GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Turizm Türkiye’nin yüzünü güldürebilir


Son iki haftadır Antalya, Bodrum ve Çeşme-Alaçatı hattında dolaşıyorum. Üçü de farklı turist gruplarına hitap eden yerler. Ama doğa, tarih, kültür ve gastronomi her birinin ortak zenginliği. Sahip olduğumuz doğal güzellikler kadar farklı beklentilere cevap veren dört dörtlük tesislere sahibiz.
Ancak bu tesisleri dolduracak yeterlilikte turist gelmiyor ülkemize. Yine de geçtiğimiz yıllara göre önemli bir artış var. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın açıkladığı verilere göre 2017’de Türkiye’ye gelen toplam yabancı turist sayısı 2016’ya oranla yüzde 27.84 artış göstererek 32 milyon 410 bin 34 olmuş.
4 milyon 715 bin 438 kişiyle en fazla turist gönderen ülke rekoru Rusya’da. Önceki yıllara göre düşüş gösterse de ikinci sırada 3 milyon 584 bin 653 kişiyle Almanya var. Ardından da sırasıyla İran, Gürcistan, Bulgaristan, İngiltere ve Ukrayna geliyor. Fakat hâlâ dünya klasmanında 44’üncü sıradayız. En çok turist İspanya’ya gidiyor.
Turizm, Türkiye’nin ödemeler dengesindeki açığın kapanmasına, ekonomisinin düzlüğe çıkmasına önemli katkıda bulunabilecek bir sektör. Unutmayalım ki turizmde sadece servis sunulmuyor, ardında mutfak ekipmanlarından dekorasyonuna ciddi bir endüstri var. Ayrıca tarıma, hayvancılığa olan katkısını da hatırda tutmamız gerekiyor.
Turizmin güçlenmesi, bu sektörün ayakta kalabilmesi için yabancı turistler kadar yerli turistler de önemli. Tatillerimizi Türkiye’de daha çok yapabiliriz. Dünyanın pek çok yerinden çok daha iyi, çok daha makul fiyatlı, çok daha iyi hizmet sunan tesislerimiz var. Umarım ramazandan ve seçimlerden sonra hak eden tüm tesisler dolu dolu bir sezon geçirir...

Bitez’de sade lüks

Gençliğimden bu yana Bodrum merkezine yakın oluşu, doğası ve sakinliğiyle Bitez’i çok severim. Geçen yıl keşfettiğim Bitez koyunun en özel noktasında, denizin hemen yanı başında yer alan Caresse Resort da mimarisiyle, dekorasyonuyla, servis anlayışıyla bölgenin en zarif otellerinden biri. Tam anlamıyla sade lüks sunuyor.
Kumsalı, sonsuzluk havuzu, iskelesine bağlı gezi teknesi, SPA’sı, gün boyu yayınlanan müziği, akşam eğlenceleri ve konserleriyle Bodrum ruhunu yansıtan bir anlayışa sahip. Odalar öyle güzel bir açıyla ayarlanmış ki muhteşem Bitez koyu ve otelin alametifarikası olan ada manzarası göz alıyor.



Bu özel projenin ardında Ankara’nın ünlü inşaatçı ailelerinden Büyükhanlılar var. Otelin Yunanlı genel müdürü Makis Antonatos’u Mikanos’tan Volkan Büyükhanlı transfer etmiş. Caresse a Luxury Collection Resort & Spa son iki yıldır üst üste Condé Nast Traveler’ın okuyucularının tercihiyle Avrupa’nın En İyi Resort Oteli seçilmiş.
2017’de Dünya Lüks Spa Ödülleri’nin (World Luxury Spa Awards) Türkiye birincisi olmuş.
Yine geçen yıl Marriott International otelleri içinde “Doğu Avrupa Lüks Otelleri” kategorisinde “en çok tavsiye edilen otel” ödülünü almışlar.
Volkan Büyükhanlı “Hiç haberimiz olmadan gelen bu ödüller bize şevk veriyor” diyor.



Caresse’in deniz kıyısında Akdeniz mutfağı konseptli La Plage adlı çok hoş bir restoranı var. La Plage’a dışarıdan da gelinebiliyor. Baş aşçı Hüseyin Acar öğlen ve akşam yemekleri için mevsiminde ve yerel malzemelerle dengeli bir menü hazırlamış. Yeni bir pide ve lahmacun ustası almışlar, çıtır lahmacunlarını çok sevdim. Ev yapımı lazanyayı da öyle.
Akşam yemeğinde seçimimi deniz ürünlerinden yana yaptım. Yengeç köftesi ve ıstakoz, ahtapot, deniztarağı ve karidesten oluşan ızgara deniz mücevherleri tabağı çok başarılıydı.



Geçmiş yıllarda Aşçılık Milli Takımı’nda Türkiye’yi temsil eden pastane şefi Baransel Duman da sanat eseri gibi tabaklar hazırlıyor, hem görüntüsü hem de lezzetiyle. Glass Restoran’da hazırlanan kahvaltı büfesi de otelin tarzına uyacak yalınlıkta ve zarafette.

Ayrıcalıklı yaşam

Antalya’daki sıra dışı güzellikteki oteller ve tatil köyleri her gidişimde beni şaşırtmaya devam ediyor. Sırtını Toroslara dayamış, denizin hemen kıyısında çam, selvi, palmiye, hurma, akasya, limon ve nar ağaçları arasında doğaya saygılı muhteşem bir tesis, “ayrıcalıklı yaşam” konseptiyle hizmet veren Nirvana Lagoon Villas Suites&Spa da bunlardan biri.
2014 yılında Kemer Beldibi’nde açılan Nirvana’nın yerinde daha önce Club Med varmış. Galeri Kristal, Ar Yıldız markalarıyla bildiğimiz turizm yatırımlarını da Kilit Hospitality Group olarak sürdüren Kilit ailesi satın aldıktan sonra tesisleri tümden yıkıp yeniden yapmışlar. Kilit Hospitality Group Yönetim Kurulu Üyesi ikinci kuşak Tolga Kilit “Hedefimiz elimizdekileri koruyup büyümek” diyor.



Villa, bungalov gibi farklı konseptlerden oluşan 500’ün üzerinde odası olan tesis o kadar geniş bir alana yayılmış ki kendinizi asla böyle büyük bir yerde hissetmiyorsunuz.
Odalar da son derece konforlu. Her şey dahil sistemi de israfa çok fazla yer vermeyecek biçimde başarıyla uygulanmış. Yemekler alakart restoranlarda servis ediliyor.
Bu yıl Jolly Tour ile işbirliği yapmışlar. Jolly Tour Pazarlama Direktörü Yasemin Develioğlu, konukların yüzde 83’ünü Rusların oluşturduğunu söylüyor.



Nirvana’nın başında da deneyimli bir isim var. Genel Müdür, 34 yıllık turizmci Erdoğan Turan Almanya’da doğup büyümüş. Üniversite eğitimini servis sektörü üzerine yapmış. “Üniversite diplomalı garson oldum” diye anlatıyor o günleri...

Ent yeni yerinde

Bodrum’un en başarılı şef restoranlarından İncili Gastronomi Rehberi’nde üç inciyle yer alan Ent, bugüne dek hiç duyulmadık bir biçimde soyulmuş, restoranın içi neredeyse tümden boşaltılmıştı.
Tam da beşinci yıllarını kutlayacakları sırada başlarına gelen bu talihsiz olay Yoldaş Sönmez ve Elvan Sönmez’i çok üzdü. Ama kısa sürede dostlarının, arkadaşlarının da desteğiyle toparlandılar. Ent haziran başında Bodrum’un kaliteli butik otellerinden biri olan Savra Bodrum’un içinde açılıyor.Yenilenmiş, harika bir menü ve enerjiyle... Sürprizlerini bozmak istemem, Yoldaş yine sadece yöresel ve mevsiminde ürünlerle Bodrum’u yansıtan yaratıcı bir menü hazırlamış. Bodrum’a tekrar gitmek için iyi bir nedenim daha var...

Yazının devamı...

