GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Vedadan saymıyorum yeni bir başlangıç


Bundan tam dokuz yıl önce başladım Hürriyet Kelebek’te köşe yazmaya.
Dün gibi hatırlıyorum ne hissettiğimi, ne büyük heyecan yaşadığımı...
Şimdi geriye baktığımda anlıyorum ki, insan bir yolda yürümeye başlarken aklından pek çok düşünce geçiyor; bir tek şunu görmüyor:
Nasıl değişeceğini ve dönüşeceğini...
İyisiyle, kötüsüyle yaşanan tüm deneyimler kişiliğimizi, hayatımızı şekillendiriyor, başkalaşıyoruz.
Bir hayat içinde pek çok karaktere bürünüyoruz aslında.
Esnek olmayı becerdikçe, gelişime açık oldukça büyüyoruz, dünyada kapladığımız alan genişliyor...
En güzeli de ne biliyor musunuz?
İnsan bilgiye ulaştıkça, öğrendikçe, ufku genişledikçe gücünün farkına varıyor.
Hayata, dünyaya, mesleğine, ilişkilerine, çevresine bakışı değişiyor.
Benim için bundan sonra yeni bir dönem başlıyor.
Aslında epey uzun zaman önce başlamıştı o dönem, hanidir bir yolun başında duruyorum, “Sapsam mı, sapmasam mı, becerebilir miyim, beceremez miyim?” diye düşünüyorum.
Gördüm ki aslında bu soruları kendi kendime aklımda yarattığım sınırlar sorduruyormuş bana.
Kendi aklımın esiri olmuşum bir bakıma.
Çoktan sapmalı, ilerlemeliymişim. Korkacak, çekinecek, “Acaba” diyecek bir durum yokmuş.
Veda yazısı yazmak zor o yüzden çok uzatmayacağım, aslında tam da veda sayılmaz benimki.
Yine bu sayfalarda yabancı dizi röportajlarıyla ve Hürriyet Daily News için yazdığım İngilizce yazılarla buluşmayı sürdüreceğiz.
Ancak bugün burada Kelebek için son defa köşe yazıyorum.
Yıllardır birlikte çalıştığımız sevgili arkadaşlarıma, yöneticilerime bana güvendikleri, sayfalarını açtıkları için teşekkür ederim.
Birlikte çok güzel işler yaptık, yine yapacağız.
Dedim ya bu bir veda değil, bir başlangıç aslında...
Yine görüşeceğiz...

Yazının devamı...

Patron kim?

Tüm sıraladıklarımızın değeri büyük. Hatta değeri, ileriye yönelik dileklerden de büyük, çünkü bize bir harita çiziyor. Güzel dileklerin gerçekleşmesi için olayların üzerine çıkarak, daha geniş bakarak, hem kendimizdeki, hem dünyadaki dönüşümü gözlemlemek icap ediyor...
60’lı yıllarda Kanadalı iletişim kuramcısı ve filozof Marshall McLuhan “Medium is the message” demişti, yani kabaca çevirecek olursak, toplumu değiştiren güç, o olay kadar, olayın size ulaşma şekli ve kullanılan araç...
Medyadan tutun günlük yaşama sonsuz sayıda örnek sıralamak mümkün: Mesela endüstrileşme çağında, el ile hazırlanması zahmetli olan bir ürünün fabrikalarda kolaylıkla ve düşük maliyetle milyonlarca üretilmesi...
Ürünün fiziksel olarak yaygınlaşmasının toplum üzerindeki etkisi değildi esas mesele. Toplumu değiştiren güç, bireyin artık o ürüne kolayca, düşük fiyatla ve hızlıca ulaşabileceğini “bilmesi” idi...
Moda endüstrisini düşünün mesela, tüketim ürünlerine dönüşen giysileri düşünün...
Kıyafetlerin bir tüketim ürünü olmadığı çağlarda, (çok da uzak değil, bunun için 50’lere gitmek bile yeterli olur) kıyafetler “ömürlük” diktirilir veya satın alınırdı. Bozulan kıyafetler tamir edilir, sonraki nesillere kalır, bebek giysileri dahi saklanıp gelecekte doğacak çocuklar için kenarda tutulurdu.
Bir de bugüne bakalım: Artık giysileri, aynı yeme-içme gibi gerçek tüketim ürünlerine benzer şekilde tüketim ürünü olarak kabul ediyoruz. Çevremizde dönen dünya, giysilerin “tüketilmesi” üzerine kurulu; giysiler alınır, giyilir, atılır (veya artık dayanıksız üretildikleri için bozulurlar) ve yerine yenileri alınır.
Tüm bu değişimin ardında bir fabrika, düzen, sistem ve endüstrileşmenin insana verdiği mesaj ve insanın hayata dair perspektif değişimi var.
Fazlası da var, alışveriş, bir yaşam biçimi artık. İnsana, kendiyle ilgili güzel sözler fısıldayan, onu pışpışlayan, iyileştiren, iç dünyasında yeri olan bir konu. Mal edinme, insanın iç dünyasında “Ben de dünyada bir yer kaplıyorum” deme şekline dönüştü, dönüştürüldü.
“Hayır öyle değil o iş” demek kolay değil, insan psikolojisi karmaşık. En “kontrol bende” dediğiniz anda bile çalışma prensibini algı yönetimi üzerine kurmuş çarkların döndüğü bir dünya içinde yaşıyorsunuz. Patron kim, belli değil.
Her alanda, hayatınıza dokunan her konuda örnekler vermek mümkün. İsterseniz çağlar öncesine ateşin keşfine gidin, ister matbaanın keşfedildiği döneme...
Veya otomobilin/ ticari uçakların yaygınlaştığı, televizyonun hakimiyetini ilan ettiği zamanlara...
Nereye giderseniz gidin, uzun vadede toplumu değiştirenin, “olay”ın kendisinden ziyade, olayın yayılma şeklinin, yaşam üzerindeki yarattığı perspektif değişikliğinin ve bunun etkilerinin başrolde olduğunu göreceksiniz.
Kişi değişiyor, çevresine bakışı değişiyor, eylemleri değişiyor ve sonunda, uzun vadede dünya değişiyor.

