GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

10 kuşaktır üretiyorlar

Osmanlı saraylarına helva yapan Helvacıoğlu ailesinin 9’uncu kuşak temsilcisi Mürteza Helvacıoğlu da küçük yaşta sürece dahil olur. Avukat olsa da rüyalarında bile helva yapınca, Balıkesir Edremit’te 2000’de Tıflıpaşa’yı kurarak babasına rakip olur. Adliyeyle helva üretimi arasında yıllarca koşuşturan Mürteza Helvacıoğlu’nun yardımına önce eşi, sonra oğulları yetişir. Bugün üretimi Fatih, Halil ve Burak Helvacıoğlu kardeşlere emanet eden Mürteza Helvacıoğlu, çocuklarından aldığı güçle geleneksel yöntemlerden vazgeçmeden yoluna devam ediyor.

MÜRTEZA Helvacıoğlu... ‘Sabırla koruk helva olur’ sözünün hakkını sonuna kadar veren bir isim. Oldukça yoğun emek isteyen ata mirası helva ve lokum üretimine sahip çıkarak gelecek kuşaklara aktaran önemli bir iş insanı. Avukatlıkta da isim yapmış biri. Tıflıpaşa’nın 9’uncu kuşak temsilcisi Mürteza Helvacıoğlu ile hem girişimcilik öyküsünü hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. 1955 Edremit doğumlu olan Mürteza Helvacıoğlu, babası merhum İsmail Helvacıoğlu’nun 500 yıllık helvacı olduklarını söylediğini paylaşarak, şöyle devam etti:

EDREMİT’TEN OSMANLI SARAYINA
“Aslında her şey 1360’lı yıllarda Osmanlı’nın Edremit’e tahinhane kurmasıyla başlıyor. Bu tahinhaneyle birlikte yıllar sonra büyük büyük dedelerimin de sürece dahil olduğu helva üretimi gerçekleşiyor. Tabii Edremit, Osmanlı sarayının arka mutfağı. Manda kaymağından bala, helvadan zeytinyağına hepsi buradan gidiyor. 1300’lu yıllarda Karaman’dan Edremit’e gelen 8 aileden biri olan atalarım da helva üreterek Osmanlı sarayına gönderiyor. Ailede herkes helvacı. Merhum dedem de bayrağı amcalarım ve babama devretmiş. Babam ilk başta amcamla birlikte ortak helva, lokum, akide şekeri ve kadayıf üretiyor. 1960’da ise yollar ayrılıyor.”

RÜYASINDA BİLE ÜRETTİ
1960’lı yıllarda baba İsmail Helvacıoğlu’nun ‘Şöhret’ ismiyle kendi yerini açtığını anlatan Mürteza Helvacıoğlu, “Küçük yaşta ben de işe dahil oldum. Hatta 13 yaşıma geldiğimde akide şekeri, lokum ve kadayıf ustasıydım. Helva fiziki güç istediği için bilgim olmasına rağmen onun ustası değildim. Daha sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni kazandım. Dönem şartları nedeniyle de okula gittiğimiz gün fazla olmadığı için babama yardım ediyordum. Okul bittikten sonra avukatlığa başladım. Tabii aklımda, hatta rüyalarımda bile helva vardı. 2000’de büyük oğlum İsmail’den güç alarak babam karşı çıksa da zor şartlarda kendi yerimi açma kararı verdim. Tıflıpaşa ismiyle. İyi bir usta olan oğlumla bir süre sonra büyüme noktasında farklı düşündüğümüz için yolları ayırma kararı aldık. O profesyonel iş hayatına döndü. Ben ise bir yandan dükkanı çevirmeye çalıştım, bir yandan da adliyede davalarımı takip ettim” diyerek, bu süreçte en büyük desteği eşi Rukiye Helvacıoğlu’ndan aldığını anlattı.

BABALARININ İZİNDELER
Adliye ile helva üretimi arasında mekik dokuyan Mürteza Helvacıoğlu, hikayenin devamını şöyle aktardı:
“Helva üretimi emek ve sabır isteyen bir iş. Kuşaktan kuşağa geçen bir geleneksel üretim var. İlk başlarda babama itiraz etsem de doğru olanın o geleneksel yöntemler olduğu gördüm. 2008’de babamın vefatıyla kardeşim o dükkanı çalıştırmadı ve ben Tıflıpaşa’yı oraya taşıdım. Daha sonra ise liseyi bitiren oğlum Fatih, üniversite yerine bu işi yapmak istediğini söyledi ve bize katıldı. Zaman zaman çatışsak da geleneklere bağlı kalarak üretime devam ettik. Daha sonra hukuk okuyan ve öğretim üyesi olarak Kıbrıs ile Azerbaycan’da ders veren Halil geldi. En son ise Burak aramıza katıldı. Kendi aralarında görev dağılımı var ve üretim tamamen onlara emanet. Ben ve eşim Edremit çarşısındaki dükkanımızda satışa bakıyoruz.”


GÜNDEMDE
PEKMEZ VAR

BUGÜN geleneksel yönetmelere bağlı kalarak üretim yaptıklarını söyleyen Mürteza Helvacıoğlu, “Ana ürünümüz helva gibi görünse de bunun yanında lokum, akide şekeri, kadayıf ve şurup üretimimizi de var. Şu an günlük kapasitemiz her ürün için 100 kilo civarında. Tabii bu kış aylarında 200-300 kiloyu buluyor. Oldukça geniş bir ürün seçeneğimiz var. Tüketiciyle buluşmamız ise Edremit çarşısında bulunan dükkanımızın yanı sıra İzmir ve İstanbul’da da çeşitli noktalara ürün veriyoruz. Gündemde bir de pekmez üretimi ile farklı tarzda helva var” diyor.

ZOR GELDİ DİYEREK
BIRAKIYORLAR

“BU mesleğin yok olmasını istemiyoruz” diyen Mürteza Helvacıoğlu, “Şu an üretimden satışa her aşamayı aile içinde yapıyoruz. Benim dedemin yanında 10 yardımcısı olurdu. Şimdi aile dışından birileri de işi öğrensin istiyoruz ama gelen yok. Bir iki gün çalışıyor sonra, ‘zor geldi’ deyip bırakıyor. Herkes masa başı iş istiyor. Bizim iş emek ve sabır istiyor. 11’inci kuşaktan da torunlar yavaş yavaş işe dahil oluyor” diyerek bölgedeki tek üretici olduklarını söylüyor.

KISA KISA

* Markanın isminin öyküsünü Mürteza Helvacıoğlu, şöyle anlattı: “Edremit’te çıkan isyanı 1628’de bölgeye gelen Tıfıl Mehmet Paşa diye bir isim bastırır. Dedelerim yaralanan o paşayı tedavi eder. Zamanla da bölgede sevilen biri olur. Tıfılda zamanla tıflıya dönüşür. İlham kaynağımız oradan.”
* Mürteza Helvacıoğlu, değirmenden kazana üretimde kullandıkları birçok ekipmanın 100 yıllık olduğunu dile getirdi.

Yazının devamı...

