GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Bize daha ne olsun? Cümleten geçmiş olsun

Ergene Nehri’ndeki kirliliğe dikkat çekmek üzere olta sallayan CHP vekili İlhami Özcan Aygün ve Muratlı Belediye Başkanı Nabi Tepe’nin eylemlerinin özeti, neticesi budur...

Ergene Nehri’nin kirliliği bugünün meselesi değil; 1980’lerden itibaren vahşice, yarın yokmuşçasına, arsızca kirletildi.

Yerel yönetimler topu merkeze, merkez de yerel yöntemlere atıp durdu; karşılıklı suçlamalardan günlük siyaset polemiğine evrildiğiyle kaldı Trakya’nın can damarı.

Yakın dönemde uzun süre Orman ve Su İşleri Bakanı olarak görev yapan Veysel Eroğlu’nun Ergene demeçlerini arşivden kronolojik olarak okumak konunun ele alınış şeklini ve umutsuzluğunu ortaya koymaya yetiyor...

Her yıl, birkaç kez konu Ergene’ye gelmiş...

Acil plan açıklanmış... Uzun vadeli plan açıklanmış... Orta vadeli plan açıklanmış...

Ayrılan bütçe payı duyurulmuş... Sözler verilmiş... Tarih vurgulanarak vaatler yığılmış...

“Önümüzdeki sene temizleniyor...”

“Gelecek yıl 22 balık türü yaşayacak...”

“Sona geldik, seneye pırıl pırıl olacak Ergene...”

Bu ve benzeri demeçler, röportajlar, hatıralar, şakalar...

Gazete arşivleri sadece Eroğlu’nun demeçleriyle dolup taşmıyor bu hususta elbette...

Yine her yıl birkaç kez durumun vahametini vurgulayan haberler yapılmış, manşetler atılmış, normal şartlar altında memleketi ayağa kaldıracak raporlar paylaşılmış.

Vız gelmiş tırıs gitmiş.

Ergene karanlık, leş, zehirli bir karışımla akıp durmuş, yediğimize, içtiğimize, soluduğumuz havaya karışmış...

2016’da arkadaşımız Yücel Sönmez “Trakya’nın bağrına saplı hançer Ergene” başlığı altında dört dörtlük bir dosya hazırlamış mesela.

O haberde 1 litre Ergene suyunda bulunanlar şöyle sıralanmış:

“30 mikrogram siyanür... 10 mikrogram yağ ve gres... 124 mikrogram sülfat... 0.5 mikrogram kadminyum... 0.5 mikrogram kurşun...”

Türkiye’nin pirincinin ve ayçiçeğinin çoğunun, buğdayının hatırı sayılır bölümünün üretildiği 1 milyondan fazla insana değerek akan suyun hali bu.

Zift... Katran... Zehir...

2017’de arkadaşımız Ömer Erbil “Ergene’yi bitiren rota” başlığıyla yine mükemmel bir haber hazırlamış...

Istranca’dan pırıl pırıl doğan ve 5 kilometre sonra katrana dönen, kokusu kilometrelerce öteden duyulan, çevresine ölümcül hastalıklar saçan Ergene’yi yapılan zayıf müdahalelerin hiç mi hiç etkilemediğini anlatmış...

Ergene için ne o oltada sallanan mutant ayakkabı ne de bu yazı çare olmayacak...

Bu yazıyı kökleşmiş bir çevre sorununa karşı ne kadar vurdumduymaz olduğumuzu hatırlatmak için yazdım.

“Sadece çevre konularında değil, kökleşmiş her probleme karşı tavrımız budur” diyerek de okuyabilirsiniz.

Vurdumduymaz, ölse koymaz bir haldir halimiz haller içinde.

Ergene bir simge olarak leş gibi, katran kıvamında, mide kaldırıcı kokularla akıp duruyor, can verirken can alıyor; seyrediyoruz işte on yıllardır...

Bize daha ne olsun?..

Son bir hatırlatma daha... Sevgili arkadaşımız Mesude Erşan birkaç gün önce “Suyun bittiği yerdeyiz” başlıklı bir haber hazırladı.