Global köy ve etkileri

Yıl sonunda muhasebe yapacaksak eğer, internet ve sosyal medyanın bize ne yaptığını, nasıl insanlara dönüştürdüğünü, düşünme şeklimizi nasıl etkilediğini anlamak şart. Bunun farkına varmazsak, bugünkü toplum ve değişimi ilerideki sosyoloji çalışmalarına konu olduğunda, bugün gerçekte ne yaşadığımızı ancak torunlarımız bilecek.
Laf kalabalığından, “özel tasarım” haberlerden, yalan haberlerin yaygınlığından, medya çığırtkanlığından, popülist söylemlerden, çok izlenen lakırdılardan sıyrılıp, tüm bunları izlediğimiz, okuduğumuz aracın, yani internet ve sosyal medyanın bize ne yaptığını görmüyoruz.
McLuhan “Medium is the message” dediğinde ve Medyayı Anlamak isimli kitabında “Global Köy” kavramından bahsettiğinde daha ne internet vardı ne de sosyal medya fakat tam olarak bugünü anlatıyordu.
İnternet ve sosyal medyanın baskın varlığı ile günlük yaşamı sürerken “Bize ne oluyor” sorusunu sormak, düşünme şekillerinin değiştiğinin farkına varmak zor. Zor ama zamana yayılan ve yavaş yavaş olan kökten değişimin insanın tüylerini diken diken eden bir gücü var ve aslında bunu fark ettiğimizde ipler bizim, yani “kullanıcının” eline geçecek.
Kasıtlı kullanılan ve anksiyete yaratan haber dilinin, yalan haberlerin, “dostlar alışverişte görsün” paylaşımlarının... Algı yöneten, olmayanı var gibi gösteren veya bir şiddet haberini ve magazin haberiyle benzer biçimde veren o yeni dilin ve anlayışın bize ne yaptığını anlamak zorundayız.
Baktığımız, okuduğumuz, izlediğimiz, içinde bulunduğumuz sistem, bizi değiştiriyor, fakat nereye doğru değişeceğimiz, içinde yaşadığımız sistemin bize ne yaptığını algılamaktan geçiyor.

 

Yazının devamı...

İlham veren hikayeler

Yaşadığı zorlukları, ruhsal iniş çıkışlarını, değiştirmek zorunda kaldığı alışkanlıklarını, kısacası yeni hayatını yazdı Acar.
Çok okunan bir yazı oldu, üzerine “Biz nasıl yaparız, bize de yol göster” diyen yüzlerce mail ve mesaj aldı.
Bu yazıyı “Buradaki hayattan ve gelecekten umudunu kesen ne çok insan varmış” gözüyle de okumak mümkün, ancak ben o yazıda aklına koyduğunu yapan ve engel tanımayan bir kadın gördüm.
Mesele taşınmak değildi aslında. Mesele, “kadının gücü ve çevresine olan etkileri”ydi.
Kendi aklında yarattığı sınırları ortadan kaldıran, korkmayan, korkmadan adım atan bir kadın vardı o yazıda.
Acar, bu ay Madam Figaro dergisi için aynı kendi gibi hayatının belirli bir döneminde Kanada’ya taşınan kadınlarla konuşmuş.
Hayat hikayelerini, onları oraya neyin götürdüğünü, nasıl kariyer yaptıklarını öğrenmiş.
Bu hikayeleri de aynı onun hikayesini algıladığım gibi “yurtdışına taşınma hikayeleri” değil, aklına koyduğunu yapan, engel tanımayan kadınların hikayeleri olarak okudum ve son derece ilham verici buldum.
Farklı ülkelerden farklı nedenlerle Kanada’ya gitmiş altı kadın.
Biri Romanya’dan, ikisi Türkiye’den, biri Hindistan’dan, biri Uzakdoğu’dan, biri Arnavutluk’tan, kimi çocukluk döneminde anne-babasıyla, kimiyse yetişkinlik yıllarında kendi ülkelerinden ayrılarak yeni bir hayat kurmak üzere yola çıkmışlar.
Hindistan kökenli Rupi Symra-Gynane, bilim, fen ve teknoloji çok erkek egemen bir iş alanı olduğundan, kız öğrencilerini bu alanlarda çalışmaya teşvik eden ve bu egemenliği kırmak için çaba gösteren bir matematik öğretmeni ve okul müdürü.
Bir öğrencisinin, plastiğin parçalanması üzerine yaptığı bir çalışmayla ödül aldığını ve bugün Silikon Vadisi’nde kendi şirketini yönettiğini anlatmış.
“Eğer bir küçük kız beni görüp, bana özeniyorsa ve o da yapabileceğine inanıyorsa, ne mutlu bana” diyor.
Bugün 57 yaşında olan Hajni Yosifov, “Genç kızlık yıllarımda Romanya kimsenin yaşamak istemediği, insani hayat koşullarından yoksun bir ülkeydi” diye başlıyor sözlerine.
Diyor ki; “Hayatınızla ilgili bir karar verdiğiniz zaman, yeterince dayanırsanız, cesaretinizi, inancınızı kaybetmezseniz, hayat hayalinizi gerçekleştirmenize yardım ediyor.”
Bir başka başarı hikayesi, Lela Lacaj’a ait.
Arnavutluk’ta komünizm çöktüğünde 18 yaşında olan, önce göçmen olarak Almanya’ya, oradaki göçmen kampından sahte pasaportla zorluklarla Kanada’ya iltica eden; bulaşıkçılık, temizlikçilik yaparken okula giden, ardından yıllarca çalıştığı ofiste arşivcilikten satın alma müdürlüğüne yükselen...
42 yaşına geldiğinde hayali olan moda blogger’lığına başlama cesareti gösteren ve bugün bir markanın satın alma müdürü olan sıfırdan zirveye çıkmış harika bir kadının öyküsünü de anlatıyor Acar.
Lacaj’ın tüm bu zorlukları yaşarken bir de bir evlat yetiştirdiğini ekleyeyim.

En güzel yeni yıl kararı: “YAPARIM!” diyebilmek!