İnsanlık için bir kase çorba


Hayran olduğum konuşmasında o yıl yayınlanan “Soup for Syria” kitabının ortaya çıkış öyküsünü, Lübnan’daki kamplarda yaşayan Suriyeli mültecileri ve sorunlarını anlatmıştı.
“Soup for Syria”, “Suriye İçin Çorba/İnsanlık İçin Merhametli Tarifler” adıyla Türkçe olarak da basıldı. Tam bir zeytin ve zeytinyağı gönüllüsü Rengin Suar bu yıl katılamadığım Slow Olive’e tekrar konuk olan Massaad’a kitabını imzalatıp yollamış. Uzun süredir başucumda duruyor, açıp açıp bakıyorum.



İşin doğrusunu söylemek gerekirse, kitaptaki dünyaca ünlü şeflerin, yemek yazarlarının birbirinden yaratıcı ya da geleneksel çorba tariflerinden ziyade iyi bir fotoğrafçı olan Massaad’ın kamplarda çektiği çocuktan yetişkine mülteci portreleri oldu beni derinden etkileyen. Çocukların gözlerindeki umudu, yetişkinlerin içindeki korku ve kaygıyı hissedip duyarsız kalmak mümkün mü?
“Suriye İçin Çorba”, bir zamanlar CNN’deki yiyecek ve açlık konularına ilişkin programlarıyla tanıdığımız Jim Clancy’nin dediği gibi bugüne dek yapılmış en anlamlı yemek kitaplarından biri.
Kitaptan bir çorba tarifi yaparken mutlu olacağız belki ama yaşanan trajediyi de hatırlayacağız, hayatın tüm gerçekleri gibi her şey iç içe.
Kitabın tüm geliri evinden yurdundan kopmak zorunda bırakılmış Bekaa Vadisi’nde yaşayan Suriyeli mültecilere yiyecek ve temel gıda maddelerinin ulaştırılmasına destek olarak kullanılıyor.



Hem kendinize hem de bir yakınınıza bayram hediyesi olarak alırsanız eminim ruhunuz da doyacaktır. UNICEF Suriye temsilcisi Hanaa Singer, “Suriyeli mültecilere sırtımızı dönemeyiz, onlardan vazgeçemeyiz” diyor.
Aslında Türkiye zaten hiç vazgeçmedi fakat yine de tüm mültecileri çorbamızı içerken hatırlamamızda, farklı yerlere sığınmak zorunda kalmış olanlara da yardım elini uzatmamızda yarar var.
Umarım günün birinde tüm sorunlar çözülür, Suriyeli mülteciler de, dünyada yerini yurdunu terk etmek zorunda kalmış 60 milyondan fazla insan da ya ülkelerine döner ya da yeni ülkelerinde huzur bulur, kendi çorbalarını pişirir...

“Yıldızlı” ve “incili” iki şef aynı mutfakta

Çarşamba akşamı Neo Lokal’de sıra dışı bir deneyim yaşadık. Temellerini geleneksel mutfaklarından alan iki yaratıcı şef James Close ve Maksut Aşkar bir araya gelerek ilginç bir menü ortaya çıkardı.
Neo Lokal’in yurtdışından dünyaca ünlü Michelin yıldızlı restoranların şeflerini konuk ettiği bu projesinin özellikle genç yeme-içme severler tarafından ilgiyle karşılanması da sevindirici.
Raby Hunt’ın sahibi James Close Birleşik Krallık’ın en yenilikçi şeflerinden biri kabul ediliyor. Yemekleri, özgün reçeteleri kadar görselliğiyle de ünlü.
Başarılı bir golf oyuncusu olan Close 29 yaşında meslek değiştirmeye karar vermiş. 2009’da ailesiyle beraber İskoçya’da Darlington yakınlarında 200 yıllık tarihi Raby Hunt adlı tavernayı satın almış.
Kendi kendine yemek yapmayı öğrenmiş. 12 çeşitli tadım menüleri sunan 25 kişilik restoranına kısa süre içinde bir, ardından da ikinci Michelin yıldızını kazandırmış.



En az James Close kadar mesleğine âşık ve sürekli kendini geliştiren Maksut Aşkar’ın şefliğini ve ortaklığını üstlendiği, İncili Gastronomi Rehberi’ne üç inci ile giren Neo Lokal de Türkiye’nin en iyi restoranlarından biri kabul ediliyor.
9 çeşitli tadım menüsündeki tüm yemekler yaratıcıydı, her biri ince işçilik gerektiren emekle hazırlanmıştı.
En beğendiklerimi sorarsanız Maksut ve Neo Lokal ekibinin yaptığı pavurya, uskumru çiroz ve mayonezli pavurya köpüğüyle sunulan tabak favorim oldu.
Umarım uskumru mevsiminde menüde yer alır. Şef James ve Raby Hunt ekibinin yaptığı Antep fıstığı ve vişneli sıcak çikolata mousse da çok lezzetliydi. Gecenin sürprizi beyaz çikolata ve fındık ezmesiyle yapılan “kafatası” da tam bir sanat eseriydi.
Şimdiden duyurmuş olalım, 10 Haziran’da Avusturya’dan Mühltalhof restoranın şefi Philip Rachinger geliyor.

Ramazan sürprizi “Dönerli Pizza”

Kadınlar hangi işe el atsa en iyisini yapıyor. Hafta içinde Little Caesars Pizza’nın Genel Müdürü Banu Güney Arıduru ile buluştuk.
Satış, pazarlama, gıda perakende ve franchise çözümler konusunda uzman olan Banu Güney, 2013’ten bu yana şirketin Türkiye’deki tüm faaliyetlerini yürütüyormuş.



Ramazana özel uzun süredir bir sır gibi çalışmalarını sürdürdükleri, tüm pizzaları gibi günlük yoğrulan hamurları, taze mozarella ve domates sosla harmanladıkları et döner buluşunun ardında da bizzat Banu Hanım varmış.
Heyecan içinde tüm süreci, nasıl bir çalışma yaptıklarını anlattı. Meraktayım, en kısa zamanda gidip deneyeceğim...

Trüf ve çikolatalı zeytinyağı

Ne zaman yurtdışına gitsem mutlaka küçük bir şişe beyaz trüf aromalı zeytinyağı alırım. Salata, makarna, risotto, omlet, patates kızartması, püresi, omlet birkaç damlası her birinin lezzetini patlatır. Kimileri mekanik buldukları bu tadı sevmezler ama beyaz trüf altın kadar değerli olduğu için ona ulaşmak kolay değil. Ayrıca mevsimi de çok kısıtlı ve Türkiye’de de bulunmuyor.
Egemden zeytinyağları bu eksikliği fark ederek bir ilke imza atmış. Hem trüf aromalı hem de çikolata aromalı zeytinyağı çıkarmışlar. Bu projenin ardında da yine bir kadın profesyonel, Egemden Pazarlama Direktörü Burcu Yaman var. Çikolata aromalı yağı daha önce hiç denememiştim.



Hafta başında Spago’da Egemden’in danışmanı Murat Bozok ve şef Cihan Kıpçak’ın trüf ve çikolata aromalı yağlarla hazırladığı menüyü deneyimledik. İki çeşidin de hamur işi ve tatlılara yakışacağını düşünüyordum, gerçekten öyle oldu. Bu kadar yetenekli şeflerin elinden ne çıksa iyi oluyor...

Aile Bağları

46’ncı yılına giren İstanbul Müzik Festivali bu kez “Aile Bağları” temasını öne çıkaran bir program hazırlamış. 23 Mayıs-12 Haziran tarihleri arasında gerçekleşecek festivalin konukları arasında Lauma & Baiba Skride, Güher & Süher Pekinel ve Ferhan & Ferzan Önder gibi kardeş müzisyenler; Selman & Kudsi Ergüner, Mischa, Lily & Sacha Maisky gibi müzisyen baba ve çocuklar ile Diana Damrau & Nicholas Tesle gibi eş müzisyenler var. Konserlerin, İstanbul’un dört bir yanını saran mekanları da bir o kadar etkileyici. “muzik.iksv.org” adlı web sitesini ziyaret etmenizi öneririm...

 

Yazının devamı...

Ramazan bereketiyle gelsin...