Bu rezidansların çiftliği de var

 

DÜNE kadar ağırlıklı yaz döneminde tatil yapılacak duraklar listesinin en başında yer alan Bodrum, artık kış nüfusuyla da dikkat çekiyor. Her geçen gün yükselen trendiyle Bodrum’un yerleşik nüfusu, gayri resmi verilere göre 250 bine dayandı. Erzincan, Gümüşhane, Tunceli’nin de aralarında bulunduğu 15 ili geride bırakan Bodrum, başta İstanbul olmak üzere büyük kentlerden hızla göç alıyor. Göçle birlikte gayrimenkul sektörü de oldukça hareketli günler yaşıyor. Birçok kurumun yatırım yaptığı ortamda rotasını Bodrum’a çevirenlerden biri de bölgeye yabancı olmayan Sera Group oldu. Sera Group’un iştiraki Peska Turizm Yatırım A.Ş., 100 milyon dolarlık yatırımla iki projesini hayata geçirdi. “Barbaros Reserve ile Barbaros Valley projelerine Barbaros Farm’ı da ekledik. Projede yer alanlar aynı zamanda çiftlik sahibi oluyor” diyen Sera Group CEO’su Ahmet Ozan Şener ile hem Bodrum’u hem de bölgedeki yatırımlarını konuştuk.


İNANDIK YATIRIM YAPTIK
Türkiye’nin önde gelen inşaat ve yatırım şirketlerinden Sera Group’un CEO’su Ahmet Oğuz Şener, Bodrum’la geçmişlerinin çok eskiye dayandığını dile getirerek, “Aile olarak 30 yılı aşkın zamandır tatillerimizi Bodrum’da yapıyoruz. Otel ve farklı yatırımlarımız bulunuyor. TAV özelinde Milas-Bodrum Havalimanı’nı işletiyoruz. Yani gönül verdiğimiz Bodrum’a çok inanıyoruz. Beş yıl içerisinde Bodrum’un Türkiye’nin ilk beş kenti arasında yer alacağını düşünüyoruz. İstanbul’dan sonra Bodrum’un en önemli marka olduğuna inanıyoruz. Bu nedenle Kempinski Hotel Barbaros Bay’ın işletmecisi Orhan Yılmaz ile birlikte Bodrum’a yatırım kararı aldık” diye konuştu.


İKİ PROJEYE 100 MİLYON
Bodrum Yalıçiftlik’te Barbaros Koyu’nda yer alan ve 42 özel rezidanstan oluşan Barbaros Reserve-Bodrum Residences Managed by Kempinski’ye geçen yıl başladıklarını dile getiren Ahmet Oğuz Şener, “Bir yıl gibi sürede projenin yüzde 85’i tamamlandı. Kasım ayında da yaşam başlıyor. Yüzde 30 gibi de satış rakamına ulaştık. Aynı koydaki yatırımlarımıza hız kesmeden devam ediyoruz ve ikinci lüks yaşam projesi olarak 73 rezidanstan oluşan Barbaros Valley’in tanıtımını da yakın zamanda yaptık. 2020’de tamamlanacak projeye yoğun ilgi var. 70 dönüm üzerine kurulacak her iki proje tamamlandığında bu koydaki yatırım tutarımız 100 milyon doları bulacak. 2+1’den 5+1’e kadar farklı seçenekler sunuyoruz” bilgisini verdi.


YENİ BİR MODEL

BARBAROS Reserve projesinde yeni bir finansman ve turizm modelini hayata geçirdiklerine dikkat çeken Ahmet Ozan Şener, “Biz 42 özel rezidansı 49 yıllığına satıyoruz. Yani bir otel evinin kullanım hakkını 49 yıllığına veriyoruz. Miami’de çok yaygın bir uygulama. Burayı Kempinski Hotel Barbaros Bay işletecek. Kiralama sürecinde gelirin yüzde 60’ı yatırımcıya gidecek. Yatırımcının kullanmadığı dönemlerde otel burayı işleterek tekrar ciro elde edecek. İki aylık kiralama ortalamasıyla da yatırım kendini 15 yılda amorti ediyor. Tatili geçirmek için tutulan 20-25 metrekare odalar artık eskisi gibi gözde değil. Buradaki beklentiyi şekillendiren kilit kelime grubu; ev konforu” diyerek buna uygun bir yapı oluşturduklarını paylaştı.

 

SEBZE VE MEYVELER BAHÇEDEN

HER iki projeyi de sürdürülebilir kılmak istediklerini dile getiren Ahmet Ozan Şener, “Bu kapsamda bir farkındalık yaptık. Barbaros Farm’ı geliştirdik. Biz burada 12 ay yaşam hedefliyoruz. Onun için Bodrum Mumcular’da 20 dönümlük bir arazide çiftlik kuruyoruz. Burası iki projenin bahçesi gibi olacak. Sakinlerimizin çiftlik hayatına dair her şeyi çocuklarıyla deneyebilecekleri bir yapı oluşturacağız. Toprağa dokunup, kendi bahçelerinde yetiştirdikleri meyve ve sebzelerle beslenecek, gezen tavuk yumurtalarıyla hazırlanmış uzun köy kahvaltıları yapıp, mutlu çiftlik hayvanlarıyla vakit geçirecekler. Birçok insanın özlem duyduğu hayatı hazırlayacağız. Bu proje de Barbaros Valley ile birlikte 2020’de tamamlanacak” bilgisini verdi.


AHMET OZAN ŞENER KİM

KÜLTÜR Üniversitesi İnşaat Mühendisliği’nden 2004’ten mezun olan Ahmet Ozan Şener, 2006’da Politechnico di Milano Üniversitesi Stratejik Design ve Pazarlama yüksek lisansını tamamladı. Şener, master eğitiminden sonra TAV Havalimanları A.Ş.’nin Katar Havalimanı projesi için iki yıl boyunca Doha’da çalıştı. 2007’de Sera Group’da Yönetim Kurulu Üyeliği ve İş Geliştirme Koordinatörü olarak Dubai ofisini kuran Ahmet Ozan Şener, 2009’da ise Sera Group İstanbul ofisini kurduktan sonra, 2014 itibariyle CEO görevini üstlendi. Şener, aynı zamanda TAV İnşaat ve Travelex Türkiye Yönetim Kurulu Üyesi.

Bodrum turizmin merkezi

SON iki yıl içinde İstanbul’da beş bin ailenin Bodrum’a geldiğini söyleyen Ahmet Ozan Şener, “Bodrum, son dönemde İzmir’den sonra İstanbul’dan en fazla göç alan ikinci kent. Yaz döneminde İstanbul’dan her gün 28 uçuş var. Bu kış ise bu 10’lara düşüyor. Artık ulaşım çok kolay. Milas-Bodrum Havalimanı’nda onlarca özel uçak görmek mümkün. Tüm dünyanın ilgisini çeken bir yer Bodrum” diyerek ilçenin turizmin HUB’ı olduğunu söyledi.

Yazının devamı...

Usta formülü vermedi ama...

 

Öte tarafta amatör futbolcu olarak yoluna devam eder. Ta ki Arnavut dondurma ustasının ortaklık teklifine kadar. Ustası dondurmanın formülünü sır gibi saklasa da Erkan Altay, uzun uğraşlar sonucunda işin püf noktasını öğrenir. Altay, zaman içerisinde Arnavut ustayla yollarını ayırarak doğal dondurma üretimine odaklanır. Bugün Bodrum’da bulunan 25 metrekarelik satış yerinin yanı sıra iki bayisiyle tüketiciyle buluşan Türkbükü Doğal Dondurma’nın kurucusu Erkan Altay, her gün oluşan metrelerce kuyruğa rağmen büyümeyi düşünmüyor. Ünü Bodrum hatta Türkiye sınırlarını aşan Altay’ın gündeminde sadece ürün çeşidini artırmak var.




