemli ve heyecan verici kısmı turizm ve d-ream yatırımları için çizilen yol haritasıydı. Ferit Şahenk’in konuşmasında vurguladığı gibi dünyada az görülen bir model yaratarak önce satın aldıkları restoranları ‘d-ream’ şemsiyesi altında bir araya getirdiler. Sonra marka yaratmaya başladılar.
Şahenk “d-ream bir rüyaydı, beyaz bir sayfa açtık. Misyonumuz yeme-içme sektörünü kayıtlı ekonominin bir parçası haline getirmek. Tüm dünyada gelir arttıkça, turizm geliştikçe, ev mutfaklarının metrekaresi azaldıkça insanlar daha çok dışarıda yemek yiyor. Nusret, Günaydın ve Rüya bugün birçok farklı ülkede Türkiye mutfağını temsil ediyor, tanıtıyor. Yemek ve eğlencenin bir arada olduğu konsept bir trend haline geldi” diyor.
180 restoranı olan ‘d-ream’in şu an değeri 1.2 milyar dolar. Hedef ise bu rakamı 7-8 milyar dolara çıkarmak. Ve bundan sonra satın almalar yerine organik büyümek. Doğuş Grubu’nun hem turizme hem de yeme-içme sektörüne katkısı önemli. 12 yılda 9 milyar dolarlık yatırım yapmışlar.
Bunun yüzde 81’i Türkiye, yüzde 19’u yurtdışında.
Şimdi sıra bence d-ream’in İstanbul’da yaratıcı Türk mutfağı sunan bir şef restoranı açmasına, şefleri ön plana çıkartmasına, desteklemesine geldi.
Kadın-erkek çok başarılı, fakat restoran açmak ya da açılanı sürdürmek için yeterli finansa sahip olmayan şeflerimiz var...

GALATA PORT

Ferit Şahenk Galata Port projesi için de kesin tarih verdi. Şubat 2020’de Galata Port Kruvaziyer Limanı, ofisler ve alışveriş mekanları açılıyor. Peninsula Otel’in ise 2020 Mayıs’ında açılması planlanıyor.
Doğuş Grubu’nun Türkiye’de 3, Yunanistan’da 4, Hırvatistan’da da
3 olmak üzere toplam 10 marinası var.
Karadağ’da da bir marina yatırımı devam ediyor.

Bodrum Müzik Festivali

Kültür sanata desteğini “Doğuş’tan iyi bir gelecek” çatısı altında toplayan Doğuş Grubu sürdürülebilir projeler üretmeye özen gösteriyor.
Bu yıl 4-8 Ağustos tarihleri arasında 14’üncüsü gerçekleştirilen dünyada ilk kez bir marinada başlatılan Bodrum Müzik Festivali de Türkiye’nin önemli festivalleri arasında. Festival her yıl daha sağlam ve sürdürülebilir bir yapıya kavuşuyor.
Konuk ettiği ünlü isimler kadar genç sanatçılara da olanak tanıyor. Müzik, sinema, fotoğraf ve görsel sanatları bir araya getiriyor.
Bodrum Müzik Festivali’nin bilet gelirlerinin tamamı bu yıl da Tohum Otizm Vakfı ve Bodrum Sağlık Vakfı’na bağışlanıyor.

Bodrum’a yakışan tasarım oteli

Sayıları her geçen gün artan butik tasarım otelleri Bodrum’a gerçekten artı değer katıyor. Bodrum adım adım uluslararası lüks turizmin destinasyonlarından biri olmaya yaklaşıyor.
Verilen servis ve yeme-içme kalitesi çok yüksek.
Daha önce de yazdığım gibi Maça Kızı bu geleneğin ilk ve en iyi örneklerinden biridir. Artık dünyaca ünlü bir klasik oldu sunduğu bohem lüks ve restoranının yaşattığı gastronomik deneyimle.
Yalıkavak’ta yaz başında açılan Edition Hotel de hem odaların hem de ortak mekanların ince bir zevkle döşendiği, hizmet kalitesinin yüksek olduğu bir tasarım oteli.
Otelin dekorasyonunda Bodrum’a yakışan tarzda beyaz ve krem renk kullanılmış. Edition sekiz yıl önce kurulmuş genç bir marka.
Konforun kişiselleştirildiği, sade lüksün, abartısız içten bir yaklaşımın hâkim olduğu konseptin ardında uluslararası otel endüstrisinin ünlü ismi Ian Schrager var. Schrager & Marriott International işletmesini üstlendiği, Tilkicik Koyu’nda 21 dönüm arazi üstüne inşa edilen The Bodrum EDITION’ın mülkü ise Rönesans İnşaat’ın sahibi Erman Ilıcak’a ait.

KİŞİYE ÖZEL DENEYİM

Otelin SPA’sı ve sağlıklı yaşam kompleksinde kişiye özel masajlar ve bakımlar uygulanıyor. SPA Soul tarafından işletilen SPA’nın başında Zorka Jovoviç var.
Grup, farklı otellerin içinde, İstanbul’un değişik yerlerinde SPA’lar ve hamamlar işletiyormuş. Edition otellerinde markanın standardını korumak için Kültür Direktörlüğü pozisyonu yaratılmış.
Direktörleri otel ve eğlence sektöründe çalışmış, uluslararası ve yerel çevresi olanlardan seçiyorlarmış.
Bodrum’da bu sorumluluk, en beğendiğim kent rehberlerinden biri olan LV City Guide İstanbul’un yemek editörü Bahar Karaca’ya verilmiş.
Karaca’nın anlattığı, Edition otellerinde plastik kullanılmaması, New York’ta başlatıp tüm şubelerinde uygulamaya başladıkları ‘Stay Plastic Free’ hareketi çok hoşuma gitti.

BRAVA

Edition’ın Brava restoranının başında dünyaca ünlü Perulu şef Diego Munoz var.
Munoz’un dünya gastronomi sahnesinde yükselişi Lima’nın en ünlü restoranı olan Astrid & Gaston’un baş aşçılığını üstlendiği dönemde Dünyanın En İyi 50 Restoranı listesine 14’üncü sıradan girmesiyle oldu. Onun döneminde A&G Latin Amerika’nın En İyi Restoranı unvanını da korudu.
Şef Diego Munoz kariyerinin en iyi döneminde Peru’dan ayrılarak dünyanın farklı köşelerini keşfetme yolculuğuna çıkmış. Ardından Bali, Lizbon ve Kopenhag’da restoranlar açmış. Edition’dan aldığı teklifle de Bodrum Brava’yı kurmuş.
Ancak şef tüm restoranları arasında dolaştığı için mutfak şefi olarak yanına Swiss Roof 16’nın şefi olarak tanıdığım Portekizli genç şef Jorge Costa’yı almış. Munoz gibi Peru, Portekiz, İspanyol ve Japon ağırlıklı bir mutfak geleneğinden gelen şef Costa, Munoz’un reçetelerini başarıyla uyguluyor.
Brava’nın öne çıkan lezzetleri baharat, narenciye, aromatik otlar ve deniz ürünlerinin en taze birlikteliği ceviche’leri.
Yerel ürünler ve Peru başta olmak üzere Latin mutfağına ait tarifler de uyumla harmanlanmış.
Menüde yer alan sarımsaklı ahtapot, ağır ateşte pişmiş kuzu kol, baharatlı süzme yoğurtlu levrek gibi yemekler de hem lezzetli hem de yaratıcı. Tüm çeşitleri ortaya paylaşımlı alabiliyorsunuz, porsiyonlar da büyük. Yine konseptini Munoz’un yarattığı, otelin gün boyu açık olan diğer restoranı Kitchen ise hem Türk hem de Akdeniz mutfaklarından örnekler sunuyor.
Özellikle sağlıklı yaşam konseptinin ön plana çıktığı otelde kahvaltıların açık büfe olmaması da çok hoşuma gitti.
Menüde yer alan sebze ve meyve suları, menemenden omlete yumurta çeşitlemeleri de hem sunumları hem de lezzetleriyle çok başarılı.

Yazının devamı...

