GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İşsizlik sıçrama tahtası oldu

Hayalinde ise rafineride çalışmak vardır, ama o yıllarda kamu kuruluşlarının eleman alımını durdurmasıyla işsiz kalır. Ayhan Seyfeli de tekstil sektörüne yönelir. Aydın’da çalıştığı firma bir süre sonra küçük gelince Ayhan Seyfeli, tüm olumsuz söylemlere rağmen İstanbul’un yolunu tutar. Ayhan Seyfeli, profesyonel iş yaşamında ‘hem kadın hem de taşralı’ diye zorluklar yaşasa da pes etmez, ihracat sorumluluğuna kadar yükselir. Avrupalıların tekstilde rotasını Uzakdoğu’ya çevirmesiyle yine işsiz kalan Ayhan Seyfeli, bu kez 1997’de kendi şirketini kurar. Organik ürünlere odaklanan Ayhan Seyfeli, bugün İzmir’den birçok Avrupa ülkesine ihracat yapıyor. Ayhan Seyfeli’nin, şimdi de kendi markasıyla iç piyasada mağazalaşma planları var.

AYHAN Seyfeli... Hayatının her 10 yılında yaşadığı işsizlik krizlerine rağmen mücadeleci kişiliğiyle ayakta kalan bir isim. Bu süreçte edindiği deneyimlerle de basamakları temkinli çıkarak başarıyı yakalamış bir kadın girişimci. Seyfeli Tekstil Yönetim Kurulu Başkanı Ayhan Seyfeli, hem girişimciliğini hem de geleceğe dair planlarını anlattı. 1958 Ankara doğumlu olan Ayhan Seyfeli, hikayesinin devamını şöyle paylaştı:


MAHALLELİYE SIVI SABUN
“Babam memurdu. Memur maaşıyla üç çocuk okuturken, yaşadığı sıkıntılara da tanıklık ettim. Öyle olunca da içten içe ‘ben memur olmayacağım, bir gün kendi işimi yapacağım’ diye iç geçiriyordum. Bir süre sonra Ankara’dan Aydın’a taşındık. Ortaokul ve liseyi bu kentte okuduktan sonra üniversite için tekrar Ankara’nın yolunu tuttum. 1975’te Gazi Üniversitesi Kimya Mühendisliği’ni kazandım. Siyasi karışıklıklar nedeniyle o yıllarda üniversite okumak çok zordu. İlk girişimcilik adımımı da aslında o yıllarda attım. Arkadaşlarla birlikte sıvı sabun ürettik. Ve ‘herkes memleketinde bunları satsın’ dedik. Ben de Aydın’da kolu komşuya litre litre sıvı sabun sattım, ama arkasını getiremedim. Hem hammadde alacak param hem de üretecek yerim yoktu. Babamın, ‘Bırak bu işleri. Elindekini sat, bir daha da karışma’ sözü bu serüvene noktayı koymama neden oldu.”


TÜM OLUMSUZLUKLARA RAĞMEN
Ayhan Seyfeli, 1980’de üniversitenin ardından kamuda özellikle de rafineride çalışma planları yapar. Ama o yıllarda kamu kuruluşlarına eleman alımının durdurulması Ayhan Seyfeli’nin tüm planlarını altüst eder. Yönünü özel sektöre çeviren Ayhan Seyfeli, “Aydın Nazilli’de bir tekstil fabrikasında işe girdim. Laboratuvarda kimyasal ve boyaların analizini yaptım, boya konusunda reçeteler yazdım. Üç yılın ardından da bu iş bana küçük gelmeye başladı. Artık İstanbul’a gitmem gerektiğini düşündüm. Tabii, 80’lerde bir genç kadının taşradan İstanbul’a gitmesi, başta ailem olmak üzere çevremde olumsuz karşılandı. Ama ben bunu yaptım. Bir kumaş fabrikasında çalışmaya başladım. Burada da mühendis olsanız bile ‘hem kadın hem de taşralı’ mantığıyla işler pek de kolay olmadı. Bir süre sonra ise çalıştığım firma krize girdi, benimle birlikte onlarca mühendisin işine son verildi. Yine işsiz kaldım. Türkiye’nin ihracatı öğrenmeye başladığı dönemlerde yolum bu kez bir Alman firmasıyla kesişti” diyerek onlardan da kaliteli üretim anlayışını ve çalışma disiplinini öğrendiğini paylaştı.


KÜÇÜK BİR ATÖLYEDE BAŞLADI
Alman firmasında kazandığı güven ve başarıdan dolayı İzmir ofisinin başına yönetici olarak atanan Ayhan Seyfeli, şöyle devam etti: “90’larda başlayan krizlerle birlikte Avrupalı firmalar yönünü bu kez Uzakdoğu’ya çevirmeye başladı. Ve bizim Alman firması da Türkiye’den çekilince ben yine işsiz kaldım. Aslında hayatımın her 10 yılında bir yaşadığım bu işsizlik krizi benim sıçrama tahtam oldu. Bu kez 1997’de ‘artık kendi şirketimi kurmalıyım’ dedim ve İzmir’de Seyfeli Tekstil’in küçük bir ofiste faaliyetine başladık. Önce Almanlara erkek çocuk gömleği dikip gönderdim. 10 yıla yakın bu devam etti. Daha sonra ise organik tekstile yöneldik. Organik bebek ürünleriyle başladık. Çamdibi’nde küçük bir ofiste başlayan maceramız, bugün Buca Ege Giyim Organize Sanayi Bölgesi’nde bir fabrikaya dönüştü. Avrupa’da birçok önemli markaya, başta organik tekstil olmak üzere üretim yapan bir firmaya dönüştük.”

 
MAĞAZALAŞMA HAMLESİ

AYHAN Seyfeli, üretimin tamamını ihraç ettiklerini belirterek, “Burada birçok ünlü marka için üretim yapıyoruz. Ama artık kendi markamızla da yürüyeceğiz. Organik tekstil konusunda markalaşma hamlesi başlattık. Organic Republic. Bunu da mağazalaşmayla desteklemek istiyoruz. Şu an iç piyasayla sadece fabrika satış mağazamızla çalışıyoruz. Hedefimiz önce Türkiye’de mağazalaşarak kendi markamızla gücümüze güç katmak istiyoruz” diyerek gelecek planlarını paylaştı.

 
MODA VE FİYAT BASKISI

ÜRETİMİNDE doğaya zarar vermeyen, insan sağlığına da başta kanserojen etki olmak üzere hiçbir olumsuzluk yaratmayan, geri dönüşümü olan ürünlere organik hazır giyim ürünleri dendiğini hatırlatan Ayhan Seyfeli, “Ciltle teması olan hazır giyim ürünleri eğer organik değilse ve üretiminde insan sağlığına zararlı kimyasallar kullanılırsa, cildin gözenekleri içinden ter yoluyla kana karışıyor. Bu kimyasallar, kanserojen etki yaparak, zamanla kansere neden oluyor. Bu nedenle organik hazır giyim ürünlerine talep, dünyada hızla artıyor. Ama Türkiye’de ise bu bilinç henüz oluşmadı. Türkiye’de tekstil moda ve fiyat endeksine bağlı gelişiyor. Bugün biz her ürettiğimiz için organik sertifika çıkararak yol alıyoruz” bilgisini aktardı.

KISA KISA
* Ayhan Seyfeli, aylık beş bin parçayla başlayan üretim serüveninin bugün 50 binlere çıktığını dile getirerek, “Ciromuz ise 500 bin eurolardan 10 milyona ulaştı” diyerek yakaladıkları başarının rakamlara da yansıdığını söyledi.

Yazının devamı...