ERKAN Altay... Yaklaşık 6 ay boyunca her gün 20 saati bulan mesaisiyle kendini işine adayanlardan. Yılların emeği ve bilgi birikimiyle gündüzleri dondurma üreten, akşamları da ailesiyle birlikte bunun satışını gerçekleştiren emekçi bir iş insanı. Yoluna ‘Türkbükü Doğal Dondurma’ markasıyla devam eden Altay Doğal Dondurma’nın kurucusu Erkan Altay ile girişimcilik serüvenini ve gelecek planlarını konuştuk. 1970’te Bodrum’da doğan Altay, babasının balıkçı olduğunu söyleyerek, hikayenin devamını şöyle paylaştı:

FUTBOLCU OLACAKTI
“Küçük yaşta babamın yanında çalışmaya başladım. Bir yandan da amatör bir kulüpte futbol oynuyordum. Hatta tavsiye üzerine İzmir’e geldim. Karşıyaka sonra da İzmirspor ile görüştüm. Ama büyükşehir hayatı bana yabancı geldi. Bodrum’a geri döndüm. Bu sürede babamın tanıdığı Arnavut bir dondurma ustasından ortaklık teklifi geldi. Arazi satıp onunla 1987’de ortak olduk. Bu iş üç yıl sürdü. 90’da ben askere gittim ve o sırada babam vefat etti. Dönüşte ben yine balıkçılık yaptım. Bir süre sonra bizim Arnavut usta yine ortaya çıktı ve ortak olduk. Arnavut usta ilk günden itibaren işin sırrını bizimle paylaşmadı. Üstünkörü bir şeyler anlatıyordu ama öğretmiyordu. Üç yılın ardından bizim ortaklık yine sonlandı.”

ÖNCE EVİN MUTFAĞINDA
Arnavut usta ile yollarını ayıran Erkan Altay, ondan az da olsa öğrendiklerinin üzerine kendisi denemeler yapmaya başlar. Evin mutfağında ürettiği dondurmaları Türkbükü’ndeki 25 metrekarelik dükkanda satışa sunan Altay, “Bir gün sinema, tiyatro oyuncusu Erdal Özyağcılar yaptığımızın doğal dondurma olduğunu söyledi. Aslında benim amacım da doğal dondurma yapmaktı. Tamamen buna odaklandık. 10 çeşitle başlayan dondurma reyonumuzu her geçen gün genişlettik. Meyvenin doğal özünden ürettiğimiz sorbe, gerçek salep ve süt kullanarak üretim yaparak bugünlere geldik” diyerek, dondurmalarda glikoz şurubu, krema, gıda boyası gibi katkı maddesi kullanmayarak 7’den 70’e herkesin gönlünde taht kurduklarını anlattı.


KAKTÜSTEN HAŞHAŞA
Altay, “Bugün modern tesiste üretim yapıyoruz. Ama tüm üretim eskiden olduğu gibi geleneksel yöntemlerle ilerliyor. Bodrum’un önemli bir değeri olan mandalinayı da unutmadık. Bugün mandalinalı dondurma ana ürünlerimizden biri. Bunun yanı sıra kaktüs, zencefil, nane, haşhaş, keçi boynuzu, hurma ve Türk kahvesi gibi de sıra dışı çeşitlerimizle de fark yaratıyoruz. Şu anda 60’a yakın çeşide ulaştık. Sebze hariç her şeyin dondurmasını yapabilirim” diyerek kilosuna dikkat eden ya da diyet yapanları da unutmadıklarını söylüyor.

 
BU İŞTE BÜYÜMEK YOK

YAKLAŞIK 30 yıldır aynı noktada bulunduklarını dile getiren Erkan Altay, “Hem bayilik hem de işleri büyütmek adına bize çok ortaklık talebi geliyor. Doğal dondurma emek ve ustalık isteyen bir iş. Onun için büyümek çok doğru değil. Şu an franchise mantığına yakın bir yapıyla Bodrum’da iki bayimiz var. Büyümek istemiyoruz. Sadece ürün çeşidini artırabiliriz. Yeni çeşitleri denemek istiyorum. Bunlardan biri de yeni çıkardığımız güllü dondurma. Hedefler arasında bir de kornet üretimi var” diyor.

 
20 SAATLİK MESAİ

ERKAN Altay, çok yoğun bir tempoyla çalışıyor. 3-4 saatlik uykunun ardından sabah 08.00’de üretim maratonuyla mesainin başladığını söyleyen Erkan Altay, şöyle devam etti:
“Akşam 20.00’ye kadar üretim devam ediyor. Üretimi bitirdikten sonra ise Türkbükü’ndeki satış yerine giderek iki kızım ile eşime yardımcı oluyorum. Orada da satış sabah 04.00’e kadar sürüyor. Bu tempo nisanda başlıyor, ekim sonuna kadar devam ediyor. Her gün ortalama 3 bin kişiyi ağırlıyoruz. Metrelerce kuyruklar oluyor. Sonra bir sonraki sezon için çalışma başlıyor. Önce mandalinaları topluyoruz. Ardından nar ve en sonunda da limonu toplayıp sıkıyoruz. Bu üç meyve ana ürünler. Diğer meyve ihtiyacımızı ise yaz döneminde pazarlardan karşılıyoruz.”

KISA KISA

* Her yıl 15 ton meyve işlediklerini dile getiren Erkan Altay, günlük dondurma üretme kapasitelerinin ise 500 kiloya kadar çıkabildiğini paylaştı.
* Sır gibi sakladığı doğal dondurmanın formülünü defterine ve cep telefonuna kaydettiğini söyleyen Erkan Altay, “Tabii orada da tamamı yok. Bazı şeyler aklımda” diyor.
* Tüketiciye tüyolar veren Erkan Altay, “Dondurmanın rengine bakın. Mandalina dışındaki meyvelerin kabuk rengiyle içi aynı tonda olmaz. ‘Neden limon sarı değil’ diye soranlara, ‘Çünkü limonun kabuğu sarı. Kendi özü sarı değil’ diyoruz” diyerek buna dikkat etmek gerektiğini söyledi.

Yazının devamı...

Evin bir odasında başladılar şimdi ise...

Burada birçok projede birlikte çalışırlar. Üniversitenin ardından da farklı şirketlerde kariyerlerine devam ederler. Yasemin Elmas Sağır ile Hasan Onur Sağır, özellikle unlu mamuller sektöründeki ustaya bağlı sıkıntıları ortadan kaldırmak adına makine geliştirmeye karar verir. Sağır çifti, bir süre evlerinin bir odasında AR-GE çalışmaları yapar. 2017’de ise profesyonel iş yaşamına nokta koyarak Oktamak Makina’yı kuran Yasemin Elmas Sağır ve Hasan Onur Sağır, tortilla lavaş makinesi üretimine başlar. Lavaşın yanına otomatik şeker hamuru inceltme makinesini de ekleyen Sağır çifti, bir yandan da özel makineler tasarlayarak bugün yola devam ediyor. Kısa sürede ihracata da başlayan ikilinin gündeminde ise sıra dışı ürünler yer alıyor.