İyi yemek ve yaşam kültürü


Dergiyi ilk gördüğümde yalın tasarımına, görsel kalitesine ve içeriğine hayran olmuştum. Bu yalınlıkta Emre Karaca’nın işletme eğitimini Japonya’da almasının bir etkisi var mı bilmiyorum. Ama duruşunun yeme-içme sektörüne yeni bir anlayış ve bakış getireceğine hiç kuşkum yok.
Çünkü derginin ardından aynı binada ve aynı adla artisanal kahve, çay ve küçük sağlıklı atıştırmalıklar sunan bir kafe açtı. Burası kısa sürede özellikle kahvaltısıyla ünlendi.
Hafta içinde Beylikdüzü Beysan Sanayi Sitesi’nin içinde açılan ikinci şubelerine gittim. Orada da sevimli, yalın, fonksiyonel, estetik, İstanbul’un hangi semtine koyarsanız koyun fark yaratacak bir mekân yaratmışlar.
Zarf iyi de mazruf nasıl derseniz o daha da iyi. Bir çatı altında iki ayrı bölümde, iki farklı menü hazırlamışlar. Bir bölümde taş fırından çıkan pizza, salata, kahvaltı, makarna, tatlı ve alkolsüz içecek çeşitleri var. Sade adını verdikleri diğer bölümdeki menüde ise demir döküm kömür ızgara ateşinde pişen etler, köfteler ve hamburgerler yer alıyor.
Papermoon’dan gelen pizza ustasının yaptığı dört peynirli ve bresaolalı pizza, badem ve tulumlu roka salatası, ızgara kuşkonmaz, pancarlı humus, pirzola, kasap köfte gibi iki menüde yer alan yemeklerden tattım.
Her tabak hem lezzeti hem de sunumuyla başarılıydı.
Fiyat-kalite dengesi ise makul ötesi...




ÇİFTLİKTEN SOFRAYA

Kullandıkları ürünlerinin bir bölümünü 2017 yılında Güzelce’de kurdukları çiftlikten temin ediyor, kendi ürettikleri organik süt ve süt ürünlerini, reçelleri, tereyağlarını kullanıyorlarmış.
Kahvaltı tabaklarında Tokat’tan bez sucuk, Kastamonu’dan pastırma, Konya’dan küflü peynir, Karaman’dan obruk peyniri, Kars’tan kaşarın yer aldığı kahvaltı tabağında 20’ye yakın yöresel lezzet de yer alıyormuş.
Mekân, ulaşılabilir fiyatları, kalitesi ve modern tasarımıyla sanayi sitesinde çalışanlar ve bölgede oturanlar için bir tam bir nefes alma, dinlenme noktası. Kısa sürede sadece bölgenin değil İstanbul’da yaşayan tüm yeme-içme severlerin radarına gireceğine eminim.
Emre Karaca’nın hedefi önce İstanbul’da farklı birkaç bölgede daha Cooklife kültürünü yerleştirmek, ardından da dünyanın farklı ülkelerinde Türk restoranları açmak.
Hiç kuşkum yok, bunların her biri fark yaratacak, mutfağımıza değer katacak projeler olacaktır...

Yeni nesil meyhanenin öncüsü

Beş yıl önce yeme-içme dünyasının efsane işletmecilerinden Celal Çapa’nın oğlu Emre Çapa’nın Tepebaşı’nda açtığı Duble Meze yeni nesil, genç kuşağa yönelik meyhane kültürüne yeni bir anlayış getirmişti. Emre de işini seven, yenilikler peşinde başarılı bir işletmeci oldu.
Ortaya modern yorumlu mezelere 80’lere, 90’lara ait Türkçe pop parçalarının eşlik ettiği konsept çok tutuldu. Duble Meze ikinci şubesini Karaköy’de, bir terasında Galata Kulesi, diğer terasında limanı ve tarihi yarımada manzarasıyla çok sevdiğim ama geçen yıl kapanan Ferahfeza’nın yerinde açtı.
Emre Çapa iki şubesinin mezelerinin bir elden çıkması, reçetelerin değişmemesi için ortak bir mutfak kurmuş. Ortadoğu, Anadolu ve Balkan mutfaklarından esinlenilen 40’a yakın meze çeşidi hazırlamışlar. Mevsimine göre menüde yer veriyorlar.
Antalya piyazı, keşkekli büryan, ısırgan otlu mücver menüye yeni eklenmiş.
Izgara enginar, Seferihisar mantısı, hardallı levrek, fıstıklı tulum ezme, ızgara yonga ciğer başta olmak üzere tattığım her çeşit çok lezzetliydi.
Kalabalıktan hoşlanmayanlar benim gibi hafta arası giderse çok daha fazla memnun olurlar. Fiyat-kalite dengesi iyi. İstenirse fiks menü uygulaması da var...

RB: Bir marka öyküsü

Ramazan Bingöl Et Lokantası’na gitmediyseniz bile adını duymuşsunuzdur. 20 yıl kadar kardeşleriyle ortak olarak çalıştıktan sonra yoluna tek başına devam etmeye karar veren ve ismiyle markalaşan Ramazan Bingöl yeme-içme sektörünün önemli isimlerinden biri.
Sadece bir işletmeci, restoran sahibi değil, sivil toplum yönü de çok güçlü. Birçok mesleki örgüte üye. TÜRES’in (Tüm Restoranlar Lokantalar ve Tedarikçiler Derneği) de kurucu başkanı. Uzun yıllar gazetede yeme-içme kültürü üzerine köşe yazarlığı yaptı, restoran işletmeciliği ve yönetimi üzerine kitaplar yayınladı.
Hafta içinde aslen Şanlıurfa Birecikli olan Ramazan Bey’le Esenler Giyimkent’teki restoranında buluştuk.
Birecik’te yetişen coğrafi işaretli yerli tohum patlıcan/ baldıcan ile yapılan, tam da mevsimi olan ‘patlıcan kebap’ yedik.
RB Et Lokantası’na ilk kez 10 yıl kadar önce açıldığında gitmiştim.
Doğrusunu söylemek gerekirse yemeklerinden çok büyüklüğü ve gösterişli dekorasyonu aklımda kalmıştı.
Ama bundan sonra tadı damağımda kalan patlıcanlı kebabı, lahmacunu, sıcak fıstıklı kadayıfı, içli köftesi ve ev yapımı demirhindi şerbeti başta olmak üzere birbirinden lezzetli yemekleriyle hatırlayacağım.
Ramazan Bingöl, bir et lokantası sahibi ama sağlıklı beslenmeye de kafa yorduğu için menüsünü sebze-et ve doğal malzeme dengesine de dikkat ederek hazırlamış. Bu bölgenin sevdiğim diğer restoranı Seraf gibi RB de türünün en iyi örnekleri arasında.
Fiyat -kalite dengesi yerinde. Bingöl’ün planları arasında yurtdışında şube açmak da var.
Ramazan Bey’in şimdi bu yolculukta en büyük yardımcısıysa Bilgi Üniversitesi Mutfak Sanatları Bölümü’nü bitiren kızı Nuriye Bingöl.

En son trend temsilcisi

Arnavutköy sahil hattının en güzel ama acilen restorasyon ve onarım yapılması gereken binalardan birinde açılan, Gabfoods’un sağlıklı, doğal, vejetaryen ve vegan mutfaklarından örnekler bulunan menüsü çok etkileyici.
İnsan saatlerce inceleyebilir.
Sadece organik et kullanmaları önemli.
Kök sebzelerle yapılan, ayçiçeği ve kabak çekirdekli salata da üzerinde eser miktarda et, bol salatalık olan tacos da hem sunumu hem de lezzetiyle başarılı.
Tatlı patatesli et kumpir, meze tabağındaki çeşitler ise biraz hayal kırıklığı yaratıyor.
En ünlü çeşitleri waffle’ı ise makineleri bozuk olduğu için tadamıyoruz.
Gabfoods’ta yemekler yaratıcı, malzemeler kaliteli ancak lezzet, servis, menü iddiası ve fiyatlar karşılaştırıldığında biraz zayıf kalıyor.
Yeni akımlardan beslenen mekân felsefesini biraz daha içselleştirir, fiyat-kalite dengesini gözden geçirirse çok daha iyi olabilir...

Yazının devamı...

Golf sporunun turizme katkısı büyük




Tesis, denizden 150 metre yüksekte 1500 dönüm araziye kurulmuş golf sahası, villalar, organik tarım alanı ve zeytinliklerden oluşuyor.

Öztürk Grup ve Opet Yönetim Kurulu Kurucu Başkanı Fikret Öztürk ise Nurten Öztürk’ün ısrarıyla 15 yıl önce golf oynamaya başlamış.