Haberin spotunu aktarmakla yetineyim:

“Türkiye’nin su varlıkları, özellikle de tatlı su kaynakları tek tek yok oluyor. Türkiye, halihazırda ‘su azlığı’ ya da ‘su sıkıntısı’ içinde olan ülkelerden... 2040’a doğru ise nüfus artışıyla ‘su fakiri’ ülke konumuna gerilemesi öngörülüyor. TEMA’nın Türkiye Su Varlıklarına Yönelik Tehditler Haritası ağustosta güncellendi. Buna göre kirlenerek, kuruyarak yok olma tehdidi altındaki su varlığı (akarsu, nehir, göl) sayısı iki yılda 59’dan 109’a yükseldi...”

Cümleten geçmiş olsun...

Yazının devamı...

Sonunda biri 'kral çıplak' diye bağırdı

GALATASARAY’ın maçın henüz 3’üncü dakikasında yediği golü ‘topu uzaklaştıramadığı için’ yediğini söyleyenler çıkabilir; inanma sevgili okur. O golü ‘topu uzaklaştıramadığı için’ değil, bal gibi topu oyuna sokamadığı için yedi. Neredeyse o meşhur ‘duran toplardan gol yeme vakası’ gibi bir problem bu.

Muslera’nın kariyeri boyunca geliştiremediği bir yönünün ve takım arkadaşlarının da kuşaklar boyu yardımcı olamadığı ciddi bir problemin hazin sonucudur o gol.

Bu şok başlangıcın ardından toparlanıp Trabzonspor’un üstüne gitmeye çalıştı ancak bu kez de izleyenlerde bir ‘trafik kazasına şahitlik etmek duygusu’ oluşturan berbat bir ofsayt taktiği uygulamasına kurban gitti.

25 dakikada deplasmanda 2-0 geriye düşmenin stresi yetmiyormuş gibi bir de kerameti kendinden menkul Belhanda Efendi’nin kırmızı kartı geldi ki; sonrası zaten belliydi filmin.


DURUM VAHİM
Trabzonspor’un aldığı haklı galibiyete gölge düşürmek istemem. Geçen 3 haftada toplam 45 dakika ‘iyimtırak’ oynayarak 9 puan alan rakiplerini iyi çözümlediler ve helâlinden 3 puanı ceplerine koydular. Ancak Galatasaray açısından durum vahim. Geriye düştüğünde ne yapacağını bilemeyen, problem çözemeyen, direnç gösteremeyen ve daha kötüsü isyan etme gücüne sahip bir tek oyuncu çıkartamayan bu takım ligde ne yapacak, Şampiyonlar Ligi’nde nasıl ayakta kalacak?

Bu maç ‘umarım’ sezon geneli için geçerli bir şablon olmayacaktır Galatasaray açısından. Yoksa vah ki ve vah!

Trabzonspor Galatasaray’ı yenerken büyük bir iyilik yaptı ve meşhur masaldaki çocuk gibi ‘Kral çıplak!’ diye bağırdı.

Yolun başında gereken önlemler alınır diye ümit etmekten öte bir teselli yok.


BELHANDA ŞANSLI ADAM
MİNİMUM katkıyla Galatasaray’da oynayıp paraları balya balya indireceksin. Adam yokluğunda ‘mış gibi’ yapıp vaziyeti idare edeceksin. 10 dakika oyununu parlatıp bu cilanın ekmeğini bütün sezon yiyeceksin. Sorumsuzluğun dibine vurup göz göre göre kırmızı kart göreceksin ve bir de bunu yüksek gelir garantili kariyer olarak sürdüreceksin.

Hayırlı işler.

Hepimize Belhanda şansı dilerim.


KRİZ YÖNETİMİ SIFIR, OTURUN
GALATASARAY yönetimini devraldığı mali enkazdan dolayı suçlamak yanlış olur, ayıp olur. Ancak santrfor krizini yönetmekte notlarının ‘0’ olduğunu, onu da ‘buçuktan’ alabileceklerini söylemeliyim.

Geçen haftaki farklı galibiyetin ardından “Bir değil hatta iki tane alacağız” demeyen yönetici kalmadı. “Duruma bakacağız”, “Şartlar malum” diyerek topu yumuşatan bile çıkmadı.

Her mikrofon uzatılan “Santrforlar kapıda yığılma yaptı, ayıklamaya çalışıyoruz” makamından demeç verdi.

Yönetim santrfor alamadığı için değil, taraftarda beklentiyi gerçekleri gizleyerek yükselttiği ve krizi yönetemeyip ağzına yüzüne bulaştırdığı için suçludur.

Otursunlar şimdi hepsine sıfır!


MAÇIN ADAMI: Nwakaeme

Yazının devamı...

