GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Çabuk çabuk konuş ey muhalefet!

2017’nin şubat ayında devreye sokulan 687 sayılı KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile Yüksek Seçim Kurulu’nun özel televizyon kanallarına uyguladığı yaptırımların önü kapatıldı.

Özellikle seçim dönemlerinde YSK’nın tarafsız davranmadığı ve eşitlik ilkesini gözetmediği” gerekçesiyle özel kanallara uyguladığı cezalar tarihe karıştı.

Bu konuda özellikle muhalefeti yok sayan iktidara yakın kanallar rahatladı.

“Ben özel bir yayın kuruluşuyum. İstediğim siyasi görüşü ve onun temsilcisini desteklerim. İstemediğime, onaylamadığıma söz hakkı tanımam” görüşünü liseler arası münazara yarışmalarında savunabilir, hatta bu argümanı haklı çıkaracak bir performans sergileyerek kazanan taraf da olabilirsiniz.

Gazetecilik mesleğinin ilkelerini, vicdani sorumluluklarını askıya almanın vebali umurunuzda olmayabilir.

Bütün izleyicilerinin, takipçilerinin homojen yapıda, aynı siyasi görüş etrafında toplanmış bir kitle olduğunu varsaymanın bedeli izlenmemek olabilir; onu da dert etmeyebilirsiniz...

Ancak eğer bir kamu kuruluşuysanız...

Kamudan toplanan vergilerle, kamuya hizmet için kurulmuşsanız...

Toplumun her kesimine, her siyasi görüşten bireye eşit mesafede durmak gibi mühim, ciddi bir sorumluluğunuz, göreviniz vardır.

Veya en azından böyle olmalıdır.

Var olan duruma bakarak “Ne anlatıyorsun yahu sen?” diyecek olanlarınız itirazlarında haklı olacaktır ama bu “olması gerekeni” değiştirmez.

Nedir bugünkü vaziyet?

Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun RTÜK tarafından yürütülen bir çalışmaya dayandırdığı haberi bize bir fikir verebilir.

Bahçeli’nin 17 Nisan’daki “Ne gerek var Kasım 2019’a kadar beklemeye” çağrısıyla tetiklenen seçim sürecinde 6 Mayıs’a kadar geçen süreçte TRT’nin performansı şöyle:

TRT, AKP-MHP ittifakına 37 saat 40 dakika 2 saniye, muhalefet partilerine ve bu partilerin cumhurbaşkanı adaylarına ise toplamda 3 saat 13 dakika 58 saniye yer verdi...

Bu 3 saat 13 dakika 58 saniye içinde HDP ve Saadet Partisi’ne “0 saniye”, yani hiç süre ayrılmadığını da belirteyim...

Bu durumda TRT’ye bir daha “Yahu tamam anladık, hesabı sadece Başbakan sorabilir sana” diye seslenmenin nafile olduğu ortada.

Ben de zaten TRT’ye değil, muhalefete sesleneceğim...

Kardeşim ne söyleyecekseniz çabuk çabuk söyleyin, o 3 saatten pay alamayan da var!

Yazının devamı...

Kusursuz fırtına

Takımlar daha sahaya yerleşmeyi sürdürürken araya girip kaptığı topla  sağ kulvardan rakip ceza alanına yöneldiğinde henüz 38’inci saniyedeydik.

Yaptığı servisi gole çevirmek Belhanda’ya nasip oldu.

12’nci dakikada bir kez daha rakip defans hattının üstüne yürüdü Rodrigues ve bu kez de Gomis’e golü attırdı.

Son haftalarda istediği skorları elde edemese de ligin derli toplu takımlarından biri olan Evkur Yeni Malatya, iki seri darbe karşısında haliyle bildiğini de unuttu.

İlk yarı Galatasaray’ın istediği şekilde, istediği tempoda böylece akıp geçti.

İkinci 45 dakika ilk yarının tam tersi şekilde başladı.

Yüklenen, Galatasaray’ı zorlamaya ve erken bir golle umutlanmaya çalışan taraf rakip takımdı.

KURALLARI BELİRLEDİ

- Ancak Yeni Malatya’nın bu baskısından net bir pozisyon çıkmadı ve  Galatasaray 60’ıncı dakikadan sonra yine ipleri eline alan ve oyunun kurallarını belirleyen tarafa dönüştü.