Ayşe Acar cesur kadınların bir başka ülkede hayat kurma öykülerini aktarmış, ancak hazırladığı bu güzel konunun daha büyük bir mesajı var.
Kadınlar, akıllarına koyduklarında sadece kendi dünyalarını değil, tüm dünyayı değiştirecek güce sahipler.
Başkalarının sözlerine aldırmadan kararlarına sarıldıklarında, umutsuz anlarında bile inançlarını koruduklarında, iyi bir gelecek hayal ederek bunun için akıllarındaki “yapamam”lara teslim olmadıklarında başka bir dünya yaratıyorlar.
Nerede yaşadığınızın, hangi koşul ve ne tür bir baskı altında olduğunuzun önemi var, ancak engellerin, korkunun çoğunun aslında zihinde olduğunu kanıtlıyor kadınların başarı hikayeleri.
“Yapamam” derken bir an “Ya yaparsam?” diyerek verdiğiniz bir farklı karar sadece sizin değil, başkalarının da dünyasını değiştirecek kapılar açabiliyor.
Her niyet, harekete dönüşen her düşünce, “yapamam”lardan sıyrılan her hamle güzel bir geleceğe biraz daha yaklaştırıyor insanı.
En sevdiğim sözlerden birini Roosevelt söylemiş zamanında: “İnsanoğlu kaderinin değil, sadece ve sadece kendi aklının esiridir.”
Çalışarak, kendine inanarak güçlenmiş, “yapamam” diyen, aklının esiri olmayan kadınların hikayeleri bu sözü bir defa daha doğruluyor.
Yeni yılda aklımızda yarattığımız “yapamam”ların esiri olmayalım.
2018’de bir tek bunu gerçekleştirebilsek bile yeter!

Yazının devamı...

Oyunculuk bana tatil gibi geliyor

Bu arada, ilk filmde Aslı Enver’in canlandırdığı Zeynep, Burak Özçivit’in canlandırdığı Hakan ile aşk yaşıyordu ancak gerçekte bu film, Murat Boz ile aralarında büyük bir aşk doğmasına neden olmuştu.
Murat Boz ile film vesilesiyle bir araya geldik; hayatının bilinmeyen yönlerinden Aslı Enver’le olan ilişkisine kadar pek çok şey konuştuk.
Çok yakında Youtube kanalının açılacağını da söyledi, “Her şey olacak bu kanalda” diyor Boz. Benim anladığım, youtube.com/muratboz kanalında “kendi magazinini” yapacak; hayatının bilinmeyen yönlerini, “O Ses Türkiye”de, klip ve film çekimlerinde kamera arkasında yaşananları, kendi hayatından detayları aktaracak...


Mekan- Raffles Otel

“Kardeşim Benim” ve “Kardeşim Benim 2” , Burak Özçivit’le olan arkadaşlığınızın bir meyvesiymiş aslında doğru mu? Nasıl tanıştınız, nasıl bir araya geldiniz, nasıl bir öyküsü var bu işin?

- Burak’la bizim arkadaşlığımız çok eskiye dayanıyor, iki filmden de önceye... Sektörümüzde bizim gibi insanların yan yana gelmesi, arkadaş olması zordur. Hatta birbirinin başarısından rahatsız olan da çoktur ama bizim Burak’la böyle bir yarışımız hiçbir zaman olmadı. Kariyerimin ilk konserlerinden birine gelmişti Burak, o zamanlar da “Burak Özçivit”ti yani, tanınan, bilinen bir oyuncuydu. Bir konser vesilesiyle tanışıp arkadaş olduk. O günden bugüne neredeyse 10 sene geçti. Ben “Hadi İnşallah” ile sinema sektörüne adım attıktan sonra, Burak’la olan sohbetlerimizde birlikte bir film yapma fikri ortaya çıktı. Konusu “kardeşlik” olabilir dedik, ardından senaryo aşamasına geçildi ama acele de etmedik. Uzunca bir senaryo süreci yaşadık. Senaryolar gitti-geldi, en sonunda Zafer Külünk’ün senaryosu hepimizin içine sindi ve “Kardeşim Benim” serüveni öyle başladı Burak’la. Burak aynı zamanda filmin yapımcılarından, zaten Timur Savcı ile bir ortaklıkları vardı, bunu da filme yansıttılar...

Peki ilk film ikinci filme nasıl ilham verdi?

- İlhamımızı insanlardan; insanların ilk filmi çok sevmesinden aldık. 2 milyon gişe biraz “malumun ilamı” oldu. Film çok sıcak bulundu, insanlar çok sevdiler. Neticede bu bir kardeş hikayesi, kardeşi olanlar kendilerinden çok şey buldular. Sen de bilirsin, her ne kadar anlaşan kardeş de olsanız, muhakkak bir yerde zıtlaşmalarınız olur, Hakan ve Ozan’da bu durum üst seviyede. Biri popçu bir rock’çı, biri derli toplu biri darmadağın, biri vurdumduymaz diğeri sorumluluk sahibi... Bu zıtlığın ekrana yansıması güzel oldu. Bunu yansıtan Burak ve ben olunca izleyicilerimiz kendilerini yakın buldular. Kardeş olan herkes mutlaka bizim başımıza gelen şeyleri yaşamıştır...

Nedir Ozan ile Hakan’ı bu kadar karşı karşıya getiren kızgınlık, ne yaşadılar da böyle oldular?

- Aslında çok seviyorlar birbirlerini, asla kopmuyorlar ama o zıtlık onların doğalarında var. Birisi çok vurdumduymaz, bu da Hakan’ı delirtiyor. Zıtlık orada başlıyor. Hakan’ın bu kadar her şeyi kasması da Ozan’ı delirtiyor. Böyle garip bir dengesizlik ama kendi içinde bir dengesi de var çünkü abi-kardeşler ve birbirlerini aslında çok seviyorlar, gerçekten bağlılar.

ASLI, TÜRKİYE’NİN EN İYİ KADIN OYUNCULARINDAN BİRİ

Aslı Enver’in canlandırdığı Zeynep karakterini çok sevmiştik, ancak ikinci filmde yok. Ne oldu Zeynep’e?