Benim çocukluğumun ramazanları babamla çıktığımız iftariyelik alışverişiyle başlardı.
Mevsimine göre liste değişse de hurma ve güllaç her daim listenin başında olurdu. Akşamüstleri topa beş kala pide kuyruğuna girmek de ailenin en küçük üyesi olarak bana aitti. Beyaz kâğıdı içinde ellerimi yakan, koşa koşa eve götürdüğüm pidenin o muhteşem kokusu hâlâ burnumda tüter...
Gelenekler zamana yenik düşse, özellikle büyük kentlerde, değişen yaşam koşulları ve anlayışıyla değişime uğrasa da ramazan sofralarının en güzel yanı sevgiyle paylaşmak.
En önemlisi de israftan kaçınmak.
Tam yeri gelmişken Mehmet Gürs’ün öncülüğünü üstlendiği, doğaya saygı ve bilinçli tüketim mottosuyla yola çıkan “Ruhun Doysun” hareketinin dikkati çektiği bir iki maddeyi hatırlatmak isterim. “Doyma sinyallerinin mideden beyne gitmesi 15-20 dakika sürebiliyor.
İkinci tabağı almadan önce biraz bekleyin. Tabağınızı doldururken veya restoranda sipariş verirken kendinizi dinleyin.
Alışverişe listeyle çıkın, tüketebileceğiniz kadar
satın alın”.
Hayırlı, huzurlu ve bereketi bol ramazanlar...

Sektörde bir ilk

4 bin metrekarelik uçsuz bucaksız bir alanda 38 farklı markaya ait 40 bin ürün, inanılmaz etkileyici.
Bir restoran ve profesyonel bir mutfak için ne gerekiyorsa hepsi bir arada sergileniyor ve satılıyor.
Alanında Avrupa’nın en büyüğüymüş. Mutfaktan servise bir restoranda neye ihtiyacınız varsa alıp çıkıyorsunuz. Dolaşırken insanın içinden restoran açmak geliyor!
Şaka bir yana ülkemizde bu kadar kaliteli ve çeşitli mal üretildiği için de insan gurur duyuyor.
Restostore, endüstriyel mutfak ekipmanları sektörünün öncü üreticilerinden Empero ve Bilge İnoks ortaklığıyla açıldı.
Başında ikinci kuşak Ergun Bilge’nin olduğu Bilge İnox 70 yıllık bir marka. Paslanmaz çelik tencereleriyle hafızalara kazınan Bilge bugün 1450 çeşit ürün gamıyla Türkiye’nin yanı sıra dünyanın önde gelen endüstriyel mutfak ekipmanları üreticilerinin tedarikçisi konumunda olan bir yan sanayi firması.
Bekir Topuz’un 35 yıl önce Konya’da kurduğu Empero ise endüstriyel mutfak ekipmanları alanında dünyada da en büyük 3 üreticiden biri. Bugün dört farklı fabrikasında yılda 55 bin farklı çeşit ürün üretiyor ve yarısından fazlası Avrupa’ya olmak üzere 76 ülkeye ihracat yapıyor.
ARGE ve inovasyona yatırım yaparsa markalar fark yaratıyor. Endüstriyel bulaşık makineleri, portakal suyu sıkma makineleri, döner tablalı kubbeli pizza fırınları gibi birçok ürünü Türkiye’de ilk kez üreten Bekir Topuz, “İtalyan markaları için yaptığımız pizza fırınlarını kimi işletmeler bilmeden gidip İtalya’dan alıyor, tabii dört katı fiyatına” diyor.
İşletmeciler de söylendiği gibi hem zamandan hem de fiyatlardan tasarruf ediyorsa ne güzel...

Çocukluk rüyası: Kırmızı bisiklet

Çocukluğunda kırmızı bir bisiklet hayal etmeyen var mıdır bilmiyorum ama benim rüyalarımı süslerdi.
Ahmet Güneştekin, kırmızı bisiklet parçalarını bir dilek ağacı formunda bir araya getirip çok hoş göz alıcı bir enstalasyon yapmış.
Sanatçı Dilek Ağacı’nı Erol Özmandırcı’nın isteğiyle 42 Maslak için özel olarak tasarlamış.
Yine aynı kompleksin içinde bu yılın başında “Lezzet Müzesi”ni açan Özmandıracı yeme-içme kültürüne olduğu gibi kültür ve sanata da büyük destek veriyor.
Güneştekin’in Venedik Bienali ile eşzamanlı sergilendiğinde büyük ilgi gören harf bloklarından oluşan Konstantiniyye’yi de koleksiyonuna katmış.
“Sanatı daha geniş alanlara taşıyarak, daha çok sayıda insanla buluşturarak kültür ve sanat alanında önemli bir referans noktası olmayı hedefledik” diyor.
Sanat yapıtlarının her türlü ortak yaşam alanlarına girmesi kente artı değer katıyor...

Şefler buluşuyor

Maksut Aşkar, Neolokal’in üçüncü yılını en yakın arkadaşları ile birlikte mutfağa girerek kutlamaya başlamıştı.
Sonra projeyi bir adım daha ileri taşıyarak ve yabancı şefleri davet etti, mutfak kültürümüzü anlatmak ve aldıkları ilhamı yemeğe dönüştürerek yeme-içme severlerle paylaşmak amacıyla “Anadolu’yu Yaşa, Hisset, Tat” konseptli yemekler serisine başladı.
Geçen ayki konukları The Worlds 50 Best Restaurants 2017 listesinde dünyanın en iyi kadın şefi seçilen Ana Ros’tu. Çok istediğim halde bu yemeğe katılamamıştım.
16 Mayıs akşamı İngiltere’nin kuzeydoğusundaki ilk ve tek 2 Michelin yıldızlı Raby Hunt restoranın şefi James Close var.
Haziran’da Avusturya’dan Mühltalhof restoranın şefi Philip Rachinger, temmuzda Güney Afrika’da 13 yıl Worlds 50 Best Restaurants listesinde kalmış Margot Janse, eylülde İrlanda’da Aniar Restaurant’ın şefi Jp McMahon, ekimde Finlandiya’dan Ora Restaurant’ın şefi Sasu Laukonnen, kasım ayında ise Ask Restaurant’ın şefi Filip Langhoff Maksut ile birlikte mutfağa girecek.
İşin en heyecan verici ve sürprizli yanı menünün, şeflerin seyahatlerinin ilk üç günü edinecekleri ilham ve deneyimle belirleniyor olması.
Yemekten önceki akşama kadar ne Maksut Aşkar ne de konuk şef neler pişireceğini biliyor. 16 Mayıs akşamını merakla bekliyorum, izlenimlerimi haftaya paylaşacağım...

İncili Gastronomi Rehberi’ne ödül

Geçen hafta Danışma, Denetleme ve Onur Kurulu üyelerimizle bir araya gelerek İncili Gastronomi Rehberi’nin ikincisinin çalışmalarını başlattığımızı duyurduk.
Bu yıl İstanbul, Bodrum ve Çeşme’nin yanı sıra İzmir ve Ankara restoranları da değerlendirme kapsamına alındı.
200’ün üzerinde isim Gizli Müfettiş olarak belirlendi.
Bir güzel haberimiz daha var.
Hürriyet Gazetesi ve Karaca işbirliğiyle hazırlanan Türkiye’nin ilk ve tek “Gizli Müfettişlik” sistemiyle ve etik kurallar çerçevesinde değerlendirmelerin yapıldığı restoran rehberi olan “İncili Gastronomi Rehberi” ilk ödülünü bu hafta aldı.
Özgün çalışmalarıyla fark yaratan yenilikçi şirketlerin ödüllendirildiği Game Changers Türkiye Ödülleri’nde Karaca İncili Gastronomi Rehberi projesiyle “En Etkili Markalı İçerik Uygulaması” ödülüne layık bulundu.
Bu ödül hepimize büyük sorumluluk yüklüyor. Karaca aynı zamanda dünyada bir ilk olan gerçek inci kullanarak yapılan “Fine Pearl” serisiyle “En İyi Marka” ödülünün de sahibi oldu. Kutluyoruz...