Maçın kalan kısmında oyuncu değişiklik haklarını tüketmiş rakibin bir sakatlık pozisyonu neticesinde 10 kişi kalması sarı kırmızılıları tamamen rahatlattı. Ancak eksik rakibe karşı oynamanın getirdiği bu rahatlığı oyununa yansıtamadı, daha doğrusu skoru geliştirmeyi başaramadı.

Uzun ve zorlu sezonda oyuncular, teknik kadro, elbette tribünler, özetle tüm camia canını dişine takarak büyük bir mücadele verdi.

Fatih Terim ve ekibi takımı fiziksel olarak ama daha da önemlisi ruhsal olarak mükemmel şekilde hazırlamayı, yönetmeyi başardı.

Sezonun Ali Sami Yen’deki son karşılaşmasını da bir zaferle taçlandırdı.

Futbolcular Türk Telekom Stadı’nın çimlerine gelecek sefer ayak bastıklarında ellerinde bir kupa olup olmayacağını öğrenmek için biraz daha beklemek gerekecek.

Heyecan, heyecan, heyecan.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES

İLK 12 dakikada galibiyeti aldı, paketledi ve hediye etti. Mükemmel başlangıcı onu maçın kahraanı yapma-
ya yeter de
artar.

 

Yazının devamı...

Aman koltukları iyi ısıtın, kıyamayız

Eğin’den çıkma Ermeni bir ailenin ferdi olan Abraham Paşa, Hıdiv İsmail Paşa’nın kapı kâhyalığını yaparken Abdülaziz devrinde yükselmiş, 1876’da Meşrutiyet ilan edildiğinde II. Abdülhamid tarafından âyan üyeliğine atanmış, 1900’de de Şûra-yı Devlet üyeliğine getirilmiş...

Malı mülkü çokmuş. Boğaz’ın Karadeniz’e uzanan kıyılarının büyük bölümü ona aitmiş.

Tarihçilerin de ağzı torba değil, büzülmüyor... Derler ki yakutlu, elmaslı tavla takımıyla epeyce mal edinmiş.

ÇİFTLİĞE KARŞI BEŞ KOYUN

Padişahla tavlaya otururken “Haşmetmeab, bir çiftliğe karşı beş koyun, tamam mı?” diye gevreye gevreye epeyce arazi yapmış.

Neyse, 100 sene önce ölmüş Abraham Paşa’nın malı bizim çenemizi yormasın...

Beykoz’daki Abraham Paşa Çiftliği’nin (korusunun) arazisi çok dedikodu malzemesi olmuş, epeyce el değiştirmiş ve nihayetinde 1974’te ‘Boğaziçi doğal ve tarihi sit alanı’ ilan edilmiş.

Arkadaşımız Bülent Sarıoğlu, Beykoz-Paşabahçe-Riva arasında yaklaşık 28 hektarlık bir alana yayılan korunun “gerekli düzenlemeler yapılarak” TBMM üyelerine sosyal tesis olarak hazırlandığını yazmıştı...

YUMRULU ÇİÇEK MERKEZİ

Tarım Bakanlığı ‘Biyoçeşitlilik, geofit (yumrulu çiçekler) merkezi’ gibi bir plan yapıyordu ama milletvekillerinin tatil ve konaklama merkezi olması daha önemli, daha öncelikliydi!..

Abraham Paşa’nın güce yaltaklanarak avantajlar sağlayan bir karakter(siz) olması 100 yıl öncenin meselesidir, vekiller güle oynaya konaklasın, eğlensin, dinlensin...

“İtibardan tasarruf olmaz” derler ya; o hesap işte...

Bakın son olarak dün Birgün’de Nurcan Akdemir imzasıyla yayınlanan haber de itibarın ne kadar ucuz olduğunu gösteriyordu...

TBMM, 2019-2020 yıllarında kullanılacak araçların “bir kısmı için”, 64 araç için ihale açmış.

Sürücüsüz olarak kiralanacak bu araçlar 24 Haziran’da oluşacak yeni Meclis’in başkanlık divanı üyeleri, parti grup başkanvekillikleri, komisyon başkanları ve uluslararası komisyon başkanlarının makam hizmetlerinde kullanılacak.

Peki bize ne kadara patlayacak bu iş?