- Aslı, kendi programı ve yoğunluğundan dolayı kabul edemedi. Dizi çekiyor, çok yoğun tempoda çalışıyor, bir yandan dinlenmesi gerekiyor. Biliyorsunuz dizi sektörünün durumunu, çalışma saatlerinin fazlalığını... Biz ekip olarak çok isterdik elbette Aslı’nın olmasını, Aslı bence Türkiye’deki en iyi kadın oyunculardan biri. Niyetimiz böyleydi ama maalesef olamadı. Fakat Leyla (Feray) da, Pınar (Deniz) da başka bir senaryo öyküsü içinde rollerinin hakkını vererek başarıyla oynadılar.

“Kardeşim Benim 3”ü bekleyelim mi, filmin devamı gelecek mi?

- Bunun takdirini seyirci verir. Pek çok faktörün bir araya gelmesi lazım üçüncünün çekilmesi için. Ortada güzel bir hikaye var, Hakan ve Ozan’ın kardeş hikayesi var, “Bu hikayede daha ne anlatılabilir?” sorusu çok önemli... Bir yaptık, iki yaptık; sonra bambaşka bir hikayeyle gelir senarist ve “Hadi yapalım” deriz. Ama şu an bir şey söylemek için çok erken.

Filmin başarısında arkadaşlığınızın etkisi olduğunu düşünüyor musun? Aranızdaki dostluğun oluşturduğu kimya yön verdi mi sence filmin gidişatına?

- Özellikle ilk filmde Burak, Aslı, ben çok çalıştık, bana çok faydaları oldu. Özellikle Aslı’nın... Oyunculuk öyle garip bir şey ki oynamak değil aslında, “yaşamak” konu. Ben mümkün mertebe önüme bir laf geldiğinde “Bunu neden, nasıl söylerim, daha doğalı nedir?” derim, zaman zaman kelimelerimi bile değiştirip bana uygun hale getiririm. Aslında oyunculuk benim için “oynamak” değil, o anı yaşıyor olma durumu. Benim burada avantajım, Ozan’ın da bir pop yıldızı olması ve yaşantılarımızın benzemesi.

Murat Boz, Ozan’a ne kadar benziyor peki? Arkadaşların filmi izlediğinde “Murat, Ozan sana benziyor” diyorlar mı?

- Hayır, benzer yanlarımız var ama karakterlerimiz zıt. “Acayip birbirimize benziyoruz” diyemem Ozan’la Murat’ı kıyaslayacak olursam. O mesela çok vurdumduymaz, ben o kadar vurdumduymaz bir adam değilim. Ozan çok fazla düşünmez olaylar üstüne, ben düşünürüm...

BEYAZPERDEDE KENDİMİ GÖRMEK BANA HAZ VERİYOR

Oyunculukta da kariyer yapma arzusu nasıl ortaya çıktı?

- Kariyerimde bir film mutlaka olsun istiyordum. Çok sevdiğim bir kitap vardı, PuCCa’nın Günlüğü. O kitabı film yapmak istediklerini söyledi prodüksiyon şirketi, ben de kabul ettim ve serüvenimiz öyle başladı aslında. Çok iyi gişe de yapınca devam ettim, beyazperdede kendimi görmek bana ayrı bir haz veriyor, buna artık ego mu dersiniz ne dersiniz... Oyunculuğun özel bir yeri var ama tabii ki esas mesleğim şarkıcılık. O asla ikinci planda olmadı, olmayacak. Hakim olduğum esas alanım, her zaman müzik.

Sinema filmlerine devam edeceksin o halde...

- İstiyorum, başka birisini oynamak beni rahatlatıyor. Bizim sektörümüz biraz yorucu, tabii ki şükrediyorum her zaman ama filmler biraz nefes aldırıyor bana.

Başka bir karaktere girmek, başka birisinin cümlelerini sarf etmek, tatil gibi geliyor bana... Hem tatil, hem iş... Gala heyecanı, filmi iki defa izlemek... Tüm bunları seviyorum.

 
Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

ONBİN KAT DAHA YALNIZIZ

Aslı Enver ile “Kardeşim Benim”den sonra başlayan bir ilişkiniz var. İki şöhretli ismin ilişki yaşaması zor denklem midir yoksa aksine birbirinizin dilinden iyi anladığınız için daha mı kolay?

- Çok dengeli, çok tatlı bir ilişki yaşıyoruz Aslı’yla. Çok da mutluyuz, birbirimizi çok iyi anlıyoruz, çünkü bu işin içinde olan insanlarız. Çok paylaşıyoruz, çok konuşuyoruz birbirimizle. Her ne kadar hayatlarımız güzel gözüküyor olsa da, “Vay be şuna bak, bir ‘O Ses’e çıkıyor, bir film yapıyor, şarkı söylüyor, parayı götürüyor” değil. Bunun bir geçmişi var, oraya gelişi var... İkincisi, bunu diyen insanlardan onbin kat daha yalnızız. Çok yalnızız, çünkü zaten bu kadar şeyi kendimiz başarmışız ve etrafımız boş... Konser yapıyoruz, binlerce kişi izliyor, konser bitiyor, kuliste yalnızsınız. Bu kadar ilgi görüyorsunuz, seviliyorsunuz, fotoğraf veriyorsunuz, imza atıyorsunuz, sonra evinize geliyorsunuz ve yalnızsınız... Ayrıca sevenimiz olduğu kadar sevmeyenimiz de var, o sebeple bizim yaptığımız çok zor bir meslek. Dışarıdan, birçok şey kolay ve başarılabilir gibi gözüküyor olabilir ama... Tutunmak, orada kalmak ve bu işin psikolojisi zor. Bunun üstesinden gelmek kolay iş değil yani. Sonuçta yalnızlıkla baş ediyorsunuz.

Birbirinin dilinden anlayan, bu mesleğin zorluklarından haberdar insanlar olarak güzel bir denge yakalıyorsunuz o halde...

- Birbirini anlayan iki insanız. Her şeyden önemlisi, aşk ilişkimizin dışında iki iyi dostuz. Bu olmadan ne ilişkiniz yürür ne de arkadaşlığınız. Aslı’nın içinde bulunduğu sektör gerçekten çok zor. Her zaman vurguluyorum, kadınlar için çok daha zor. Her gün yaşadığı zorluklara şahit oluyorum. Hayatımızda benzer hikayeler olduğu için karşılıklı birbirimize destek olmaya çalışıyoruz. Aslı ekonomik özgürlüğü elinde olan, ayakları üstünde duran bir kadın. Hayatınızda karşılıklı iki cümle edebileceğimiz bir insan olduğu zaman, zorlukların üstesinden gelmek kolaylaşıyor. İlişkiler genel olarak böyle olmalı... Sadece aşk ilişkisinden bahsetmiyorum, sizi besleyecek insanlarla birlikte olmalısınız, ben de öyle olmaya çalışıyorum. Zaten çok fazla insan yok hayatımda.

