GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Kahraman babanın kahraman çocukları

Askerlik sonrası İzmir Kemeraltı’nda kalıpçılık serüveni başlar. Rafet Kahraman, savaş döneminde askeriyeden gelen taleple de yağ keçesi üretimine yönelir. 1964’te global bir traktör markasının Rafet Kahraman’ın kapısını çalmasıyla işler büyür. Bir dönem yaşanan grevler nedeniyle Kahraman, bir yıl üretime ara verir. Tekrar işleri büyütmek için ortaklık yoluna gitse de ortağın iflasıyla sıkıntılar artar. 80’lerde ikinci kuşaktan Coşkun Kahraman’ın işe dahil olmasıyla Tokez güç kazanır. 90’lı yıllarda ise Suha Kahraman’ın sürece dahil olmasıyla Rafet Kahraman’ın kurduğu Tokez yönünü yurtdışına çevirir. Bugün ikinci ve üçüncü kuşağın yönetimindeki Tokez Yağ Keçeleri, otomotiv sektörüne yönelik ürettiği sızdırmazlık elemanlarını 55’e yakın ülkeye ihraç ediyor. Gündemde ise yeni ürün ve tesis var.

TOKEZ... 1955’ten bu yana onca sıkıntılı sürece rağmen ayakta kalmayı başaran bir kurum. Aşırı büyümek yerine esnek üretim modeliyle katma değerli ürünlere odaklanarak sektörünün hızlı balığı. Tokez Yağ Keçeler A.Ş.’nin ikinci kuşak temsilcilerinden İşletme Müdürü Suha Kahraman, şirketin kuruluş hikayesini ve geleceğe dair planlarını anlattı. İşin kahramanının baba merhum Rafet Kahraman’ın olduğunu söyleyen Suha Kahraman, şöyle devam etti:


İLK ÜRÜN BİSKÜVİ KALIBI
“Babam 7 yaşında dedemle birlikte Macaristan’dan İzmir’e gelir. Dedem Macaristan’da hem marangozluk hem de imamlık yapar. İzmir’e geldiğinde de dede marangozluk deneyimini tahtadan tarım ekipmanları yaparak kullanır. Babam ise okumayı tercih eder. Sivas’ta teknik lise okur. Lisenin ardından öğretmen olmak için iki yıl daha okur. Sonrasında ise üç yıllık bir askerlik süreci olur. Önce Almanya’da eğitim alır ve sonra döndüğünde topçu birliğinde top tamiri yapar. Baba Rafet Kahraman askeriyede edindiği bilgi birikiminden hareketle asker arkadaşıyla kalıpçılık üzerine İzmir Kemeraltı’nda 1944’te dükkan açar. Gelen talebe göre de ilk ürün bisküvi kalıbı olur.”


KÜÇÜK BİR ATÖLYEDE BAŞLAR
Zaman içinde farklı kalıplarla işin geliştirildiğini anlatan Suha Kahraman, savaş yıllarıyla birlikte askeriyeden gelen çağrıyla babasının Ankara’ya gittiğini söyleyerek, “O yıllarda birçok üründe sıkıntı vardır. Bir masanın üzerinde onlarca askeri araç parçası konur. Ve katılımcılardan uzmanlıkları dahilinde bu parçaları üretmesi istenir. Babam Rafet Kahraman da kalıptan yola çıkarak yağ keçesini seçer ve 1955’te Tokez ile küçük bir atölyede yağ keçesi üretimine başlar. Kemeraltı Kestane Pazarı’nın ardından Tokez, Karabağlar’a taşınır. Baba ilk başta Kahraman ismiyle markalaşmak ister, ama çevresi buna karşı çıkar. O yıllarda Bulgar, Macar ve Çek ürünlerine karşı pozitif bir algı vardır. Dedemin lakabı Macarca sert ve ters anlamına gelen ‘Tokez’dir. Babam bundan yola çıkarak troleybüs, otobüs, kamyon, endüstri ve zirai keçeler mantığıyla Tokez olarak belirler” diyerek markanın ortaya çıkış sürecini paylaştı.


SIKINTILI GÜNLERİN ARDINDAN
1964’te global bir traktör markasının Tokez’in kapısın çalmasıyla da işlerin büyüdüğünü ve kalite standartlarının geliştiğini söyleyen Suha Kahraman, hikayenin devamını şöyle aktardı: “Zamanla farklı markalar gelir. Tabii, sıkıntılı günler de yaşanır. Grevlerin olduğu yıllarda fabrika bir yıl kapalı kalır. Daha sonra işleri büyütmek için ortaklık yoluna gidilir, ama o ortak batınca da sıkıntı daha da büyür. Kimya mühendisliği okuyan ağabeyim Coşkun Kahraman’ın 1980’lerde şirkete gelmesiyle Tokez toparlanır. Ben ise işletme mezunuyum, finansman üzerine mastır yaptım. Fabrika üretim mühendisliği okudum. Bir dönem profesyonel öğrenciydim. Amerika’da bankacılık yaptım. Açıkçası aile şirketine dönmeyi pek düşünmüyordum, ama bir gün Amerika’da bizim yağ keçeleri karşıma çıkınca fikrim değişti. 1996’de işe dahil oldum. O ana kadar üretimin yüzde 3’ü ihraç ediliyordu. Benim şirkete katılmamla yönümüzü yurtdışına çevirdik. Bugün Torbalı’daki tesisimizde kamyondan traktöre birçok önemli marka için yağ keçesi ve sızdırmazlık ekipmanı üretiyoruz, bunun yüzde 95’ini ihraç ediyoruz.”


SEKTÖRÜNÜN
HIZLI BALIĞI

ÜRÜNLERİN yüzde 80’nin ana tedarikçilere gittiğini söyleyen Suha Kahraman, Almanya’dan İtalya’ya Amerika’dan Çin’e kadar 55 ülkeye ihracat yaptıklarını söyleyerek, “Bizi bu sektörde farklı kılan yanımız esnek üretim modelimiz. Avrupa’daki üreticiler yüksek montanlı üretim yaptıkları için hantallaşmış durumda. Biz çok büyümek istemiyoruz. Niş ve katma değeri yüksek ürünlere odaklanmış durumdayız. Sipariş için bir hafta içinde kayıp çıkarıp, müşteriye numune gönderebiliyoruz. Bu hızlı yapı bizi rakiplerimizin önüne geçiriyor. Çok yönlü ihracatımızla birlikte de artık krizlerden de etkilenmiyoruz” diyor.

 

İKİNCİ FABRİKA GELİYOR

GÜNDEMDE yeni bir tesis yatırımının olduğu bilgisini veren Suha Kahraman, “Bu yeni tesis de yine Torbalı’da olacak. Burada daha çok katma değerli üretim ve Endüstri 4.0 kapsamında AR-GE merkezi de kuracağız. Biz ilk başladığımız yıllarda yağ keçesini adından da anlaşılacağı üzere keçeden yapıyorduk. Bu zamanla kauçuğa dönüştü. Şimdi ise farklı plastiklerle yapılıyor. Buna odaklanacağız. Yağ keçesi ve sızdırmazlık elemanlarını verdiğimiz iki büyük firmanın testlerini de İzmir’de yapıyoruz. Bu önemli bir artı. Bunu daha da geliştireceğiz” diyerek planlarını aktardı.

KISA KISA

* Suha Kahraman, üretim çeşitliliğine bağlı olarak yılda ortalama 10 milyon adet ağır vasıta ve traktör yağ keçesi ürettiklerini paylaştı.

* Tokez’in bir aile şirketi olduğunu söyleyen Suha Kahraman, “İkinci kuşaktan ağabeyim, ablam ve ben varız. Üçüncü kuşaktan ise iki yeğenim bulunuyor. Ağabeyim üretime, ben ise ağırlıklı pazarlama ve ihracata bakıyorum” diyor.