Nusr-Et Sandal Bedesteni’nde

İstanbul, Ankara, Bodrum, Marmaris, Dubai, Abu Dhabi, Doha, Miami ve New York derken Nusr-Et sekizinci yılında yeni şubesini Kapalıçarşı Sandal Bedesteni’nde açtı.
İki katlı odacıklara bölünmüş, antika eserlerin de sergilendiği, hediyelik eşyalar satılan dükkanların olduğu 1800 metrekare alana yayılan mekânın hem Kapalıçarşı esnafının hem de yabancı turistlerin ilgi odağı olacağından hiç şüphe yok...

Yazının devamı...

Aile boyu gastro pub


Son dönemde yükselen döviz kurları ve mülk sahiplerinin fiyatları makul rakamlara indirmeye yanaşmaması yüzünden kapanan yerlerin sayısı oldukça fazla. Göktürk’teki North Shield Gastro Pub da bunlardan biri.
North Shield konseptini kuran Teoman Hünal mekân kirasının yüksekliğiyle baş edemeyince fiyat-kalite dengesinden ödün vermemek adına bir süre önce taşınma kararı alıp ve kapılarını kapatmıştı. North Shield Pub hafta başında Vadistanbul’da açıldı. Tasarım ve dekorasyon her zamanki gibi ailenin büyük kızı iç mimar Seda Bilgin’e ait.
Göktürk’teki mekanlarının üç katı büyüklüğünde bahçeli bir alanda yine klasik dekorasyonlarını yansıtan ama seramik panolarla modernize ettikleri, ilk kez özel kokteyl bar alanı olan şık, sıcacık bir pub yaratmış Seda Bilgin.



Tüm North Shield’lerin menüleri de eğitimini tamamlayıp İstanbul’a döndüğünden bu yana ailenin küçük kızı şef Esen Blake’e teslim.
Esen, menüyü ufak dokunuşlarla yenilemiş. İngiliz mutfağından “Scotch eggs”, “cumberland sosis” gibi her birini başarıyla yorumladığı, lezzetleri de mükemmel yemekler eklemiş.
“Beef Wellington”, “çıtır patates üstünde tiftiklenmiş bonfile”, “isli domates çorbası” da menüye yeni girenler arasında.
Lale Hünal ise her zamanki gibi mekânın temel direği.
Tüm detaylar, konuklarla ilgilenme ona teslim.
Hünal’ların ailece işin başında olduğu North Shield’ler franchise verilen tüm şubelere de örnek teşkil eden, karşılamadan sunuma, servisten lezzete tam anlamıyla gastro-pub tarzının içini dolduran mekanlar. Umarım günün birinde Göktürk’te de yeniden açılır...

Afyonkarahisar ve turizm

Hürriyet Gazetesi’nin TÜRSAB’la birlikte düzenlediği Hürriyet’le Keşfet, Türkiye Halkla İlişkiler Derneği TÜHİD’in yaptığı Anadolu Buluşmaları gibi etkinliklerin kentlerin vizyonunun gelişmesine büyük katkısı olduğunu düşünüyorum.
TÜHİD’in düzenlediği Anadolu Buluşmaları’nın 6’ncısı Afyonkarahisar’da yapıldı.
Akademisyenler, iletişimciler, turizmciler, yazarların katılımıyla Afyon’un hangi değerleriyle fark yaratabileceği tartışıldı.
Afyon, kaplıcaları, mermeri, Frig vadisi ve haşhaş, kaymak ve sucuk gibi mutfağını temsil eden ürünleriyle marka olmuş bir kentimiz. Ancak bu değerleri henüz kenti termal, kültür ve gastronomi turizminde hak ettiği yere taşımaya yetmiyor.



Bolu Mengen’den sonra en iyi aşçıların Afyon’dan çıktığı söylense de geleneksel yemeklerin tadılacağı lokanta sayısı yeterli değil. En ünlü lokantası İkbal’de sunulan her şey çok sıradan.
Oysa gastronomi turizmi için gelenler yerel tatları deneyimlemek, farklı lezzetleri keşfetmek ister. Bunun için de hem geleneksel mutfağı temsil eden hem de yerel malzemelerle yaratıcı şef mutfağı sunan restoranların sayısının artması gerekiyor.
Ev kadınlarının açacağı küçük lokantalar, araştırma mutfağı ve mutfak müzesi, toplu konut mantığıyla yapılan devre mülkler değil, tarihi binalarda açılacak butik oteller Afyon turizminin çıtasını yükseltir.



Tazlar köyünde Ahmet Kocabıyık ailesine ait 38-30 Çiftliği’nde üretilen süt ürünlerinin ve henüz plan aşamasında olan “Sanat Vadisi” projesinin de Afyon’un tanınmasına, bir turizm destinasyonu olmasına katkısı büyük olacak.

HER ŞEY DAHİL İSRAFI

Toplantının yapıldığı NG Termal Otel yönetimiyle, huzuruyla, SPA’sıyla ve mutfağıyla başarılı.
Her şey dahil servis verip de bu kadar kaliteli yemek sunmak kolay değil. Ama sabah kahvaltısı ve yemeklerde kıyasıya doldurulan, yarısı yenmeden bırakılan tabakları görmek insanı üzüyor.
Herkes yiyeceği kadar alsa ertesi gün yarısı kadar yemek pişecek. Gıda israfından başka bir şey değil.
Otel yönetimi masalara not koymuş, yiyeceğiniz kadar tabağınıza alın diye ama uygulayanlar azınlıkta.
Otelin içindeki her şey dahil sisteme dahil olmayan ve dışarıdan gelenlere de açık olan Farina menüsü ve yemeklerinin lezzetiyle dört dörtlük bir lokanta.
Panel sonrası Hediye Güral, M. Kamil Berk ve otel müdürü Cenker Yılmaz’ın ev sahipliğindeki yemekte servis edilen Afyon mutfağını ait yemekler hem lezzeti hem de sunumuyla çok başarılıydı.
Özellikle ilibada dolmasının tadı hâlâ damağımda.

Afyon’un müzik festivalleri

Afyon’a gidip de 18 yıldır Afyon Caz ve Klasik Müzik Festivalleri’ni gerçekleştiren Hüseyin Başkadem’i anmadan olmaz. Ama güzel bir tesadüf NG Otel’in mekan sponsorluğunu üstlendiği festivalin açılışı da biz oradayken yapıldı.
Festivalin onur konuğu ise sesini özlediğimiz Ömür Göksel’di. Hem açılış hem de bir sonraki akşam Luxus konserinde salon doluydu.
Valilik, Belediye ve yerel markaların desteklediği Anadolu’da ilk olan bu festivalin müzik festivallerine katkısı büyük.
Borusan, Garanti Bankası ve Akbank gibi kurumların ana sponsorluğunu neden üstlenmediğini, İKSV’nin neden destek vermediğini anlamak zor. Afyon Müzik Festivali, Salzburg Müzik Festivali gibi ses getiren ve turist çeken bir festival olabilir.

Köpek balıkları ve kadınlar

Birçoğumuz için köpek balıkları tehlikeyle, ölümle özdeştir, adını anmak bile insanı ürpertir.
Ama 1580-2017 yılları arasında yalnız 70 kişi beyaz köpek balıkları tarafından öldürülmüş.
Oysa sadece 2017 yılında 70 milyon köpek balığı insanlar tarafından yok edilmiş.
Ayşegül Dinçkök insanı şaşırtan bu bilgileri Beşiktaş’taki Denizcilik Müzesi’nde açtığı “Derin Tutku Misunderstood/ Yanılgı” sergisini dolaşırken anlattı.
Su altında gördüğü eşsiz güzellikleri paylaşmak dürtüsüyle dalış hobisini sanata dönüştüren Ayşegül Dinçkök’ün bu sergisinde son iki yıldır köpek balıklarının olduğu derin sularda dalış yapıp çektiği fotoğraflar yer alıyor.
Bu kez Ayşegül Dinçkök’e dalışlarında Dünya Serbest Dalış Şampiyonu Şahika Ercümen de eşlik etmiş.
Daha doğrusu Dinçkök, derin sularda köpek balıklarıyla adeta dans eden Ercümen’i fotoğraflamış.
Kadınların işbirliğinden doğan proje köpek balıklarının su altında, kadınların da yeryüzünde değerinin bilinmediğine dikkati çekmek istiyor.
Ayşegül Dinçkök her sergisinde olduğu gibi bu kez de bir sosyal sorumluluk projesine imza atıyor; kadınları güçlendirmek üzere kurulan “Çaba Kadın Fonu”na destek veriyor.
Sergide fotoğrafların yanı sıra su altı macerasını özetleyen müziğini İklim Tamkan’ın bestelediği video art çalışmasının gösterimi de yapılıyor.
Bu sergi, 17 Mayıs’a dek izlenebilir...