Bu da dansın okulu

 

ARMAN Esen Dans Akademi... Hangi yaşta olursa olsun yetişkin ya da çocukların, geniş bir yelpazede dans, müzik ve sporla tanışmasını sağlıyor. Bunu da eğlenerek hayata geçiriyor. Arman Esen Dans Akademisi’nin kurucusu Arman Esen ile hem akademinin kuruluşunu hem de dansın eğitimdeki yerini konuştuk. 1982 doğumlu olan ve anne-babasının memuriyeti nedeniyle bir çok kenti gezerek geçen bir eğitim serüveni olduğunu anlatan Arman Esen, dansla tanışma hikayesini şu sözlerle dile getirdi:

OLUMSUZ SÖYLEMLER KAMÇILADI

“Her şey ortaokulda coğrafya öğretmenimin beni okulun halk oyunları topluluğuna önermesiyle başladı. Elemelere gittim. Ama seçilemedim. İtiraz edince son dakika beni de aldılar. Sonraki süreçte de hep kılpayı elemeleri geçerek halk danslarına devam ettim. Olumsuz söylemler üzerine daha fazlasını yapmak istedim. Kafkas danslarıyla ilgili çok sayıda projede dansçı olarak sahneye çıktım ve birçok ülkeye gittim. Ailem inşat mühendisliği okumamı istiyordu. Öyle de oldu. Ama ben aynı zamanda konservatuvar sınavlarına da girdim ve kazandım. Babamın rızasını da alarak 17 yaşında Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Türk Halk Oyunları Bölümü’nün yolunu tuttum.”

DANSLA SPORU BİRLEŞTİRDİ

Öğrencilik yıllarında Süleyman Demirel Üniversitesi’nde ders veren Arman Esen, okulu bitirdiğinde ise bunu Ege Üniversitesi’nde devam ettirir. Arman Esen, “Tabii bu dersler daha çok üniversite öğrencilerinin hobi amaçlı katıldığı kulüplerde oldu. Dansı Egelilere sevdirme amacı ile çok sayıda projede yer aldım ve yarışmalara sporcular yetiştirdim. 2009’da ise kendi hikayemi yazmak ve dansçılar yetiştirmek hedefiyle okuldan ayrıldım. Bornova Evka-3’te Arman Esen Dans Akademisi’ni kurdum. Uzmanlık alanım dans sporu. Ama dünyanın hiçbir yerinde bu alana yönelik bir okul olmadığını gördüm. Ve ağırlığımı bu alana verme kararı aldım. Sağlık Bilimleri Enstitüsü Spor, Sağlık Bilimleri Anabilim Dalı’nda yüksek lisans yaptım. Ve dansla sporun birleştiği bir okul ortaya çıktı.”

İŞE MATEMATİĞİ DE KATTI

Arman Esen, dansla sporun birleştiği okulla ilgili şu bilgileri paylaştı: “Bu okul 4 yıl sürüyor. Biz çocuğu 7 yaşında alıyoruz ve 4 yıllık bir eğitim ardından mezun ediyoruz. Sayısala olan yatkınlığımla da dans eğitimleri sırasında çocukların pek de sevmediği matematikle barışmalarını sağlıyorum. Dolaylı yoldan matematik öğretiyorum. Ayrıca, sınav, ödev, ödül ve ceza gibi sürekli hayatlarında var olan bu kavramlara farklı bir anlam yüklüyoruz. Okulumuz şu anda İngiltere merkezli ‘Uluslararası Dans Öğretmenliği Birliği’nin Türkiye’deki tek üyesi. Bu üyelikle birlikte bizden mezun olan bir öğrenci, dans sporu antrenörlüğü belgesi için ilgili bakanlığa başvurduğunda çok kolay alabiliyor. Şimdi çıtayı bir adım yukarı taşıyoruz. Bugün baleden mezun olan biri öğretmenlik yapabiliyor. Bu sağlıklı bir süreç değil. Şimdi biz üye olduğumuz kurum aracılığıyla ‘uluslararası dans öğretmenliği’ sertifikası da vereceğiz. Zorlu bir süreçte geçilecek ama bu sertifikanın tüm dünyada karşılığı olacak.”

 

HAYATININ
MERKEZİNDE
SINAV VAR

BİREYSEL alanda da dansçılar yetiştirdiklerini söyleyen Arman Esen, “Uluslararası arenada rekabet çok fazla. Bu alanda Ruslar çok iyi. Orada çocuklar küçük yaşta dans okullarına gidiyor. Zorunlu eğitimi ise dışarıdan tamamlıyor. Bizim çocuklar ise hayatının merkezinde sınav olan, hafta sonu bile okula giden, etütlere kalan ve haftada 45 dakika çalışarak bu şampiyonalara gidiyorlar. Çocuklarımızın eğitim kalitesi çok iyi ama rakipleri bu işi mesleği olarak benimseyen çocuklar. Ama buna rağmen güzel sonuçlar alıyoruz” diyor.

 

YENİLİKLER YOLDA

DÖRT yıllık akademinin yanı sıra her yaştan insana baleden Latin danslarına kadar bir çok alanda dans, müzik ve spor çalışmalarının olduğunu söyleyen Arman Esen, “Eylül ayında yeni yerimize taşınıyoruz. Yine Evka-3’te olacağız. Metrekare olarak büyüdüğümüz gibi birçok yeniliğimiz hayata geçecek. Burada bir sergi salonu hayata geçireceğiz. Ayrıca müzik stüdyosu ve dansa dair her şeyin yer aldığı bir de kütüphane” diyerek, gelecek planlarını paylaştı.

Velinin odağında olmamalı

“DANSI özel eğitimle çözümlemek gerekiyor” diyen Arman Esen, “Tabii burada çocuğun genetik faktörleri de etkili. Sonuçta dans işi aileyle başlıyor. Yetenek önemli ama aileden bağımsız olamaz. Ancak bu alan biraz engebeli. Her şey veli odağında. Aslında tam tersi olmalı. Veliler bu işe bazen kedini çok kaptırıyor. Profesyonele bırakması ve güvenmesi gerekiyor” diyerek, çocuklar üzerindeki veli baskısına dikkat çekti.

Yazının devamı...

Göçü fırsata çevirelim

 

DÜNE kadar emeklilik projelerinde yaşanacak kentler listesinin en başında yer alan İzmir, artık hem şirketlerin merkezini taşıdığı, hem de nitelikli göç alan bir yapıyla konuşmanın ötesine geçmiş durumda. Nüfusu her geçen gün artan İzmir’e 2017’de göç edenlerin yüzde 44’ü yüksekokul mezunu. İzmir, 18 bin 506 kişiyle en fazla göçü ise İstanbul’dan aldı. Yine 2017’de dünyanın 150 metropolü arasında yüzde 18.5’lik konut değer artışıyla 2’nci sırada yer buldu. Her geçen gün yükselen bir trendle gayrimenkulde de hareketli günler yaşayan İzmir’in sağlıklı bir yapıda büyümesi için tüm kapılar kentsel dönüşüme çıkıyor. Tabii gelen göçü iyi yönetmek şart. Management Plus da bu bakış açısından yola çıkarak geçen hafta ‘Her Yönüyle Kentsel Dönüşüm Zirvesi’nin 11’incisini İzmir’de gerçekleştirdi. Benim de konuşmacı olduğum zirvenin son oturumunda İzmir Geliştirme Vakfı (İGV) Başkanı Şener Bayyurt, göçle ilgili çok önemli paylaşımlarda bulundu.

Bu kez kaynak İstanbul

Son dönemde İzmir’e olan göç akınının eskilerden çok farklı olduğuna dikkat çeken Bayyurt, geçmişteki göçün taşradan büyük kentlere olduğunu söyleyerek, “Taşra göçü çaresizlik sonucu oluştu. Gelenlerin maddi imkanları kısıtlıydı. Köprüleri yakarak, sırtlarında yataklarıyla geliyordu. İzmir’den tekrar memleketine geri dönmeleri mümkün değildi. Burada fedakarlığa hazırdılar. Bu kitlenin hayat pahalılığına karşı duyarlılığı vardı ve iş, eğitim, barınma temel konularıydı. Göçle birlikte bu temel konulara yönelik talep hızla arttı, konut ihtiyacı giderek yükseldi ve bu durum da rant sağlamak isteyen tarafların iştahını kabarttı. Sürecin yönetilememesi nedeniyle de kentte sosyal, kültürel, fiziki hasarlar oluştu. Gelinen noktada kentsel dönüşüm bir ihtiyaç ve zorunluluk olarak ortaya çıktı. Bu süreçte İzmir ikinci göç dalgasıyla karşı karşıya” diyerek bu göçün de İstanbul kaynaklı olduğunu paylaştı.