Silah patlamasına sağır kesilen toplum

“Bayramın bilançosu 46 ölü, 84 yaralı...”

Arife günüyle 26 Ağustos arasındaki sürede ateşli silahlarla ölen ve yaralananların bilançosu bu...

İnternetten istenilen silahın sipariş edilebildiği...

Evlere paketle silah servisi gibi “hizmetlerin” sunulduğu...

En az yüzde 85’i ruhsatsız 25 milyon bireysel silahın patlamaya hazır vaziyette ortalıkta gezdiği...

Son 10 yılın suç istatistiklerine bakıldığında ruhsatlı ateşli silahlarla işlenen suç sayısının 25 bin 547, ruhsatsız silahla işlenen suç sayısının 159 bin 123 olduğu...

Ruhsatsız silah taşımanın cezasının neredeyse silahın kendisinden ucuz kaldığı...

Cezaların yaygın vicdansızlığa oranla komik olduğu, çoğu manyağın suç işledikten sonra elini kolunu sallayarak aramıza karıştığı...

Ve denetim mekanizmasının “evlere şenlik” olduğu günümüz Türkiye’sinde bu bilançoya şaşıran veya tesadüf diyen bir ahmak çıkmaz herhalde.
300-500 liraya tüfek alıp “Ava gideceğim” diyene “Avcılık ruhsatın, eğitimin, görgün, bilgin var mı?” diye âdet yerini bulsun diye soran bile yok...

Manzara böyle olunca ne oluyor sonra biliyor musun sevgili vatandaş?

7 yaşındaki Hira Nur anlatsın ne olduğunu:

“...Biz parkta oynuyorduk. Arkadaşlarımla paten kayıyorduk. Sonra (adam) bize ‘Ses çıkarmayın’ diye bağırdı. Sonra silah sesi duyduk. Sırtımda bir acı hissettim. Elimle dokunduğumda elimde kan gördüm. Hemen annemin yanına koştum. Sonra beni hemen hastaneye götürdüler...”

Bayramın birinci günü arkadaşlarıyla parkta oynarken 26 yaşındaki B.B. tarafından vurulan Hira Nur’un sırtından giren merminin kemiği geçtikten sonra ciğerine 2 santim kala durduğu ortaya çıktı.

Çok saçma ama Hira Nur benzeri vakalara kurban gidenlere göre şanslı bile sayılabilir. Hayati tehlikeyi atlattı, doktorlar mermiyi çıkarıp çıkarmayacaklarına daha sonra karar verecek.

Peki Hira Nur’u vurana ne oldu?

Önce serbest bırakıldı, sonra infial dalga dalga büyüyünce yeniden alındı...

İstatistikler, her yıl ateşli silahlara kurban verilenlerin sayısının istikrarlı olarak yüzde 5 civarında arttığını gösteriyor.

Kimsenin umurunda filan değil, kendimizi kandırmayalım...

Hira Nur, yaşadığı kâbus sonrasında “Çocuklar yaralanmasın, silahlanmaya hayır” demiş muhabir arkadaşımız Ramazan Demir’e.

Ah Hira ah; sorsan herkes sana katılıyor ama...

“Ama”sı bu işte...

Geçmiş olsun küçüğüm...

Yazının devamı...

7 dakikalık fırtına

GALATASARAY şampiyonluk için kapışması muhtemel iki ezeli rakibinin de kaybettiği ligin 3’üncü haftasında cebine erkenden bir “joker” koyabilmek için sahadaydı.

Rakip, ilk iki haftayı da yenilgiyle kapatmış ve henüz gol atamamış Alanyaspor’du.

Ancak futbolun defalarca kendisini kanıtlamış kuralı kâğıt üstünde kolay duran lokmanın yutulmasının o kadar kolay olmayabileceğini işaret eder.

Bunun son örneğini daha bu hafta Beşiktaş-Antalyaspor maçında gördük zaten.

Galatasaray maça tıpkı geçen hafta olduğu gibi durgun başladı, kapanan rakibini açacak formülü üretmekte zorlandı.

Bu süreçte çalışmayan yer de bariz şekilde hücum hazırlıklarını yapmak ve neticelendirmekle görevli ekipti.

Belhanda, Sinan ve Eren’in oyuna bir türlü girememeleri, kaçak oynamaları, etkisiz kalmaları dikkat çekici düzeydeydi.