Yazının devamı...

Depodan Milano’ya

 

Bir yandan üniversiteye devam eder, diğer tarafta ise profesyonel iş hayatında basamakları birer birer çıkar. Tuğba Hazar, 10 yıllık profesyonel hayatın ardından da babasının sağlık sorunları nedeniyle aile şirketine dönüş yapar. Hazar, fason üretim yapan ve sıkıntılı günler yaşayan aile işletmesinden ihracatçı bir şirket çıkarır. Tuğba Hazar, İzmir’de kurduğu Tuline Tekstil ile bugün İtalya’dan Hollanda’ya birçok Avrupa ülkesindeki kadınları giydiriyor. Hollandalı müşterisiyle de ortaklık kurarak mağazalaşma yoluna giden Hazar, Milano’ya ise ofis açtı. Önümüzdeki yıllarda kendi markasıyla İtalya’da mağazalaşmayı hedefleyen Tuğba Hazar’ın gündeminde ayrıca kilolu kadınları giydirmek var.

 

TUĞBA Hazar... Babasının ‘insanlar anne ve babadan patron olmamalı’ sözünden hareketle zor olanın peşinden giderek başarıyı yakalayanlardan. Karşısına çıkan her sıkıntının üstesinden mücadeleci kişiliğiyle gelen Tuline Tekstil’in kurucusu Tuğba Hazar ile girişimcilik hikayesinden gelecek planlarına birçok konuyu konuştuk. 1979 İzmir doğumlu olan Tuğba Hazar, ailesinin tekstil sektöründe faaliyet gösterdiğini söyleyerek, şöyle devam etti:


PES ETMESİNİ BEKLİYORLARDI
“Okul sonrası annemin yanına zorunlu ziyaret ve beklemelerin dışında aile işiyle bir bağım yoktu. Dokuz Eylül Üniversitesi İşletme Bölümü’nü kazandım. Üniversite hayatıyla birlikte de benim hikayem başlamış oldu. Üniversite sürecinde yaz tatillerinde çalışmak istiyordum. Aile kanalıyla alanında çok iyi bir tekstil firmasında 1996’da staja başladım. Şirket sahibi de beni bir depoya verdi. Burada iki depocu, bir tartı ve tonlarca kumaşla iş hayatına adım atmış oldum. O ana kadar hiçbir iş tecrübem olmamıştı. Kumaşları bilmiyorum. Kumaşları öğrenmek için binalar arasında mekik dokudum. Ve o yaz sıcağında üç hafta içinde o depoyu saydım ve istifledim. Patron benim pes etmemi beklerken yorucu üç haftanın sonunda çok iyi bir iş çıkardım.”


ANNE BABADAN PATRON OLMADI
Tuğba Hazar’ın depo performansı profesyonel iş hayatında yeni bir kapı açar. Haftanın iki günü asistan olarak işi başladığını anlatan Hazar, “O şirket bana iyi bir okul oldu. Nakıştan baskıya her departmanda çalıştım. Müdür yardımcılığına kadar yükseldim. Babamın kalp krizi geçirmesiyle de artık aile şirketine dönme zamanımın geldiğini düşündüm. Babamın ‘insanın kendisi bir şeyler başarmalı, anneden babadan patron olmamalı’ sözünden de hareketle Tuline Tekstil’i kurdum. Aile şirketi fason odaklı çalışıyordu. 2007’de yaşanan kriz nedeniyle iş yaptıkları bir kaç firmanın Türkiye’den çıkma kararı alması, aile işletmesini de sıkıntıya soktu. 300 çalışanın işi de tehlikeye girince, yeni arayış kaçınılmaz oldu. Çevremdeki firmalara koleksiyon hazırlamaya başladım. 150 kişilik ekibe makineleri vererek yeni bir şirket kurmalarını sağladım ve bize fason üretime başladılar. Kalan ekibi benim şirketime alarak ihracata başladık” diyerek ilk yılın sonunda Tuline Tekstil’in 1 milyon dolar ihracat yapan bir şirket haline geldiğini paylaştı.


MODANIN KALBİNE OFİS AÇTI
Bugün tamamen ihracat ağırlıklı çalıştıklarını söyleyen Tuğba Hazar, üretimin yüzde 60’nı İtalya’daki önemli markalara ihraç ettiğini söyledi. Hazar, şöyle devam etti: “İtalya’nın yanı sıra Hollanda ve birçok Avrupa ülkesine koleksiyon ihracatı yapıyoruz. Bir süredir de mağaza açma fikrim vardı. Bu ağırlıklı Hollanda’da mağazaları da olan müşterimizin hoşuna gitti. Ve 2 yıl önce ortak olduk. Franchise dışında şu an ortaklı Hollanda’da üç mağazamız bulunuyor. 2018 Eylül’de ise Tuline olarak modanın kalbi Milano’da ofis açtım. Orada bir tasarımcımız bulunuyor. Tuline olarak odağımız ise kadınlar. Smart casual kadın giyim üzerine çalışıyoruz. Kapıların kapandığı, ürün satamadığım, fuarlardan eli boş döndüğüm çok zor günleri geçerek buralara geldim.”

 
KİLOLU KADINLARI DA GİYDİRECEK

“PERAKENDE ayağında büyümeyi hedefliyoruz” diyen Tuğba Hazar, “Burada da iki kanalda ilerlemeyi planlıyorum. Birincisi ortağımla Hollanda’nın dışında Belçika ve Almanya’da da olmak gibi hedeflerimiz bulunuyor. Her yıl 6 mağaza öngörümüz var. Sonuçta bu mağazalar büyüdükçe Tuline de büyüyecek. Çünkü, mağazada yer alan ürünlerin yüzde 90’ı bizden. Şu an mağazacılığı öğreniyorum. Asıl amaç ise Tuline markasıyla da mağazalaşmak. Burada da hedef pazar ofis açtığımız İtalya. Konsept olarak da büyük beden yapmak gibi planım var. Kilolu kadınlarda şık ve güzel giyinmek istiyor. Bu talebe cevap vermek istiyorum” diyor.

 
EKİBİN YAŞ
ORTALAMASI 25

TEKSTİLDE ekibin çok önemli olduğunu söyleyen Tuğba Hazar, şunları aktardı: “Kadromuzda 12 tekstil mühendisi var. Tasarımcılarımızın tamamı üniversite mezunu. Oldukça da genç bir kadroyla çalışıyoruz. Yaş ortalamamız 25. Burada da başarıyı getiren bir faktör de herkes kendi işinin patronu gibi çalışıyor. Ve herkes her departman hakkında bilgi ve deneyim sahibi. Bu esnek yapıyla büyüyoruz.”

KISA KISA
* Ayda 300 bin parça ürettiklerini söyleyen Tuğba Hazar, ihracatta gümüş madalya sahibi olduklarını söyleyerek, “Sektörümüzde Ege’de ilk 28 içinde yer alıyoruz” diyor.

Yazının devamı...

Tuza adanmış hayatlar

Çevreden gelen taleplerle de bir süre sonra ana işi tuz olur. İşin büyümesiyle de İsmail Uyar, Soma’dan İzmir’e taşınır. Çamaltı Tuzlası’ndan kayıklarla gelen tuzu 1943’te Kemeraltı’nda satışa sunar. 1968’de Çiğli, 1989’da ise Menemen’deki tesislerinde yoluna devam eden Yaşat Tuz, bugün Hindistan’a bile ihracat yapıyor. Sektörde hayata geçirdiği ilklerle de tanınan Yaşat Tuz’un yönetimdeki üçüncü kuşak ise Salted Goods markasıyla gurme şef tuzlarını üreterek bayrağı daha da yukarı taşıdı. İhracata da başlayan üçüncü kuşak, yeni ürünleriyle dünya markası olmayı amaçlıyor.