Özel çözümler gerekiyor

İzmir’in göçün etkilerinden olumlu yönde etkilenmesi için hazırlık yapması gerektiğini ve göçü fırsata çevirmesi gerektiğini söyleyen Şener Bayyurt, “Göç tüm bu bilgiler ışığında hem fırsat, hem tehdit. Göçün çok iyi yönetilmesi lazım. Her gelen misafire ihtiyacımız var. Onların sosyal, kültürel, fiziksel farklılıklarıyla ilgili çözümler yaratmalıyız. Bu iş, merkezi yönetimle çözülmez. Çünkü her göç kentten kente, coğrafyadan coğrafyaya farklı özellikler sergiliyor. İzmir’in bu konuda özel çözümler üretmesi gerekiyor. Biz göçü yönetirken proaktif olmalıyız. Gelecek planlarını hazırlamamız gerekiyor. Hem göçenin, hem İzmirlinin beklentilerini karşılamamız gerekiyor. Çatışmayı engellememiz gerekiyor. Kentleri tasarlarken insanların neler isteyeceklerini dikkate alarak bir daha kentsel dönüşüme ihtiyaç olmasın diye farklı tasarımlar yaratmalıyız” dedi.


DÖNÜŞÜME KENT
ORTAKLIĞI MODELİ
ZİRVEDE, Ege-Koop Genel Başkanı Hüseyin Aslan da kentsel dönüşümün ‘kent ortaklığı’ ile gerçekleştirilebileceği görüşünü paylaştı. Kent ortaklığını ‘insanların güç ve kader birliği yapması’ olarak tanımlayan Aslan, “Kentsel dönüşümde bu ortaklığın asıl adı ise kooperatifleşme. Kooperatifler bencilliği, yani egoizmi önler. Kendi çıkarlarını hesaba katmadan başkaları lehine karşılıklı olarak çaba harcanmasına hizmet eder. Kooperatifler iyi organize edildiğinde ve denetlendiğinde insani ve ahlaki kuruluşlar. İsrafı önler, maliyeti düşürür, tasarrufu artırır ve kazancı yükseltir. Vatandaşlar geleceklerine bizzat karar verir. O yüzden kentsel dönüşümde mutlaka kent ortaklığı oluşturulmalı” görüşünü paylaştı.


ÜÇ ÖNEMLİ ODAK
MANAGEMENT Plus Genel Müdürü Haldun Ersen, zirvenin sonuç bildirgesi ve manifestosu hakkında şu bilgiyi paylaştı: “Üç önemli odak var. Birincisi, stratejik vizyon olarak tanımlanan, dönüşümün parsel ya da proje bazında değil, daha geniş bir vizyonla yapılması. İkincisi, stratejik kentsel planlama. Sürecin bir kentsel vizyon kurgusu temelinde yürütülmesi gerekiyor. Üçüncü odak ise stratejik kentsel tasarım. Tasarım ilkelerinin, tasarımdan etkilenecek insanlarla belirlenmesi esas. Bunun için, tartışmaların yapılabileceği platformlar oluşturulmalı ve katılımlar sağlanmalı. Bu aşamalar sonucunda elde edilen analizlerle beraber, İzmir’de nerelerin dönüşüm, nerelerin gelişim alanı olduğu, yaşayan insanların ne ölçüde etkileneceği konusunda bilimsel kararlar alınabilir. Hedefimiz, dünyadaki kentsel tasarım ilkeleri ile uygulanmış başarılı kentsel dönüşüm projelerini ve bu alandaki gelişmeleri özümseyen, parsel bazında değil, kentsel ölçekte ele alınmış, yaşayan sosyal yapıyı da önemseyen, akıllı ve sürdürülebilir kentler planlamak.”

***

İkinci
Alsancak

Megapol İzmir’le meslek hayatının en büyük projesinin yaptığını söyleyen Megapol Grup Yönetim Kurulu Başkanı Selim Gökdemir, “Burada ikinci Alsancak yükseliyor” dedi.

MEGAPOL Group, İzmir Halkapınar’da hayata geçirdiği Çarşı Kule’nin ardından yine aynı bölgede 3 kule ve 330 metre uzunluğunda caddeden oluşan Megapol İzmir’e başladı. Proje; konut, iş, kültür, sanat, spor, eğlence ve alışverişi bir arada sunan karma yapısıyla dikkat çekiyor. 3 kulede bine yakın bağımsız bölümün olduğu projenin 32 ayda tamamlanması hedefleniyor. Megapol Grup Yönetim Kurulu Başkanı Selim Gökdemir, Yeni Kent Merkezi’nin Konak kısmında kalan Halkapınar’da yeni bir projenin inşaatına başladıklarını belirterek, şu bilgileri verdi:

Bina dışında hayat

“Halkapınar’da ilk Megapol Çarşı Kule’yi yaptık. 1-2 ay içinde hizmete açacağız. Şimdi yine aynı bölgede Megapol İzmir’e başladık. Megapol İzmir, benim meslek hayatındaki en büyük proje. 200 bin metrekarelik inşaat alanı var. Ciddi bir büyüklük. Alsancak’ta ortalama bir bina 2 bin metrekareyi geçmez. Kendi kendine yetebilen tek proje. İzmir’de üzerine başka proje yok. Birçok meslektaşımız güzel bina yapıyor ama binanın dışında hayat bitiyor. Burada çevreyi de yapmış oluyoruz.”

Avrupai cadde

“Megapol İzmir’in kalbi alışveriş caddesi” diyen Gökdemir, “330 metre uzunluğuna tam projenin ortasında bir caddemiz var. Cadde üzerinde 49 mağaza bulunuyor. Hedefimiz Avrupa’daki bir alışveriş caddesi kalitesini buraya getirebilmek. 867 koltuklu büyük bir tiyatro salonu yaptık. 6 sinema salonu, sergi salonumuz var. Spor merkezleri olacak ve yeni formatları getireceğiz. Hollanda’da kadınlar için cazip yakın dövüş sanatlarını getiriyoruz. Dünyada küresel ve ulusal markaları, kafe ve restoranları getirme planımız var. Yabancı olacak, yerel lezzet markalarına da yer vereceğiz. Caddede tekstil de olacak. Hem çevreye, hem İzmir’e günlük hayatını burada rahatlıkla yaşayabilecekleri, keyif alacakları bir cadde yapacağız. Açık ve net buraya ikinci Alsancak kuruluyor” dedi.


33 AYDA TAMAM
İNŞAATIN 4 ay önce başladığı bilgisini veren Selim Gökdemir, “Projeyi 30 Aralık 2020’de, yani 32 ay sonra tamamlamayı hedefliyoruz. Megapol olarak kaliteye çok dikkat ediyoruz. Yüksek yapıda, İzmir’deki deprem riskini dikkate alarak geniş kesitli binalar yapıyoruz. Kat genişliği bin 500 metrekare. Sadece yüksek yapmak için yüksek yapmıyoruz. Bir kulemizi bitirdik, diğer üç kuleyi de bitirdiğimiz zaman dört kule bu bölgeyi bir anda değiştirecek ve yeni çekim merkezi olacak. Fiyatlar konusunda da iddialıyız. Bu kategorideki en uygun fiyatla çıkıyoruz. Söz verdiğimiz eserimizi zamanında yerine getirmek istiyoruz. İşletme masrafları çok uygun çünkü biz yaptığımız binaları kendimiz yönetiyoruz. Projelerimiz yatırımcılara, müşterilere para kazandırıyor” diyerek, taban fiyatla başladıklarını paylaştı.