ÖFKELİYİM, ÖFKELİ OLMAKTA HAKLIYIM

Şu meşhur “böcek” olayını anlatır mısın, işin aslı nedir?

- Ben hiçbir zaman hiçbir yerde “böcek” demedim. Bir şekilde sesim kaydedilmiş, ben öyle düşünüyorum ya da kulak misafiri olunmuşsa bile bunu da bilmiyorum. Hatta savcıya şikayette bulunurken nasıl kaydedildiğinin de tespitini istedim.

Ne oldu tam olarak?

- Bir konserimizden sonra Bodrum’da annemlerin yazlığına geçtik.

Sabah kalktık kahvaltı yapıyoruz. Şu anda normal konuştuğum gibi aile arasında, aramızda konuşuyoruz. Kendi mahremimizi, ailevi sorunlarımızı, akrabalarımızı; pek çok şey konuştuk o gün.

Ertesi gün kalktığımızda boy boy terasta çekilmiş fotoğraflarımız ve evimizin içinde terasımızda konuştuklarımız birebir cümle cümle yayınlanmıştı.

Muhabir arkadaşı görsek, kendi aramızda özel konularımızı konuşur muyduk? Konuşmazdık, konuşmayı tercih etmezdik.

Bence olan şu: Ya geceden ya da sabaha karşı sazlıkların içine giriliyor, evimin dibi. Yoldan geçen biri kulak misafiri olmuş gibi bir durum da yok, özellikle içine girip saklanıyorlar, konuşmalarımız dinleniyor. Nasıl kaydedildiğini bilmiyorum. Ben bu arada bu haberin altına ismini yazan her muhabire dava açmak istedim ama maalesef savcının kararı “Katlanmak zorundasın” oldu. Katılmıyorum, benim bu konudaki fikrim asla değişmeyecek. Aksi söylense de benim bir huzur hakkımın olduğunu düşünüyorum.

Konuya hâlâ öfkelisin gördüğüm kadarıyla...

- Tabii ki öfkeliyim, öfkeli olmakta da haklıyım. Dava açmayacağım çünkü bu, konuyu uzatmak olur. Ben burada başka bir şeye işaret etmeye çalışıyorum, “Bunu görün” diyorum, “Bu yanlış” diyorum. Ben bunu bilerek ve isteyerek yaptıklarını düşünmüyorum. Yanlış anlaşılmasın; magazin muhabiri arkadaşlarımıza saygım sonsuz, çok zor bir iş yapıyorlar. Ama hayat sadece haber değil, insani değerler var, etik var, bunlara dikkat edilmesinden yanayım. Niyetim kötü değil, bu işin yanlışlığına dikkat çekmeye çalışıyorum sadece.

 

Yazının devamı...

Sosyopatiyi normalleştirmek

Sosyopatların davranışlarına “yanlış” diyecek, cana kıymalarına, toplumu yaralamalarına mani olacak bir kanun yok mu Türkiye’de?
Antisosyal ve psikopatik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren kişilerin tedavi görmemeleri, serbest bırakılmaları ve genel cezasızlık, çok tehlikeli bir yere işaret ediyor.
Böyle adamlar toplumun genelini yansıtmasa da, eğer kanun yapıcılar bir canlıya yaptığı işkencenin “anormal” olduğunu söylemez, bunu engelleyecek bir kanun çıkarmazlarsa, gün gelecek işkence de, işkence haberi de normalleşecek!
Her gün bir başka işkence, her gün bir başka hayvana eziyet, bu haberleri görerek büyüyen gençler yetişiyor.
Eğer bu cezasızlık devam ederse, gençlerin bu görüntülere hassas olacağını düşünmeyin.
Eğer bu işin bir cezası olmazsa, gün gelecek toplum “normu” olarak sosyopatiyi konuşacağız!
Bu olay, antisosyal ve psikopatik kişilik bozukluğu belirtileri gösteren kişilerin toplum içindeki yerine işaret ediyor.
Türk Silahlı Kuvvetleri, bu kişiye disiplin cezası vermekle yetindi şimdilik, emniyet birimleri ise gözaltına aldıktan sonra salıverdi.
Bir topluma yapılabilecek en
büyük kötülük, bir davranış örüntüsü yeniden tekrarlanarak yapılmış oldu.
Her gün bu kişilik bozukluklarını taşıyan insanların haberleriyle dehşete düşüyoruz.
Şiddet eğilimi olan erkekler, kadına şiddet, hayvanlara akıl almaz işkence edenler neden bitmiyor?
Trafik neden her yıl onbinlerce kişinin ölümüne neden oluyor?
Neden temel insan hakları konusunda dahi üstün mücadeleler vermek zorunda kalıyoruz?
Defalarca yazdık ve sonuç alana dek yazacağız...
Çünkü Türkiye’nin hukuk sistemi sınıfta kalıyor. Türkiye’nin en büyük sorunu cezasızlık. Türkiye’nin en büyük sorunu, kişilere, güç oyunlarına göre işleyen sistem.
İnsan hakikaten düşünmeden edemiyor, bazı durumlarda
tıkır tıkır adalet üreten mekanizma, konu “herhangi bir kadın” veya işkence gören canlılar söz konusu olduğunda neden işlemiyor?
Neden biz yetersiz, işlevsiz kanunların sürekli insan ve hayvan haklarını çiğneyenlere özgürlük sağladığı koşullarda yaşamak zorundayız?
Biz bu soruları hep soracağız.
Yanıt alana, değişim sağlayana kadar yazacağız.