 

YAŞAT Tuz... Geçmişi 40’lı yıllara dayanan, zaman zaman sıkıntılı günler yaşasa da kuşaklar arası uyum ve dayanışmayla bugünlere gelmeyi başaran bir şirket... Bugün zeytinden turşuya birçok tarımsal üründe önemli bir ihracatçı konumuna gelen Ege’nin başarısında tuzu olan Yaşat Tuz’un kuruluş öyküsünü ve gelecek planlarını üçüncü kuşaktan Yağız Uyar ile Selim Gürses’ten dinledik. İşin fitilini dede İsmail Uyar’ın ateşlediğini söyleyen Yağız Uyar, şöyle devam etti:


TATLIDAN TUZLUYA
“Dedem Soma’da zeytin bahçeleri olan, ticaretle uğraşan biri. Bunun yanında baba mesleği helvacılığı da yapıyor. Tabii, helvanın ana maddelerinden biri susam. Susamı kabuğundan ayırmak için tuz kullanılıyor. İzmir’den tuz getiriyor. Soma’da da demiryolunun yanında bulunan arsasına ihtiyacı olan bu tuzu boşaltıyor. Tabii, çevresinden de tuz talebi geliyor. Zamanla tuzun helvadan daha fazla kazanç getirdiğini görünce odağını buraya kaydırıyor. Bir süre sonra da işin kaynağı olan İzmir’e taşınma kararı alıyor.”


İZMİR’DEN TÜRKİYE’YE
Dede İsmail Uyar’ın Soma’dan İzmir’e taşındığını aktaran Yağız Uyar, “Dede Kemeraltı’nda 1943’te bir dükkan açıyor. Tabii, o yıllarda tuz Çiğli’deki Çamaltı Tuzlası’ndan çıkarılıyor. Nakliyede de kamyon olmadığı için Tuzla’dan çıkan tuzlar kayıklar aracılığıyla deniz yoluyla Konak Pasaport’a getiriliyor. Oradan da dede at arabalarıyla götürdüğü tuzu dükkanındaki değirmende öğüttükten sonra paketleyerek satışa sunuyor. 1968’de Kemeraltı’ndan ayrılarak Çiğli’de büyük bir yere taşınıyor. O döneme kadar Tuzla’da tuz hep denizden satılıyor, karadan hiç satış yok. Kamyonetin çıkmasıyla da dedem bir tane ediniyor. Tuzla’dan ilk kez karadan tuz alan kişi oluyor” diyerek tren istasyonun yanında yer alan İsmail Uyar Tuz Fabrikaları ile Türkiye’nin dört bir yanına tuz gönderildiğini paylaştı.


HER KUŞAKTAN BİR TAŞ
Bir süre sonra ikinci kuşağın işe dahil olduğunu dile getiren Yağız Uyar, hikayenin devamını şöyle aktardı: “İkinci kuşaktan babam Yaşat Uyar ile amcam Mehmet Nazif Uyar, önce tuzu pakete koyuyor. 1980’de de özellikle kaşar peynirinde kullanılan tuzu üreterek sektörde bir ilke imza atıyorlar. Yemekliğin yanına sanayi tuzu da ekleniyor. Uyar markasıyla yol alınıyor. 70’lerin sonunda amelelik yaparak ben de işe dahil olmaya başladım. 1989’de ise Çiğli’deki fabrikayı Menemen’e taşıdık. Hacettepe İşletme’yi bitirdikten sonrada 90’larda resmen işe dahil oldum. Kapasiteler arttı. Özel sektörde bir süre çalıştıktan sonra halamın oğlu Selim Gürses takıma katıldı. En son ise amcamın oğlu Eren Uyar geldi. Üçüncü kuşak hem teknolojiyi hem de aile geleneğiyle sektörde birçok ilke imza attı. 20 yıl özel sektörde çalışan eşim Özge Uyar’ın da aramıza katılmasıyla Salted Goods ortaya çıktı. Mevcut ürünlerimizin yanında gurme şef tuzuyla da yeni bir kulvar açtık.”

 
FRANSIZ VE
İNGİLİZLERDEN
SONRA BİZ

GENLERİNDE sürekli yenilik, ilkler ve farkındlık yaratmak olan ailenin yeni aktörü Salted Goods’un ortaya çıkış öyküsünü Yağız Uyar, şöyle aktardı: “2010’da Amerika’da seyahatimizde gittiğim küçük tuz dükkanı ufkumu açtı. Dünyanın birçok yerinden gelen tuzlar vardı. Biz yüksek montanlı işlere imza atıyorduk. Fiyatları da bizim çok çok üzerindeydi. Ton fiyatına sattığım ürünlerin hepsi de çok nitelikliydi. Daha çok İngiliz ve Fransızların üretip dünyaya pazarladığı gurme şef tuzu dediğimiz yaprak tuzu üretmeyi kafaya koyduk. Uzun araştırmalar ve çalışmaların sonunda 2015’te piyasaya ürünü sunduk. Şu an trüf mantarından kuru domatesliye kadar 7 çeşit çeşnili tuzumuz var.”

 
HEDEF DÜNYA MARKASI

ONLİNE satışın yanında perakendede ise Türkiye’deki seçkin şarküteriler aracılığıyla tüketiciyle buluştuklarını söyleyen Selim Gürses, ayrıca restoran, kafe ve otellerin yer aldığı HoReCa pazarına da ürün verdiklerini paylaştı. 1943’ten bu yana sürekli deniz tuzuyla yol aldıklarını dile getiren Gürses, “Düne kadar ağırlıklı Fransız ve İngilizlerin yaptığı bir ürün olan yaprak tuzda artık biz de Salted Goods ile varız. İç piyasanın yanı sıra Rusya, Norveç, Almanya ve Japonya’ya ihracatımızı var. İthalatı kestiğimiz gibi döviz de kazandırıyoruz. Hedefimiz burada dünya çapında bilinir bir marka olmak. İsmail Uyar Tuz Fabrikaları zaman içinde Yaşat Tuz A.Ş. oldu. Yaşat Tuz ise Rusya ve Hindistan’a ihracat yapıyor. Hatta Hindistan’a giden tuzlarımız buradan dünyaya yayılıyor” diyor.

KISA KISA

* Yaşat Tuz’un 70 bin, Salted Goods’un ise 12 ton yıllık kapasitesi olduğunu söyleyen Selim Gürses, “Yaprak tuz katma değerli bir ürün ve mevcut tuzlarımızla arasında ciddi fiyat farkı var” diyor.

* Yağız Uyar, Yaşat Tuz’un üçüncü kuşağın görevde bulunduğu bir aile şirketi olduğunu söyleyerek, “Ben genel müdür pozisyonundayım. Kimya mühendisi olan Selim Gürses ise üretimden sorumlu. Eren Uyar ise pazarlamada” diyerek herkesin görev alanının belli olduğunu aktardı.

Yazının devamı...

Dünyayı ısıtıyorlar

Mehmet Çetinel ve Haluk Cengizalp, üniversitenin ardından da tesisat projeleri çizerek kariyerlerine yön verir. İki ortak, 80’lerin başında güneş kolektörü üretimiyle sanayiciliğe adım atar. Sürekli çağın ihtiyaçlarını takip eden ikili, zamanla hidrofor, kat kaloriferi, panel radyatör ve kombiyle MAKTEK’in üretim serüvenini çeşitlendirir. Bugün ikinci kuşağın da görev aldığı ve İzmir’den 40’ı aşkın ülkeye ihracat yapan MAKTEK’in hedefinde ise tasarrufu ve teknolojiyi merkezine alan ürünler yer alıyor. 