Bir süre sonra yurtdışındaki sahalarda “neden bizde böylesi yok” diye düşünmeye başlamış. Bu alandaki ilk yatırımlarını da Antalya’da yapmışlar.

Bodrum’daki araziyi ise 12 yıl kadar önce kendilerine içinde yaşayacakları ve doğal tarım yapacakları bir çiftlik yapmak üzere toplamaya başlamışlar.

Sonra “burası çok güzel golf sahası olur” diye düşünmüşler. Bir dönem karşılarına çıkan zorluklarla vazgeçme noktasına gelseler de projeye başlayıp bitirmişler. İnsan ormanın ortasında 360 derece yemyeşil golf sahasında oynayanları görünce “iyi ki de pes etmemişler” diyor.

Fikret Öztürk, amaçlarının “Türkiye’de henüz çok genç olan bu sporun kitlelere ulaşması, amatör ve profesyonel golfçülerin yetiştirilmesine katkıda bulunmak” olduğunu söylüyor.

Tüm yıl boyunca golf oynama imkanına sahip sahalar özellikle İngiltere, Hollanda, İsveç ve Norveçliler tarafından tercih ediliyormuş. İngiltere’de 1923, Almanya’da 727, Fransa’da 590 golf sahası varken, Türkiye’de bu sayı sadece 20’ymiş. 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın da belirttiği gibi yeni beş yıllık planda golf turizmi öncelikli sektörler arasında. Türkiye’nin turizm gelirlerini artırmasının yolu turizmin 12 aya yayılmasından geçiyor. Bu da golf ile mümkün.

Portekiz, golf turizminden yılda 2 milyar Euro, İspanya ise 6 milyar Euro gelir elde ederken Türkiye’ninki henüz 160 milyon Euro düzeyinde.

Turnuvanın ödül törenine katılan Kültür ve Turizm Bakanı Mehmet Nuri Ersoy’un konuşmasında vurguladığı gibi “Özellikle Bodrum gibi sezonun kısa olduğu bir destinasyonda golf tamamlayıcı bir öge.

Bu tarz yatırımların mutlaka artması lazım çünkü turizm sürdürülebilir olduğu zaman değerli. Çok kısa süreli yaptığınızda turizmde sonuç alamıyorsunuz.

Aynı zamanda nitelikli turisti getirmekte de zorlanıyorsunuz. Burada da en önemli konu nitelikli turisti, yani konaklama dışı harcaması yüksek olan, gelir durumu yüksek turisti ülkemize çekmek. Burada en etkili silahlarımızdan biri golf turizmi”.

Bakan Ersoy konuşması sırasında beş yıllık plan içinde Türkiye’nin golf sahası kapasitesini yüzde 50 artırmak için gerekli çalışmalara başladıkları müjdesini de verdi.

SAĞLIKLI YAŞAM, DOĞAL BESLENME VE SPOR

Yaz-kış oturulan taş ev konseptinde tasarlanan 275 villa ve 600 dönüm arazi üzerine kurulan 18 delikli golf sahasından oluşan proje, 80 milyon Euro’luk bir yatırımla hayata geçiriliyor.

Evlerin inşası ve golf sahasının yapımının toplam tutar içindeki payı ise
60 milyon Euro.

Bölgenin istihdamına da katkıda bulunan projede çevre köylerden pek çok kişiye iş olanağı yaratmış.

Projenin 55 villadan oluşan ilk etabında yaşam başlamış. Villaların tamamlanmasının ardından proje içine bir de ‘wellness’ oteli yapılacakmış. Atlı spor, okçuluk, tenis, basketbol, yüzme, fitness ve SPA da planlanan etkinlikler arasında.

20 dönümlük bir alanda da mevsimine göre her türlü organik sebze ve meyve yetiştiriliyor. Evlerde yaşayanlar için sosyal tesiste kurulan pazarda satılıyor.

GALLER KAPLANI GELİYOR

2015’te dünya liderlerinin ağırladığı G20 zirvesine ve “Turkish Airlines Open Golf Turnuvası”na ev sahipliği yapan Antalya Belek’teki Regnum Carya Golf & Spa Resort yaz boyunca dünyaca ünlü starların konuk olduğu konserlere de ev sahipliği yapıyor.

30 Temmuz Pazartesi akşamının konuğu da 1960’lardan bu yana Delilah başta olmak üzere unutulmaz şarkıları ve sesiyle hafızalara kazınan Galler kaplanı olarak da anılan Tom Jones...

Golfü sevdiren siyasetçi

Bodrum Golf Turnuvası’nın yarışmacılarından biri de Dışişleri Bakanımız Mevlüt Çavuşoğlu idi. Kitlelerin sevip saydığı isimlerin bir spor etkinliğinin duyurulmasında, sevilmesinde katkısı büyük oluyor. Hele de bu seçkinlerin sporu olduğuna inanılan golf ise...

Mevlüt Çavuşoğlu da hem bir spor olarak sevdiği hem de turizm ve ülke tanıtımına katkısının büyük olduğunu düşündüğü golfün ülke çapında yaygınlaşması için her fırsatı değerlendiriyor. 

Golf oynamayıp uzaktan izleyenlerin birçoğu gibi “bir topun peşinde gün boyu yürümenin ne anlamı olur” diyen Mevlüt Çavuşoğlu 8 yıl önce golf oynamaya başlamış. O günden bu yana da tutkusu olmuş.

Eğer içinde bulunduğu şartlar uygunsa ister yurtiçinde olsun ister yurtdışında, golf oynamaya vakit ayırıyormuş.

Hatta ABD Eski Başkanı Obama G20 için Türkiye’ye geldiğinde oynamak için tüm altyapıyı hatta Obama solak olduğu için ona uygun sopasını bile hazırlamışlar.

Ama aynı gün Paris’te terör saldırısı olunca iptal edilmiş. Şimdi de Başkan Trump’la oynama planları var, Türkiye’de ya da ABD’de.

Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “Çanta taşıyıcılığından başlayarak Golf Milli Takımı’na giren Tuncelili Ulaş Karataş’ı ve yine Tuncelili diğer golf hocalarını hatırlatarak potansiyeli olan diğer gençlere de fırsat tanınmalı. Sadece Antalya’da, Bodrum’da İstanbul’da değil Anadolu’nun farklı köşelerinde de golf sahaları olmalı” diyor.

TUNCELİLİ HAKAN ULUS HOCA

Tuncelili bir ailenin oğlu olan Hakan Ulus 12 yaşında Kemer Golf & Country Club’da top toplayarak çalışmaya başlar.

Ertesi yıl İngiliz bir hoca gelir, onu çanta taşıyıcısı ‘kedi’ (caddy) olarak çalıştırır.

John Nolan çanta taşımanın yanı sıra golf oynamayı da öğretir. Bu dönemde Kastamonu Samsun yörelerinden 40 kişi “caddy” olarak yetiştirilmek, golf öğretilmek üzere seçilir.

Hakan Ulus 15 yaşında golf oynamaya başlar. 40 yaşında da golf koçu olur.

8 YAŞINDA BİR ŞAMPİYON

Annesi Türk asıllı, babası İsviçreli olan Kai Liam Notteboom henüz üç yaşındayken golf sopasını eline almış. Yeteneği fark edilince özel antrenör eşliğinde çalışmalara başlamış. Beş yaşından bu yana da Antalya’da Regnum Carya Golf Club tesislerinde antrenmanlarını sürdürüyor. Sıra dışı bir yetenek olarak tanımlanan Kai, 6 yaşına geldiğinde profesyonel seviyede her şeyi öğrenir.

Bugün Avrupa’nın en iyi dördü, 12 yaş altı dünyanın en iyi 10 golfçüsü arasında. Kendi yaşında da en iyi ilk 3 içinde. Yılda 20 turnuvaya katılıyor ama derslerinde de çok başarılı. Kai’ye “Senin için golfün anlamı ne” diye soruyorum, “Doğa demek” diyor.

İzlerken atışlarına, konsantrasyonuna hayran oluyorum. Kai Notteboom 1-3 Ağustos arası Kuzey Carolina’da 2 bin yaşıtıyla turnuvaya katılacak, antrenörü Hakan Ulus’a göre ilk 5’e girecek...

 

 

 

Yazının devamı...