Abazoğlu’nun “Zayıf kadın” dayatması

Cengiz Abazoğlu, birkaç gün önce Demet Evgar’ın belini aşırı derecede incelttiği ve giydiği elbiseyi photoshop ile “ütülediği” bir fotoğraf paylaştı ve sosyal medyada büyük bir tepki gördü.
Demet Evgar da aynı fotoğrafı paylaştı fakat arada büyük bir fark vardı: Evgar, fotoğrafın orijinalini paylaşmıştı.
Abazoğlu’nun paylaştığı fotoğrafta Evgar incecik beliyle adeta Jessica Rabbit’in ölçülerine yaklaşıyor, orijinalinde ise bel ölçüsünde bir
anormallik yok.
Demet Evgar o fotoğrafı sildi ancak Abazoğlu’nun paylaştığı fotoğraf hesabında hâlâ duruyor.
Bir açıklama veya bir özre gerek duymaması ise hayret uyandırıcı.
Küçük kızlara kadın bedeni algısı ile ilgili en büyük dayatmayı yapan Barbie bile kısa bir süre önce “normal bedenli” bebekler üretti.
Barbie bile strateji değiştirmişken Cengiz Abazoğlu hâlâ bize zayıf kadın imgesi dayatıyor.
Doğan Cüceloğlu “Mış Gibi Yaşamak” adlı kitabında “mış gibi “yaşanan özel hayatlar kadar “mış gibi yapılan” işlerin de tehlikesini anlatır.
Demet Evgar’ı ve tasarladığı elbiseyi olmadığı bir şekilde göstererek takipçilerini kandırmış oldu Abazoğlu.
Başarılı modacımızın kadın, dünya ve yeni çağın “kodları” konusuna biraz kafa yormasını dileriz, “Zayıf kadın” dayatması çok eskidi.

 

Yazının devamı...

Samsun ve Batman’ın çilesi!

2008 yılında görevde olan eski Batman Belediye Başkanı da “Batman” filminin yapımcısı Christopher Nolan ve Warner Bros. şirketi hakkında “Batman ismini izinsiz kullandıkları” için suç duyurusunda bulunmuştu.
Zannederim bu olayı sonsuza kadar hatırlayacağız...
Samsung yetkililerinin Samsun şehrinden haberleri var mı bilinmez ama bu haber de aynı Batman komedisi gibi dünyada da konuşulmaya başlanırsa duyacakları kesin...
Bu örnekler insanın aklına Streisand Etkisi’ni getiriyor.
Streisand Etkisi, yasak ve sansürlerin, yasaklanmaya çalışılan konuya daha çok dikkat çekmesiyle sonuçlanmasını tanımlar...
Hikayesi şu:
2003’te Amerikalı fotoğrafçı Kenneth Adelman, Malibu kıyılarındaki sahil erozyonunu belgelemek üzere sahil şeridinin fotoğraflarını çekiyor, fotoğrafların arasında ünlü şarkıcı Barbra Streisand’ın evi de görülüyor.
Bu fotoğraf, magazine malzeme olsun diye değil, sahil erozyonuyla ilgili bilim insanlarının çalışmalarına veritabanı sağlamak için çekilmiş 12 bin fotoğraftan sadece biri...
Adelman, fotoğrafları kendi web sitesi olan California Coastal Records Project’in web sitesine yüklüyor ve Barbra Streisand, fotoğrafın kaldırılması için Adelman’a 50 milyon dolarlık dava açıyor.
Bu davaya kadar siteden sadece altı kez görüntülenen fotoğraf, dava konusunun yayılmasıyla 420 binden fazla tıklanıyor...
Yasaklama, üzerini örtme veya sansür çabaları, bırakın unutturmayı, üzerinden zaman geçse dahi konuları hatırlanır hale getiriyor.
Hangi habere yayın yasağı getirilse, daha fazla konuşmadık mı?

Avukatın Streisand etkisiyle sınavı

Bunun son örneklerinden biri, bir avukatın Ekşi Sözlük’le yaşadıkları.
Avukat, 2015 yılında Periscope yayınını açık unutarak uyuyakalıyor ve bu canlı yayın, sözlükçülerin bir süre gündeminde kalıyor, alay konusuna dönüşüyor ve doğal olarak bir süre sonra konu “eskiyor” ve gündemden düşüyor.
Fakat kısa zamanda konu yeniden alevleniyor, sebebi ise avukatın kendisi...
Avukat, Ekşi Sözlük’te, adının altına yazılanları ve kendisiyle ilgili olabilecek tüm başlıkları ceza mahkemelerinden karar aldırarak tam iki senedir düzenli olarak sildiriyor.
Bu canlı yayın kazasını ve konuşulanları belki hiç dikkate almasa, bugün herkesin nadiren aklına gelecek bir olayı ve adını, hiç istemediği bir biçimde sürekli gündemde tutmayı başarıyor böylece.
Üstelik, kendisinin adını, mesleğini ve açık unuttuğu yayında neler yaşandığını normalde duymayacak olanlar bile haberdar oldu.
Adını yazmıyorum, bir de bu yazıyı sildirmek için uğraşmasın...
Her zaman sansür değil, ilgi alanınıza girmeyen konulardan da çoğu zaman benzer bir etkiyle haberdar oluyorsunuz.
Samsun Valisi’nin adını belki özel bir durum olmadıkça merak etmeyecektiniz...
Fakat “Samsung” meselesiyle kendini “unutulmaz valiler” arasına soktu bile... 

“Batman” diyemiyorduk!

1989 yılının ekim ayında Michael Keaton’lu “Batman” vizyona girdi.
Filmin hepimizi esir aldığı yıl, ilkokuldayız, “Batman”le yatıp “Batman”le kalkıyoruz.
Sadece birkaç ay sonra, 1990’ın mayısında Batman ilçesi, Siirt’ten ayrılarak il oldu.
Sonra olan bize oldu!
Derste laf ne zaman Batman’a gelse herkes “betmen” diyor, özellikle de yapıyor değiliz elbette.
İlkokuldayız, “Batman” dedin mi bir tane Batman var dünyamızda, o da yarasa adam ve maceraları...
Biz “betmen” dedikçe öğretmen sinirleniyor, düzeltiyor, heceletiyor, doğrusunu söyletiyor ama...
Heceleri birleştirince, hop, yine “betmen” deyiveriyoruz, kazınmış bir kez aklımıza...
“Oğlum betmen değil, kızım betmen değil, BATMAN” diyor ama yok, olmuyor...
1989 yılında Batman’a “betmen” diyerek istemeyerek çileden çıkardığımız öğretmenimiz Behice Karadayı’dan da bu vesileyle özür dileyeyim! 