MEHMET Çetinel ve Haluk Cengizalp... Üniversite yıllarında başlayan arkadaşlığı iş alanında da ortaklıkla perçinleyen ve zaman içinde karşılarına çıkan tesadüfleri fırsata çeviren iki başarılı isim. Rekabetin yoğun olduğu ısıtma sektöründe, aralarında yaptıkları görev dağılımıyla piyasanın ihtiyacı olan ürünleri geliştirerek 41 yılı geride bırakan iki girişimci. İkinci kuşaktan genel koordinatör Sibel Çetinel Gürbüz de MAKTEK’in kuruluşu hikayesini ve geleceğe dair planlarını anlattı. MAKTEK’in ortaklarından Haluk Cengizalp’in memur, babası Mehmet Çetinel’in ise çiftçi bir ailede yetiştiğini anlatan Sibel Çetinel Gürbüz, şöyle devam etti:


GÜNDÜZ İŞ AKŞAM OKUL
“Dedem, babamın çiftçi olmasını istediği için okumasını hiç istemez. Ama o bütün zorlukları aşarak Ege Üniversitesi Makine Mühendisliği’ni kazanır. Burada da yolu Haluk Cengizalp ile kesişir. Sıra arkadaşı olurlar. İkisinin ortak özelliği de ailelerinden herhangi bir destek görmemeleri. Hal böyle olunca da bu ikilinin çalışmaktan başka çareleri yoktur. Birinci sınıftan itibaren proje çizerek elde ettikleri parayla ayakta kalmaya çalışırlar. İkinci öğretim oldukları için de geceleri okulun bitmesi için emek sarf ederler.”


BİZ BUNU ÜRETİRİZ DEDİLER
Üniversitenin ardından da Mehmet Çetinel ve Haluk Cengizalp’in kariyerlerine MAKTEK isimli bir firmaya kalorifer tesisat projeleri çizerek devam ettiğini aktaran Sibel Çetinel Gürbüz, “O dönem iş disiplinleri ikiliye daha fazla iş getirir. Zorlu şartlar içinde bir süre sonra da ofis açarlar. Yerli ve yabancı çeşitli firmaların bayiliğini alarak ticari faaliyetlerini sürdürürler. Soyadlarından Alpel Teknik Tesisat 1977’de doğar. Tesisat işleri yaptıkları dönemde de güneş kolektörlerinin bolca kullanıldığı bir sürece tanıklık ederler. Bir süre sonra ‘biz bunu üretiriz’ diyen iki ortak, İzmir Pınarbaşı’nda 30 metrekarelik bir yerde güneş kolektörü üretimine başlar” diyerek sanayicilik serüveni ortaya çıkış sürecini paylaştı.


GÜNEŞ KOLEKTÖRÜNDEN KOMBİYE
Bu süreçte iki ortağın bir görev dağılımına gittiğini anlatan Sibel Çetinel Gürbüz, hikayenin devamını şöyle aktardı: “Babam pazarlamaya, Haluk Cengizalp ise üretime odaklanır. MAKTEK firmasının kurucusunun yaşlanmasıyla da onun isim hakkını alarak markaları yaparlar. Bir süre sonra güneş kolektöründe rekabetin artmasıyla yeni arayışlara girilir. Ve mazotlu kazanda alanındaki boşluğu görerek bu ürünün üretimine odaklanırlar. Ardından kazanı tamamlayan panel radyatörü de üretme kararı alırlar. Tabii, yeterli sermaye olmadığı için de çevrelerindeki bayileri işe ortak ederek ikinci bir tesis kurulur. Mazotlu kazan üretimi de doğalgaz devriyle azalır. 90’ların sonunda kombi üretimine başladık. Zamanla portföyü geliştirdik. Kömürle, odunla çalışan kalorifer kazanlarını ürün gamımıza kattık. Endüstriyel, cafe-restoran ısıtıcılar dahil oldu. Bugün merkeziden bireysel ısıtmaya kadar akla gelebilecek hemen hemen her şeyi üretiyoruz. Doğalgazın kombinin yanına elektrikliyi ekledik. 90 kişilik bir ekiple yolumuza devam ediyoruz.”

 
ÇİN’E PANEL RADYATÖR

İZMİR Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde (İAOSB) bulunan tesislerde katı yakıtlı kat kaloriferi ile kombi kısmında yıllık 50 ile 55 bin adet cihaz ürettiklerini söyleyen Sibel Çetinel Gürbüz, panel radyatörde ise bu kapasitenin bir milyon olduğunu paylaştı. Sibel Çetinel Gürbüz, “2017’de üretimin yüzde 55’i ihraç edildi. Bu yıl bu oranın daha da artacağını tahmin ediyoruz. 40’ı aşkın ülkeye ihracatımız var. En fazla ihracat yaptığımız yerlerin başında ise Çin geliyor. Çin’e panel radyatör ihraç ediyoruz. Bu ürünler orada lüks konutlarda kullanılıyor. Bugün Türk iklimlendirme sektörünün dünyada, özellikle orta segmentte iyi bir karşılığı var. Bu alanda kalite ve fiyatıyla rüştünü ispatlamış durumda” diyor.

 
SİZİ TANIYAN CİHAZLAR GELİYOR

İAOSB’deki iki fabrikaya ek üçüncü bir alanda da yatırım çalışmalarının sürdüğü bilgisini veren Sibel Çetinel Gürbüz, gelecekle ilgili planlarını şöyle aktardı: “Bu üçüncü tesiste bir AR-GE merkezi kurmayı planlıyoruz. Bizde standart ürünlerin yanı sıra dönemin ihtiyaçlarına cevap veren akıllı cihazlar da var. Müşterinin beklentisine göre de ürün geliştiriyoruz. Bugün iklimlendirme sektörünün odağında, artan enerji maliyetleriyle birlikte tasarruflu ürünler yer alıyor. Ayrıca, tüketici artık her şeyin otomatik olmasını istiyor. Biz de buna odaklandık. Yapay zeka mantığıyla kullanıcısının tüm beklentilerine göre hareket eden cihazlar üzerinde çalışıyoruz.”

 
BABALARININ İZİNDEN

HALUK Cengizalp ile Mehmet Çetinel’in ortaklığıyla kurulan MAKTEK’te bugün ikinci kuşak da işbaşında. Sibel Çetinel Gürbüz, “Uluslararası ilişkiler mezunuyum. 5-6 yıl İstanbul’da uluslararası bir şirkette deneyim kazandıktan sonra MAKTEK ailesine katıldım. Ortağımız Haluk Cengizalp’in oğlu Buğra, makine mühendisliğini bitirdikten sonra bizimle çalışmaya başladı. İkimiz de babalarımızın izinden gidiyoruz. Buğra Cengizalp üretimde ben ise satış ve pazarlama odağında MAKTEK için emek veriyoruz” diyor.

 

Yazının devamı...

Mutfakta kadın var

 

Kimi zaman bayramlık kimi zaman da takılar için annesinin yetiştirdiği sebzeleri dedesinin köy bakkalında satar. Bu lise yıllarında Denizli’den aldığı havlularla devam eder. Sibel Aslan Katrancı, lisenin ardından da hemen çalışma hayatına atılır. Sekreterlikle başlayan profesyonel iş hayatı bir yemek firmasında müşteri temsilciliğiyle sürer. Sibel Aslan Katrancı, 5 yıl çalıştığı yemek şirketinden ayrılınca da yeni arayışlara girer. İzmir Karşıyaka’da krediyle 4 masalı küçük bir lokanta açar. Lokantayı daha sonra sanayi sitesine taşıyarak toplu yemek şirketine dönüştürür. Sibel Aslan Katrancı, bugün ise İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ndeki Enginar Yemek markasıyla her gün binlerce kişinin yemek ihtiyacını karşılıyor.