Eski günlerdeki gibi yavaş ve dingin yaşam ruhu


Taptaze yabani semizotları, rokalar, domatesler, süt mısırlar en az müdahaleyle sofrada...
Lezzet derseniz muhteşem.
Hepsi de Hisarönü’nde, haziranda Martı Hemithea’nın içinde açılan Port Frankie’nin menüsünden.
İstanbul’un önde gelen işletmecilerinden ve TURYİD Başkanı Kaya Demirer’in Nişantaşı Sofa Otel’in teras katında yer alan restoranı Frankie, açıldığı günden bu yana iyi yemekle iyi müziği bir arada sunan bir mekân oldu. Ama işin doğrusunu söylemek gerekirse geçen hafta sonu gidene dek böylesi özel, bulunduğu coğrafya ile özdeşleşen, yavaş yemek konseptini benimseyen bir yerle karşılaşacağımı hiç ummamıştım.
20 yıl kadar önce Bodrum’da genç bir delikanlıyken yeme-içme sektörüne açtığı balık lokantasıyla giren Demirer, sanki o günlerde hayal ettiklerini, yapamadıklarını yapıyor gibi geldi bana. Tabii ki edindiği yılların birikimiyle...
Kaya Demirer bu yolculukta yalnız değil, yanında yemek kültürüne aynı pencereden bakıyoruz dediği Melih Demirel var.
Melih Demirel okullu bir şef ama babasının ısrarıyla Bilkent Üniversitesi Endüstri Mühendisliği Bölümü’nü bitirdikten sonra şef olma yoluna koyulmuş. 21 yaşında New York’a gitmiş, CIA’de (The Culinary Institute of America’da) okumuş.
Melih Şef 2 yıl okul 6 ay staj dönemini “Hayatımın en zorlu süreciydi” diye anlatıyor.
Okul bitince yanlarında çalışmasının kendisine çok şey kazandıracağını bildiği French Laundry, Noma, Narisawa, Daniel NYC, Stone Barns ve Gramercy Tavern gibi 6 şef restoranı seçer.
Her bir şeften öğrendikleri ona ikinci bir eğitim gibi olur. Daha sonra Türkiye’ye döner, Cihan Kıpçak’la sokak lezzetlerinden esinlenen Tabla’yı açarlar. Belki biraz erken bir karardır, bir süre sonra kapatırlar. Farklı yerlerde çalıştıktan Sonra yolu Kaya Demirer’le kesişir.
Port Frankie’de yaz boyunca perşembeden pazara canlı müzik performansları var. Cumartesi akşamı genç ve başarılı caz yorumcusu Ada Sanlıman konuk olmuştu. Güçlü sesiyle tüm izleyenleri kendisine hayran bıraktı. Umarım Port Frankie bölgenin cazibe merkezi, teknelerin vazgeçilmez lezzet durağı olur ve hep öyle kalır...




BOZULMAMIŞ BİR PAZAR

Kaya Demirer ve Melih Demirel, akşam yemeğinde malzemelerin tazeliğinden çok etkilendiğimi görünce “Haydi birlikte Marmaris pazarına gidelim” dediler.
Cumartesi sabahı erkenden yola koyulup yarım saat yolculuktan sonra pazara vardık.
Melih Şef tüm pazar ve balık alışverişini kendisi yapıyormuş. Bu kez de birlikte mısır, kurşun erik, pirpirim, hurma zeytin, incir, yerli ne bulduysak aldık.
Marmaris pazarı Bodrum, Urla, Alaçatı pazarları gibi henüz çok fazla ticarileşip bozulmamış gibi geldi bana.

En iyi Asya mutfağı

Bu yılın başında Raffles İstanbul’un içinde iki Michelin yıldızlı şef Sergi Arola’nın kapanan restoranının yerine açılan Isokyo hakkında hep iyi yorumlar alıyordum.
Nihayet çarşamba akşamı gitme fırsatı buldum. Güzel haberler aldıkları bir güne denk gelmişim, tüm ekip çok mutluydu.
Oturur oturmaz müjdeyi verdiler. World Luxury Spa & Restaurant Awards’ta (Dünya Lüks SPA ve Restaurant Ödülleri) “En İyi Restaurant” ödülüne layık görülmüşler.
Aynı zamanda Avrupa’nın “En İyi Yemek Sunumu” ve “En İyi Lüks Ambiyansı” unvanlarını da almışlar.
Tabii bu haberler ister istemez insanın beklentilerini yükseltiyor.
Isokyo’nun oldukça zengin ve geniş bir yelpazede günümüz Asya mutfaklarından örnekler sunan bir menüsü var.
İlk gidişte isabetli bir seçim yapmak kolay değil. Kendimizi şefin ellerine teslim ettik. Aynı zamanda Raffles İstanbul’un da “Executive chef”i olan Clinton Cooper Isokyo’nun kimliğini yansıtacak tabaklar hazırlamıştı.



Ton balıklı tartar ve avokadolu çıtır sandviç, wakame ve ponzu soslu karabuğday soba erişte, taze soğanlı dana kaburga, bal, sake ve soya soslu beef tataki, bun ekmeği arasında karabiber soslu, lahana salatalı dana kaburga bao, kavrulmuş susamlı dinamit soslu çıtır karides, karışık temari suşi, miso ile marine edilmiş morina balığı, çikolatalı kurabiye, kızılcıklı dondurmalı sandviç ve yeşil çaylı tiramisu başta olmak üzere tüm çeşitler hem yaratıcı hem de çok lezzetliydi.
Yeni Zelandalı şef Cooper, baharatları, Uzak Doğu’ya özgü malzemeleri ve sosları dengeli kullanıyor. Bunu en iyi sabah uyandığınızda anlıyorsunuz.
Şef lezzet kadar sunuma ve görselliğe de önem veriyor. Restoranın müzikleri de konsepte çok uygun, doğu-batı arasında gidip geliyor. Isokyo’nun fiyat-kalite dengesi de makul.
Hem alkollü hem de alkolsüz kokteylleri çok başarılı.
Isokyo bir yıl dolmadan Uzak Doğu mutfaklarını en iyi temsil eden restoranlar arasında diyebiliriz. Umarız böyle devam ederler...

TANRIÇA HEMİTHEA’NIN İZİNDE

Adını Yunan mitolojisinde Hisarönü’nde yaşayan insanların ömrünü uzattığı söylenen Şifa Tanrıçası Hemithea’dan alan, Martı Marina’nın içindeki Hemithea, çam ağaçları arasında tam anlamıyla doğaya saygılı, 32 odalı küçük bir butik otel.
Denizi muhteşem. Sıcağı hissettirmeyen, hafif esintili havası da öyle... İnsan sabah uyanıp dışarı baktığında bölgeye bir kez daha hayran oluyor. Odaların dekorasyonu da gösterişten uzak, yalın tasarlanmış.
Martı Marina’nın diğer yanında da biraz daha yalın, gençlere yönelik 30 odalı Baraka adlı bir butik otel daha var.
Tesis yeni değil ama konsepti yeni oluşturulmuş. Doğadan kopuk, kentlerde yaşayan gençlere farklı bir tatil anlayışı sunuyor.
Mümkün olduğunca telefonlardan, televizyondan uzak, insanların sahilde yakılan ateşin etrafında toplanıp sohbet etmeye fırsat bulacağı, ortaya paylaşımlı yemeklerin servis edildiği yer sofralarının kurulduğu bir tatil anlayışını yerleştirmek amaçlanmış.
İşin başında Narin ailesinin üçüncü kuşağı ve farklı ülkelerden gelen dört üniversite arkadaşı var. Amaç tek başına gelenlerin bile kendini yalnız hissetmemesi, yeni arkadaşlıklar kurulması...

ŞİMDİ BU TEKNELER MODA

Hisarönü koyunda Ferdi Öztekin’in namıdiğer Miss Flower Ferdi’nin teknesiyle dolaşıyoruz. Bize yatlardaki yeni talepleri anlatıyor.
Son dönemde en çok 40 metrekare odalar, 30 metrekare banyolu altı odalı 46-48 metrelik guletler talep görüyormuş.
Yat severler artık ultra lüks tekne istiyorlarmış. Hatta personel kıyafetleri bile tasarlanıyormuş.
Siyah pantolon üzerine aynı renk ya da beyaz gömlek. Tabii bu teknelerin bedeli de yüksek.
Ferdi Öztekin balıkçılık, restoran, otel işletmeciliği, lüks yatlarda kaptanlık derken bu yıl ilk kez kendi teknesini almış. 6 odalı 10-12 kişilik mütevazı teknesi Miss Flower ile “mavi yolculuk” turları düzenliyormuş.