 

YASEMİN Elmas Sağır ve Hasan Onur Sağır... Profesyonel iş hayatında gördükleri eksik ve hataları eleştiren, ama eleştirmekle de kalmayıp yapıyı değiştirmek adına kendi makinelerini üretme yoluna giden iki genç girişimci. Hayat arkadaşlığının yanına iş ortaklığını da ekleyen Oktamak Makina’nın kurucuları Yasemin Elmas Sağır ve Hasan Onur Sağır ile hem girişimcilik hikayelerini hem de gelecekle ilgili hedeflerini konuştuk. 1988 Eskişehir doğumlu olan Yasemin Elmas Sağır, astsubay olan babasının görevi nedeniyle birçok şehri dolaştığını söyleyerek, şöyle devam etti:


ÜŞENGEÇLİK MUCİT YAPTI
“Son durak ise memleketimiz İzmir oldu. Aslında ortaokul ve lise yıllarında gelecekte ne yapacağım şekillendi. Babamın da etkisiyle meraklı bir yapım vardı. Bir şeyler tasarladım ve icat ettim bu süreçte. Bunlardan biri de lise 1’de yaptığımı yatak toplama düzeneğiydi. Bu da aslında annemin sürekli yatağını topla baskısıyla ortaya çıkmıştı. Bu tür meraklar üniversite tercihimde de etkili oldu ve Dokuz Eylül Üniversitesi Makine Mühendisliği’ni kazandım. Üniversite sonrası da hemen çalışmaya başladım. Gıda makineleri üzerine merdivenaltı denebilecek tarzda küçük bir yerde işe girdim. Burada çok şey öğrendim. Tasarımdan üretime her aşamada yer aldım. Daha sonra kurumsal şirketlerde de deneyim kazandım. En son ise gıda makineleri üzerine üretim yapan bir şirkette çalışmaya başladım.”


LEGO SETİYLE BAŞLADI
İlaç mümessili olan babasının 2002’de İzmir’e tayin olmasıyla yeni bir başlangıç yapan 1988 Samsun doğumlu Hasan Onur Sağır ise babasının aldığı lego setiyle hayatının şekillendiğini anlattı. Hasan Onur Sağır, “Saatlerce o legolarla bir şeyler yapıyordum. Bu bende üretme dürtülerimi tetikledi. Meslek seçimimde etkili oldu. Ve Dokuz Eylül Makine Mühendisliği’ni kazandım. Burada da Yasemin ile tanıştık. Tez ve projelerimizi birlikte yaptık. Yüksek lisans planları yaparken Yasemin, ‘Ben çalışmaya karar verdim’ demesiyle yapı değişti. Ben yüksek lisans ile işi aynı anda götürmeye başladım. Çeşitli firmalarda çalıştım. En son vinç üreten bir şirkette iken eşimin çalıştığı gıda makinesi üreten firmadan teklif geldi. Oraya geçtim” diyerek hikayesini paylaştı.


ELEŞTİRMEYİ BIRAKTILAR
İş çıkışı saatlerce eşiyle sistemi, sektörü ve patronu eleştirdiklerini söyleyen Hasan Onur Sağır, o süreci şöyle paylaştı: “Bu eleştiriler bir süre sonra bizde yeni bir ufuk açtı ve ‘biz ne yapabiliriz’ sorusunu sormaya başladık. Endüstriyel tipte büyük hacimli gıda makineleri üretiliyordu. Ama bu tabloda doğal ürünlere karşı da bir arayışı olan kitlenin varlığını gördük. Bunun yanı sıra özellikle unlu mamuller sektöründe ustaya bağlı sıkıntılar nedeniyle kapanan işletmeleri gördük. Bu iki başlılık bize yeni bir yol çizdi. Küçük gıda makineleri üretimine yönelme kararı aldık. Önce evimizin bir odasında AR-GE çalışmaları yaptık. Belli bir olgunluğa ulaşınca da 2017’da profesyonel iş hayatını bırakıp, kendi hikayemizi yazmaya karar verdik. Torbalı’da küçük ebatlı gıda makineleri üretmek için Oktamak Makina’yı kurduk.”

 
İÇLİ KÖFTEYE DE MAKİNE

YASEMİN Elmas Sağır, Oktamak Makina olarak kısa sürede iki ürünün seri üretimini yapmayı başardıklarını söyleyerek şöyle devam etti: “Biz aslında Türkiye’de üretilmeyen makinelere odaklandık. Bu yapının ilk ürünü de tortilla lavaş makinesi oldu. Bunu, biraz benim de merakım olan kurabiyeler, şeker hamurları takip etti. İkinci ürünümüz otomatik şeker hamuru inceltme makinesi oldu. Makine, şeker hamurunu istenilen kalınlıkta incelterek pasta kaplamalarında kullanılabilir hale getiriyor. Merdanelenmiş şeker hamuru, opsiyonel kesim aksesuarlarıyla da farklı şekillerde kesilebiliyor. Bu özellikle butik pastacıların ilgisini çekti. Tabii, bunun yanı sıra özel proje ve tasarımlar da yapıyoruz. Gelen bir talep üzerine Mardin işi içli köfte makinesi geliştirdik” diyerek Oktamak’ın çalışmaları hakkında bilgi verdi.

 
OTOMATİK OCAKBAŞI

GELECEK planlarında yeni ürünlerin olduğu bilgisini veren Hasan Onur Sağır, dünyada yavaş yemek (slow food) alışkanlığının yaygınlaşmaya başladığını belirterek, “Bu alışkanlıkla birlikte aşçıların uzun süre ocak başında kalmasını istemiyorlar. Ocakbaşlarının otomatikleştirilmesini talep ediyorlar. Biz de bu mantıkla çalışmalara başladık. Buna uygun bir pişirme makinesi üzerinde çalışıyoruz. Vasıfsız bir elemanın gıdayı pişirme ünitesine yerleştirip, düğmeye basması yeterli olacak. Bizim hedefimiz Türkiye’de üretilmeyen makineleri üretmek. Bunun için şimdi kapasitemizi artırmak istiyoruz. Yıl sonunda bunun için yatırım hamlesi başlatacağız. Tüm bunları yaparken de özellikle rahatına düşkün ve zamana bağımlı çalışmak istemeyen genç mühendislerle projeler geliştirmek istiyoruz” diyerek gelecek planlarını paylaştı.

KISA.. KISA..

* Yasemin Elmas Sağır, kısa sürede ihracat kapısını da araladıklarını söyleyerek, “Sosyal medya aracılığıyla Sudi Arabistan, Fas ve Cezayir’den talep aldık. Ve Fas’a ilk ihracatımızı yaptık” diyerek bunun devamının geleceğini paylaştı.

Yazının devamı...

Pazar uçurdu

 

Daha sonra ağabeyleriyle İstanbul’a giderek pazarlarda meyve sebze satar. Ağabeyleriyle birlikte Hayrettin Uçak, yoğun bir mesai yaparak pazar tezgahının yanına zamanla toptan satışı da ekler. Hayrettin Uçak, Ege başta olmak üzere meyve ve sebzelerin üretim yerlerini dolaşarak bire bir alımla Uçak kardeşlerin gücüne güç katar. Hayrettin Uçak, 80’lerde ise tesisleşme hamlesi için rotayı İzmir’e çevirir. 70’lerde pazar tezgahında başlayan serüveni bugün çeşitli kentlerde tesisle onlarca ülkeye ihracat yapan bir yapıya taşınmasında önemli bir aktör olan Hayrettin Uçak, şimdi ise bu yapıyı ikinci kuşağın gücüyle daha da yukarılara taşımak istiyor.