Yazının devamı...

Çok genç kadın-orta yaşlı erkek denklemi

Dün ilişkilerde kadının yaşının büyük olması halinde ne oluyor, bunu konuştuk.
Bugün de “yaşı çok küçük kadın ve orta yaşı geçmiş erkek konusu”, bunun toplum ve medyadaki algısı ve nedenleriyle devam edelim.
Sürekli genç kadınlara ilgi duyan erkeklerin motivasyonlarının kaynağı nedir?
Önce bu soruyu sormalı.
Kaynağı, erkeğin bitmek bilmeyen “gençlik, tazelik arayışı” değil her durumda.
Tamamen erkek egemen dünyanın kodlarına göre çalışan bir düşünce yapısından ve kişisel güçsüzlüklerden, travmalardan, yetiştiriliş şeklinden kaynaklanıyor çoğu zaman. Sürekli pohpohlanarak “Benim aslan oğlum”larla yetiştirilen erkekler, gerçek başarıların getirdiği güç ve keyiften ziyade içini dolduramadıkları bir “güçlü hissetmek” haline yapışıp kalıyorlar yetişkinlik yaşlarında.
Genç kadınları etkilemenin, hayat deneyimine sahip kadınları etkilemekten daha kolay olduğunu kendileri de itiraf ediyor.
Güçlü hissetmenin kısayolunu genç kadınlarda buluyorlar.
Erkek egemen bir dünyada, bu durum ticaretin lokomotifi de oluyor.
“Gençlik arayışı” konusunu, bugünün bağlamından, paranın döndürdüğü dünyanın gerçeklerinden kopararak değerlendirmek mümkün değil.
Kadınlara ürün satabilmek için gençliğin, güzelliğin yüceltildiği, yaşlanmaktan vebadan kaçar gibi kaçmalarının salık verildiği bir dünyada yaşıyoruz.
Kapitalizmin birbirine bağladığı nedenlerle erkek için de, kadın için de sürekli “gençlik hayali” var, Yalnız, adı üstünde, hayal.
Kozmetik dünyası kadınlara 22 yaşına döndürme hayali kurduruyor.
Sonuç da ortada, gençleşme uğruna 30’dan sonraki çok sayıda kadın “yeni bir ırk” yarattı kendine, dolgu dudaklar, yanaklar, aşırı botokslu alınlarıyla artık hepsi birbirine benzer oldular. 22 yaşına dönen de olmadı.
Bunun tersi çaba da söz konusu, artık algı değişiyor.
Hafta sonu New York Times’da çıkan bir güzellik haberi, kadınların ilerleyen yaşını övüyordu ve makyajın da yaşla beraber olumlu anlamda dönüşmesi gerektiğini söylüyordu.
40’larında veya 50’lerinde görünen nefis bir model kullanmışlardı bu haberde. Medyanın dili de, yaklaşımı da değişiyor.
Cengiz Semercioğlu ile “kadının yaşının küçük olması” meselesi ve haber dili üzerine biraz sohbet ettik dün, “Yaş konusu magazin haberinin rengi” diyor ancak buna katılmıyorum.
Konu erkek de olsa, kadın da olsa, bu bilgilere yapılan vurgu haberin renginden ziyade kendisine dönüşüyor bir noktada illa.
Bu sadece bir kişinin, bir yayının, bir kesim sosyal medya kullanıcısının veya bir ülkenin konusu değil, dünyanın dili böyle.
Hugh Jackman’ın eşi Deborra-Lee Furness ile ilgili yazılanları okusanız utanırsınız.
Kendinden iki yaş küçük Alexis Ohanian ile evlenen Serena Williams ile ilgili konuşulanlar da benzer tonda.
Prens Harry ve nişanlısı Meghan Markle ile ilgili olanları dün yazdım...
Siyahi veya melez olmak, yaşlanmak, erkekten büyük olmak, boşanmış olmak, geçmişinde “normalden” çok sayıda ilişkisinin olması...
Kadınlara karşı cinsiyetçi bir dil kullanılması için yeterli “nedenler” olarak görülüyor.
İnsanlık tarihinde neler değişmedi ki, bu da değişir elbet. Değişim ise bir kişide başlar, diline, yaratacağı algıya dikkat eden bir kişide. İnsanlar kadınlarla ilgili cinsiyetçi cümleler kurmaya utanana, çekinene kadar bu değişimde ısrarcı olmalı...

 

Prenses Margaret yaşasaydı...
Kraliçe Elizabeth’in kız kardeşi Prenses Margaret, 2002’de geçirdiği kalp krizi sonucu yaşamını yitirdi. Hayatı boyunca kendini öldürürcesine sigara içen, birini yakıp birini söndüren tiryakilerden olduğu bilinirdi.
Bir türlü mutluluğu yakalayamayan, kendini her zaman sarayın görünmez parmaklıkları ardında hapis hisseden kraliyet mensupları arasındaydı.
1955 yılında savaş kahramanı Albay Peter Townsend ile evlenemedi.
Büyük bir aşk yaşayan ve halk tarafından da çok sevilen çiftin büyük bir sorunu vardı: Townsend, boşanmış bir adamdı.
Prenses, büyük aşkı ile evlenemedi ve mutluluğu ikinci eşinde aradı, fakat bulamadı.
Kraliyet evliliklerinin önünde büyük bir sorun olan boşanmışlık hali, daha önce Kral VIII. Edward’ın da tahtı bırakmasına da neden olmuştu.
Dün hikayesini anlattım, Kral, boşanmış bir Amerikalı olan Wallis Simpson’la evliliğini yasakladığı için tahtı bırakarak evliliği tercih etti 81 yıl önce.
Zamanında monarşinin devamlılığı konusunda büyük bir krize, kişilerin hayatlarını derinden etkileyecek derin mutsuzluklara neden olan yasaklar bugün “geçmişin anlamsızlıkları” kategorisinde.
Prens Harry boşanmış melez bir Amerikalıyla evlenecek ve Kraliçe tarafından bu ilişki büyük bir sevgiyle karşılanıyor.
Kardeşi merhum Prenses Margaret ona göklerden bakıp “Benim ne günahım vardı a Lilibeth” dese yeridir.