HEM OFİS, HEM EV
İKİSİ 25, diğeri 37 kat üç kuleden oluşan Megapol İzmir’le ilgili Selim Gökdemir, şu bilgileri paylaştı: “Premium Kule’de sakinlerin ikram ve hizmet alacakları 24 ve 25’inci katımız var. Farklı büyüklükte suit, ofis ve konut hepsi burada. Home Ofis Kulesi hem ev, hem işyeri olacak. Dijitalleşme ile birlikte artık birçok kişi uzmanlaşıyor. İşyerine gitmiyor, evden çalışıyor. Hem evi, hem işi bir arada birleştiren aynı kulede yaşayabilecek ve çalışabileceksiniz. Üçüncü kule ise rezidans kulemiz. Burası oturma amaçlı. Yüksek binada oturmak yerine yere yakın olmayı tercih edenler için de yatay rezidans dediğimiz 3-4 katlı binalar var. Cadde evleri var. 2+1, 3+1 evlerimiz var. Büyük binada değil de sakin yerde oturmak isteyenler var. Üç kulemizde toplamda bine yakın bağımsız bölüm mevcut.”

Genetik değişiyor mu

“İZMİR’de nispeten kolektif yaşam içinde yaşıyoruz” diyen Şener Bayyurt, “Mahalle hayatımız hala var. İstanbul’da ise kalabalıkta yalnız ve bireysel bir yaşam söz konusu. Eğer göç edenler şehirle kültür çatışması yaşarsa kentin de genetiği değişmeye başlıyor, bu çatışmaların işaretlerini de her gün duyuyoruz. ‘Geldiler, fiyatlar yükseldi, lokantalarda bile farklı davranıyorlar’ gibi serzenişler başladı” diyor.

Yazının devamı...

Suya yazı yazılır mı

 

Gizem Acar Yavuz, çevresindeki makine mühendislerinin etkisiyle de üniversite tercihini bu branştan yana kullanır. Gizem Acar Yavuz, deneyim kazanmak için öğrencilik yıllarında sanayide çalışır. İstanbul’da çeşitli firmalarda önemli görevlerde bulunur. 4 yıllık İstanbul macerasını ardından da İzmir’e gelerek 2015’te kendi şirketini kurar ve yüksek lisans tezi olan 3 boyutlu yazıcılar üzerine yoğunlaşır. Suya yazı yazma hedefiyle yola çıkan Yavuz, bugün geliştirdiği 3 boyutlu yazıcıyla kahve köpüğü başta olmak üzere birçok gıdanın üzerine desen çiziyor. Yurtdışına da açılan Yavuz’un gündeminde ise sağlıktan gıdaya birçok alanda dünya çapında ilklere imza atacak 3 boyutlu yazıcılar var.

 

GİZEM Acar Yavuz... ‘Hayattaki tek sınırınız kendi hayal gücünüz’ diyerek erkek egemen makine mühendisliği alanında farkındalıklara imza atan bir kadın girişimci. “Kendi mesleğimde sanat yaratmak istedim” diyen Food Art Mühendislik Makine Sanayi ve Tic. A.Ş.’nin kurucusu Gizem Acar Yavuz ile hem girişimcilik serüvenini hem geliştirdiği 3 boyutlu yazıcıları hem de geleceğe dair planlarını konuştuk. 1988 Burdur Bucak doğumlu Gizem Acar Yavuz, hikayesini şöyle aktardı:


SANAYİDE BİR KADIN
“Anne ve babam öğretmendi. Benim hayatıma aslında satranç sporuyla tanışmam yön verdi. 12 yıl boyunca bu sporu yaptım. Ve milli sporcu olarak çeşitli ulusal ve uluslararası dereceler elde ettim. Bu branş aslında benim küçük yaşta imkansızı başarabilme hedefim için çok uygundu. Tabii, o dönem satrançta örnek aldığım ustalarımın birçoğu makine mühendisiydi. Bu da benim mesleki seçimimde etkili oldu. Üniversite konusunda, Dokuz Eylül Makine Mühendisliği’ni kazanmak tek hedefimdi. Öyle de oldu. İkinci öğretim olduğum için de gündüzleri geniş bir zamanım vardı. Tabii, erkek egemen bir alan olduğu için de deneyim kazanmak adına ben o süreci sanayilerde çalışarak geçirdim. Ayrıca satranç öğretmenliği de yaptım.”


O İLGİYE HAKİM OLAMADI
2012’de Dokuz Eylül Üniversitesi Makine Mühendisliği’nden proje birincisi olarak mezun olan Gizem Acar Yavuz, “Aynı yıl ürettiğim makinemle de Makine Mühendisleri Odası İzmir Şubesi’nin düzenlediği proje yarışmasında da birincisi seçildim. İlk kez bir kadının bu ödülü almasının gururunu yaşadım. Bu ödül aynı zamanda bana İstanbul’dan bir iş teklifi getirdi. Farklı firmalarda kadın olarak ilklere imza attım. Bu sürede aynı zamanda Dokuz Eylül Üniversitesi’nde Mekatronik Mühendisliği alanında yüksek lisansımı tamamladım. Yüksek lisans tezim 3 boyutlu yazıcılar üzerineydi ve bu alana karşı ilgime hakim olamayacağımı anladım” diyerek, 3 boyutlu yazıcılar üzerine yoğunlaşarak çeşitli ürünler geliştirme kararı aldığını aktardı.


SINIR KENDİ HAYAL GÜCÜNÜZ
Yenilikçi farklı makineler üzerine çalışma hedefi doğrultusunda Gizem Acar Yavuz, 2015’te İzmir’de Food Art’ı kurar. “Ege Teknopark Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde 16 metrekarelik bir konteynırda kendi hikayemizi yazmak üzere yola çıktık” diyen Yavuz, şöyle devam etti: “Hayatta tek sınırınızın kendi hayal gücünüz olduğu inancıyla kendi şirketimi kurdum. Kendi mesleğimde sanat yaratmak istedim. Yenilikçilik ve sağlıklı bir dünya ilkelerini benimseyerek inovatif ve verimli makineler üzerine yoğunlaştım. Bu doğrultuda, üç boyutlu yazıcı teknolojisini gıda ürünleriyle birleştirerek, kişiye özgü gıda ürünlerinin el değmeden ve kalıp ihtiyacı olmadan üretilmesini sağladık. Bu makinelerimizin ilki olan içecek yazıcılarımız ile kişiye özgü desenleri saniyeler içerisinde oluşturmak mümkün.”

 
DÜNYADA ÜÇ TANE

“HAYATTA olduğu gibi makinelerimizde de tek sınırınız kendi hayal gücünüz” diyen Gizem Acar Yavuz, suya yazı yazmayı hayal ettiklerini ve bunu başardıklarını söylüyor. Food Art’ın ilk ürünü ve süre üretimi olan içecek yazıcılarıyla ilgili şu bilgiyi paylaştı: “Bu ürünümüz hem ulusal hem de uluslararası patentli. İlginçtir, dünyada bu işi yapan üç firmayız ve hepimiz aynı dönemlerde çalışmaya başladık. 3 boyutlu yazıcı teknolojisini gıda ürünlerine uyarladık. Sınırsız tasarım olanağı sunan makineler üzerinde AR-GE çalışmaları yaptık. Bunlardan ilki de içecek yazıcısı. Bu yazıcının içindeki kartuşta isteye bağlı bir ürünün özütü ya da gıda boyası bulunuyor. Bu kahve köpüğü ya da dilediğiniz gıda ürünün üzerine işleniyor. Peynire bile yapanlar oldu. Bu yazıcıyla yazıdan fotoğrafa, logodan desene istenen her şey basılabiliyor. 3 boyutlu yazıcı müşterisine özgü sunum yapmak isteyen kafeterya, seyahat firması, ofis ve otellerden yoğun talep görüyor.”