Yazının devamı...

Açılın kadınlar geliyor


Nasıl bir başlık altında toplamalıyım bu kitapları diye düşünürken Fatoş Karahasan’ın “Açılın Gençler Geliyor” başlıklı kapsamlı çalışmasına gözüm ilişti. Kurgumu “açılın” üstünden yaptım.
Çünkü ülkemiz kültüründe gençlere ve kadınlara bakış benzerlikler gösterir. Onlara öğretilecek hep bir şeyler vardır. Birinde yaşla gelen tecrübe, diğerinde erkeklik yani cinsiyet kutsanır. Ama ben iyimserim. Henüz yansımalarını çok göremesek de paradigma değişiyor, değişim kendini dayatıyor, kadınlar gençler gibi 21’inci yüzyıla daha güçlü giriyor, kısacası “Açılın kadınlar geliyor!”
Bunun en güzel örneğini de onların yaptığı işlerde, bugün buraya alabildiğim, özetini aktarabildiğim kitaplarda görüyoruz. Hangi alanda olursa olsun her biri bize toplumsal duyarlılığı gelişmiş, yaptığı işe gönül veren kadınların neler yapabileceğini ispatlıyor.

Y ve Z nesilleri nasıl bir dünya kuracak?

Uzun yıllar reklam ajanslarında yöneticilik yaptıktan sonra deneyimlerini gençlerle paylaşma yolu seçen Fatoş Karahasan, 2003’ten bu yana Bilgi Üniversitesi’nde Pazarlama İletişimi, Reklam ve Dijital Pazarlama dersleri veriyor. Gazete ve dergilerde yazıyor.
“Neden Herkes Futbol ve Reklamdan Anlar”, “Taşlar Yerinden Oynarken” ve “Akla ve Kalbe Giden İletişim Yolları” adlı yayımlanmış üç kitabı da var.
Karahasan’ın her kitabı gibi “Açılın Gençler Geliyor” da ufuk açıcı bir çalışma.
“Y ve Z nesilleri nasıl bir dünya kuracak? Hem dünyada hem de Türkiye’de gençler ne düşünüyor ne bekliyor, neyi hayal ediyorlar” soruları ışığında internet, dijital teknolojiler, akıllı cihazlar ve sosyal medya döneminde yetişen gençlerin değer yargıları, tüketim alışkanlıkları ve beklentilerini sorguluyor.
2017 yılında Türkiye’de 15 ilde 2 bin gençle yüz yüze görüşme sonrasında ortaya çıkan bilgiler ışığında yazılmış.
1980-1995 yılları arasında doğanlar “Millennials” ya da Y kuşağı/ nesli, 1995 sonrası özellikle 2000’li yıllarda doğan, gerçek anlamda dijital dünyada büyüyenler okul çağından önce internetle tanışanlar ise Z kuşağı olarak adlandırılıyor.
Y ve Z neslinin karakterini oluşturan özellikler, benzer ve ayrışan yönleri hem araştırma sonuçlarıyla hem de bu konuda farklı ülkelerde bilim insanları tarafından yapılmış çalışmalardan alıntılarla anlatılıyor.
“Açılın Gençler Geliyor” hayatın içinde olan, yeni dünyayı anlamak, anlamlandırmak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap.

Hayat Zayıflarken de Güzel

Neredeyse 20 yıla yakın süredir tanıdığım, enerjisine, neşesine, güzelliğine ve inceliğine hayran olduğum arkadaşım Emel Başdoğan hep yanı başımda duracak, tüm yakınlarıma da armağan etmek istediğim bir kitaba imza attı: “Hayat Zayıflarken de Güzel”
Başdoğan kitabının, huzurla yiyip de zayıf kalmak isteyenlere, bilinçli beslenmek isteyip de yöntem bulamayan gençlere, kendini gün boyu yorgun hissedenlere, sindirim sıkıntısı olanlara, bağırsak ve kalbinin sağlığını önemseyenlere yol göstereceğini söylüyor.
Kitaptaki tarifler sağlıklı ve yaratıcı olduğu kadar yapımı da kolay. Bugüne dek hiç turşu yapmadım, en kısa zamanda bamya turşusunu deneyeceğim.
Sicilyalı patlıcan salatası okurken bile insanın ağzını sulandırıyor. Fındıklı peynir tatlısı, taze meyveli pasta, kahvaltı krebi, karabuğday ekmeği, nişastasız muhallebiyi de sıraya koydum.
Kitapta sanat eseri gibi tariflerin görsellerini oluşturan suluboya desenler de Emel Başdoğan’a ait.

İlham Veren Kadınlar

Gazeteci arkadaşım Elif Ergu’nun “Kadın Girişimciler Derneği”nin (KAGİDER) 15’inci kuruluş yılı için hazırladığı “İlham Veren Kadınlar” kitabında derneğin kurucularının, başkanlarının yanı sıra akademisyenlerin dernek ve Türkiye’deki kadın girişimciler konusundaki görüşlerine de yer veriliyor.
Ülkenin farklı köşelerinden kadın girişimcilik öykülerinin de yer aldığı kitabın satışından elde edilecek gelirle bin 500 kadına girişimcilik konusunda eğitim ve seminer fırsatı verilecek.
Bir sonraki aşamada da bu etkinliklerde yaratıcı fikirlerle ön plana çıkacak 150 kadın girişimci adayı için kamp düzenlenecek. Kamp sonunda ise bir adım daha öne çıkan 15 kadının yaratıcı fikirleri “startup” projesi olarak desteklenecek.

Bayan değil kadın

“Kadın, kendi varlığına yaslanmasına izin verilmediği için olanca ağırlığıyla erkeğin sırtına binmektedir. Erkek, kadını zincirlerinden kurtardığı, yani ona yeryüzünde yapacağı bir iş verdiği an kendini kurtaracaktır.”
Deneyimli gazeteci yazar Seda Kaya Güler’in “Bayan Değil Kadın” adlı 14 yıl boyunca Yeni Asır gazetesinde yazdığı köşe yazılarından oluşan kitabı ünlü feminist yazar Simone de Beauvoir’dan bu alıntıyla başlıyor.
Kitaptaki denemelerin büyük bir bölümünde toplumsal cinsiyet eşitsizliği dile getiriliyor. Seda Kaya Güler kimi zaman gözlemlerini aktarıyor, kimi zaman da uzman görüşlerine yer veriyor.
“Özgüven çocukken inşa edilir”, “Pozitif ayrımcılık neden gerekli”, “Süper kadın yoktur” başta olmak üzere tüm yazılar yorumlarına katılsanız da katılmasanız da keyifle okunuyor.

Oxford’da Türk kadınlar çıkartması

Dünyadaki yemek kültürüne ait en saygın etkinliklerden biri olan Oxford Yemek Sempozyumu’nun bu yıl konusu “Tohum”du.
Sempozyumun Yönetim Kurulu Üyesi Gamze İneceli’nin önerisiyle bu yılın şeref konuklarından biri ünlü tasarımcımız ve yemek kitabı yazarımız Gönül Paksoy oldu.
İki gün boyunca ünlü şefler Moshe Basson ve Olia Hercules’in yaptıkları yemeklerin tüm organizasyonu ve tasarımları da Gamze İneceli’ye aitti. Gönül Paksoy’un “Tohumlardan üretilmiş takılar” sergisi ile Paksoy’un kitaplarının editörlüğünü yapan Lalehan Uysal’ın “Tohum” başlıklı fotoğraf sergisi coşku ve hayranlıkla karşılanmış.
İngilizce baskıları da olan, hem içerik hem de tasarım olarak benzersiz “Atıksız Mutfak”, “Yenilebilir Boncuklar” ve “Türk Mutfağı” kitapları da büyük ilgi görmüş.
Osmanlı saray giysilerinden esinlenen, geleneksel desen ve kumaşlarla modern kıyafetler, objeler, takılar tasarlayan Gönül Paksoy tasarım yeteneğini yemeklerine de yansıtır.
Türk Mutfağı kitabındaki en klasik tarifte bile onun dokunuşlarının farklılığını görmek mümkün.
Geçen yıl da Türkiye’den şeflerle sempozyumun gala yemeğini düzenleyen Gamze İneceli’yle, gerçekten gurur verici bir hafta sonu geçirdik. İneceli, “Dünyaca ünlü yeme-içme yazarları, araştırmacıları ve şeflerin bir arada olduğu etkinliklerde bu tarz katılımlar Türk mutfağı algısı için çok önemli” diyor.