BARİ İYİSİNİ KİRALASINLAR

2016’da 3 milyon 643 bin TL, 2017’de de yaklaşık 4.5 milyon TL ödemişiz.

“Madem ödüyoruz, bari iyi bir şey kiralasınlar” derseniz içiniz rahat olsun, o konuda her türlü detay düşünülmüş.

“Renkli ekranlı Türkçe dil seçenekli yol bilgisayarı” olacak...

“Ön ve arka park sensörü, sürücü yorgunluğu tespit sistemi, işitsel ve görsel uyarı ikazı, radyo, CD-MP3 çalar, araç içi orijinal halı ve kauçuk taban paspasları” olacak...

“Dört bölgeli tam otomatik klima, deri döşeme, orta konsolda en az 6.5 inç ve üstü ekran” olacak...

Ve tabii “ısıtmalı ön ve arka koltuklar” olacak...

Hah burası çok önemli...

Aman koltuklar ısıtmalı olsun, üşümesinler, kıyamayız biz sonra! Hayırlı yolculuklar...

Yazının devamı...

Herkes önündeki umuttan yesin

Sağlam, geçen hafta boyunca görüştüğü ve aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu bankacıların morallerinin bozuk olduğunu belirtiyor ve bunun nedenlerini özetle şöyle sıralıyordu:

“Politik riskler ve belirsizlikler... Seçim öncesinde bütçe açığını arttırıcı kararlar alınması... Gemlenemeyen enflasyon... ABD’deki dava... S-400 füzelerinin tetikleyebileceği ambargo ihtimali... Kur baskısı... Dış kaynak/yatırım sıkıntısı... Bu ve benzeri sorunlarla uğraşacak kamu yöneticileri ve finans kadrolarının yeterlilik düzeyiyle ilgili kuşkular...”

Döviz kurlarının vaziyeti ortada... Dün Merkez Bankası bankalara 2.2 milyar dolar pompaladı, piyasadan TL çekti; dolar neredeyse yerinden bile kıpırdamadı, olanı biteni gevrek gevrek seyretti...

EYY DOLAR!
Sabah saatlerinde 1 ABD Doları 4.27’yi görmüştü, müdahale sonrası anca 4.25’e geriledi. En “Pollyanna” analizciler bile yıl sonunda “4.50’den aşağı olmaz bu dolarillo arkadaş” diyor...

Benim basitçe anlatmaya çalıştığım, rakamlara boğulmamaya, sizleri de boğmamaya çalıştığım bu durumun memleket genelinde yarattığı etkiyi biraz olsun görebilmek için “farklı bir yere” (ne kadar farklıysa artık!), yoksulların durumuna bakalım...

Dün Birgün gazetesinde iki bilim insanının, Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç’ın Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine dayandırdıkları makale rehberimiz olsun:

“Bazı illerimizdeki yoksul yurttaşların sayısı, o illerin toplam nüfusunun yüzde 30-40’ını, seçmen sayısının ise yüzde 60-70’ni geçmiş vaziyette.

...SGK verilerine göre 2017 yılında herhangi bir kapsamda sosyal güvencesi olmayan, çalışmayan, SGK’dan gelir ve aylık almayan, 18 yaşını doldurmuş ve öğrenci olmayan ve aylık geliri asgari ücretin üçte birinden (2017 yılı için 592.50 TL) az olan 8 milyon yurttaş tespit edildi.

...6.4 milyon yurttaş ise aylık gelirinin asgari ücretin 1/3’ünden fazla olması nedeniyle Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ödemesi gerektiği halde prim borcunu ödeyemedi...”

EYY YOKSULLUK!
“Yoksulluk” diyoruz ama “açlık” demek daha doğru olabilir...

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) her ay araştırma sonuçlarını yayınlar. Nisan 2018 araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1680 TL, yoksulluk sınırı 5473 TL...

2018 için net asgari ücret 1603 TL. 2017 sonunda “bir kişinin yaşama maliyeti” 1.989 TL idi; bu maliyet mart ayı sonunda 2 bin 55 TL’ye ulaşmıştı...

Ama “çok da şey etmeyin”...

Önümüz seçim, bol bol vaat var, paket var; onlardan yeriz hep beraber; karnımız doyar, umudumuz artar...

Afiyet olsun canlarım benim...

Yazının devamı...

Nefes nefese...