 

SİBEL Aslan Katrancı... Her ne kadar ‘yemek yapmak’ kadınlarla özdeşlese de erkek egemen ‘toplu yemek’ sektöründe mücadeleci kişiliğiyle yoluna devam eden bir iş insanı. Fabrikası yandığı gün bile yemek verdiği insanları mağdur etmemek adına sabaha kadar çalışarak işine dört elle sarılan başarılı isim. Enginar Yemek & Catering’in kurucusu Sibel Aslan Katrancı ile girişimcilik serüveninden gelecek planlarına kadar birçok şeyi konuştuk. İtalyan asıllı bir baba ile Kaklıç köyünden bir annenin 3 çocuğunun en büyüğü 1983 İzmir doğumlu Sibel Aslan Katrancı şöyle devam etti:


SEBZE DE SATTI HAVLU DA
“Nedeni bilemediğim ticarete olan merakım çocukluk yıllarına dayanıyor. O yıllarda annemin yetiştirdiği marul, roka ve maydanoz gibi sebzeleri Kaklıç köyündeki dedemin bakkalının önünde satıyordum. Tabii, bunu bayramlık ya da bilezik, küpe gibi takıları almak adına yapıyordum. Babam tercümandı. Yazları Kuşadası’nda geçirdiğimiz için de otellerde hangi alanda boşluk varsa orada çalıştım. Resepsiyonda da durdum, mutfakta da çalıştım. Yine lise yıllarında yaşça benden büyük olan reprezant arkadaşımın peşine takılarak Denizli’ye gidiyordum. Buradan aldığım havluları İzmir’de eşe dosta satıyordum. Lisenin ardında da kuzenlerimin şirketinde sekreter olarak profesyonel iş hayatına adım atmış oldum.”


ÇOK GÖZ YAŞI DÖKTÜ
Sekreterlik deneyiminin ardından Sibel Aslan Katrancı, güzellik merkezi açma planları yaptığı dönemde erkek kardeşinin de liseyi bitirmesiyle birlikte kendini internet cafe işletirken bulur. Sibel Aslan Katrancı, “İnternet cafe açtım. Bir yandan çocukların ödevlerine yardımcı oldum, bir yandan arkadaşlarımın desteğiyle çeşitli dillerde çeviriler yaptık, bir yandan da mahalledeki kadınlar için günler düzenledik. Herkesin evine bilgisayarın girmesiyle de 2 yıllık internet cafe macerasını sonlandırmak zorunda kaldık. Borçlarla birlikte işsizlik süreci başladı. Yeni bir iş arayışına girdim. Tam Denizli’ye gidecekken, bir arkadaşımın yönlendirmesiyle İzmir’de toplu yemek işi yapan bir firmada müşteri temsilcisi oldum. Çalıştığım yerdeki genel müdür çok başarılı bir işletmeciydi. Bana bütün bildiklerini öğretti. Onun yanında yetiştim. Tabii, bu süreç hiç kolay olmadı” diyerek bu süreçte çok da göz yaşı döktüğünü dile getirdi.


4 MASADAN TOPLU YEMEĞE
Toplu yemek firmasındaki yoğun ve yorucu tempoya 5 yıl dayanabildiğini söyleyen Sibel Aslan Katrancı, beş yılın ardından işten ayrıldığını söyleyerek, hikayesinin devamını şöyle aktardı: “Yine işsiz kaldım. Yeni arayışlara girdiğim bir süreçte pazarda peynir satan arkadaşımın yanında altı ay çalıştım. Daha sonra ise Karşıyaka’da yapım aşamasında olan bir hastanenin gelecekte yaratacağı trafiğe inanarak bir yapının ikinci katında krediyle 4 masalı bir lokanta açtık. Bir süre Enginar Yemek olarak güzel işler yaptım, ama hastanenin kendi yemekhanesi ve kafeteryasını kurmasıyla işler azalınca Ege Sanayi Sitesi’ne taşındım. Sermaye kısıtlı olduğu için hem evimdeki hem de yakınlarımın mutfağındaki ekipmanı aldım. Burada yavaş yavaş toplu yemeğe döndük. Tek başıma çıktığım yolda önce mutfakta annemden destek aldım, sonra yeni usta. 2011’de 500 kişiyle başlayan toplu yemek maceramız zamanla büyüdü. Bugün ise her gün 6 bin kişiye kahvaltıdan akşam yemeğine kadar hizmet verdiğimiz bir yapıyla İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’nde yolumuza devam ediyoruz.”


PARA İÇİN
YÜZÜMÜZÜ
EĞMİYORUZ

TOPLU yemek işinde tetikte olmak gerektiğini söyleyen Sibel Aslan Katrancı, “Toplu yemek işi çok riskli bir iş. Donuk malzeme kullanmadığımız için işimizi daha zor hale getiriyor. Çalışma prensibimiz evde insanlar nasıl yemek yiyorlarsa burada da aynı şekilde yemek yemelerini sağlamak. Bu ilkemizin çok güzel geri dönüşlerini alıyoruz. Müşterilerimle olan ilişkilerimde bir kez olsun yapmayacağım işlerin sözünü vermedim. Para kazanacağım diye kimseye yüzümü eğmedim. Şu an Manisa, Aliağa, Torbalı, Kemalpaşa gibi sanayi bölgelerindeki yaklaşık 90 firmaya yemek veriyoruz” diyor.


FABRİKA YANDI
AMA PES ETMEDİ

İŞİNE dört elle sarılan Sibel Arslan Katrancı, ‘çocuk da yaparım kariyer de’ sözünün fazlasıyla karşılık bulduğu bir isim. “Ben çok yemek satayım, çok para kazanayım istemiyorum” diyen Sibel Arslan Katrancı, işi hiçbir zaman ertelemeyenlerden. Katrancı, “İlk çocuğumu doğurana kadar aktif çalıştım. Hatta ikinci çocuğumu doğurduğum günün ertesi günü bile müşteri görüşmesine gittim. İzmir Atatürk Organize Sanayi Bölgesi’ne taşındıktan 41 gün sonra işletmede gece yangın çıktı. Sonuçta ertesi gün bizden yemek ve kahvaltı bekleyen bir kitle vardı. Herkes başka bir firmadan destek alalım dediği noktada çok zor şartlarda mücadele ederek sabah 08.00’de 9 çeşit yemek hazırdı” diyerek yaptığı işe olan sevgisini paylaştı.

KISA KISA
* Sibel Aslan Katrancı, insanların tepkisini ölçmek için zaman zaman yemek verdikleri yerlere giderek patrondan ziyade bir çalışan gibi iş yapıyor. Katrancı, “Bu sayede insanların tepkilerini daha rahat ölçebiliyorum” diyor.

Yazının devamı...

Destekle gelen girişim

 

Fizik Mühendisi Mehmet Kıvanç, bu destekle Türkiye’de üretilmeyen ‘optik dilatometre’yi üretmek için kolları sıvar. Ancak seramik sektörü için geliştirilen cihaz piyasa ihtiyaçlarına cevap vermeyince Mehmet Kıvanç, yeni arayışlara girer. Kıvanç, optik tasarım ve sistemlere odaklanır. Daha sonra üniversiteden arkadaşı matematik öğretmeni Özgün Şerif Sağdıç’ın da Teknopark İzmir’de yer alan Optonom’a katılmasıyla bilim oyuncakları doğar. Bugün iki kulvarda yollarına devam eden genç girişimcilerin gündeminde ise optik tasarımdaki deneyimle trafik aydınlatmalarından reflektöre kadar çeşitli ürünlerin seri üretimi var.