 
UÇMAYA HAZIRLANIYOR

THY’nin ‘Fikirden Ürüne Teknoloji Geliştirme Programı’ ‘Coffee Art Machine’ birinci olduğunu hatırlatan Gizem Acar Yavuz, “Bu ödül de bize yeni kapılar açtı. Şu an AR-GE çalışmalarımız devam ediyor” diyerek, ilerleyen süreçte 3 boyutlu içecek yazıcılarının boyutu küçülerek uçaklarda da yerini alacağını paylaştı.

 
YAZMAYA DEVAM

ÇOĞU mühendis 8 kişilik bir ekiple tüm başarıyı elde ettiklerini söyleyen Gizem Acar Yavuz, “Çeşitli gıda makineleri ve projeleri için de AR-GE çalışmalarımıza devam ediyoruz. Çikolatadan biblolar yapan 3 boyutlu yazıcının da aralarında bulunduğu gıdada dünyada ilklere imza atacağımız ürünlerimiz olacak. Ayrıca, sağlıkta da ürünler geliştiriyoruz. Bunlar yavaş yavaş piyasadaki yerini alacak. 3 boyutlu gıda yazıcılarımız yakında evlere de girecek. Bir de ürünlerimizi anlatacağımız kafe konsepti gündemde” diyerek gelecek planlarını anlattı.

 
İHRACAT BAŞLIYOR

GİZEM Acar Yavuz, 16 metrekarelik bir konteynırda başlayan hikayenin zamanla Ege Teknopark Teknoloji Geliştirme Bölgesi’nde daha büyük bir yere geçerek devam ettiğini söyledi, “Şimdi ise teknopark dışında bir alanda başka merkez kuruyoruz. Üretimle ilgili de ayrı bir yer belirledik. Yeni ürünler geliştirme konusunda teknoparklarda varlığımız devam edecek. Tabii, artık ünümüz sınırları aştı. Birleşik Arap Emirlikleri’ne yakında ihracatımız başlıyor. Bunu Amerika takip edecek” diyerek gelinen son durumu aktardı.

KISA KISA

* Gizem Acar Yavuz, mevcut çalışmaların yanı sıra sosyal sorumluluk alanında da önemli işlere imza attıklarını paylaşarak, “Çeşitli kazalar sonucunda dokuları kırılan sokak hayvanları için 3 boyutlu yazıcılarımızda parça üretiyoruz” diyor.

Yazının devamı...

Mine öğretmenden tatlı bir girişim

Üniversite eğitiminin ardından önce devlet, daha sonra özel sektörde öğretmenlik yapar. Mine Girginer, eşinin işi nedeniyle Amerika ve Avrupa’da pek çok ülkede bulunur. Yurtdışında edindiği bilgi ve tecrübe Mine Girginer’in ufkunu açar. Türkiye’ye döndüğünde ise misafirleri için yaptığı ve hobisi olan butik lezzetleri farklı bir boyuta taşım kararı alır. Günlük, sağlıklı ürünler üzerine bir yılı aşkın süre araştırma yapar. Mine Girginer, girişimcilik eğitiminin ardından da bu yılın başında hobisini işe çevirenler kervanına katılır. Bugün Cup N Cake markasıyla cupcakten cheesecake kadar butik ürünlerle yoluna devam eden Girginer, ikinci şube için gün sayıyor.

MİNE Girginer... ‘Rahat bir hayat sürmek varken, bu işlere girmeye ne gerek var’ söylemlerine kulak asmadan üretmeye, yeni şeyler yapmaya odaklanmış bir isim. Yerinde sayan biri olmak yerine hayallerinin peşinden giden çiçeği burnunda bir girişimci. Cup N Cake’in kurucusu Mine Girginer, hem girişimcilik serüvenini hem de yarınlara dair planlarını paylaştı. İzmirli ev hanımı bir anne, otomotiv sektöründe faaliyet gösteren bir babanın üç kız çocuğundan biri olarak 1975’de dünyaya gelen Mine Girginer, hikayesini şöyle aktardı:


YURTDIŞI UFKUNU AÇTI
“Babamın iş yeri olmasına rağmen bize hiçbir zaman yaz tatilinde ‘hadi gelin çalışın’ gibi bir şey demedi. Bizde de açıkçası öyle bir istek yoktu. Dokuz Eylül Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ni bitirdikten sonra devlet okulunda öğretmenlik hayatıma başladım. Ama bir süre sonra kendi fikrime uygun özel okullarda meslek hayatıma devam ettim. Uzun bir öğretmenlik serüvenimin ardından da eşimin işi nedeniyle yurtdışına çıktım. Amerika ve Avrupa’da pek çok ülkede bulundum. Bu sürede farklı mekansal özellikleri ve gastronomik lezzetleriyle öne çıkan yerleri görüp, inceledim. Bu tablo, benim yıllardır hobinin ötesine geçemeyen, konuk ağırlama sırasında sunduğum nitelikli yeme-içme ikramlıklarımda yeni bir aydınlanma yarattı.”


ÜRETMEK MUTLULUKTUR
Beş yıl önce İzmir’e kesin dönüş yapan Mine Girginer, güzel ve nitelikli şeylerin içinde ne olduğu, kimin tarafından yapıldığı gibi başlıklardaki sorgulamanın ardından harekete geçtiğini söyleyerek, “Konuklarımın vakit geçirmekten, yeni ve butik lezzetleri tatmaktan keyif aldığım, karakteri olan bir mekan yaratma fikri yıllardır ete kemiğe bürünmek için zamanını bekliyordu. Bir yıla yakın bir mutfak çalışmasıyla ürünler ortaya çıktı. Eylül 2017’de de ilk adımı attım. Girişimci olmak kolay bir serüven değil. Ben dersime çok iyi çalıştım. İzmir Ticaret Odası’nın düzenlediği girişimcilik eğitimlerine katıldım. Bu süreçte ‘neden zorluyorsun kendini’ diyen çok oldu, ama ben insan üretmezse rahat edemez mantığıyla hareket ettim. Şubat 2018’de de işletmemizi resmen açtım” diyerek çocukluğundan bu yana takıntı diyebileceği iki tat kahve ve cupcakei birleştirme fikriyle Cup N Cake’in doğduğunu paylaştı.

 
BUTİK ÜRETİCİ
ALANINDA eğitimli iki genç şefle yola devam ettiğini söyleyen Mine Girginer, ana ürünlerinin cupcake ile cheesecake olduğunu anlattı, şöyle devam etti: “Tüm ürünlerimiz taze, günlük ve sağlıklı tatlar. Badem unundan yapılmış kekler, tuzlu tartlar, butik pastalar, tarçınlı-elmalı çörekler, Amerikan tarzı kurabiye ve magnolya gibi zengin, ama butik bir menüyle yol alıyoruz. İzmir’de 7 noktaya şimdilik ürün veriyoruz. Ayrıca, catering firmasıyla anlaştık. Bizde seri bir üretim yok. Her hafta bir gün yeni ürün denemesi, mevcutları geliştirmek adına da AR-GE yapıyoruz.”

 
İKİNCİ ŞUBE YOLDA
ÜRETİMİ İzmir Hatay’daki yerlerinde yaptıklarını söyleyen Mine Girginer, “Burası dışarıdan bakıldığında kafe gibi görünse de bizim üretim üssümüz. Ama tüketicinin merak ettiği sorularına yanıt bulması adına bir kafe görünümü de eklemiş olduk. Şimdi ikinci noktamızı Alsancak’a açmaya hazırlanıyoruz. Üç hafta içinde açılacak yeni şubemiz yeni yüzümüz olacak. Şubeleşmenin devamına da buradan alacağımız geri dönüşler karar verecek. Şu an bize franchise anlamında talepler geliyor. Bunlara şimdilik kapılarımız kapalı. Markamızın yıpratılmasını istemiyoruz” diyerek büyüme anlamında kontrollü bir yol izlediklerini paylaştı.