 

Yazının devamı...

Kadın erkekten büyük olunca...

Erkeğin yaşı büyük olduğunda sorun yok. Kadınınki büyük olduğunda hemen kaşlar kalkıveriyor.

Trump’ın da kaşları kalktı, hatta Macron çiftiyle bir araya geldiklerinde Brigitte Macron’a “You’re in such a good shape” diyerek büyük bir nezaketsizlik yapmıştı. “Yaşına rağmen iyi görünüyorsun” anlamına gelebilecek bu sözler zarif bir iltifattan hayli uzaktı.

Şimdi İngiliz Kraliyet ailesinin küçük oğlu Prens Harry ile Amerikalı oyuncu Meghan Markle’ın ilişkisi gündemde. İngiliz gazeteleri Markle’ın etnik kökeninden yaşına, pek çok konuda hayli cinsiyetçi dille yazılmış hikayelere yer veriyor.

Hatta 8 Kasım 2016’da saray, Prens Harry’nin kız arkadaşı hakkında yapılan çirkin haberleri kınadığı resmi bir açıklama dahi yayınlamıştı.
Markle, Prens Harry’den 3 yaş büyük, daha önce evlenmiş ve Amerikalı ancak bu durum geçmişteki gibi evliliğe engel değil. Hemen hatırlayalım: 1936’da, daha önce iki kez evlenmiş bir Amerikalı olan Wallis Simpson ile evlenmek isteyen Kral VIII. Edward, kraliyet kuralları yüzünden tahtı bırakmıştı.

Kriz, yerine kardeşi Albert’in (Kral VI. George, yani bugünkü Kraliçe II. Elizabeth’in babası) geçmesi ile sonuçlanmıştı.
Tabii şimdi devir değişti, Kraliçe II. Elizabeth, kraliyet içindeki evlilik kurallarını esnetti.

Oğlu, yani geleceğin kralı Prens Charles, Diana hayattayken dahi bağlarını koparmadığı Camilla Parker Bowles ile evlenebildi.
Torun Prens William ise “halktan” bir ailenin kızı, üniversite arkadaşı Catherine Middleton ile... 50 yıl önce “skandal” sayılacak olaylar bunlar.

Prens Harry ve Prens William’ın anneleri Diana Spencer, Prens Charles ile evlendiğinde ondan 12 yaş küçük, deneyimsiz, henüz hayatının başında, aristokrat aileden gelen bir genç kadındı ve bu özellikleri “Geleceğin kralı ile evlenmeye yaraşır” bulunuyordu.
Bugün devir değişti ama o algı öyle derinlere yerleşmiş ki, pratikte aksi bir durumla karşılaşıldığında kadını aşağılayan dil hemen kendini gösteriveriyor. Markle ve Prens Harry arasındaki 3 yaş fark, Markle’ın annesinin siyahi olması ve daha önce yapmış olduğu evliliği, kadını “prenslere yaraşır” olmaktan çıkarıveriyor.

Gerçekte yaşanan öyle değil tabii, Prens ile Markle dün nişanlandıklarını açıkladılar. Bu güzel bir haber, çünkü yerleşik algı ancak böyle somut olaylarla yavaş yavaş değişiyor, dönüşüyor. O yapış yapış dil de değişecek elbette.

 

Yaş ilerledikçe

İlişkilerde kadının büyük olması magazinde her zaman kendine yer buluyor. Ece Dizdar’ın sevgilisi Emir Çubukçu’nun 7 yaş küçük olması ilgi çekiyor. Pınar Altuğ, Yağmur Atacan, Başak Dizer-Kıvanç Tatlıtuğ çifti, Hande Yener, Hande Ataizi, Nurseli İdiz... Tüm bu isimler önümüze “genç eş, genç sevgili” haberleriyle dönem dönem gündeme getirildiler.


Erkek egemen dünyanın kodlarına ters tabii bu durumlar.

Erkek yaşlı olacak, güçlü olacak, çekip çeviren olacak...

Eşit rol paylaşınca, yaş dert olmayınca, hayatı ortak sırtlayınca veya kadın erkekten fazla kazanınca eski ezberler bozuluyor, erkeklerin egemenlik kurduğu dünya tehlikeye giriyor.

Haliyle kendinden küçük bir erkekle ilişki yaşayan veya evlenen kadınlar sık sık “haber” olurken, tam tersi durumun kimsenin umurunda olmadığını görüyoruz.

Dün Mehmet Yılmaz yazısında kadın büyük olunca bunu haberleştiren magazin basınını eleştirdi. Hak veriyorum.
Kadın erkekten büyük olunca “sorun” olduğu kadar kadının erkekten çok küçük olduğu durumlar da basının ilgisine mazhar oluyor. Yaşı büyük kadına yorum yapılırken kalkan kaşlar, erkeğin yaşı büyük olduğunda yerini hınzır bir gülüşe bırakıyor.
“Yaş farkı” meselelerinde son günlerde en çok ilgiyi Levent Yüksel ve Lidya Özdemiroğlu çekti.
Dün Magazin Konseyi’nde de konuştuk, burada konu yaş farkından ziyade “nesil farkı”ydı. Taraflar iletişim kurabilecek ortak nokta bulabiliyorlarsa ne ala.

Yaş ilerledikçe nesil farkı kapanıyor, kapanmasa da hayat deneyimiyle insanlar birbirinin dilinden daha iyi anlar hale gelebiliyor. Bu ihtimal kadın 20’lerinin başındayken biraz düşük görünüyor.

Tabii herkesi bir kategoriye sığdırıp değerlendirmemek gerekir, belki bambaşka bir iletişim kurmuşlardır.

Genel olarak erkeğin yaşça “çok büyük” olması konusundaki örnekler, “erkeklerin genç kız merakı” konusunu tetiklediği için gösterilen tepkiler gözlemlediğimiz kadarıyla bu yönde oldu.

Yine de tam aksi olsa, farklı bir “dilde” haber olurdu şüphesiz. Tartışmamız, değiştirmemiz gereken konu, bu.

Yazının devamı...