Ligin ikinci perdesinde birinci dereceden rakiplerini kendi sahasında hem de çok üstün oynayarak geçen ancak deplasmanlarda elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen bir ekibe dönüşen sarı kırmızılıların işi kâğıt üzerinde görünenden daha zordu.

Deplasman fobisini belirttik zaten. Üstüne rakibin sıralamadaki pozisyonundan dolayı yaşadığı tedirginliği ekleyin. Bir de tabii Akhisar’a kupadan elenmiş olmanın psikolojik etkisini...

Haliyle fiziksel mücadele kadar zihinsel bir yükü de kaldırmak gerekiyordu istediğini alabilmek için...

Fatih Terim’in hafta içinde sosyal medyadan yaptığı “konsantrasyon” uyarısının “takım üzerindeki” etkisini ölçmek için ilk 18 dakikayı ölçü alırsak “mesaj yerine ulaşmış” diyebilirdik.

Rodrigues, önce Linnes-Feghouli hattından gelen topla, daha sonra ekmeğini kendi oynadığı taraftan çıkartarak skoru 3 dakika içinde 0-2’ye getirdi.

Sonra ilk yarıda durumu nispeten idare etse de ikinci yarıda hızla kaosa yenik düşen bir Galatasaray seyrettik.

YOK ARTIK GOMIS!
Beşiktaş gibi çok sağlam bir rakip karşısında öndeyken bile adeta topu ısıran, daha fazlasını isteyen Galatasaray’ın Akhisar karşısında koca bir devreyi sahasına kapanarak, hem de bunu beceriksizce yaparak oynamaya çalışmasını akılla, mantıkla, futbol klişeleriyle açıklamak mümkün değil.

Daha önce bahsi geçen zihinsel mücadelede sınıfta kalmaya başlayan, kalesini korumakta güçlük çeken Galatasaray giderek artan stres karşısında, “panik atak” yerine, “panik savunma” pozisyonuna geçti...

Maçın sonu ufukta belirmişken, üstüne kontrolsüzce gelen rakibi eksik yakalamaya başlamışken kazanılan penaltının Gomis tarafından değerlendirilememesi en uçuk gerilim filmi senaryoları için bile “Yok artık!” dedirtecek bir hadiseydi!

Bu kadar rahat başlayan bir maçın bu kadar büyük stresle bitmesi üzerine başka zamanlarda çok konuşulabilir ancak şartlar belli, hedef belli, yol kısa...

Nefes nefese koşmaya devam.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES-MUSLERA
İKİ gol atan Garry Rodrigues maçın adamı gecenin kahramanıdır elbette ama Fernando Muslera’yı ne yapacağız?

Yazının devamı...

‘Mülteci ne yaşar ne yaşamaz’

Haberde Türk vatandaşlığına geçen 50 bin Suriyelinin 24 Haziran seçimlerinde Suriye uyruklu bir milletvekili adayı çıkarmak için Yayladağı, Antakya ve Osmaniye’de imza kampanyası düzenledikleri belirtiliyordu.

AKP’den aday olması istenen Suriye Türkmen Meclisi’nin eski başkanı Samir Hafez için 5 bin imza toplanmış ve Cumhurbaşkanlığı’na iletilmiş; hedef olarak da 30 bin imza belirlenmiş.

Samir Hafez de “Benim veya bir başkasının olması önemli değil ama bu insanların diğer azınlıklar gibi bir kontenjana ihtiyaçları var. Yakında 120 bin belki 130 bin kişiye vatandaşlık verilecek. Bu sayı daha da artabilir” dedikten sonra eğitim, sağlık, vatandaşlık gibi sorunların ana damarlarını sıralamış...

Türkiye hem yetkili kurumlar hem de sivil toplum örgütleri aracılığıyla sayıları 3.5 milyonu aşan mültecilere yardım için destansı denebilecek bir performans sergiledi.

Toplum olarak da iyi bir sınav verdiğimizi söyleyebiliriz. Homurtular münferit hadiseler dışında “hoşgörüye kuvvet yükselmeyen bir dip dalgası” boyutunda kaldı genellikle.

Ancak bu boyutta bir göçün yarattığı sorunları bütünüyle halletmek mümkün değil.

AAH SAYIN HAFEZ AH!