 
İKİ TATLI UYUM
“TÜRKİYE’de son yıllarda ulusal ve küresel pek çok zincir marka kafe açmaya başladı” diyen Mine Girginer, “Her ne kadar kişi başı tüketim anlamında ülkemizde daha gidilecek çok yol olsa da bir kahve sever olarak bunu sevindirici buluyorum. Bizim bu noktada bir farkımız var tabii. Kahveyi sevmeyen ve onun bir kültür olduğu fikrini işine yansıtamayan işletmeleri diğerlerinden ayırmak gerekiyor. Ayrıca, kahveme eşlik eden yiyeceklerin katkılı ve dondurulmuş değil, taze, günlük, butik ve sağlıklı ürünler olması da önemli. Bu iki nedeni dikkate alarak Cup N Cake olarak kahveyle değil, kültürüyle tanıştırmak mantığıyla hareket ediyoruz. Burada da İzmir’de kahve konusunda iyi markalarla yol arkadaşlığımız var” diyor.

KISA KISA
Bilgi paylaştıkça çoğalır prensibiyle hareket ettiklerini aktaran Mine Girginer, “Pasta-kurabiye yapımı konusunda yoğun talepler alıyoruz. 1-2 ay içerisinde eğitimlerimiz başlayacak” bilgisini aktardı.

Yazının devamı...

İş sanal başarı gerçek

 

Uzun bir sürenin ardından da üçlü, kendi hikayelerini yazmak için 2011’de Konatus’u kurar. Hayallerinde farklı bir ürün geliştirme olsa da sermaye olmayınca, ‘en iyi iş, bildiğin iştir’ mantığıyla sistem entegrasyonu gibi işlerle para kazanma yoluna giderler. 2014’te ise Kuban Altan’ın da ekibe katılmasıyla Zero Density’le yeni bir süreç başlar. Dört ortak, oyun teknolojisini kullanarak dünyanın en gerçekçi sanal stüdyosuyla önemli bir ilke imza atar. İstanbul’da başlattıkları hikayeye bugün İzmir’de devam eden ve dünya devleriyle çalışan genç girişimcilerin gündeminde ise Hollywood sinema sektörü var.

ZERO Density... Aslında istendiğinde teknoloji alanında da bir dünya markası yaratabilmenin en somut örneklerinden biri. ‘Ben bunu yapacaktım’ ya da ‘benim de aklıma gelmişti’ söylemlerini eyleme, üretime dönüştüren bir yapı... Zero Density’nin kurucuları Kuban Altan, Mehmet Özkan, Aydemir Şahin ve Ulaş Kaçmaz ile hem hayata geçirdikleri farkındalıkları hem de gelecekle ilgili planlarını konuştuk. Her şeyin yayıncılık-prodüksiyon alanında faaliyet gösteren İstanbul’daki şirkette başladığını söyleyen Aydemir Şahin, hikayenin devamını şöyle aktardı:


PARALARI YOKTU
“Ben, Mehmet Özkan ve Ulaş Kaçmaz, hepimiz farklı tarihlerde o şirkette çalışmaya başladık. Uzun süren profesyonel iş hayatının ardından da yeni bir şeyler yapmak için nokta koyduk ve 2011’de post prodüksiyon sektörlerine yeni bir soluk getirmek, yaratıcı fikirlerle yeni yaklaşımlar ve çözümler üretmek amacıyla Konatus’u kurduk. Teknoloji odağında üretime dayalı farklı hedeflerimiz vardı, ama paramız yoktu. Bu nedenle daha önce çalıştığımız şirketteki aynı işimizi devam ettirdik. Sistem entegrasyonu alanında çalışmaya başladık. Belli bir sermaye birikiminin ardından da daha önceki şirketten müşterimiz olan ve işinden memnun olmayan Kuban Altan ile güçlerimizi birleştirme kararı aldık. Ve, 2014’te Zero Density ile yeni bir yola çıktık.”


OLMAYANI YAPTILAR
Geliştirdikleri ürünle ilk başta Mart 2016’da Dubai’de orta ölçekli bir teknoloji fuarına katıldıklarını anlatan Kuban Altan ise, “Ürüne inanıyorduk, ama kendimizi test etmemiz gerekiyordu. İnanılmaz bir ilgiyle karşılaştık. Oradan aldığımız geri bildirimle bu kez yönümüzü Amerika’ya çevirdik. Bir ay gibi sürede bu kez Amerika’da çok önemli bir fuarda yerimizi aldık. Ve iki ürün satışıyla Türkiye’ye geri döndük. Biz, dünyanın en gerçekçi sanal stüdyolarını yaratan bir teknoloji şirketiyiz. Artırılmış gerçeklik, yayıncılık, canlı etkinlikler ve e-spor gibi sektörler için yaratıcı çözümler buluyoruz. Sanal stüdyo, var olan bir alan. Ama biz bu endüstride taşları yerinden oynattık. Oyun teknolojisini baz alarak bir devrim yaptık. Şu anda bu konuda tekiz. Bizim yaptığımızı yapmaya çalışıyorlar, ama henüz başaran yok” diyerek 2014’te kurulan bir şirket olarak dünya piyasalarında yerlerini aldıklarını dile getirdi.

 
ULUSLARARASI MÜŞTERİ

GERÇEK zamanlı görsel efektlerle sanal prodüksiyonu geleceğe taşıdıklarını anlatan Mehmet Özkan, tamamen ‘Unreal Engine’ teknolojisini kullandıklarını belirterek, “Gelişmiş gerçek zamanlı ‘compositing’ araçları ve özel ‘keying’ teknolojisiyle Reality ürününün yaratıcısıyız. Markamız olan Reality, sektördeki en foto-gerçekçi gerçek zamanlı 3D sanal stüdyo ve artırılmış gerçeklik platformu olarak tanımlanabilir. Ortalama 100-150 bin dolarlık bir çözüm. Türk malı ucuzdur algısının aksine, piyasanın en pahalısıyız. Şu an aralarında FOX, CANAL+, BBC gibi 30 yakın uluslararası müşterimiz var. Amerika’dan Çin’e, Vietnam’dan Rusya’ya, Kanada’dan Hindistan’a kadar 20’ye yakın ülkeye ihracat yapıyoruz” bilgisini verdi.

 
STADYUMA EJDERHA KONDU

YAPTIKLARI çalışmaların dünyanın en popüler oyunlarından League of Legends’ın üreticisi Riot Games’in dikkatini çektiklerini söyleyen Ulaş Kaçmaz, “130 milyon oyuncusu olan Leageu of Legends’ın her yıl bir ülkede dünya şampiyonası finali oluyor. 2017 finali de Çin’de yapıldı. Bizim ürünümüzü kullanarak oyunun kahramanı ejderhayı sanal gerçeklik teknolojisiyle stada soktular. Ejderhanın giriş yaptıktan sonra kükremesi ve izleyicileri selamlaması oyundaki performansını aratmadı. Bunu 100 bine yakın kişi stadyumda, 40 milyon kişi ise internetten canlı takip etti. 40 milyonla, dört yılda bir yapılan dünya futbol şampiyonalarının tam 4 katı üzerinde bir izleyiciye ulaşıldığını öğrendik” diyerek geliştirdikleri teknolojinin gerçeklik etkisini aktardı.

 
İZMİR’E TAŞINDILAR

ZERO Density, 2014’te İstanbul’da kurulmuş olsa da bu yıl merkezini İzmir’e taşıma kararı aldı. Bu kararla birlikte şirkette bir de kurumsallaşma hamlesi başladı. Teknoloji sektöründe 30 yılık deneyimle uluslararası tecrübeye sahip CEO Tijen Armağan, bu süreci şöyle aktardı: “Yaptığımız iş anlamında İstanbul’da olmamız gerekmiyordu. Trafik, hayat pahalılığı gibi durumlar teknoloji odaklı bir firmanın üretkenliğine engel oluyordu. Onun için rotayı İzmir’e çevirdik. Kurucularımızın yanı sıra 18 kişilik kadromuzun 15’i İstanbul’dan İzmir’e bizimle geldi. İzmir’in insan kaynakları konusunda büyük potansiyeliyle şimdi daha da büyümek istiyoruz. Hizmet odaklı tamamen ihracat yaptığımız için de Ege Serbest Bölgesi’ni seçtik.”