Yazının devamı...

Cibalikapı Balıkçısı’na kadın eli değdi...


Dört yıl kadar önce de teknelerine atlayıp uzaklara giden Şahin ailesi bu uzun yolculuktan yenilenerek ve yeni projelerle döndüler. 18’inci yıllarını Batı Ataşehir’de açtıkları üçüncü şubeleriyle kutluyorlar. Hafta başında gittiğim yeni mekanları, kapısından içeri girer girmez beni en az yaratıcıları kadar heyecanlandırdı.



Alışkın olduğumuz Cibalikapı ruhunu kaybetmeden gökdelenler arasında bir vaha yaratmışlar. Behzat ve sevgili eşi İsmihan Şentürk’le oturup uzun uzun konuştuk. Tabii bu keyifli sohbetimize her zamanki gibi birbirinden lezzetli mezeler, deniz ürünleri eşlik etti.
Behzat açık yüreklilikle “Projenin tamamı İsmihan’a ait, bana sadece ona yardım etmek düştü” diyor. Doğru söze ne denir, kadın eli değen her şey bir başka oluyor gerçekten...
Kış bahçesiyle, şöminesiyle, alametifarikası kedi duvarıyla, yeşillikler ortasındaki bahçesiyle, en son teknoloji mutfağıyla ferah, modern bir mekân yaratmışlar. Burasını biraz da bir ana laboratuvar olarak tasarlamışlar.
Cibalikapı’da zaten gelenektir, mutfaklarında üretilmeyen hiçbir meze-yemek servis edilmez. Merkez mutfak sayesinde tüm şubelerde standardı koruyacaklar.
Şimdi ekmek, sirke gibi yancıları da kendileri üretmeye başlamışlar. Sırada hardal, yerli tohum buğday varmış.
Hatta merkez mutfağı kurmadan önce yiyecekleri daha sağlıklı nasıl muhafaza edeceklerini, nasıl pişirme yöntemleri kullanabileceklerini saptamışlar. “Gerçekten mükemmel” dedikleri hem normal pişirim yapan hem de buharlı bir fırın edinmişler. Yakında servise başlayacakları öğle menüsünde fırında pişmiş çok sağlıklı sebze cipsleri, buharda pişmiş sağlıklı sebzelerle eşleştirdikleri balık tabakları sunacaklar. Ev yapımı deniz ürünlü erişteyi denedim, lezzeti muhteşemdi.



Çalışanlar için giyim, çamaşır ve duş odası, dinlenme alanları yapmışlar. Üçüncü şubenin diğer iki şubeden en büyük farklarından biri de tam anlamıyla engelli dostu olması. Girişten tuvaletlere her süreçte konfor sağlanmış.
Cibalikapı, hem sektöre hem İstanbul’a katkısı açısından gerçekten bir değer. İşini hobi gibi severek dürüst ve düzgün yapanların açtığı böylesi yerler hayatımızdan hiç eksik olmasın...

Bodrum Blue Mauritius’ta

Bir süre önce akademisyenlikle işadamlığını başarıyla harmanlayan MYC Partners Yönetim Kurulu Başkanı Murat Akdoğan ile bir araya geldik. Murat Bey, Türk mutfağı ve turizmi için büyük katkısı olacak gelişmeleri heyecanla anlattı. Lüks otel zinciri Lux, Avrupa’daki ilk otelini Bodrum’un Adabükü koyunda açmıştı. Tesis İsviçre’de düzenlenen World Luxury Hotel Awards’ta “Doğu Avrupa’nın En İyi Plaj Oteli” seçilmiş.
Diğer güzel haber de otelin Türk mutfağı konseptli restoranın menüsü “Bodrum Blue” markasıyla restoranının Mauritius’taki Lux Hotel’e taşınması.
Kebap çeşitleri, lahmacun, keşkek, hünkâr beğendi, humus, tarama, kuru cacık, kabak tatlısı, baklava ve Türk kahvesi gibi mutfağımıza özgü lezzetler servis ediliyormuş. Bu gelişmelerin Türkiye’nin gastronomi turizminin gelişmesine de katkısı büyük...

KalaBalık Gelibolu’da

6-7 yıl kadar önce Yunanistan’dan Türkiye’ye damat gelen Stathis Dapiapis Kuruçeşme’de “KalaBalık” adlı bir Yunan lokantası açmıştı.
Ancak kiraların yüksekliğine dayanamayarak kapatmak zorunda kaldı.
Stathis daha sonra yatırımcı bir ortakla beraber Asmalımescit’te Rumeli Meyhanesi’ni açtı. Orası da aynı nedenlerden dolayı kapandı. İki sezon kadar Çeşme’de çalışan Stathis bir ay kadar önce karşıma Gelibolu’da çıktı.
Dedeağaç’a her fırsatta deniz ürünleri ve balık yemeye giden iki Gelibolulu genç girişimci, Koray Akkuş ve Emir Pomen, tesadüfen tanıştıkları Stathis’e birlikte restoran açmayı teklif eder.



Aslen Dedeağaçlı olan Stathis teklifi kabul eder ve KalaBalık’ı iç limanda açarlar.
Tüm mezeler, ara sıcaklar yer kalırsa ana yemekler ortaya geliyor.
Eski kaşar ve keçi peynirli saganaki, kızarmış Mastelo peyniri çok başarılıydı.
Bundan böyle muhteşem lezzetteki çıtır kabak kızartmalarını, ızgara sebzeleri, ahtapotu, Girit ezmeyi, hamsi tavayı, ızgara sardalyayı, Yunan usulü taramayı, cacığı, midye pilavını makul fiyatlarla ve sınırı geçmeden yiyebileceğiz.
Hem menüsü hem de eğlencesiyle KalaBalık, Gelibolu’ya ayrı bir hava getirecek gibi görünüyor. Ama Gelibolu iç limanda İlhan ve Yelkenci adlı artık klasikleşmiş iki balık lokantası başta olmak üzere güvenle gidilebilecek yan yana sıralanmış birçok balık lokantası var.
Sanat ve yemeği bir arada sunan Sirena Cafe & Bistro da bir diğer seçenek.
Geleneklerini sürdüren Zafer Pastanesi’nden peynir helvası, Roma Dondurmacısı’ndan müstesna lezzetteki dondurmasını yemeği de ihmal etmeyin.
İsterseniz turu iç limandaki balıkçı kahvesinde bir çay ya da kahveyle sonlandırın...

Ulaşılabilir İtalyan mutfağı

Punto uzun yıllardır sektörde olan bir marka ama iki yıl kadar önce Gaziantepli sanayici Naci Topçuoğlu tarafından satın alınmış. Tüm altyapıyı yenilemişler. İtalyan şef Umberto Cavina konsept ve menü danışmanlığını üstlenmiş. Hafta içinde şefin elinden yeni menüyü deneyimledik.
Tedarik zincirini yeniledikten sonra büyümeye başlamışlar. İstanbul’da 8 AVM’de yer alıyorlar. Genel müdür Vedat Samanlı “İtalyan mutfağını ulaşılabilir kılmayı hedefledik” diyor. Türkiye’de üretilmeyen parmesan peyniri gibi kimi ürünleri İtalya’dan ithal ediyorlar. Bazı makarna cinslerini kendileri üretiyorlarmış ama tercihleri yerel ürünleri kullanmak. Taze peynirlerini Afyon 38-30 çiftliğinden, salçalar ve baharatlar Gaziantep’ten, zeytinler Hatay’dan temin ediliyor. Limonatalar ise Aydın’da bir çiftlikte özel olarak yapılıyormuş.
Yerel bilincinin halka halka genişlemesi, bir İtalyan mutfağı sunan restoran zincirinde bile uygulanması insana umut veriyor...