Peki Suriyeli mültecilerin veya Hafez’in kullandığı ifadeyle “azınlığın” 24 Haziran’da oluşacak Meclis’te bir koltuk hayali?..

Aaaah, Sayın Samir Hafez ah...

Bu memleket bir bakıma hep beraber içinde yuvarlanıp durduğumuz bir mağdurlar/mağduriyetler fıçısıdır....

Nutuklarda konuşmacının nefesi yettiği kadar herkesin adı sayılır: “Pomaklar, Çerkesler, Kürtler, Ezidiler, Romanlar vb...”

Ara sıra sorunlara pansuman yapılır veya yapılıyormuş gibi davranılır ama çoğunlukla gerekli siyasi fayda sağıldıktan sonra hepsi bir sonraki nutuk atılana kadar unutulur...

HDP şemsiyesi altında Katolik ve Gregoryen Ermeni, Ezidi, Süryani temsilciler veya CHP’li Özcan Purçu gibi Roman temsilciler girmeyi başardı TBMM’ye...

Ama mesela son Yahudi vekil Cefi Kamhi Meclis kapısından çıkalı 20 yıl olmuştur...

Son Rum Ortodoks kimlikli Kaludi Laskari, 1961’de, darbe sonrası oluşturulan Kurucu Meclis’te 10 ay görev yapmıştır...

AZINLIKTAKİ ÇOĞUNLUKLAR

Yüzde 10 barajı “bazı çoğunlukların” temsili için bile aşılamayan duvardır zaten...

Duvarı aşıp girenler de genellikle lider ve parti yönetiminin önlerine sundukları “makro meseleler” için -üzülerek söylüyorum- bir piyondan öte görev üstlenemez.

Türkiye’deki mültecilerin kahir ekseriyeti Suriyelidir ama olur da girebilirse bir temsilci Iraklı, Afgan mülteciler için de ses çıkarsın lütfen...

2013’te arkadaşımız Gülden Aydın’ın hazırladığı, Türkiye’deki “dini azınlıklara” odaklanan ve “Yeni Azınlıklar” başlığıyla Hürriyet’te yayınlanan haberden bir paragraf aktarayım:

“...Tam rakamları bulmak mümkün olmasa da bu grupların içinde yaklaşık 500 bin Şii Caferi, 90 bin Ermeni Ortodoks (60 bini Türkiye vatandaşı, yaklaşık 30 bini kaçak göçmen), 25 bin Katolik (çoğu yakın zamanda Afrika ve Filipinlerden gelen göçmenler), 22 bin Yahudi, 20 bin Suriye Ortodoksu, 15 bin Rus Ortodoksu (oturma izni olan yakın zamanda gelen göçmenler), 10 bin Bahai, 5 bin Yezidi, 5 bin Yehova Şahidi, 7 bin diğer Protestanlar, 3 bin Irak Keldanileri, 2 bin 500 kadar Rum Ortodoks var...”

Aziz Nesin’in meşhur eserinden apartarak söylemek gerekirse Mülteci ne yaşar ne yaşamaz...

Mülteci olmayan ama temsil hakkı bulamayanların hali de ortada işte...

Kolay gelsin, ne diyeyim...

 

Yazının devamı...

Sloganı tersten okumak çare olur mu?

“Milli güvenliği bozucu nitelikte olduğu” gerekçesiyle grev hakkının “erteleme” kisvesiyle kadük hale getirildiği...

İSİG (İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Meclisi) tarafından açık kaynaklardan derlenen vakalara göre sadece mart ayında en az 122 işçinin hayatını kaybettiği...

Neyse işte durum ortada, anlatmaya gerek yok görüyorsunuz...

“Görüyorsunuz” diyorum ama mesela Ankara Valiliği’nin sakıncalı bulduğu sloganlar listesini gördünüz mü?

1 Mayıs Tertip Komitesi’nin yazılı olarak sunduğu slogan önerilerinin bazılarının “sakıncalı” bulunarak üstünün çizildiğini gördük bundan 10 gün kadar önce...

Bugün Ankara’da “Kazım Karabekir Caddesi AKM yanında toplanılarak Anadolu Meydanı’na kadar yürümek suretiyle” yapılacak 1 Mayıs kutlamalarında sakıncalı bulunan bazı sloganları hatırlayalım...

“Kadın cinayetleri münferit değil politiktir.” 