 

MEHMET Kıvanç ve Özgün Şerif Sağdıç... Girişimcilik serüveninde hatalarından ders çıkararak farkındalıklar yapmayı ilke edinen iki genç iş insanı. Farklı branşlardaki deneyimlerini Optonom Bilimsel Ölçüm Araçları’nı güçlendirmek için kullanan Mehmet Kıvanç ile Özgün Şerif Sağdıç ile hem girişimcilik öykülerini hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. 1985 İzmir doğumlu Mehmet Kıvanç, üniversite için Ankara’nın yolunu tuttuğunu belirterek, şöyle devam etti:


OKULDA BOŞ DURMADI
“Hacettepe Üniversitesi Fizik Mühendisliği’ni kazandım. Üniversitede boş durmadım ve KOSGEB’in girişimcilik kurslarına katıldım. Yaz aylarında ise yine üniversite bünyesinde yer alan teknoparklardaki firmalarda staj yaptım. Hatta savunma sanayi alanında faaliyet gösteren bir firmada yarı zamanlı çalıştım. Hem gelir hem de tecrübe kazandım. Erasmus Programı kapsamında da 1 yıl Portekiz’de yaşadım. Buradaki deneyimle de Türkiye’ye döndüğümde elektrikli battaniye üreten bir şirkette gönüllü çalışmaya başladım. İhracat odaklı çalışmaların içinde bulundum. Böyle tempolu bir süreç olunca da üniversiteyi 7 yılda bitirdim ve 2010’da mezun oldum.”


HAYALİ GERÇEK OLDU
Üniversitenin ardından önce Ankara’da patent alanında bir firmada daha sonra ise İzmir’de yenilenebilir enerji sektöründe bulunan şirkette kariyerine yön veren Mehmet Kıvanç, 5 yıllık profesyonel iş hayatından bir süre sonra kendini tekrar ettiğini fark eder. Kıvanç, “Bilim Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, üniversite mezunu genç girişimcileri teşvik etmek için ‘Teknogirişim Sermaye Desteği’nin başlatmıştı. Bu destek, üniversite yıllarında hayalini kurduğumu ‘kendi işimi yapma’ fikrine cansuyu oldu” diyerek, 2015 Mayıs’ta Teknopark İzmir’de Optonom Bilimsel Ölçüm Araçları’nı kurduğunu paylaştı.


PİYASAYI YANLIŞ OKUDU
İlk etapta odağına Türkiye’de üretilmeyen makineleri aldığını söyleyen Mehmet Kıvanç, o süreci şöyle anlattı: “Optik dilatometre cihazı için çalışmaya başladım. Üniversitede yaz stajımın birini Hindistan’da laboratuvar araç gereçleri üreten bir şirkette yaptım. O firmayla da İsviçre’de bir fuara katıldım. Fuarda birçok makineyi inceleme şansım oldu. Ağırlıklı seramik sektöründe kullanılan optik dilatometre cihazıyla da orada karşılaştım. Katma değerli bir ürün olan bu cihazları dünyada iki firma üretiyordu. Cihazın içine yerleştirilen ürünün çok yüksek sıcaklığa bağlı olarak fiziksel yapısında yaşanan değişimi analiz eden ve raporlayan bir yapısı vardı. Bu cihaza odaklandım. Bir yıllık çalışma sonucunda da ürün ortaya çıktı. Türkiye Elektrik Elektronik ve Hizmet İhracatçıları Birliği’nin düzenlediği ‘TET AR-GE Proje Pazarı Yarışması’nda 3’üncü olduk. Katma değerli ürün geliştirdik, ama bir hata yaptık. Piyasanın ihtiyacı olan sıcaklığı 1300 ile 1600 derecelik üründü. Ama bunu geç fark ettik ve bizim ürünümüz 1200 dereceye göre hazırlandı. Böyle olunca da piyasadan beklediğimiz ilgiyi göremedik. Daha sonra aramıza katılan üniversiteden arkadaşım Özgün Şerif Sağdıç ile optik tasarım ve optik sistemler ile bilim oyuncakları konusunda uzmanlaşma yoluna gittik.”


KAMYON LASTİĞİNDEN
BİLİM OYUNCAĞINA

HACETTEPE Üniversitesi Matematik Öğretmenliği mezunu olan Özgün Şerif Sağdıç, üniversite sonrası önce dil öğrenmek için Almanya’ya gittiğini, ardından da Türkiye’ye döndüğünü ve kariyerine özel okullarda devam ettiğini söyleyerek, “Farklı kentleri görmek adına öğretmenlik maceram birçok şehirdeki özel okulda sürdü. Bu süreçte de öğrencilere dersi sevdirmek adına çeşitli atraksiyonlar yaptım. En son Pi sayısını anlatmak adına kamyon lastiğiyle derse geldim. Matematik, fen, kimya ve biyoloji gibi derslerde materyal kullanımıyla çocuklara bilim sevgisi kazandırılabileceğini fark ettim. Bu süreçte de üniversiteden arkadaşım olan Mehmet Kıvanç’tan işbirliği teklifi geldi. Öğretmenlikten girişimciliğe geçiş yaptım. Optonom’un mevcut çalışmalarının yanına ‘yeni bir kulvar açalım’ dedik. Eğitim amaçlı oyuncaklar üretmeye karar verdik” diyerek Bilim Oyuncakları’nın çıkış öyküsünü paylaştı.

 

ŞİMDİ SIRA ÜRETİMDE

ŞU an iki kulvarda hem ticari faaliyetlerini, hem de AR-GE çalışmalarını yürüttüklerini anlatan Mehmet Kıvanç, şu bilgileri paylaştı: “Hedefimiz Türkiye’nin güçlü ve saygın şirketleri arasına girmek. Bunun için de çok çalışıyoruz. Optik tasarım ile belli bir isim yaptık. Ama iş yaptığımız firmalar bizden artık bitmiş ürün istiyor. Şimdi tüm hazırlığımız bu yönde. Türkiye’de çok fazla yapılmayanı yapmak istiyoruz. Optik tasarım deneyimiyle mercek, reflektör, aydınlatma, biomedikal ışıklandırma, savunma sanayi görüntüleme sistemleri, otomotiv sanayi aydınlatma sistemleri, akıllı aydınlatma sistemleri, bina aydınlatma sistemleri, trafik aydınlatma sistemleri gibi ürünlerin üretimine odaklanmayı planlıyoruz. Bir diğer hedefimiz ise Bilim Oyuncakları. Orada da şu an sipariş usulü yol alıyoruz. Seri üretim yapmayı planlıyoruz.”

Yazının devamı...

Zincirleri kırdı dünyayı sardı

 

Su tulumbasının zamana yenik düşmesiyle yeni arayışlara girer. Ve karşısına o ana kadar Çekoslovakya’dan ithal edilen zincir çıkar. Mithat Eğinlioğlu, 40’lı yılların sonunda Balıkesir’de zincir üretimiyle yine zorlu bir maceraya girer. Çocukluğundan itibaren üretimin içinde aktif görev alan Hasan Ali Eğinlioğlu ise bir süre kapalı kalan işletmeyi tekrar ayağa kaldırmak için asker dönüşü dümene geçer. Bir süre geceli gündüzlü tek başına üretim yaparak Eğinlioğlu Zincir’i tekrar ayağa kaldırır. Meşhur 5 Nisan kararlarıyla iç piyasada yaşanan sıkıntıyı ihracatla aşar. Bugün üçüncü kuşağın da görev aldığı firma, Çin’den Amerika’ya kadar 45 ülkeye katma değerli zincir ürünleri ihracatı yapıyor. Üretim kapasitesi ve çeşit anlamında Avrupa lideri olan Eğinlioğlu’nun gündeminde yük kaldırma ürün grubunda yurtdışında mağazalaşma var.