 
GÖZLER HOLLYWOOD’A

ULAŞ Kaçmaz, “Avrupa, Rusya ve Amerika’da ofis açma hazırlıklarımız sürüyor. Reality ile geleceğin medyasını tanımlıyoruz. Yıllık cirosu 15-20 milyar dolar olan 15’e yakın müşterimiz var. Gelecek planlarını bizimle yapıyorlar. Türkiye’den çıkıp, global bir marka olma yolunda ilerliyoruz. Şimdi yayıncılığın yanına film endüstrisini eklemeyi planlıyoruz. Burada da rotamızda Hollywood sinema sektörü var” diyerek gelecekle ilgili planlarını paylaştı.

KISA.. KISA..
* Aydemir Şahin, 2016’da Amerika’da Kanadalılara sattıkları ürünün kendilerine ödül getirdiğini söyleyerek, “Yayıncılığın oskarı olarak nitelendirilen IBC’de içerik yaratma dalında yenilikçilik ödülü ile jüri özel ödülünü kazandık” diyerek başarılarının tescillendiğini aktardı.

Yazının devamı...

İzmir’e eğitim göçü de başladı

 

ÖZEL İzmir Amerikan Koleji... Türkiye’nin en eski ve köklü kuruşlarından biri olarak alanında birçok ilke imza atan bir okul. Kurulduğu günden bu yana 6 bin 555 mezun veren bir eğitim çınarı... “Robot yapan çocuğun tiyatro için sahneye de çıkması benim en büyük mutluluğum” diyen Özel İzmir Amerikan Koleji (ACI) Müdürü Didem Erpulat ile kurumun kuruluş hikayesini, sektörü ve eğitime fark yaratan yönlerini konuştuk. Okulun 1878’de Amerikalı eğitimciler tarafından İzmir Basmane’de ‘çocuk yuvası’ olarak kurulduğunu anlatan Didem Erpulat, şöyle devam etti:

ÖNCE KIZ SONRA KARMA

“Basmane kampüsünün kalabalıklaşması ve öğrenci sayısının artması nedeniyle 1913’te Göztepe’de yedi dönümlük güzel bir bahçe satın alınır. Basmane’de bir anaokulu olarak 50 yıl önce başlayan macera, 1928’de bugünkü kampüsümüzde 4 kız öğrencinin mezuniyetiyle devam eder. Lise bölümü 1953’te 4 yıllık bir programa sahip olur. 1986’da ise kız erkek karışık eğitime başlama kararı alınır. 1990’larda okulun gayrimenkullerinin sahibi olan ve mezunların kurduğu Sağlık ve Eğitim Vakfı’nın (SEV) ACI yönetiminde etkin rolü üstlenmesi, zaman içerisinde en önemli değişiklik olur. 1997’de hükümetin ‘İlköğretim Yasası’nda yaptığı önemli değişiklikle orta bölümünün ortadan kaldırılması ile SEV, ACI’nın orta sınıflarını süreç içinde eritir. Ve daha sonra da aynı kampüste Özel İzmir SEV İlköğretim Okulu eklenir. Bugün Özel İzmir Amerikan Koleji, kardeş okulumuz Özel İzmir SEV İlköğretim Okulu’yla aynı kampüste yoluna devam ediyor.”

ÖNCE ÖĞRENCİ SONRA VELİ

Eğitimde yıllardır yaşanan değişimin varlığına dikkat çeken Demet Erpulat, bu kadar değişimin olduğu bir alanda 140 yıllık eğitim çınarı olarak yola devam ettiklerini belirtti, “Şu an eğitimde yaşanan değişimlerle birlikte bizim gibi köklü kurumlara talep artıyor. Son 4-5 yıldır da bunu çok yoğun yaşıyoruz. Yani İzmir’in yükselen reytingini biz de yaşıyoruz. Özellikle şehir dışından gelen çok fazla öğrencimiz var. Bu talebi önceden gördük. 2009’da kız, 2011’de de erkek yatılımızı açtık. Geçen yıl 176 öğrenci aldık. Bunun 89’u İzmir, 87’si ise şehir dışından geldi. İstanbul, Bursa, Antalya ve Balıkesir’den öğrenci çekiyoruz. İstanbul’da kardeş okulumuz olmasına rağmen İzmir’e bize geliyorlar. Tabii önce öğrenciler geliyor bir süre sonra da ailelerinin geldiğini görüyoruz” diye konuştu.

IBDP KAPILARI AÇIYOR

KÖKLÜ tarihle birlikte yeni şeyler denemekten de geri kalmadıklarını söyleyen Demet Erpulat, birçok konuda lider ve öncü okul olduklarını ifade ederek, şöyle devam etti: “1994’te Avrupa Okullar Konseyi (ECIS) tarafından Türkiye’de ‘ilk akredite olan okul’ unvanını aldık. Bu, eğitimin kalite belgesi gibi. Daha sonra 2005’te Uluslararası Bakalorya Diploma Programı (IBDP) uygulama yetkisini aldı. Ege’de bir ilk. Bu diplomaya sahip ilk mezunlarımızı 2008’de verdik. IBDP alan öğrenciye, hem Türkiye’de hem de yurtdışında bir adım öne geçiyor. Bunları önemsiyoruz.”

HEM ROBOT HEM TİYATRO

“OKULUMUZDA çok kuvvetli matematik ve fen programlarımız var” diyen Demet Erpulat, ama sosyal alandan da geri kalmadıklarını dile getirdi. Erpulat, “ACI olarak eğitime çok kültürlü yaklaşımı ve uluslararası bakış açısına verdiği önemin yanı sıra, Türkiye’nin zengin sosyal ve kültürel tarihine de büyük saygı duyuyoruz. Çok yönlü öğrenciler yetiştirmek gibi bir misyonumuz var. Robot yapan bir öğrencinin aynı zamanda bir piyeste görev alması bizim için büyük mutluluk. Hazırlıktan itibaren çağın gereği kodlamaya büyük önem veriyoruz. Permakültüre de odaklandık. Tiyatrodan tangoya, robota 90 aktif kulübümüz var. Öğrencilerin sorumluluk aldığı her biri yaşayan kulüp. Burada da sosyal servis kulüplerini çok önemsiyoruz” diyerek, ACI’ın temel ilkesinin ‘öğrenmek için katıl, hizmet için ayrıl’ olduğunu paylaştı.

Fabrika gibi olmaz

DİDEM Erpulat, son dönemde oldukça hareketlenen eğitim sektörüyle ilgili değerlendirmeler yaptı. Erpulat, “Bir okulun rüştünü ispatlayabilmesi için 15-20 nesil yetiştirmesi gerekir. Eğitim, sanayideki gibi ‘hammaddeyi azalt-çoğalt ve sonucu değiştir’ gibi olmaz. Eğitim fabrika işi değil” diyerek, uzun vadeli bir süreç olduğuna dikkat çekti.

Yazının devamı...

Her yönüyle kentsel dönüşüm

KENTSEL dönüşüm, gayrimenkulde hareketlilik yaşayan İzmir’in uzun süredir gündeminde olan bir konu. Bir kaç projenin dışında söylemin ötesine geçemeyen bir yapı. 1. derece deprem kuşağında yer alan İzmir’de yapı stokunun neredeyse yarısı riskli. Yani yaklaşık 700 bin konut risk altında. 100 bininin ise hemen yıkılması gerektiği uzunca bir süredir konuşuluyor. Bu nedenle İzmir için kentsel dönüşüm çok önemli. 2012’den bu yana Türkiye’nin çeşitli kentlerinde kentsel dönüşüm zirveleri, kongreleri ve sertifika programları düzenleyen Management Plus’ın kurucusu Haldun Ersen, bu konuya dikkat çekmek için İzmir’de önemli bir etkinlik organize ediyor. Ersen, İzmir’de ilkini 2013’te yaptığı ‘Her Yönüyle Kentsel Dönüşüm Zirvesi’nin ikincisini 10 Mayıs’ta Mimarlar Odası Konferans Salonu’nda gerçekleştirmeye hazırlanıyor.