HAYRETTİN Uçak... Kimi zaman tüm kaynaklarını dönemin şartlarına rağmen kaybetse de mücadeleci kişiliğiyle bu zorlukların üstesinden gelen bir girişimci. Bir yandan kendi şirketinin bir yandan da sebze meyve sektörünün yurtdışına açılmasına katkı koyan önemli isimlerden biri. Uçak Kardeşler Şirketler Grubu Yönetim Kurulu Başkanı Hayrettin Uçak ile hem girişimcilik serüvenini hem de gelecek planlarını konuştuk. 1963 Siirt doğumlu Hayrettin Uçak, hikayenin devamını şöyle anlattı:


İLK ADIM O DÜKKANDA ATILDI
“Dedem Siirt Tillo’da çerçilik yaparak ticarete atılmış biri. Dönemin koşulları içerisinde at, katır ya da eşek sırtında köy köy dolaşıp insanların ihtiyaçlarını karşılamaya çalışır. Babam ise bunu bakkal dükkanıyla taçlandırır. Bu dükkanda iğneden ipliğe ne ararsanız vardı. Paradan çok takas sistemiyle işleyen bir yapı söz konusuydu. 11 kardeşten biri olarak ben de küçük yaşta bu dükkanda ticaret hayatına ilk adımı atmış oldum. 1974 yılında ise iki ağabeyimle birlikte birçok akrabamız gibi İstanbul’un yolunu tuttuk. Ve o dönemin en popüler işi olan meyve sebze odağında pazarcılığa yöneldik.”


KENTLER ARASINDA KOŞUŞTURMACA
İlk zamanlarda işlerin hiç de kolay yürümediğini anlatan Hayrettin Uçak, “Pazara hem ürün, hem de ekipman taşımak adına aracımız yoktu. Gecemizi gündüzümüze kattık, çok çalıştık. Ailenin her ferdi elini taşın altına koydu. 2-3 yıl sonra da birçok sebze meyvenin üretildiği yerden ürün alıp, pazara getirmeye başladık. Ürün taze olunca talep arttı ve işimizi büyütmemizi sağladı. Semt pazarları yetmez olunca da toptan satışın yapıldığı bir pazarda da yerimizi aldık. Bir süre sonra da İstanbul halinden de bir dükkan temin ettik. Karda kışta, yağmurda, şehirler arası yollarda, yani tüm bunları çok zor şartlar altında yaptık. İşler iyice büyüyünce ben daha çok sebze ve meyvelerin yetiştiği bölgelere gitmeye başladım” diyerek, İzmir’den üzümden mandalinaya, Muğla’dan domatese, yani sezona göre kentler arasında mekik dokuduğu bir süreç yaşadığını paylaştı.


ZENGİN YATIP FAKİR KALKTIK
Kentler arasında koşuşturmacayla birlikte tesisleşmenin gerekliliğinin ortaya çıktığını söyleyen Hayrettin Uçak, şöyle devam etti: “Paketleme tesisi olmadan bu işin sağlıklı yapılamayacağını gördük. İzmir Seferihisar’da bir yer aldık. Durmaksızın çalıştığımız, yeni tesis için adım attığımız ve yüklü miktarda üzüm aldığımız bir dönemde Körfez Savaşı çıktı. Bir anda işler tersine döndü ve sıkıntıya girdik. Elimizde ne varsa kaybettik. Oldukça zorlandığımız bir süreç yaşadık, ama yine çalıştık ve işimizi düzene soktuk. Benzer bir sıkıntıyı Tansu Çiller döneminde de yaşadık. Zengin yatıp, fakir kalktık. Bugün geldiğimiz noktada İzmir merkezli olarak Uçak Kardeşler; Manisa, Mersin ve Antalya’da tesisleri, Bursa, Samsun ve Denizli’de şubeleri bulunan bir yapıyla yoluna emin adımlarla devam ediyor.”

 

SANAYİ GÜNDEMDE

UÇAK Kardeşler Şirketler Grubu’nun bir aile şirketi olduğunu dile getiren Hayrettin Uçak, “Beş kardeş yola çıkmıştık, şu an üç kişiyle devam ediyoruz. Herkesin sorumluluk alanı ve görevi belli. Şu an ikinci kuşak da işe dahil oldu. Onlardan aldığımız güçle işi büyütmek yerine farklı planlarımız var. Sebze ve meyveye katma değer adına bu işin sanayisine girmek planlarımız var” diyor.

İHRACAT ŞAMPİYONU

BUGÜN Türkiye’nin çeşitli noktalarındaki tesislerde 70-80 çeşit ürün işledikleri bilgisini veren Hayrettin Uçak, “Yıllık 200 bin ton gibi ürün işliyoruz. Bunun yüzde 60’ı ihraç ediliyor. Çoğunluk ise Rusya’ya. Tabii, Avrupa ülkelerine de ihracatımızı bulunuyor. Üç yıl üst üste Ege Bölgesi ihracat birinciliği ödülü kazanan Uçak, 2017 yılında ise Türkiye şampiyonu oldu. İç piyasada ise birçok markete ürün satışımız bulunuyor” bilgisini paylaştı.

KISA.. KISA..

* Eylülde başlayıp mayısa kadar devam eden bir sezonlarının olduğunu ifade eden Hayrettin Uçak, en yoğun dönemde 4-5 bin kişiye iş imkanı sunduklarını dile getirdi.

* Hayrettin Uçak, sektörün büyümesi ve gelişmesi adına da emek veriyor. Uçak, aynı zamanda Ege Yaş Meyve Sebze İhracatçıları Birliği Başkanlığını da yürütüyor.

Yazının devamı...

Erkek egemen sektöre kadın eli

Ömer Taşbaş, çırak olarak tarihi çarşıda değirmen taşı üreterek çalışma hayatına adıma atar. Mehmet Ali Taşbaş da babasının yolundan ilerler. Küçük yaşta taşa şekil veren Mehmet Ali Taşbaş, zaman içinde de birçok yapıya mermer montajı yapar. Mehmet Ali Taşbaş, yaklaşık 50 yıllık meslek hayatına nokta koymaya hazırlanırken, bu kez kızı Elif Taşbaş Öznur devreye girer. Elif Taşbaş Öznur, üçüncü kuşak olarak mermere yeni bir soluk getirir. Yıllarca mezar taşı ve merdiven basamağı olarak kullanılan mermeri çerez tabağından yemek masasına kadar birçok ürününe dönüştürür. Elif Taşbaş Öznur, Macore markasıyla şimdi ise hem ihracat yapmaya hem de İzmir Alsancak’ta mağaza açmaya hazırlanıyor.