HASAN Ali Eğinlioğlu... Tıpkı babası merhum Mithat Eğinlioğlu gibi başarıda ısrarcı yapısıyla dikkat çeken bir sanayici. En zor ve sıkıntılı günlerde bile üretimden asla vazgeçmeyen, bu süreçleri yeniliklerle taçlandıran Eğinlioğlu Grup Yönetim Kurulu Başkanı Hasan Ali Eğinlioğlu ile girişimcilik serüveninden gelecek planlarına kadar birçok şeyi konuştuk. 1955 Balıkesir doğumlu olan Eğinlioğlu, 2. Dünya Savaşı sonrası babasının Ayvalık’taki ocaklardan kurşun hammaddesi getirip izabe ederek kurşun ürettiğini söyleyerek, şöyle devam etti:

O meslek su altında kaldı

“1940’larda ülkenin kurşun ihtiyacını karşılıyorlar. Tabii bir süre sonra bu ocakları su basıyor. Başka yerden hammadde getirmek zor olduğu için o meslek suların altında kalıyor. Yeni arayışlara giriyor ve karşısına su tulumbası çıkıyor. Ve Balıkesir’in ilk sanayi kuruluşu olarak faaliyete geçiyor. Dökümhaneler kuruluyor. Ama zamanla elektrikli pompalarının çıkması, yeraltı sularının daha derinlere çekilmesi gibi nedenlerle su tulumbasının popülaritesi azalıyor. Su tulumbasının atıl duruma düşmesiyle sanayici ruha sahip olan babam yeni şeyler üretmek istiyor. Teneke tava, ızgara şişleri ve maşalar yapıp köy pazarlarında satmaya başlıyor.”

İnşaat demirini görünce

Teneke tava, ızgara şişleri ile maşa üretiminin babasına hafif geldiğini dile getiren Hasan Ali Eğinlioğlu, “Yine arayışlara giren babam, bir inşaatın önünden geçerken deprem bağlantısı için inşaat demirinin ucunun kıvrıldığını görünce bir aydınlanma yaşıyor. Bu yöntemle ‘zincir baklası yapabilirim’ diyor. 40’lı yılların sonunda böylece zincir üretimi ortaya çıkıyor. O dönem Türkiye’nin Çekoslovakya’dan ithal ettiği zinciri üreterek bir ilke imza atıyor. 250-300 kişilik ekiple zincir üretim serüveni başlıyor. ‘Mithat Usta bunu elle, ayakla yapıyorsa biz makineyle yapıp satarız’ diyen bir grup İtalya’dan makineler getirerek zincir üretimi yapıyor. Ama bu grup babamla rekabet edemedi ve ‘Bu bizim işimiz değil’ diyerek makineleri babama sattı” diyerek, böylece makineleşme sürecinin başladığını paylaştı.

Makinesini de üretti

Makineye geçişin ardından artan üretimle birlikte talepte de patlama yaşandığını söyleyen Hasan Ali Eğinlioğlu, o süreci şöyle aktardı: “Makineleri çoğaltmak adına tüm makineler sökülüyor, dökümhanede kalıpları alınıyor. Olmaz denen şeyi üretimde kullandığı makineleri de kendisi üretiyor. İşletmemiz evin altındaydı. Orada büyüdüm. İşçi olarak çalıştım. Kendini bildi bileli çok zor şartlarda çalışan babam, elden ayaktan kesilince işler durdu. Tam o dönemde askere gittim. Evliydim. Asker maaşıyla geçindik. Askerden döndüm, babam vefat etti. Sonra ben zincir üretimini tekrar başlattım. Çok zor şartlarda geceli gündüzlü eşimin de desteğiyle bir süre tek başıma çalıştım. Babam gibi çok mücadele ettim. ‘Yapamazsın’ denen birçok şeyi yapıp işleri büyüttüm. 5 Nisan 1994 ile birlikte işler bıçak sırtı gibi kesildi. ‘Başka bir sektöre mi geçelim?’ dediğimiz dönemde Alman KOBİ’lerle Türk KOBİ’leri tanıştıran bir vakıf aracılığıyla Almanya’ya gittim. Zincir ihtiyacı olan bir firmayı bulduk. ‘Bu meslek bizi taşımıyor’ dediğimiz bir anda hayaller değişti. İhracatçı olduk. Hedefleri doğru koyarak bugünlere gelmeyi başardık. Bugün Balıkesir OSB’den dünyaya açılıyoruz.”

AVRUPA’NIN
BİR NUMARASI
KURUCULARI Mithat Eğinlioğlu’nun geçmişte çubukları tek tek keserek elle zincir baklaları yaptığını anlatan Hasan Ali Eğinlioğlu, şimdi ise yazılımıyla birlikte yüzde 90’ını kendilerinin ürettiği makinelerle saniyede bir zincir baklası imal ettiklerini aktardı. Eğinlioğlu, “Üretim kapasitesi ve çeşidi olarak Avrupa’nın bir numarasıyız. Hayvancılıktan otomotive birçok sektöre zincir veriyoruz. Çin’den Amerika’ya, Tayland’dan Almanya’ya kadar 45’e ülkeye ihracat yapıyoruz. Çok özel ürünlerimiz var. ‘Force Chain’ ve ‘Globe’ markalarıyla üretiminin yüzde 90’ını ihraç ediyoruz” diyor.

MAĞAZALAŞMA HAMLESİ
GEÇMİŞTE yabancı şirketlerin kendilerinden zincir alıp üzerine bir halka ya da kanca takarak ürünü 5-10 kat fiyat farkıyla pazara sunduğunu söyleyen Hasan Ali Eğinlioğlu, “Bunu görünce AR-GE odaklı yapımızla birlikte katma değerli ürünlere de odaklandık. Patenti bize ait olan çok özel ürünlerimiz var. Her ürüne tek tek sertifika, nüfus kağıdı veriyoruz. Özellikle yük kaldırma ürünleri için bu çok önemli. Şimdi bu ürünlerle ilgili yeni çalışma içindeyiz. Bu ürünlerin yer aldığı bir mağazalaşma hamlesi düşünüyoruz. Bu mağazalar yurtdışında açılacak” diyerek, perakende satışta da olacaklarını dile getirdi.

EN BÜYÜK RAKİBE
İHRACAT YAPIYOR
ŞU an en büyük rakiplerinin Çinli bir üretici olduğunu söyleyen Hasan Ali Eğinlioğlu, “Onlar 2 bin kişiyle bu işi yapıyor, biz ise 160. Biz teknoloji odaklı bir şirketiz. Tabii en güçlü rakibimizin olduğu yere, Çin’e ihracat yapıyoruz. Şimdi oraya çok farklı ürünler de ihraç etmeye hazırlanıyoruz. Bizi geçmişte bir fon şirketi satın almak istedi ama sıcak bakmıyoruz buna. Şu an Almanya’da depolarımız bulunuyor. Bunu birçok Avrupa ülkesine yaymayı düşünüyoruz. Bunu yaptığımız zaman bu depoları satmak gibi planlarımız var. Sonuçta yine ürünü bizden satın alacak” diyor.

KISA KISA
* Çeşitli sektörde Türk firmaların Avrupalı markaların fasoncusu olduğu bir ortamda Hasan Ali Eğinlioğlu, bunu tersine çevirmiş. Eğinlioğlu, “İtalya ve Çin’de basit ürünlerimizi fason olarak ürettiriyorduk. Ama hızımıza yetişemediler. Şimdi bu ürünler için bir hat kurduk” diyor.

Yazının devamı...