Arzu Başaran Lyon’da

Arzu Başaran’ın son birkaç yıldır göçle, sürgünlerle dünyanın bir ucundan bir ucuna savrulan ama ruhuyla doğduğu topraklarda -hâlâ orada- olanların öykülerini anlattığı çalışmaları şimdi Lyon’da, Regard Sud Galerie’de sergileniyor. Gastronomisiyle dünyanın en önemli kentlerinden biri olan Lyon’a yolunuzu düşürecek olursanız sergiye de uğrayın derim.
Ülkesine ait güzel şeyler görmek insanın hoşuna gidiyor, hele bu sanat olursa. Nisan ayında açılan sergi
2 Haziran’a dek
devam edecek...

 

Yazının devamı...

Sosyal sorumluluk projeleri markalara değer katıyor




Bu yıl fuara damgasını vuran, markaların sorunlara çözüm önerileri getiren sosyal sorumluluk projeleriydi. Sosyal sorumluluk projeleri markalara gerçekten de büyük değer katıyor.
Arçelik’in global markaları Beko ve Grundig de bu yıl fuarda yeni ürünleri kadar sosyal sorumluluk projeleriyle de fark yarattı.
İnsan özellikle yurtdışında böylesi platformlarda ülkesinin markalarıyla ve sosyal sorumluluk projeleriyle gurur duyuyor.

SPORCU GİBİ BESLEN

Arçelik Pazarlamadan Sorumlu Genel Müdür Yardımcısı Zeynep Yalım Uzun’un konuşmasında altını çizdiği gibi günümüzde 41 milyon çocuk obez. Eğer böyle giderse 2025 yılında bu sayının 70 milyona ulaşması bekleniyor.
Savaşlar, iklim değişikliği kadar obezite de çağımızın büyük sorunları arasında. Pek çok sorun gibi çözülmesi için farkındalık yaratmak şart.
Beko’nun FC Barcelona futbol takımı oyuncularıyla yürüttüğü “Sporcu gibi beslen” kampanyası tam da bu amaçla başlatılmış.
Çocuklar sebze yemeyi sevmezler. Ama hayran oldukları takımların oyuncuları yiyorsa, “Sağlıklı besleniyorum, siz de öyle yapın” diyorsa tercihleri değişebilir.
Şubat ayında yayınlanmaya başlayan reklam filmleri büyük ses getirmiş. Farklı coğrafyalardaki çocukların, kahramanları gibi beslenmeye teşvik ederek, sebzeler hakkındaki olumsuz algılarını değiştirmeyi hedefleyen projeye FC Barcelona takımının beslenme uzmanları ve ünlü şefler destek oluyormuş.
MasterChef Junior İtalya jürisinden Alessandro Borghese, Beko standında çocukların pek sevmediği brokoliyi, patates, yumurta ve peynirle sevecekleri bir yemek haline getirdi.
Kampanya henüz Türkiye’de başlamamış. Umarız yakında başlar. Bizim de çocukların hayran olduğu yıldızlarımız, kendi çocuklarına da yemek yapan ünlü şeflerimiz var...

Leman kültürü

Televizyonculuk yaptığım dönemde Leman Dergisi’nin birbirinden ünlü çizerleriyle bir araya gelerek mini belgeselini yapmıştım. Derginin Beyoğlu’ndaki binasının alt katında o yıl Leman Kültür de açılmıştı.
1994’te kurulan Leman Kültür o günden bu yana büyük bir değişim ve dönüşüm geçirdi.
Hafta içinde Leman Kültür’lerin en büyüklerinden biri olan Beşiktaş şubesinde bu değişimin yaratıcısı genç girişimci Kemal Şentürk ile buluştuk.
LMK’ların bir restoran zincirine dönüşmesinin hikayesini anlattı.
Ankaralı bir ailenin oğlu olan Kemal Şentürk, 2008 yılında Mehmet Çağçağ’dan randevu alıp dergiye gider. “Ankara’da Leman Kültür’ün bir şubesini açmak istiyorum, bana izin verin” der.
Leman ekibini ikna edince LMK Restaurant Group’u kurar ve 2010 yılında Ankara-Bahçelievler’de ilk şubeyi açar. Bugün şirketin franchise verdiği Türkiye’nin dört bir yanında 18 ilde toplam 29 LKM var.
Restoranlardaki tüm dekorasyon, halılardan duvar kağıtlarına, peçetelerden menü kartına merkezde tasarlanarak yaptırılıyor.
Genel mutfak koordinatörleri Sina Narin ve Soner Şen gençlere yönelik eğlenceli ama aynı zamanda dengeli bir menü oluşturmuşlar. Fiyatlar da gayet makul. Çok hoş da bir Leman Kültür Manifestosu hazırlamışlar.
Beşiktaş Leman Kültür’ün restoranının başında genç ve yetenekli bir şef; Metin Kerti var. Şef ve ekibi yazılarıyla, çizgileriyle son derece eğlenceli ve zengin menüdeki yemekleri başarıyla uyguluyor. Denediğim çeşitlerden küçük toplar halindeki kadınbudu köfte, börek, Portekiz usulü soslu tavuk ve makarna toplarını çok beğendim.
Ardından gelen yenilebilir fincandaki kahve de tam mekânın ruhuna uygun. Kurabiyesini yemeseniz bile insanı gülümsetiyor.
Gençler ve öğrenciler için hoş bir buluşma noktası olmuş. Bir kulüp gibi yemeğin ardından Leman Sahne etkinlikleri, konserlerine geçilebiliyor.
İlk otellerini de Denizli’de açmışlar, arkası gelecekmiş...

GIDA İSRAFI YAŞAM İSRAFIDIR

Gıda israfına karşı savaşmak bizim de sorumluluğumuzdur diyen Grundig, “Respect Food” (Gıdaya Saygı) mottosuyla gıda israfının önlenmesine yönelik projelere destek veriyor.
2005’ten bu yana da dünyaca ünlü İtalyan şef Massimo Bottura’nın kurduğu bir gıda kültürü hareketi olan “Food for Soul”un sponsorluğunu üstleniyor.
Girişim Türkiye’de de “Ruhun Doysun” adıyla ve Mehmet Gürs’ün sözcülüğünde israfın önlenmesine yönelik programlarla felsefesini anlatıyor.
18 Nisan Çarşamba akşamı Milano’nun simge yapılarından biri olan Sforzesco Şatosu’nda “Food for Soul”a destek olmak üzere yardım gecesi düzenlendi.
Gecenin yemeklerini Bottura’nın yanı sıra İtalya’nın Michelin yıldızlı restoranı olan yedi şefi Andrea Berton (Borton), Enrico Cerea (Da Vittorio), Carlo Cracco (Cracco in Galleria), Antonio Guida (Seta), Giancarlo Morelli (Pomiroeu), Matias Perdomo (Contraste) ve Viviana Varese (Alice) yaptı.
Bottura’nın dediği gibi hepimizin amacı dünyayı daha güzel, daha iyi, daha yaşanabilir hale getirmek olmalı.
Bunun yolu da sadece kendi bütçemiz için değil tüm insanlık için israftan kaçınmak. Hiçbir şeyi yiyemeyecek kadar çok almamak ve çöpe atmamak...

Eski Tadında

Sağlıklı gıdalarla beslenme arayışında olanların çoğu piyasadaki eksikliği görünce kendini bir süre sonra girişimci olarak buluyor. Eski Tadında’nın öyküsü de böyle başlamış.
Balıkesir-Ovaköy’de çiftlikleri olan iki kardeş; bilgisayar mühendisi Okan Arı ve endüstri mühendisi Oya Arı Sezgin, arkadaşları Ozan Eke’yi de yanlarına alarak 5 yıl kadar önce ‘eskitadinda.com’u kurmuşlar.
Çocukluklarındaki ekmek, bulgur tadını bulmak için yerli tohum buğday ekerek yola koyulmuşlar.
Sonra da sıra zeytin ve zeytinyağı üretimine gelmiş.
Eski Tadında ekibi sitelerinde bulundurdukları her ürünü üretmiyor, kendileri gibi sağlıklı gıda peşinden giden ve kırsala yerleşen küçük üreticilerden oluşan ağ kurmuşlar.
Doğal ve mevsiminde toplanmış taze sebze ve meyveler, ekşi maya ekmekler, nohut, kuru fasulye gibi baklagiller, peynir çeşitleri, meyve-sebze kuruları, ormandaki ağaçlardan toplanan keçiboynuzlarından doğal yöntemlerle elde edilen pekmez, yerli susamdan üretilen tahin, doğal döngüsüne müdahale edilmeden yetişen zeytinlerden elde edilen soğuk sıkım zeytinyağı eskitadinda.com’da satılan ürünler arasında.
Oya Sarı “Doğru gıdayı insanlara ulaştırmaya çalışıyoruz” diyor.
Güvendikleri, tanıdıkları üreticilerle çalışsalar da ürünlerin analizini yaptırıp, pestisit kalıntısı, kostik olup olmadığını kontrol ettiriyorlar.