ELİF Taşbaş Öznur... Hem dedesinin hem de babasının yıllarca emek verdiği mermer sektörüne yeni bir bakış açısı getiren genç bir girişimci. Erkek egemen sektörde artık ‘kadının da adı var’ diyen Macore Works’un kurucusu Elif Taşbaş Öznur ve emekli iş insanı Mehmet Ali Taşbaş ile hem girişimcilik hikayelerini hem de gelecek planlarını konuştuk. Mehmet Ali Taşbaş, 1870 İzmir Eşrefpaşa doğumlu dedesinin yıllarca develerle nakliyecilik yaptığını dile getirerek, şöyle devam etti:


BABASININ İZİNDEN GİTTİ
“Babam Ömer Taşbaş ise dede mesleği yerine kardeşleriyle birlikte önce mozaik taraklama işi yapar. Daha sonra ise 12 yaşında Kemeraltı’nda çırak olarak değirmen taşı işine girer. Zamanla bu iş mermere döner. İtalya’dan gelen mermerleri mezar taşı yapmak için elle keser ve işler. Daha sonra mermer kesme makineleriyle iş yeni bir boyut kazanır. Benim doğduğum yıl, yani 1954’te ise dört arkadaşıyla mezar taşının yanı sıra merdiven basamağı kesimi ve montajı için bir fabrika kurar. Bir süre sonra ortaklık sonlanır ve babam 1976’da Karabağlar’da kendi yerini açar. Ben de babam gibi çok küçük yaşlarda sektöre Kemeraltı’nda adım attım. İyi ustalardan el aldım. Babamın vefatıyla da ağabeylerimle birlikte işileri devraldık. 1984’te ise yoluma tek başıma devam etme kararı aldım. İnşaat sektörü odağında birçok otel, hastane gibi yapıya mermerlerimizle imzamızı attık.”


VEFA BORCUNU ÖDEDİ
Çok zor şartlarda geçen 50 yıllık meslek hayatının ardından Mehmet Ali Taşbaş’ın emeklilik kararı aldığı noktada 1987 doğumlu kızı Elif Taşbaş Öznur devreye girer. Elif Taşbaş Öznur, o süreci şöyle aktardı:
“İzmir Ekonomi Üniversitesi Halkla İlişkiler Bölümü’nü bitirdim. Staj süreciyle birlikte 8 yıl süren bir otelcilik serüvenim oldu. Evlenince de eşimin isteğiyle çok sevdiğim otelcilik sektörüne veda ettim. Bu süreçle birlikte kendi işimi yapma isteği ortaya çıktı. Burada da bir gün döneceğimi bildiğim mermer sektörü karşıma çıktı. Yaklaşık 2 yıl süren AR-GE çalışmasının ardından mermere yeni bir soluk getirmeye karar verdim. Babamın kapattığı Taşbaş Mermer’i Karabağlar’da 2016’da Macore Works olarak yeni tarzıyla açtım. Sonuçta bu işi yapmamak hem dedeme hem de babama büyük vefasız olacaktı. Erkek egemen sektöre kadın hassasiyetiyle adım atarak kendi markamı yarattım.”



ÇEREZ TABAĞINDAN
YEMEK MASASINA

MERMERİN yıllardır mezar taşı ve yapıların belirli bir alanında kullanıldığına dikkat çeken Elif Taşbaş Öznur, son dönemde mermere karşı aşırı bir ilginin varlığına dikkat çekerek, “Bu ilgiyle birlikte de mermeri dekorasyon ve aksesuar ürünü haline dönüştürdüm. Çerez tabağından sehpaya, mumluktan yemek masasına, şömineden aynaya kadar onlarca çeşit ürünümüz var. Hatta babamın katkısıyla mezar yapımına da devam ediyoruz. Bunun ciromuzda hatırı sayılır bir payı var. Biz butik bir üreticiyiz. Ürünlerin çizimleri bana ait. Bu çizimlere ise oldukça kabiliyetli 5 ustamız şekil veriyor. Tamamen el yapımı” diyerek mermerin plaka olarak geldiğini ve ustaların maharetli ellerinde farklı farklı ürünlere dönüştüğünü paylaştı.


İLK SIRADA
İSTANBUL VAR

ÜRETİMİ İzmir Karabağlar’daki merkezlerinde yaptıklarını söyleyen Elif Taşbaş Öznur, “İlk etapta müşteri kitlemiz genelde İzmir çevresindendi. Kulaktan kulağa yayılan bir ünümüz oldu. Şimdi ise en büyük müşterimiz İstanbul. Buradan çok ciddi talep alıyoruz. Aynı şekilde Bursa da öyle. İzmir ise üçüncü sırada. Ağırlıklı internet kanalından satış yapıyoruz. Ayrıca, üretim yerimizde de bir satış alanımız var. İzmir satışlarda biraz kısır kalıyor. İzmir’de şöyle bir durum söz konusu, insanlar ‘Bir modeline bakayım, uygun fiyatta farklı bir yerde yaptırayım’ düşüncesinden dolayı satışlar İstanbul’da daha hızlı ilerliyor. Öte yandan, bu tarza hem üretim hem de satış yapan başka bir nokta yok” diyor.


ÖNCE MAĞAZA
SONRA İHRACAT

MACORE markasının sektörde yeni olmasına rağmen arkasında dededen toruna ulaşan ciddi bir bilgi birikiminin olduğuna dikkat çeken Elif Taşbaş Öznur, bunu yurtdışına da taşımak istediklerini dile getirerek, şöyle devam etti: “Şu an Amerika ile görüşmelerimiz sürüyor. Burada özellikle el yapımı ürünlere karşı büyük ilgi var. Hedefimiz bu ülke başta olmak üzere birçok noktaya kendi markamızla ihracat yapmak. Ürünlerimizde İtalyan mermerinden, Afyon taşına kadar birçok seçeneği değerlendiriyoruz. İhracat dışındaki bir diğer hedefimiz ise mağaza. Eylül gibi bunu hayata geçirmek istiyoruz. İzmir Alsancak’ta bir mağaza açma planımız var.”


İŞİNİ AŞKLA YAPIYOR

“BU mesleği çoğu arkadaşımın oğlu devam ettirmiyor” diyen Mehmet Ali Taşbaş, “Ama bugün benim kızım bu işi aşkla yapıyor. Diğer kızım Aslı Taşbaş’da Elif’e dışarıdan destek oluyor. Kızlarım aksesuarda farklı tasarımlar yaparak mermere benim gözümde üçüncü bir boyut kazandırdı. Kızlarımın azmi bana güç veriyor” diyor.

KISA KISA
* Elif Taşbaş Öznur, “Core çekirdek anlamına geliyor. Çekirdekten geldiğimizi için başka bir şey bizi anlatamazdı. Ma ise babamın isminden” diyerek markanın hikayesini anlattı.

* “Bugün İzmir’de mermer alanında isim yapmış birçok usta, babam ya da dedemin tezgahından geçmiştir” diyen Elif Taşbaş Öznur, şimdi bu geleneği kendisinin devam ettirmek istediğini dile getirdi.

Yazının devamı...

 Dede ekti, baba kuruttu, çocuklar değerini artırdı

 

 Torbalı’nın verimli topraklarında pamuktan zeytine birçok tarımsal ürün yetiştirir. İkinci hamleyi baba yapar. Çeşitli meyveleri kurutarak ihracatçı firmalar aracılığıyla yurtdışına gönderir. Son adımı ise üçüncü kuşaktan Ardan ve Ayda Timer kardeşler atar. Kuru meyveye katma değer katan iki girişimci kardeş, Arch Snacks markasıyla sağlıklı atıştırmalıklar üretir. Kısa sürede birçok noktada ürünleriyle tüketicinin karşısına çıkan Timer kardeşler şimdi yurtdışına açılma planları yapıyor.