15. ZİRVE İZMİR’DE

Ersen ile hem zirve hem de kentsel dönüşüm hakkında konuştuk. Bugüne kadar 8 kentte 14 tane ‘Her Yönüyle Kentsel Dönüşüm Zirvesi’ düzenlediklerini ifade eden Ersen, “İlk adımı attığımız İstanbul’da bu yıl beşincisini düzenledik. Deprem riski taşıyan ve ayrıca buna bağlı olarak niteliksiz konut stokuna sahip ülkemizi çok ilgilendiren ve gelecek 20 yıl içerisinde ekonomimizin lokomotifi olacağı gibi gözüken kentsel dönüşümün, kamuoyunda tam olarak anlaşılmasını sağlamak amacıyla yola çıktık. Şimdi İzmir’de zirvenin ikincisini yapmaya hazırlanıyoruz” diye konuştu.

GÖÇ DOĞRU YÖNETİLSİN

İzmir’in gelişme açık bir kent olduğunu dile getiren Ersen, kentsel dönüşüm zirvesi için İzmir’i seçme nedenlerini şöyle anlattı: “İzmir’de 60’lı yıllarda yapılan planlar doğrultusunda çıkmaz sokaklar, otoparksız yapılar gibi çarpıklıklar ortaya çıktı. Şimdi bu yanlışları ortadan kaldırmak içini büyük bir fırsat var: Kentsel dönüşüm. Kentsel dönüşümle kent yeniden dizayn edilebilir. Ayrıca İzmir, ciddi bir göç alıyor. Burada göçü iyi analiz etmek gerekiyor. Daha rahat bir hayat, trafiksiz bir kent ve az katlı binalarda yaşam, ilk akla gelenler. Bu hassasiyetler dikkate alınarak hareket etmek gerekiyor. Onun için göçü iyi yönetmek şart. Burada da kilit kentsel dönüşüm. Yine İzmir’in kent stratejisine ihtiyaç var.”

 

EKONOMİDEN HUKUKSAL SORUNLARA

DÖRT oturumda gerçekleşecek zirveye 350-400 kişinin katılımını beklediklerini dile getiren Haldun Ersen, “Kentsel stratejisine akıllı şehirlerin entegrasyonu, kentsel dönüşümün İzmir’in gelişimine ekonomik katkıları, şehir içinde kalan büyük sanayi tesislerinin dönüştürülmesinin önemi, kentsel dönüşümde nitelikli konutların üretilmesi için yapılması gerekenler, halkla bütünleşmenin kentsel dönüşüm açısından önemi ve kentsel dönüşümde bankaların rolü ile yaşanan hukuki sorunlar ve çözüm önerileri gibi birçok başlıkta konuşmalar olacak” bilgisini verdi.

-----------------------------------------

 

Ankaralı Gordion’dan
İzmir’e altın adım

Ankara merkezli Gürtaş İnşaat/Gordion Group, 600 milyon liralık yatırımla Bornova Altındağ’a ‘Altın Orman’ kuruyor.

GÜRTAŞ İnşaat/Gordion Group, İzmir’deki ilk projesini Bornova Altındağ’da hayata geçirdi. Şirket, bin 215 konutun yer aldığı ‘Altın Orman Projesi’ni 2020’de tamamlamayı hedefliyor. Ankara merkezli firma, 5 yılda İzmir’de 1 milyon metrekarelik konut ve ticari projeyi bitirmeyi hedefliyor. Altın Orman’ı doğa, çevre ve insan dostu bir proje olarak konumlandırdıklarını söyleyen Gordion Group Yönetim Kurulu Başkanı Metin Başalma, daire başına 25 metrekare yeşil alanla ve kendine ait korusuyla Avrupa standartlarının üstünde bir peyzaj alanı tasarladıklarını söyledi. Başalma, şöyle devam etti:

DOĞAL KORULUK

“36 yıllık iş hayatında öğrendiğimiz şey, tecrübenin yerini hiç bir şeyin alamayacağı. Bu noktadan yola çıkarak Altın Orman Projesi’nde bölgenin standartlarını artıran, bölgeye vizyon katan, ihtiyaç duyulan tüm sorulara cevap veren, koruluklardan, dinlenme alanlarına, 100 yıllık zeytin ağaçlarının içerisindeki huzurdan, sosyal alanlara, güvenlikten, açık-kapalı otoparklara kadar kaliteli bir yaşamın kapılarını araladık. 38 bin metrekarelik toplam arsa alanımızda 15 bin metrekare doğal koruluk ve 11 bin metrekare peyzaj alanıyla yeşili, hakim olduğu deniz manzarasıyla da mavisi bol bir yaşam alanı sunmak istedik.”

BİN 215 DAİRE

Daireleri 30 Ağustos 2020’de sahiplerine teslim edeceklerini aktaran Başalma, Derin Yeşil Mimarlık Grubu tarafından gerçekleştirilen ve proje konseptini de uluslararası HOK Mimarlık Ofisi’nin üstlendiği Altın Orman’da 1+1, 2+1, 3+1 az sayıda 4+1 garden tip olmak üzere toplam bin 215 konutun yer aldığını sözlerine ekledi.

 

SEVİMLİ DOSTLARA OTEL

METİN Başalama, projeyle ilgili şu bilgileri paylaştı: “Altın Orman, havuz, süs havuzları, basketbol sahası, mini futbol sahası, evcil hayvanların gezeceği özel serbest alanlar, hayvan bakım ünitesi, çocuk oyun alanları ve parkları, orman içinde ağaç ev, koruluk içerisinde piknik alanları, pergoleler, yürüyüş yolları, hobi bahçeleri, meyve bahçeleri, doğal koruluk, fitness, sauna, çok amaçlı salon, küçük çocuklar için süreli çocuk kulübü ve çocuklar için bisiklet kullanım parkı olacak. Seyahate, tatile ve uzun süreli bir yere giden Altın Orman sakinler için evcil hayvanlarını bırakabilecekleri konforlu bir otel de bulunuyor.”

 

DEPREME KARŞI
FORE KAZIKLAR

1. derece deprem bölgesinde yer alan İzmir’de inşaat yapmanın ayrı bir sorumluluk bilinci gerektirdiğine dikkat çeken Metin Başalma, zemin iyileştirmesinde betonarme fore kazıklarının toplam boyunun 26 bin 500 metre olacağını belirtti. Başalma, “Zemin yapısı iyi olmasına rağmen, temel altına 80 ve 120 santim çapında yaklaşık 30-35 metre boyunda toplam 818 betonarme fore kazık takılarak temel altında zemin iyileştirilmesi yapılacak. Betonarme fore kazıklarının toplam boyu 26 bin 500 metre olacak. Ayrıca, fore kazıkların üzerinde 250 santim yüksekliğinde radye jenarel temel yapılacak. Binaların temel ve betonarme hesapları son deprem yönetmeliğine göre güçlendirildi” diyerek, binaların bu haliyle depreme karşı son derece dayanıklı olacak şekilde inşa edileceğini aktardı.

Satışlara kredi etkisi

TÜİK, yılın ilk çeyreğine ait konut satış verilerini açıkladı. Ege’nin 7 kentinde yılın ilk üç ayında bir önceki döneme kıyasla yüzde 4.16 düşüşle 48 bin 223 konut satıldı. Ege’de en büyük düşüş yüzde 8 ile Aydın’da yaşandı. Aydın’da 7 bin 733 konut satışı gerçekleşti. Muğla ve Uşak ise satışların arttığı iller oldu. En fazla satış 18 bin 593 ile İzmir’de oldu. Satışların düşmesinde yüksek kredi oranlarının payı büyük. 2017 Ocak-Mart dönemine kıyasla bu yıl kredili satışlar yüzde 10.55 azaldı. 48 bin 223 konutun 17 bin 681’i ipotekli satıştan.

Yazının devamı...