Yazının devamı...

Ne varsa gençlerde var


Hafta içinde bir etkinlik için gittiğim Yalıkavak Avantgarde Collection’da karşılaştığım İsmet Öztanık tam da üçüncü kuşak başarılarına örnek teşkil edecek gibi yenilikçi, hatta otelin adı gibi öncü bir girişimci. Denizin hemen kıyısındaki bu butik otelin enerjisi, yemeklerinin ve müziğinin güzelliği, servis elemanlarının kalitesi, verilen hizmet beni öyle şaşırttı ki İsmet Öztanık’la oturup sohbet etmek, onu daha yakından tanımak, daha doğrusu tanıtmak istedim.
Koç Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler eğitimi alan, ardından Londra’da işletme yüksek lisansı yapan Öztanık’ın 2008 yılında İstanbul’a döndükten sonra ilk icraatı eski Halk Sigorta Binası’nın satın alınması olur.
Siirt kökenli, 1970’lerde İstanbul’a göç eden birinci kuşak Haşim Öztanık ve çocuklarının asıl işi demir-çelik ticaretidir. Daha sonra otelciliğe de başlarlar.
Babası ikinci kuşak Lütfi Öztanık ve kardeşi Cenk’le beraber 2010’da ilk Avantgarde Collection’ı açarlar. Otelin açılması sırasında şantiyede yatıp kalkar, her aşamasında çalışır. 8 yıl içinde aynı markayla ikisi İstanbul’da, biri Bodrum’da olmak üzere üç otel daha gelir.
2014’te ülkedeki dönemsel dalgalanmaları göz önüne alıp iç pazarda otel olarak şubeleşmeme, hizmet sektöründe farklı iştiraklerle yollarına devam etme kararı alırlar.



Baba ve iki kardeşin isimlerinin baş harfleriyle servis ve yeme içme sektörlerine odaklı Lucis Initiative’i kurarlar. Educhos Ağırlama Sanatları Akademi & Danışmanlık ve Soluto Entegre Tesis Yönetim Hizmetleri, Lucis Initiative’in ilk projeleri olur. Bugün perakende, havacılık, bankacılık, hastane, otel ve restoran gibi farklı sektörlere hizmet veriyorlar.
İsmet Öztanık’ın amacı nihai tüketiciye dokunan tüm servis sektörü kuruluşlarına müşteri değil, misafir anlayışını yerleştirmek.
“Muhatabını ‘iyi’ hissettirmezsen mal ve hizmet satamazsın, sadakat yaratamazsın” diyor.
Aynı zamanda Türk mutfağına ait lezzetleri erişilebilir lüks kalitesiyle dünyanın farklı bölgelerine ‘food market’ ya da zincir ‘fast food’ mantığıyla götürme çalışmalarına devam ediyorlar.
“Otel gibi ofis nasıl olur” sorusuna karşılık Levent’te hayata geçirdikleri Norman Foster ve Autoban tasarımı Ferko Signature, Lidyana’da yatırımcı ortaklık da girişimleri arasında. Dahası da var ama bu sayfalara sığacak gibi değil.
Sanat koleksiyonerliğiyle noktayı koyalım...




ACE RESTAURANT

İsmet Öztanık yeme-içme konusuyla da çok ilgili. Tüm otellerinin içindeki restoranlar Ace adını taşıyor. Bodrum için Akdeniz ve Türk mutfağı ağırlıklı bir menü hazırlanmış. Paella da var, lahmacun da; Siirt kitel de, hamburger de, St. Sebastian cheesecake de, köy baklavası da...
Hepsinin de lezzeti yerinde. Hatta lahmacunu İstanbul’daki Seraf’ın yanı sıra uzun süredir yediğim en çıtır lahmacundu. Taze malzeme kullanıyorlar. Catering’lerden sorumlu ‘executive chef’ Tayfun Doğtürk, başaşçı Hakan Canbolat ve pasta şefi Cafer Doğan’dan oluşan ekip çok başarılı.

Restoranların olmazsa olmazı

Son dönemde yükselen trend gastronomi... Genç kuşak, şef olmak ya da restoran açmak istiyor. Eğitimlerini de bu doğrultuda yapıyor. Oysa gastronomi sektörünün en önemli ayrıntısı, can alıcı noktası verilen servis.
Kapıda karşılanmadan yemek süresince verilen hizmete servisin kalitesinin restoranın algısında rolü büyük. Ancak servis elemanlarının yetersizliği restoranların en büyük sorunları arasında. Çözüm ne derseniz, öncelikle servis elemanlığının bir basamak değil, ciddi bir meslek olduğunun kabul edilmesi... Hatta profesyonel şeflik, işletmecilik eğitimi alanların da servisin inceliklerini öğrenmesi gerekiyor.

ÇOCUK  DOSTU OTEL

Avantgarde Collection Yalıkavak tam anlamıyla çocuk dostu bir otel olmuş. İki çocukları olan İsmet ve Nur Öztanık çifti, çocuklu ailelerin rahat edeceği bir yapı kurmuşlar.
En güzel bölümlerden biri de Gymy Kids. Burada çocuklara spordan sanata, müzikten sağlıklı ve mevsiminde beslenmeye uzanan atölye çalışmaları yapılıyor.
Gymy Kids konsepti Müge Yılmaz Tahtacı ve Tuncay Tahtacı’ya ait. Spor alışkanlığının, doğayla iç içe olmanın, sanatın çocukluk yaşlarında, özenli ve pedagojik dille kazandırılacağına inanan bir anlayışla programlarını kurgulamışlar. Yaz sezonunda burada kışları da İstanbul’da faaliyet gösteriyorlar.

Uluslararası Servis ve Lezzet Akademisi

Hafta içinde 2012’den bu yana yiyecek içecek sektörüne katkısının büyük olduğunu düşündüğüm, “Profesyonel Aşçılık, Pastacılık ve Ekmekçilik” eğitimleri veren USLA’nın yeni açılan “Akademik Lezzetler Restoranı”na gittim. Mutfaktan servise her bölümde temel eğitimlerini tamamlayan öğrenciler çalışıyormuş. Gittiğim gün çevrede çalışanların müdavimi olduğu 200 kişilik restoran neredeyse doluydu.
Burak Atay, Bora Pekşen ve Emel Arslan Güryıldız’ın kurucu ortak olduğu, MEB’den onaylı USLA’da eğitimler üç farklı dönem olarak yapılıyormuş.
Yönetim Kurulu Başkanı Emel Arslan Güryıldız servis elemanlığı eğitimine de çok önem verdiklerini söylüyor.
2.5 ay süren “Yiyecek & İçecek İşletmeciliği” programında menü, satış ve pazarlama gibi konuların yanı sıra yiyecek içecek servisi eğitimi de veriliyormuş. Aynı zamanda Bahçeşehir Üniversitesi ile işbirliği yapmışlar.
Gastronomi öğrencilerine uygulamalı mutfak eğitimleri veriyorlarmış. Akademi genel şefi Fehmi Samancı, aşçılık eğitmen şefi Hazer Amani başta olmak üzere USLA’nın deneyimli bir ekibi var.
Hazer Amani 18 Temmuz’da 19.00-23.00 saatleri arasında USLA’da “Sokak Lezzetleri” workshop’u yapacak.

Muhteşem manzara ve iyi yemek

Bodrum Yalıkavak’ta denizin üstünde hissi veren Mufla’nın değişik bir aurası var.
Dekorasyonundan ışıklandırmasına kadar her şey uyum içinde. Akdeniz-
Ege mutfağı ağırlıklı yemekler de insanı hayal kırıklığına uğratmıyor. Menüleri de var ama yine de mutfağın önünde günün soğuklarını sergiliyorlar. Bu yıl Mufla’nın ekibi değişmiş. İşletmenin müdürlüğünü Hacer Özil üstlenmiş, işini hem son derece profesyonelce hem de severek yapıyor. Şef Mehmet Yapıcı da öyle...

 

Yazının devamı...

Doğaya uyumlu, saygılı ve sürdürülebilir turizm

Milas Bozbük’te yaklaşık 5000 dönüm arazi üstüne kurulan, kendine ait 7 koyu bulunan dünyadaki en büyük 20 projeden biri olduğu söylenen proje gerçekten çok etkileyici.