“Erkek vuruyor devlet koruyor.”

“Nükleer santral istemiyoruz.”

“Kentsel dönüşüm talan demektir.”

“Genel grev genel direniş.”

“İşçi katilleri hesap verecek.”

“İstikrar sürüyor işçiler ölüyor.”

“Ekonomi büyüyor işçiler ölüyor.”

“Silaha değil eğitime bütçe.”

“Susma haykır taşerona başkaldır.”

“Tutuklu gazeteciler serbest bırakılsın.”

“Basın üzerindeki baskılara son.”

“İşçi, memur, gençlik: Alanlarda birleştik.”

Bu örneklerin yanı sıra “Yaşasın 1 Mayıs” veya “İş, barış, özgürlük” anlamına gelen ancak Kürtçe atılacak sloganların ve içinde iktidar partisinin adının geçtiği sloganların da sakıncalı bulunduğunu belirteyim.

Bu durumda sloganları terse çevirerek “sakıncasız” hale getirmeyi denemek bir çözüm olabilir mi?

Mesela “Sus, haykırma; taşerona başkaldırma...”

Mesela “İşçi katilleri hesap vermeyecek...”

Mesela “İstikrar sürmüyor, işçiler ölmüyor...”

Mesela “Eğitime değil, silaha bütçe...”

Mesela “Erkek vurmuyor, devlet korumuyor...”

Tertip komitesine tavsiyem, seneye sloganları böyle sunarak “İstediğiniz gibi düzelttik, Artık atabilir miyiz?” demeleri.

Bakalım uyacak mı?

Yaşasın 1 Mayıs! (Yasak değil.)

Yazının devamı...

Yürüyedur!

Maç 20’nci saniyede Garry Rodrigues’in girdiği pozisyonla başladıktan sonra bir süre orta sahada trafik sıkışıklığı ve seri taç atışlarıyla devam etti. Topa hâkim olan taraf Galatasaray’dı ama topa hâkim olmak bu sıkı düğümü, bu çatır çatır süren mücadeleyi lehine çevirmeye yetmiyordu.

22’nci dakikada, o ana kadar zerre esnemeyen siyah-beyaz savunma hattı umulmadık şekilde kolayca deliniverdi. Muslera’nın rakip alana şavulladığı topu Gomis, Rodrigues’e indirdi, o da ekürisi Yuto Nagatomo’nun önüne yuvarladı. Rakip savunmayı kilitleyen gol pasını sürpriz isim Fernando noktaladı.

BAYRAM HAVASI

- Büyük ölçüde dengeli ilerleyen maçta topa hâkim olma sırası Beşiktaş’a geldi. Ancak Beşiktaş pozisyonları koklasa da gol üretemedi. Bu süreçte G.Saray da Gomis’le yakaladığı türden pozisyonlar üretti fakat yalnızca bir gol çıktı işte.

İkinci yarı Beşiktaş toplanmaya çalıştıysa da açık konuşmak gerekirse rakibini yıpratacak aşamaya taşıyamadı oyunu. 66’ncı dakikada Gomis, Tosic tarafından yaka paça indirilince hem penaltı kazanıldı hem de rakip 10 kişi kaldı. Ancak sezonun kahramanı topu direğe nişanlayarak hem golü kaçırdı hem de kendisini oyundan düşürdü.

Moral üstünlüğü için beliren bu ışığı kovalamaya başlayan Beşiktaş’ı yıkan Rodrigues oldu. Maç boyunca aradığı ama bir türlü bulamadığı fırsatı yakaladı ve sarı kırmızlı camiaya, “Size bayram havası getirdim” diyerek golünü attı.

Ligin ilk yarısında rakibine boyun eğen, belki de tarihinin en kötü performanslarından birini gösteren G.Saray bu galibiyetle birkaç kuş birden vurdu. Kalan haftalarda önde koşmak için Başakşehir ve Beşiktaş maçlarındaki ciddiyet ve hırsını koruması yeter. Esas bayram o zaman kutlanır. G.Saray’ı can-ı gönülden kutlarım. Yürüyedur!..

MAÇIN ADAMI: NAGATOMO

-SAĞLAM karakterli, kapasitesini üst seviyede kullanan harika bir futbolcu. Dün golleri atmadı ama hem asistini yaptı hem her yere yetişti. Bravo!

Yazının devamı...