Yazının devamı...

Nisanda Adana’da olmalı...


Adana’yı ilk kez bu denli kalabalık gördüm. Oteller, restoranlar, sokaklar, parklar, müzeler her yer dopdoluydu.
THY ek seferler koymuştu.
Çevre illerden günübirlik gelenlerle birlikte katılımın 500 binin üzerinde olduğu söyleniyordu.
Kamu kurumları, yerel yönetimler, özel sektör ve sivil toplum kuruluşlarının işbirliğiyle turizme ve kent ekonomisine katkısı büyük projeler ortaya çıkabiliyor.
Vali Mahmut Demirtaş, Büyükşehir Belediye Başkanı Hüseyin Sözlü, Uluslararası Portakal Çiçeği Karnavalı Komitesi Başkanı ve Toyota Türkiye CEO’su Adanalı Ali Haydar Bozkurt, Ticaret Odası Başkanı Atila Menevşe, Seyhan Belediye Başkanı Zeydan Karalar, Çukurova Belediye Başkanı Soner Çetin başta olmak üzere birçok kurum ve kişinin payı büyük bu başarılı organizasyonda...




SADECE KOKUSU YETMEZ

Bu yıl altıncısı gerçekleşen Adana Portakal Çiçeği Karnavalı kapsamında ilk kez “Portakallı Lezzetler Yarışması” düzenlendi. Geleneksel Adana yemeklerinde portakal pek kullanılmaz. Bu yüzden de Portakallı Lezzetler Yarışması fikri çok hoşuma gitti. Park Zirve’de gerçekleşen, 100’e yakın portakallı yemeğin yer aldığı yarışma ‘sıcak yemekler’, ‘soğuk yemekler’, ‘tatlı’ ve ‘pasta’ olmak üzere dört kategoride yapıldı.
Jürisinde olduğum sıcak yemeklerde kebap ustası Vahit Şemi’nin portakallı kebabı, soğuklarda Eda Barutçu’nun portakallı mettusu, tatlılarda Orhun Atilla Dinkçioğlu’nun turunç sorbesi, pastalarda Saadettin Söğüt’ün portakallı pastası birinci oldu.
Sıcaklarda üçüncü olan portakal talaşında tütsülenmiş kuzu tandır, portakallı içli köfte ve portakal soslu uskumru da hem lezzeti hem de sunumuyla çok başarılıydı.

Kınalı Eller Kadın Kooperatifi

Tayyar Zaimoğlu, “Salmanbeyli köyü kadınları, Adana mutfağının hem en sevilen hem de unutulmaya yüz tutmuş yemeklerini sizler için yaptı, gidiyoruz” dediğinde böyle bir sofrayla karşılaşacağımı hayal etmemiştim.
Mehli (kaymak ve yoğurt kavurması), sembuske (ıspanaklı tandır börek), vartavit (kuru fasulye, ekmek, sarımsak ve tahinle yapılan bir cins humus) gibi birbirinden lezzetli yemeklerin yer aldığı sofra muhteşemdi. Karnımız doyunca sıra köyün ve yemeklerin hikayesine geldi.
Ziraat mühendisi Hüsniye Gül, üç yıl önce kendisi gibi yüksek eğitim imkanı bulan farklı mesleklerden 14 arkadaşıyla birlikte, kırsalda okuma şansı bulamayan kadınlara destek olmak amacıyla “Kınalı Eller Kadın Hareketi”ni başlatır. Bu sosyal sorumluluk projesi için 1920’li yıllarda Madama Çiftliği’nde çalışan işçilerin kurduğu Salmanbeyli köyünü seçerler. 30 kadına çevre bilinci, sağlıklı beslenme, doğal üretim, hijyen, doğru pişirme teknikleri, sunum gibi konularda eğitim verilir.



Ardından kadınların yaptıkları ürünleri satarak para kazanmasını sağlamak amacıyla Kınalı Eller Salmanbeyli Kadın Kooperatifi’ni kurarlar. Seyhan Belediyesi, sivil toplum kuruluşları ve bağışçıların desteğiyle köyde yemek imalathanesi inşa edilir.
Çok yakında internet üzerinden süt ürünleri, küncülü (susamlı) tandır yufka, basma peynir, salça, sebze kuruları gibi yöreye özgü ürünleri satmaya başlayacaklar. Bir sonraki hedef ise turistlere yönelik restoran açmak.
Gönüllü üniversite öğrencileri de köyün çocuklarına İngilizce dersi veriyormuş. Kadınlar geçen ay ilk kez tiyatroya gitmişler. Yaşlısından gencine kınalı elli tüm kadınları desteklemek hepimizin bu ülkeye borcu. Salmanbeyli kadınlarından haber aldıkça paylaşacağım...

Bir kültür elçisi

Adana’ya gidip de kenti için tam bir kültür elçisi gibi çalışan Tayyar Zaimoğlu’ndan söz etmeden olmaz. Çukurova Turistik Otelciler ve İşletmeciler Birliği Kurucu Başkanı Zaimoğlu, Adana’nın cazibe merkezi bir turizm destinasyonu olması, gastronomiyle ön plana çıkması için çalışıyor.
Turizmci bir aileden gelen Zaimoğlu yıllar önce Onbaşılar Kebap’ın isim hakkını almıştı. Onbaşılar Kebap, Yeşilçam Meyhanesi, Emirgan Sütiş’in yer aldığı Park Zirve Adana’nın yeme-içme ve eğlenceyi bir arada sunan en güzel manzaralı buluşma noktalarından biri.
Üçüncü kuşak Kaan Zaimoğlu da Amerika’da üniversite eğitimini yaptıktan sonra Adana’ya dönmüş. Babasının yolundan devam ediyor.
İncirlik Hava Üssü’nün içinde Onbaşılar Kebap’ın bir şubesini ve sağlıklı modern mutfak konseptli bir kafe açmış.

Onbaşılar Kanyon’da

Onbaşılar Kebap bu hafta sonu ünlü ustası Vahit Şemi ile birlikte Kanyon Escale’e konuk oluyor. İki gün boyunca şef Tevfik Alparslan ve ekibinin desteğiyle meze, kebap, içli köfte, peynirli pide, fındık lahmacun, humus ve cevizli kadayıf gibi yörenin ünlü yemekleri sunuluyor.
Keşke Vahit Usta yarışmada birincilik kazandığı portakallı kebabı da yapsa.

Mutluluk anları için

Şule ve Suat Kalfa, Adana’da 1820’li yıllardan bu yana altı kuşaktır tarımla uğraşan bir ailenin üyeleri.
Etrog Gıda Sanayi ve Ticaret adlı şirketleri var.
20 yıl kadar önce katıldıkları bir tarım fuarında farklı kültürlerin özel günleri için üretilen ürünleri görünce “Biz de mutluluk anlarını paylaşmaya katkı olacak tatlılar yapalım” diyerek yola koyulurlar. Arazilerindeki özel bir alana çeşitli narenciye fideleri dikerler.
Etnik ve Ruhani Narenciye Şekerlemeleri’ konseptiyle ürettikleri portakal, kan portakalı, kumkat, mandalina, limon ve bergamotlu tatlılarını Portakal Çiçeği Karnavalı sırasında tanıttılar.
Cedro, Vortan Garmir, Freya, Miryam, El Camino gibi Latince adlar verdikleri ürünlerde kimyasal ve koruyucu kullanmıyorlar, şeker oranları da çok dengeli.
Acı çikolataya, bir kek ya da dondurmaya da mükemmel eşlik edebilirler. Yakında uluslararası pazara çıkmak için şekerleme ve çikolata kaplı kuru meyve üretimine de başlıyorlar.