Kaplankaya, evler, otel ve kendi evini inşa etmek isteyenlere satılan araziler olmak üzere üç ayaklı bir proje. 141 odalı bir otel ve 76 ev tamamlanmış. Evlerin 60’ında yaşanıyor. Projenin sadece yüzde 8’i tamamlandığı için inşaatlar devam ediyor.

Evlerin büyük bir bölümü Türkiye ve yurtdışından iş ve sanat dünyasından tanınmış isimlere ait. Kaplankaya’nın 7 koyu var, üçü otel için olmak üzere beşi plaj olarak kullanılıyor.

ÜNLÜ MİMARLARLA ÇALIŞILMIŞ

Türkiye’nin tanınmış diplomat ve siyasetçilerinden olan Onur Öymen’in oğlu Burak Öymen, 2001 yılında Erkan Erkek ve Kazak ortağı Serzhan Zhumashov’la birlikte Capital Partners’ı kurmuş.

Kazakistan, Rusya, Azerbaycan ve Türkiye’de gayrimenkul yatırımları yaparken, 2005 yılında önlerine gelen bir teklif üzerine Milas’ın Bozbük mevkiindeki bu araziyi satın almışlar.

Ve Norman Foster, Han Tümertekin, Nevzat Sayın, Şevki Pekin ve Can Çinici’nin de aralarında olduğu dünyaca ünlü 10 mimarla çalışmaya karar vermişler.

Öymen “Tabii ki asıl hedefimiz başarılı olmak ve kâr etmek... Ama daha az kazanmayı göze alarak kaliteye yatırım yapmak istedik. Türkiye’de turizm ve kıyı yaklaşımı konusunda yeni bir anlayış getirdiğimizi düşünüyorum. Mimari özgünlük, doğaya saygı ve topografyaya uyumlu özgün bir mimari geliştirdik” diyor.

Projenin mimarlarından Norman Foster’ın dağın tepenin şekline, güneşin konumuna göre tasarladığı üç ev ve yat kulübü de bu anlayışla yapılıyor.

Turizmin tam da dar boğazda olduğu bir döneme denk geldiği için zorlanmışlar ama hiçbir zaman bırakmayı ya da ara vermeyi düşünmemişler.

Özkaynakları ve yurtdışı banka kredileriyle projeye devam ediyorlar.

Bu arada 1 yıl kadar önce, otelin işletmesini üstlenen ABD’li fon şirketine ait sağlıklı yaşam oteli Canyon Ranch ile anlaşamayacaklarını anlayıp yollarını ayırmışlar.

Yine Amerikalı fona ait; Yunanistan, İsrail, Hindistan, Vietnam, Maldivler, Portekiz, Tayland, Singapur gibi farklı ülkelerde tesisleri olan, Well Being/sağlıklı ve mutlu yaşam mottosuyla farklı bir tatil anlayışı sunan Six Senses grubuyla işbirliğine gitmişler.

Toplam yatırımı 250 milyon dolar tutarında olan otel projesinin değişim ve dönüşümü, 20 milyon dolarlık ek bir yatırıma mâl olmuş.

Ama ortaya huzurlu, sağlıklı, sürdürülebilir iyi yaşam konseptli, gözlerden uzak ve tabii ki sakin, büyük kentlerin kaosundan bunalan yaşam detoksu yapmak isteyenlerin tüm beklentilerine cevap verecek bir tesis çıkmış.

Burak Öymen hedefledikleri ve sahip oldukları müşteri profilini gösteriş merakından uzak, sahip olduklarını özümsemiş bir kitle olarak tanımlıyor.

SOSYAL SORUMLULUK

Burak Öymen, inşaatlara başlamadan önce Girit’ten gelme mübadillerin ve Yörüklerin yaşadığı 4 köyü dolaşmış. Her köye ihtiyaçları dahilinde destek olmuşlar. Liseye, üniversiteye gitmek isteyen çocuklara burs veriyorlarmış.

Otelde ve rezidanslarda mümkün olduğunca çevrede yaşayan kişileri istihdam etmeye çalışıyor, lokal satın alımlar yapıyor, tesis gelirlerinin yüzde 0,5’ini yerel toplum ile çevre projelerini desteklemeye ayırıyorlarmış.

NASIL BİR SÜRDÜRÜLEBİLİRLİK

Six Senses Kaplankaya’da sürdürülebilirlik içselleştirilmiş. Tüm süreci bir sürdürülebilirlik müdürü yönetiyor.

Karbon ayak izini azaltmak amacıyla kullanılan içme suyunu kendileri arıtıp şişeliyorlar. Cam şişeleri de sterilize edip tekrar kullanıyorlar.

Pipetlerde bile bambu, kağıt ya da metal kullanılıyor.

Odalarda naylon yerine kumaş torbalar var. Plastik şişe hiç yok. Temizlikte çevre dostu ürünler kullanılıyor. Halden alınan balıklar plastik köpük yerine buz kutularıyla taşınıyor.

Kids Club’da çocuklara kullanılan bir şeyi nasıl geri dönüştürebileceklerini, tohum ekmeyi, bir bitkiye bakmayı öğretiyorlar.

Kendi üretimleri zeytinyağı kullandıkları spa’sı ve fitness merkezi de çok etkileyici.

Suyla şifa deneyimleri kişiye özel cilt bakımları, masaj, yoga, basketbol, voleybol, tenis, resim atölyesi ve yemek kursu gibi programlarla hem anlayış hem de fiziksel olarak yenilenmeye destek oluyor.

ÇİFTLİKTEN MASAYA

Başta otelin genel müdürü Lionel Valla olmak üzere besinlerle sağlıklı yaşam konusunda eğitim almış uzmanlardan oluşan bir ekibi var. Mutfaktan sektöre girdiği için yemeklere çok önem veriyor. Hatta Türkiye’ye ilk kez 1997’de İstanbul Fransız Konsolosluğu’nun şefi olarak gelmiş.

Otelin baş aşçısı Muhammed Honçabay. Volkan Güler Sage & Sea, Wild Thyme Restoran& Bar’ın, Orçun İdiz de Mezze by the Sea’nin mutfağının başında.

Akdeniz ve Ege mutfağı ağırlıklı restoranlarda doğal ya da organik tarım yoluyla yetiştirilen ürünleri kullanmaya öncelik veriyorlar.

Aromatik otlar ve mevsimine göre sebzeleri tesisin organik bahçesinde yetiştiriyorlar. Beslenme anlayışlarını “Sağlıklı beslen, vücudun sesini dinle” olarak özetliyor Honçabay. Six Senses mutfağı kalori odaklı değil. Ama her şey bir denge içinde sunuluyor.

Ayrıca 12 kişilik şefin masası gibi hizmet veren, istenirse workshop’lar yapılan, duvarında dikey bahçesi olan özel bir yemek odası var. Bu bölümde Six Senses’ler için ‘Eat with Six Senses’ konseptli menü tasarlayan Celia Lam’ın reçeteleriyle hazırlanmış, kendi bahçelerinden toplanan malzemelerin kullanıldığı, Başaşçı Honçabay’ın sunumu ve Volkan Güler’in uygulamasıyla sunulan birbirinden yalın ve yaratıcı yemekler yedik.

 Tavuk suyu, çiğ kabakla yapılan spagetti, domates soslu kereviz kökü ve şekersiz, glütensiz avokadolu çikolata mus sağlıklı olduğu kadar muhteşem lezzetteydi.

ÖZEL YAŞAMA SAYGI

Six Senses Kaplankaya doğa ve çevreye olduğunu kadar özel yaşama da saygı prensibini uyguluyor. Özel teknesiyle, helikopteriyle gelen devlet başkanı, prens ya da dünyaca ünlü isimlerden oluşan konukların adı asla söylenmiyor. Zaten evlerinde kendilerine ait özel koylarda konakladıkları sürece de kimse onları göremiyor. Seyahatimiz sırasında Burak Öymen’in devasa bir yatla gelen çok özel konukları vardı ancak kimse ser verip sır vermedi...

 

 

 

Yazının devamı...