ARDAN ve Ayda Timer... Dedelerinin 1950’li yıllarda başlattığı hikayeye yeni bir soluk getiren iki genç girişimci. Gençliğin verdiği vizyonla bu hikayeye katma değer ekleyerek çıtayı daha da yukarı çıkarmayı başaran iki isim. Arch Gıda’nın kurucuları Ardan ve Ayda Timer kardeşlerle hem girişimcilik hikayelerini hem de gelecekle ilgili planlarını konuştuk. 1952’den beri tarımla uğraşan bir ailenin içinde büyüdüklerini Ardan Timer, hikayenin devamını şöyle aktardı:

KARPUZU KURUTTULAR

“Dedem İzmir Torbalı’da çiftçilik yaparak sektöre adım atar. Pamuktan zeytine kadar birçok tarımsal ürün yetiştiriciliğiyle uğraşır. Hatta bir dönem çırçır fabrikası bile kurar. Ama dönemin şartları nedeniyle bu macera pek uzun sürmez. Babam ve amcam İstanbul Teknik Üniversitesi Elektrik Elektronik Mühendisliği mezunu ama kendi işlerini yapmazlar. Amcam kariyerine turizmde devam eder. Babam ise dedemin yanında tarımla uğraşır. Tabii, babamın ilk etapta sürece katkısı tarımı daha modern yapma şeklinde olur. 2001’de dedemin vefatına kadar bu süreç böyle devam etti. 2008’de babam, sürece yeni bir boyut katma karar aldı. Güneş enerjisinden de faydalanarak meyveleri kurutma yoluna gitti. Kayısı, incir dışında daha tropikal meyvelere yöneldi. Hem kendi arazilerimizde yetişen hem de çevre üreticilerden aldığı karpuz, portakal ve elma gibi ürünleri kurutup ihracatçı firmalara satmaya başladı. Bugün sezonda aylık 30 tona yakın ürünün işlendiği bir yapı ortaya çıktı.”

KURUMSALDAN KAÇIŞ

Babasının kuru meyve işine girdiği yıl üniversite için İstanbul’un yolunu tutan 1990 doğumlu Ayda Timer, Koç Üniversitesi Ekonomi Bölümü’nden mezun olduğunu belirterek, “Üniversite sonrası Hindistan merkezli bir restoran rehberi şirketinde çalıştım. Daha sonra farklı bir şirket ve sektörde devam ettim. Bu süreçte Ardan, üniversite için İstanbul’a geldi. Onun aklında hep kendi işini kurma fikri vardı. Ben ise tam tersi, kurumsal hayatta kariyer yapmayı istiyordum. Ama bir süre sonra kurumsal hayattan istediğimi alamadığımı fark ettim. İşi bıraktım. Kardeşimin cesaretlendirmesiyle Amerika’da yaşayan bir arkadaşımla ortak bir program geliştirdik. Türkiye’deki lise öğrencilerini Amerika’daki üniversitelerle eşleştiren bu programı bir süre sonra bir yatırımcıya sattık” dedi. Ayda Timer, daha sonra bir arkadaşıyla yine İstanbul’da kadınlar için el yapımı gözlük işi kurarak, girişimcilik serüvenine yeni bir halka eklediğini vurguladı.

MEVZUATA TAKILDI

İstanbul Teknik Üniversitesi Ekonomi mezunu ve 1992 İzmir doğumlu olan Ardan Timer ise Arch’ın ortaya çıkış hikayesini şöyle anlattı:
“Aklımda hep kendi işimi yapma hayali olan biriydim. Üniversite yıllarında yatırım firması kurmak istedim. Bunun için bir platform kurdum. Ama Türkiye’de bunun izni olmadığı için bu girişimim nedeniyle dava açıldı ve iş hayata geçmeden yarım kaldı. Bunun dışında yine bir uygulama geliştirdim. Motokurye ile eczaneye gidemeyenler için ilacı ayağına götüren bir sistem geliştirdim. Bu girişimim de yine mevzuatlara takıldı. Bu süreçte bir Amerika seyahatim oldu ve bu süreçte sağlıklı atıştırmalıklar pazarındaki büyümeyi gördüm. Ailenin de kuru meyve işi yapmasından ilham alarak bu işe yeni bir boyut katma kararı aldım. Üniversite okuduğum 2015’te İzmir’de Arch Gıda’yı kurduk. İstanbul’dan İzmir’e gelen Ayda ile birlikte de 6 aylık bir Ar-Ge çalışmasının ardından bu yıl Arch Snacks markası doğdu.”

 TALEBE GÖRE

BÜYÜME
STARTEJİSİ

“ÇİÇEĞİ burnunda bir marka olmamıza rağmen yoğun bir taleple karşılaştık” diyen Ardan Timer, “Talebi görerek büyümeyi tercih ediyoruz. Şu an 11 çeşit ürünümüz var. Burada kullandığımız ürünlerin büyük bölümü, Torbalı’da kendi bahçelerimizde üretilen ürünler. Babamın kuruttuğu meyvelerden faydalanıyoruz. Ayrıca, güvendiğimiz üreticilerden de ürün tedarik ediyoruz. Üç ay raf ömrü olan ürünlerimizde koruyucu, glüten yok. Tamamen sağlıklı atıştırmalıklar” dedi.

 

 SIRA YURTDIŞINDA

TÜKETİCİYE birçok kanaldan ulaştıklarını söyleyen Ayda Timer, şu bilgiyi paylaştı: “Spor salonlarının yanı sıra online satışımız var. Kafe ve restoranlarda da bulunuyoruz. İzmir ile başlamıştık ama şu anda İstanbul’da da ciddi müşterilerimiz oluştu. Market raflarını ikinci plana ittik ama ilerleyen süreçte bazı seçkin markaların raflarında olmayı hedefliyoruz. Ayrıca üniversite kantinleri de hedef kitlemiz arasında. Bir diğer hedefimiz ise yurtdışı. Eylül ayında bu kapsamda fuarlara gitmeyi planlıyoruz. İlk etapta da Dubai ile bir temasımız var.”

KISA KISA

“Hem üretim hem de pazarlama bizde” diyen Ardan Timer, “Ama yine de bir görev paylaşımımız var. Ben daha çok üretimde, Aydan ise deneyimi itibariyle pazarlamaya odaklanmış durumda” ifadelerini kullandı.

Yazının devamı...

Toprağın kadınları

Hepsinin farklı farklı hikayeleri var, ama ortak özellikleri İzmir’in üreten başarılı kadınlarından sadece birkaçı. Kimi mantar üretiyor, kimi de hayvancılık yapıyor. Onlar kadınlar için zor bir işin olmadığını, isterlerse çok başarılı olunacağının en güzel örneği. İzmir Gıda Tarım ve Hayvancılık İl Müdürlüğü ile İzmir Ticaret Borsası, 18 ilçeden aktif üretim yapan 35 başarılı kadını ‘Toprağın Kadınları’ projesiyle bir araya getirdi. İşte, ‘Toprağın Kadınları’ projesinin 35 aktöründen yedisinin ilham veren hikayeleri...