Paper Moon’a yeni bir soluk

İtalyan mutfağını en iyi temsilcileri arasında olan Paper Moon aynı zamanda İstanbul’un 22 yıldır popülerliğini sürdüren ender restoranları arasında. Bu başarıda müdavimlerinin sadakati kadar şef Giuseppe Pressani’nin de payı büyük. Ama tabii ki arada değişiklikler de gerekiyor. İlkbahar sezonunun ilk yeniliği konuk şefler ve onların hazırlayacağı özel menüler.
İlk konuk İtalya’nın dünyaca ünlü danışman şeflerinden Milanolu Andrea Sposini.
Çarşamba günü Sposini imzalı yemekleri deneyimledik.
Menü limonlu ılık patates ve beyaz trüflü kerevit, enginar ve karidesli kahveli fettucini, roka pestosu üzerinde 52 derecede pişmiş somon ve tatlı zeytinyağlı elma tatlısından oluşuyordu.
Şef mutfağını modern tekniklerle geleneksel yemeklerin yorumu olarak tanımlıyor. 16 Nisan’a dek servis edilecek menünün ana yemeği her gün değişecekmiş.
Umarım en sevilen yemeklere daha sonra ana menüde de yer verirler.
Benim favori tabağım sote edilmiş enginar, biberle ızgara edilmiş karidesle servis edilen kahveli makarna oldu...

 

Yazının devamı...

Fransa’nın gözde restoranı Datça koyunda...

Daha önce Türkiye’ye gelmiş miydiniz?

- Hayır, bu projeyle Türkiye’ye ilk kez geliyorum. Hedefim her zaman farklı Akdeniz ülkelerinin mutfaklarını tanımak ve oralarda çalışmaktı. Türklerin yemek tutkusu beni çok etkiliyor. Akdeniz mutfakları ve Fransız mutfağından edindiğim deneyimleri Türk mutfağına ve özellikle de D Maris Bay misafirlerine yansıtmak istiyorum.

La Guerite çok özel adalarda yer alıyor ama bir başka doğa harikası olan Datça koyunu görünce ne hissettiniz?

- Bayıldım... D Maris Bay’in Datça koyuna bakan balkonundan mekâna ayrılan alanı gördüğümde gerçekten âşık oldum. O an aklıma Cannes’daki La Guerite’i ilk gördüğüm an geldi. 

Menü aynı mı olacak? Malzeme farklılıkları sorununu nasıl çözeceksiniz?

- Tabii ki menümüzde burası için özel dokunuşlar olacak. Türkiye’nin kendine has lezzetlerini kullanmam gerekiyor ve aynı zamanda bu yerel ürünleri diğer mekanlarımın menülerine de aktarmak istiyorum. St Barth’daki La Guerite’de de yerel ürünleri alıp menülerime entegre etmiştim. Aynı şeyi D Maris Bay’de de yapacağım. Benim için en önemli malzemelerden biri olan sızma zeytinyağı konusunda sorun yaşayacağımı hiç sanmıyorum. Bir Yunanlı ve Akdenizli olarak deniz ürünlerini de sebzeyi de kullanmayı çok seviyorum. Benim için asıl önemli olan malzemelerin taze ve kaliteli olması. Malzemelerin hiçbiri daha önceden kesilmiyor ve pişirilmiyor. Hazırlandığı anda servis yapmak da bizim için çok önemli.

Mutfak şefi kim olacak? Doğal olarak hep burada olamayacaksınız...

- Her ay buraya geleceğim. Son 4 yıldır beraber çalıştığım mutfak şefi ve ekibimizden dört kişi D Maris Bay’de olacak.

Yemek, müzik ve eğlence bütün dünyada olduğu gibi Türkiye’de de yükselen bir trend. Nasıl bir ortam olacak, biraz anlatır mısınız?

- Tabii ki... La Guerite sadece bir restoran değil, bizim için eğlence de çok önemli. Eğlenceye sirtaki ile başlıyoruz. Farklı ülkelerden, her yaştan misafirin hissettiği gibi o anı yaşayacakları bir ortam yaratmayı hedefliyoruz. Cannes ve St Barth’da olduğu gibi Türkiye’de de yemekten servis kalitesine ve müziğe kadar hepsi gerçekten misafirlerin beklentileri düşünülerek oluşturuluyor. Aynı zamanda La Guerite ruhu denilince akla ilk gelen mekâna bir tekneyle gelmek oluyor. Bu da maceranın bir parçası haline geliyor.

Kariyerinize nerede başlamıştınız? 

- Kariyerime öğrenci olarak Hilton Atina’da başlamıştım. Ardından Korfu Adası’nın en iyi restoranında çalışma fırsatı buldum. Daha sonra Atina’da Michelin yıldızlı restoranlarda üç yıllık bir deneyimim oldu. Yurtdışına çıkmaya karar verdim, İtalya, İspanya ve Viyana’da çalıştım. Yolum ta ki La Guerite ile kesişene dek. La Guerite benim için bir liman oldu ve oraya da demir attım.

Soyadınız Kioroglou, ailenizin köklerinde Türkiye’den göç edenler var mı?

- Evet, Kapadokya ve İzmir’den gelen köklerimiz var ve gördüğünüz gibi buraya geri dönmenin bir yolunu buldum!

Anadolu’nun dört bir yanından yöresel lezzetler

İstanbul’da birçok restoranın menüsünde farklı bölgelerden gelen yerel malzemelerle yapılan yemekler yer almaya, yöresel mutfaklar tanıtılmaya başladı. Hilton İstanbul Bomonti The Globe Restoran’ın altı ay servis edecekleri yeni menüsü yedi bölgeden coğrafi tescilli ürünlerle yapılmış yemeklerden oluşuyor. Bu proje için 63 kişilik mutfak ekibi, Türk mutfağı konusunda deneyimli şef Mustafa Demir ve Hüseyin şef yönetiminde iki aydan fazla çalışmış.

12 soğuk, 6 sıcak, dört ana yemek ve iki tatlı çeşidinden oluşan menüde 7 bölgeden 16 farklı ilin hem çok sevilen hem de gün yüzüne çıkmamış yemekleri bir arada yer alıyor.

Tüm soğuk ve sıcak mezeleri, ana yemeklerden sekiz saat kısık ateşte pişmiş dana kaburgayı ve fırın sütlacı projeye danışmanlık yapan Sedef İybar ve şeflerle birlikte tattık. Mezeler özünden koparılmamış, malzemeler, baharatlar son derece dengeli kullanılmış. Sunumları da lezzetleri de çok başarılı.

 Kastamonu mutfağına Four Seasons zarafeti

Sultanahmet Four Seasons her gidişimde keşke daha çok gelebilsem dediğim gustosu yüksek bir yer. 15 Nisan’a dek restoran menülerinde Kastamonu yemekleri yer alıyor. Kastamonu’daki İksir tesislerinin ve Four Seasons’ın şeflerinin işbirliğiyle çok hoş bir menü ortaya çıkmış.

Kastamonu pastırması ile ünlüdür ama cevizli siyez unlu erişte, orman mantarlı karışık ot kavurma, tavuklu banduma, kel simitli tirit kebabı gibi yemekleri de iyi yapılırsa çok lezzetli oluyor.

 Yeni Lokanta 5 yaşında

 Civan Er, beşinci yılını tam da kendine ve tarzına yakışan bir biçimde sessiz sedasız müdavimleriyle, dostları ve arkadaşlarıyla beraber kutladı. Kaymaklı kuru vişneli pancar, çiğ köfte tartar, çim çim karidesli mantı eşliğinde sunulan deniz levreği gibi imza yemekler her zamanki gibi hem yaratıcı hem estetik hem de çok çok lezzetliydi. Umarım 10’uncu, 20’nci yılını da birlikte kutlarız...ivan Er’in sahibi ve şefi olduğu Yeni Lokanta, açıldığı günden bu yana İstanbul’da geleneksel Türk mutfağının özüne dokunmadan yorumlandığı az sayıdaki yaratıcı şef mutfağı örnekleri arasında ilk sıralarda yer alır.


 

 

 

Yazının devamı...