O tohumlar yok olmasın diye

Feray Karapınar da bu yok oluşu durdurmak adına bir şeyler yapması gerektiğini düşünür. Şehirden rotayı köye çeviren Feray Karapınar, Torbalı Karaot köyüne yerleşir. Kaybolmaya yüz tutan yerel tohumlar uğruna köy köy dolaşır. Yöre halkıyla birlikte Karaot Tohum Derneği’ni kurar. Birçok yerel tohumun bulunup çoğaltılması ve tekrar üreticilere dağıtılmasına önayak, takas etkinlikleriyle de belediyelere rol model olur. Zaman zaman yol kazaları yaşasa da dernek, bugün Mevsim Kutusu markasıyla sağlıklı gıdaları aracı olmaksızın tüketiciyle buluşturuyor. Hem üreticinin hem tüketicinin kazanması hem de yerel tohumların çoğalması adına mücadele veren dernek, Mevsim Kutusu’nu kooperatife dönüştürmeyi hedefliyor.

KARAOT Tohum Derneği... Kendi yağıyla kavrulan ve zor olanın peşinden giden bir oluşum. Yerel tohumların yok olmamasını kendine misyon edinen ve bu uğurda AB fonu kullanmayan, ticari şirketlerle işbirliği yapmayan, sürdürülebilir tarım misyonuyla hareket eden bir yapı. Karaot Tohum Derneği’nin kurucu başkanı Feray Karapınar ile şimdiki başkan Aytuğ Gündüz ile hem derneğin kuruluş hikayesini hem gelecek planlarını konuştuk. İşin fitilini ateşleyen 1975 Aydın Koçarlı doğumlu ve ortaokul ikiden terk Feray Karapınar, o süreci şöyle aktardı:


TV PROGRAMIYLA BAŞLADI
“Terzi çıraklığı, ardından da tekstil atölyelerinde geçen bir yaşam ve bu alanda kendi işimi yaparak gelişen bir kariyerim oldu. Daha sonra ise öğretmen olan o dönemki eşimle yolum Bitlis Tatvan’a düştü. Burada bir akşam TV programında karpuz tohumlarının yok olduğu anlatılıyordu. Tabii, çiftçilikte var serde. ‘Bu tohumlar nereye gidiyor’ diye dert edinmeye başladık. TV programının çekildiği Dicle Üniversitesi’ne gittim. Orada tabloda tohumların kaybolma hızının tahminimden çok daha büyük olduğunu gördüm. Ufak ufak Tatvan’da kaybolan tohumlarla ilgili araştırmalara başladım. Daha sonra yine bir tayin durumuyla yolumuz 2004 gibi bu kez Torbalı Karaot köyüne düştü.”


ÇEYİZ VE SANDIKTAN ÇIKTI
Daha önce İzmir’e döndüğünde tekstille ilgili bir şeyler yapma planları yapan Feray Karapınar, Karaot köyünde Tatvan’da başladığı tohum konusunu köylülerle de tartışmaya başlar. Feray Karapınar, bu tartışmaların dernekleşerek anlam kazanacağına inandıklarını söyleyerek, “Ve 2006’da Türkiye’nin ilk tohum derneğini kurduk. Karaot Tohum Derneği. Önce köydeki yaşlı kadınlara gittik, onlardan aldığımız tohumları kayıt altına almaya başladık. Sonra yan köylere gidelim dedik. Tabii, önce tohum istemedik. Bir yıl boyunca tohumun önemini anlattık. Yaptığımızın ‘zor’ olduğunu söyleseler de ‘deli’ deseler de ellerini taşın altına koydular. Kaybolmaya yüz tutan o tohumlar için köy köy gezdik” diyerek sandıklardan, çeyizlerden 100-200 yılık tohumlar bulduklarını paylaştı.


Yerel tohumların satışının yasak olması nedeniyle yıllardır Anadolu’da kullanılan bir modeli de hayata geçirme noktasında öncelik ettiklerini paylaşan Feray Karapınar, şöyle devam etti: “2010’da Torbalı’da ‘Tohum Takas Şenliği’ yaptık. Bu daha sonra Seferihisar’da devam etti. Aydın Büyükşehir Belediyesi’yle çalıştık. Yıllarca tohumu anlattıktan sonra, üretici de üretmeye başladı. Bu kez de bunun sürdürülebilir olması adına satış kanalının oluşması ve üreticinin kazanması gerekliliği ortaya çıktı. Bu kapsamda da İzmir ve Aydın’ın dışında Türkiye’nin çeşitli belediyeleriyle işbirliğine giderek ‘üretici pazarları’ ortaya çıktı. Tabii, bir süre sonra üreteci pazarının belli bir sınırı olduğunu fark ettik. Bu kez interneti kullanarak bir şeyler yapabilir miyiz üzerine odaklandık. İki yıllık düşüncenin ardından ortaklı bir yapıyla internet kanalından satış başladı. Ama bu alanda üç tane yol kazası yaşadık. Sonuçta, bu işi kendimizin yapması gerektiğini düşündük ve geçen yılın sonunda internet kanalıyla tüketiciyle buluşan Mevsim Kutusu Aydın Yenipazar’da ortaya çıktı.”

HEDEF KADIN KOOPERATİFİ

İZMİR’de yıllarca reklam-promosyon üzerine çalışan ve peşine düştüğü lezzetli domates Aytuğ Gündüz’ü Karaot Tohum Derneği’ne getirir. Bir süre sonra İzmir’deki işlerini bırakarak köye yerleşen Aytuğ Gündüz, Mevsim Kutusu’nun işleyişini şöyle aktardı: “Mevsim Kutusu tamamen Karaot Tohum Derneği’nin bir markası. Domatesten bibere, mandalinadan cevize, tarhanadan erişteye mevsimine göre 60-70 çeşit ürünümüz var. Bu ürünleri 11 aktif üreticiden alıyoruz. Haftalık listeler yayınlanıyor, ona göre siparişler yola çıkıyor. Ben ve Feray’ın yanı sıra Çağrı Burak Savrun, Burcu Serttaş, Esra Barut, Merve Ülgentay, Rıdvan Balaban ve Gülsüm Önal da Mevsim Kutusu için emek veren isimler. 11 üreticinin yanı sıra bu ekipte ürün yetiştiriyor. Bizim burada hedefimiz bir çiftçi markası olan Mevsim Kutusu’nu yönetiminde kadınların olduğu bir kooperatife çevirmek.”

SİSTEM ÇÖKEBİLİR

EKOLOJİK yaşam modasıyla birlikte birçok insanın köye yerleşme planı yaptığını ya da bunu hayata geçirdiğine dikkat çeken Feray Karapınar, “Burada büyük bir tehlike var. Şehirden köye gelen, hem bir gelirle hem de bir piyasayla geliyor. Şirin bir amca ya da teyzeyle fotoğraf çektirip, sosyal medyasına yüklüyor. Sonra da onun eriştesini çok yüksek fiyatlardan satıyor. Buradaki sıkıntı üreticinin hakkı olandan alınan pay. Olması gereken ise üreticinin tüketiciyle buluşmasında önderlik etmesi ve bilgi birikimini geldiği yere aktarması. Ama burada işler pek iyi gitmiyor. Gelenler bir süre sonra aynı dili konuşmadığı için köylüyle iletişimi koparıyor” diyerek, bu sistemin çökme tehlikesi olduğunu aktardı.

KAMPTA ZORLU YAŞAM

KARAOT Tohum Derneği’nin hedeflerini paylaşan Feray Karapınar, “Şu an çocuklara ekolojik eğitim veriyoruz. Bunu daha da yaygınlaştırma planlarımız var. Ayrıca, Aydın Yenipazar’da ekolojik kamplar yapacağız. Burada amacımız üreticinin nasıl zor şartlar altında çalıştığını yerinde birebir işe dahil olarak görmelerini sağlamak. Bunu sonbahar gibi hayata geçireceğiz. Bir diğer hedef ise kentteki insanlara gidip ekolojik eğitim vermek istiyoruz. Yarın bir gün köye geldiklerinde sıkıntı yaşamamalarını sağlamak adına dertleşmeye gideceğiz” diyor.

Yazının devamı...