Evini ipotek
ettirerek başladı


MÜBERRA Türkkan... 1985 Bayındır doğumlu. Okul hayatı boyunca başarılı bir öğrenci olan Türkkan, 17’sinde evlendirilince eğitim hayatına açıktan devam eder. İzmir Ekonomi Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler okur. “Kızıma bakmak zorunda olduğum için 3 yılın ardından üniversite maceramı sonlandırdım” diyen Müberra Türkkan, “Ailem geçimini çiçekçilikle sağlıyordu. Ben ise farklı iş arayışına girdim. Aileden kalan arsaya yeni bir dünya yaratmak için çalıştım. Ve yoluma mantar çıktı. Uzun araştırmaların ardından istiridye mantarında karar kıldım. Sermaye için evimi ipotek ettirip, kredi çektim. Ürettiğim mantarı satmak için Alsancak’taki mekanları tek tek gezip kart bıraktım. Aylar sonra dönüş oldu” diyerek, bugün soyadından doğan markasıyla önemli bir market zincirine ürün verdiğini söylüyor. Türkkan, toprağın içinden çıkan şapkalı mucize olarak tarif ettiği mantarda, şimdi de ihracatı planlıyor.

Toprağı kendine
yoldaş yaptı ve...


İPEK Ballı... 1987’de Bademler köyünde çiftçi anne babanın tek kızı olarak dünyaya gelir. Ailesi İpek Ballı’nın çiftçi olmasını istemez. İpek Ballı, “Üniversite eğitimiyle birlikte köyden ayrıldım. Eskişehir Anadolu Üniversitesi’nde Maliye Bölümü’nü bitirdim. Memlekete dönüp uzun süre iş aradım. Sınavlara girdim. Ama uygun bir iş bulamadım. Anne olunca da daha çok şeyler yapmak istedim. Sahip olduğum en değerli şeyi ‘toprağı’ kendime yoldaş kabul ettim. Toprak sevgimle eğitimimi birleştirip, iş yapma kararı aldım. Köydeki evin bahçesinde otururken ağaçların arasındaki boşlukları fark ettim. Bu boşluklara küçük çiçek fideleri diktim. Fideler büyüdükçe de alıcı buldum. Bu arada, işi büyütmek için farklı sermaye kaynaklarını da araştırdım. Bu aşamada Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ‘Genç Çiftçi’ hibe programına proje hazırlayıp, katıldım. Projem desteğe hak kazandı” diyerek bugün güçlü bir kadın, bir anne ve kendi işinin patron olma yolunda ilerlediğini söylüyor.

Eşiyle rolleri
değiştirdi


ÖZLEM Harman... Eğitim hayatında sosyal ilişkileri ve sanata yatkınlığı ön planda olan 1972 Tire doğumlu Harman, babasının istediğiyle görücü usulüyle evlendiğini paylaşarak, “Maddi durumu iyi olduğu için eşim beni çalıştırmak istemez. Ama ben asla içindeki aktif ve girişimci kadın yönümü kaybetmedim. Çalışma isteğinden hiç vazgeçmedim. Açık öğretimden üniversiteyi bitirdim. Bu sırada, eşimin işleri bozuldu. Bir süre Tire Belediyesi’nde çalıştım. Burada kötü tecrübeler yaşadım. İş hayatının çirkin yüzüyle tanıştım. Enerjimi kendimi daha iyi ifade edebileceğim bir alana yönlendirmek istedim. Kendi işimi kurmaya karar verdim. Hindi yetiştiriciliğine yöneldim. Evimi işimin yanına taşıdım. Tabii, içimdeki süslü kadını sanatla da besledim ve boş zamanlarımda şiir yazıyorum” diyor. İzmir Kanatlı Hayvan Eti Üreticileri Birliği’nin kurucu üyelerinden Özlem Harman, kümeslerini artırmaya yönelik planları olduğunu söylüyor.

Profesyonel iş
hayatından tarlaya


ZELİHA Güreşen... 1973 Bursa doğumlu Güreşen, kimya eğitimi alır. Evlendikten sonra İstanbul’a taşınan Zeliha Güreşen, 22 yıl İstanbul’da özel firmalarda satış bölümü yöneticiliği yaptığını söyleyerek, hikayesine şöyle devam etti: “İstanbul’daki evimin bahçesinde saksılarda ürün yetiştirmeye başladım. Bir gün şirket müdürüne işten ayrılmak istediğimi söyledim. Eşimle Akdeniz ve Ege tatiline çıktık. Bu süreçte, doğal ürünler yetiştirme ve otelcilik fikri oluştu. Tire’den bir arazi aldık. Önce şeftali ağacı, enginar, daha sonra ise lavanta ve domates diktim. Bu arada, işi hem sahada hem teorik öğrenmek için eğitimler aldım. Sebzeciliğin yanında eşimin de emekli olmasıyla, evimiz 100 büyük başlı bir çiftliğe dönüştü. Tamamı organik sertifikalı sebze ve meyvelerinden olan salça, tarhana, erişte, reçel, kuru nane, kekik ve benzeri ürünleri üretip, satıyoruz. Aynı zamanda ‘Naturalife Butik Çiftlik Otel ve Restorant’ ile doğayla iç içe olmak isteyenlere kapımızı açık.”

Köyü sanatla
buluşturdu


NURAN Erden... Çeşme Germiyan köyünde 1962’de doğan Erden, çocukluğundan itibaren üretimin içinde yer alan bir isim. Halıcılık yüksekokulunu bitirdiğini paylaşan Erden, “Köyün yeteri kadar değerinin fark edilmediğini düşünerek hareket geçtim. Bu değerin herkesin farkına varmasını istedim. Bunun için de var gücümle çalıştım. Köyün duvarlarına resimler çizmeye başladım. Köyün tanıtılması konusunda çok çalışıyorum. Duvarlara sosyal içerikli mesajlar da yazıyorum. Kantaron yağı, şifalı otların yetiştirilmesi ve kurutulmasını da yapıyorum. Aktif ve çok çalışkan bir çiftçiyim” diyerek köyü özgürlük olarak gördüğünü söylüyor.

Emeklilik planları
üretimle değişti


NİHAL Bilgiç Arpacıoğlu... 1961 İstanbul doğumlu olan Arpacıoğlu, İzmir’e üniversite okumak için geldiğini söyleyerek, “İstanbul’da uzun yıllar finans sektöründe çalıştım. Emekli olunca da İzmir Karaburun’da Saip köyünden yazları yaşamak için ev aldım. Zamanla doğanın verdiği güzellikler karşısında boş oturmak istemedim ve üretmeye başladım. Yörede yetiştirilen nergis, sümbül, erguvan, katırtırnağı, kekikten reçeller yapıp sattım. Bugün, yöreye özgü ürünlerden 40’a yakın reçel yapıyorum. Her yıl yeni bir heyecanla başlıyor ve üreterek yoluma devam ediyorum” diyor.

Aile arazisini
icradan aldı


TÜRKMEN Kocaoğlu... Ödemiş’te hayvancılıkla uğraşan bir ailede doğan Kocaoğlu, “Eğitimimi Ödemiş’te tamamladım. Evlendikten sonra eşim uzman çavuş olduğu için Kemah’a tayinimiz çıktı. Gittiğim her yere İzmir’in bereketli topraklarını da götürdüm. Lojman bahçesine sebze meyve ektim. Ağabeyimin vefatıyla da aileme manevi ve ekonomik destek olmak istedim. Bu süreçte eşim ani bir kararla istifa etti. Köye yerleşmeye karar verdik. Ailenin arazisini icradan satın aldık ve hayvancılığa başladık. Bu süreçte farklı kaynak arayışlarına da başladık. Gıda Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı’nın ‘Genç Çiftçiler’ hibe programına başvurduk. Projemiz onaylandı, hibe desteği aldık. Şimdi ‘Hanımın Çiftliği’ olarak üretime devam ediyoruz” diyor.

Yazının devamı...