Mikla ve Gürs yüzümüzü güldürdü



Mehmet Gürs’ün 2005 yılında açtığı Mikla, 10’uncu yılında ilk kez listeye 97’nci sıradan girmiş, 2016’da ise 41 basamak atlayarak listenin 56’ncı sırasına oturmuştu.
2017’de 51’inci sırada yer almayı başardı. Üç yıl dünyanın en iyi 51-100 restoranı arasında yer aldıktan sonra bu yıl “İlk 50” listesinin 44’üncü sırasına ulaştı.
“The World’s 50 Best Restaurants” listesinde olmanın ülke gastronomisine katkısı büyük. Şimdi dünyayı yemek için dolaşan, keşifler peşindeki yeme-içme tutkunlarının, yazarlarının çok daha fazla radarında olacak İstanbul.
Ancak her yıl listede olmak, yerini korumak, daha üst sıralara çıkmak büyük çaba gerektiriyor. Mehmet Gürs başta olmak üzere tüm Mikla ekibi üzerine düşen sorumluluğu yerine getirdi. Bir hikayesi, felsefesi olan restoran yarattılar.
“Yeni Anadolu Mutfağı” konsepti için Anadolu’nun dört bir yanından toplanan ürünler, yemeğe ve doğaya saygı niteliğinde düzenlenen “Yedi” etkinliklerinin, dünyanın dört bir yanından davet edilen şeflerin, yeme-içme yazarlarının katkısı da var.
Ancak daha da ileriye gitmek, Türkiye’yi gastronomisiyle cazibe merkezi bir ülke haline getirmek, Türkiye’den daha çok restoranın listede olması için bireysel çabaların yanı sıra devletin bunu bir politika olarak benimseyip desteklemesi gerekiyor. Son dönemde İskandinav ülkeleri, Peru, Avustralya mutfaklarının ön plana çıkmasında sahip oldukları iyi restoranlar kadar ayrılan devlet bütçelerinin
payı büyük...




YENİ RESTORAN KUZEYDE

Mehmet Gürs’ün anne vatanı Finlandiya’dır. Bir yıllık bir çalışmanın ardından kısa bir süre önce Helsinki’de Andrea adlı 90 kişilik bir restoran açtı.
Gürs, ağırlıklı olarak İskandinavya malzemelerini kullandıklarını ama içine biraz da Türkiye’den teknikler ve tatlar kattıklarını söylüyor.
İsotlu ren geyiği yüreği, sumaklı herring, sumak ve yaban turplu at tartar menüde yer alan yemekler arasındaymış.
Mutfak ekibini kurmuş ama Gürs en az ayda bir gidecekmiş. Hiç kuşkum yok, lezzet ve kalite çıtasının yüksek olduğu bir yer olacaktır...

Massimo Bottura

Massimo Bottura geçen yıl olduğu gibi bu yıl da Modena’daki restoranı Osteria Francescana ile listenin birinci sırasındaki yerini korudu. Bottura’nın yıldızı her geçen gün yükseliyor. Başarılarını gördükçe dünyanın en iyi şefinin İstanbul’da açtığı restoranının kıymetini nasıl bilemediğimiz aklıma gelir ve üzülürüm...



Alaçatı’nın yenisi Sota

Sota, haziran başında Viento Otel’in avlusunda açılmış. Adı gibi tam sotaya çekilmiş bir yer, Alaçatı’nın kaosunu hissetmiyorsunuz.
İzmirli ünlü şef Osman Sezener’in danışmanlığını yaptığı ve menüsünü tasarladığı deniz kabuklularının ağırlıklı olarak menüde yer aldığı Sota, bu yıl Alaçatı’da beni en çok heyecanlandıran yerler arasında. İşletmesini Kadir Bilgitay’ın üstlendiği, mutfağın başında Ramazan şefin olduğu restoranın servis ekibi de çok başarılı.
İstiridye, levrek ceviche, Antep fıstıklı, portakal soslu ahtapot, bebek kalamar dolması, soslu kum midyesi, karavida, ızgara mavi yengeç ve deniz ürünlü arpa şehriye pilavı ne denediysek lezzetliydi.
Türk kahveli, pişmaniyeli panna cotta da başarılı ve lezzetli bir yorumlama olmuş. Fiyat-kalite dengesi de korunmuş.
Canlı müzikte de mekânın ruhuna ve tarzına çok uyan bir seçim yapılmış. Çok iyi bir yorumcu olan Özge Zarin sahne almıştı bayramın ilk gecesi.
Umarım Sota her açıdan kalitesini korur hatta daha da geliştirir de Alaçatı’nın klasikleri arasına girer. Osman Sezener’in yaz sonunda İzmir’de açacağı restoranı da merakla bekliyorum...

Eski günlerdeki gibi

Sakin bir sokak arasında avlulu serin taş evler... Tertemiz, beyaz örtülü yalın döşenmiş odalar... Komşu evlerden gelen sohbet sesleri, kuş cıvıltıları...
Bayram tatili sırasında Reisdere köyünde konakladığım Safi bana Alaçatı’nın 10-15 yıl önceki halini hatırlattı.
Safi Otel’in başında işini aşkla yapan Hande Macunluoğlu Öztürk var. Safi’ye sadece zarif kahvaltı sofrası, akşamüstü beş çayı atıştırmalıkları için bile gidilir.
Lavantalı zeytinyağı, ekşi maya Germiyan ekmeği, peynirli poğaça, pişi, avokadolu çılbır ve menemenin tadı hâlâ damağımda.
Çeşme’nin en eski göçmen köyü olan Reisdere, Arnavut kaldırımlarıyla henüz köy havasını kaybetmemiş.
Şimdilik tam sakin bir kaçış noktası ama çevresinde de görülecek, keşfedilecek yer var. Alaçatı’nın kalabalığına hem uzak hem yakın olmak isteyenler için ideal.
Safi’de bizim yaptığımız gibi oda kahvaltı konaklanabiliyor ama “Başka Bir Ege Keşfi” adlı bir program da hazırlamışlar.
Urla’da zeytinyağı ve enginar tadımı, bağ turu, Nuran Erden’in resimlediği evlerle ünlü Germiyan köyü, Alaçatı pazarı, Kolburano’s Restoran ve Safi’de göçmen mutfağından yemeklerin sunulduğu öğle yemeğini içeren 2 günlük paket gezi program da alabiliyorsunuz.
Eğer en az 6 kişilik bir grup yaparsanız...

Momo’ya yeni şef

İki yıl önce açılan, eğlencesi ile konuşulan Momo bu yıl yemekleriyle de iddialı olmaya karar vermiş olmalı ki mutfağının başına ünlü İtalyan şef Carlo Bernardini gelmiş.
22 yıldır Türkiye’de yaşayan, daha çok özel davetler için sofralar hazırlayan Carlo’nun yemekleri her zaman iyidir, malzemenin en iyisini kullanır. Makarnalarının tadına doyum olmaz.
Bu kez de küçük porsiyonlarla menüden birçok yemeği denedik. Taze kuşkonmaz ve fesleğenli domates püresi eşliğinde gelen burrata, ricotta ile doldurulmuş kabak çiçeği kızartması, mantarlı etli ravioli, deniz ürünlü risotto ve domates, kereviz sapı, enginar püresi eşliğinde yavaş pişmiş deniz levreği çok iyiydi.

Paradiso Beach

Alaçatı’yı her ziyaret edişimde mutlaka bir ‘beach club’ı deniyorum. Bu kez de Paradiso Beach’e gittik. Delikli Koy’da yer alan Paradiso Beach çok geniş bir alana yayıldığı için insanlar birbirinin üzerinden atlayarak denize ulaşmıyor.
Paradiso’nun sahipleri Reha Dinçer ve Begüm Başar 1800 kişi kapasiteli tesiste rahatlığı ön plana alan bir yapı kurmuş.
DJ performansları ve konserler olacakmış yaz boyunca.
Plajda yemek servisi kolay değildir ama 300 kişilik bir restoranları da var.
İskandinav tarzı tasarlanmış 6 tane de sade lüks bungalovları bulunuyor, konaklamak isteyenler için plaja tepeden bakan bir noktada...

İlk 10

1- Osteria Francescana, Modena/İtalya
2- El Celler de Can Roca, Girona/İspanya
3- Mirazur, Menton/Fransa
4- Eleven Madison Park, New York/ABD
5- Gaggan, Bangkok/Tayland
6- Central, Lima/Peru
7- Maido, Lima/Peru
8- Arpége, Paris/Fransa
9- Mugaritz, San Sebastian/İspanya
10- Asador Etxebarri, İspanya

Yazının devamı...