16’ncı dakikada Muslera’nın Bobo’ya gövdesini siper etiği pozisyon da düşünülünce “Acaba işler sarpa saracak mı?” diye düşünmeye başlarken devreye sahanın en iyisi olan Fernando girdi.

Bir hafta önce Onyekuru’ya yaptığı asistle Göztepe’nin kilidini açan Fernando bu kez köşe vuruşu kaosundan bizzat çıkardı golü. Gol stresi ortadan biraz olsun kaldırdı ama kuşkuları gidermek konusunda pek etkili olmadı. Stresin yerini coşkuya ve ve ferahlığa terk etmesi için 49’uncu dakikayla 56’ıncı dakika arasına sığan 7 dakikalık gol fırtınasını beklemek gerekti.

İlk yarıda eleştirilen üçlü sahne aldı bu fırtınada. Önce Sinan uzaktan vurdu, defanstan seken top gol oldu. Sonra Belhanda pişirdi, Sinan servis yaptı, Eren tamamladı. İlk yarıda adı cezalılar listesinde yer almayan Emre Akbaba’nın şık vuruşuyla gelen gol ise skoru perçinledi, 3 puanı ve liderliği garantiledi.

Onyekuru’nun 82’de tamamlayıcı olarak görev üstlendiği 5’inci golde de Emre Akbaba’nın ısrarına dikkat çekmek şart.

Yazı sona erdi ama Emre’yi durdurmak mümkün olmadı sayın seyirciler!.. Genç yetenek Yunus’un kestiği topu gole çevirdi,  ve transferiyle ilgili spekülasyonları (eğer hâlâ kaldıysa) arşive kaldırmayı başardı.

Şapka çıkartılır bu performansa.

USTALARA SAYGI

Bu maçın kahramanı elbette Emre Akbaba olacak ikinci yarıdaki performansıyla.Ancak 16’ncı dakikada Bobo’yu durduran Muslera’ya. Neredeyse sıfır hatayla oynayan büyük görev adamı Nagatomo’ya. Attığı golle düğümü çözmenin ötesinde kusursuz oynayan Fernando’ya.

Kısacası ustalara saygı göstermek gerekiyor. Hepsine helal olsun.

ANLATMAYA GEREK YOK GÖRÜYORSUNUZ

GOMIS gitmeliydi/gitmemeliydi tartışmasını sürdürmenin manası yok artık. Sürmesi zor bir ilişki haline gelmişti bir sezonluk büyük aşk. Artık şimdiki duruma bakmak gerekiyor. Eren’in iyi niyetinden zerrece şüphe duymuyorum, kimsenin de duyduğunu sanmıyorum. Ancak 30 yaşına gelen ve “gelişmesi beklenecek golcü” noktasını geçen Eren’in forma şansını iyi değerlendirebildiğini söylemek ne yazık ki pek mümkün değil.

Evet, dün gol attı. Ancak neredeyse ağzının içine atılan topla bulduğu bu golün dışındaki performansına baktığımızda durum parlak değil.

Yıpratıcı, yıkıcı, rahatsız edici bir görüntü vermedi. Galatasaray’ın 6-0kazandığı maçta bulduğu golü skora bakarak küçümseyecek değilim. Ama eline geçen fırsatı çok iyi kullanamıyor bu golcü yokluğunda Eren ne yazık ki. Gönül isterdi ki formayı kapsın, arkasından gelecek olan düşünsün.

Anlatmaya gerek yok, görüyoruz.

Bir hatta Şampiyonlar Ligi ve Türkiye Kupası maçları da düşünülürse iki golcüye ihtiyaç duyabilir Galatasaray. Mali vaziyet ortadayken, sol bek ve stoper takviyesi de gerekirken iki golcü birden gelmeyecek elbette ama ihtiyaç olduğu kesin.

Tabii Eren kendini toplamazsa. Yoksa anlatmaya gerek yok,görüyoruz işte.

 MAÇIN ADAMI: EMRE AKBABA

Yazının devamı...

Derdinize dert katmak istemezdim ama...

“Kıyamet günü için hazırlanan siyahlar”, “Seks işçilerinin hakları”, “Erdişilerin problemleri” en temel insan hakları alanlarında bile hızla gerileyen ve bunu hiç mi hiç dert etmeyen bir coğrafya için öncelikli meseleler olarak görülmüyor.

Bu ve benzeri “butik” sorunların gündeme gelmesi, tartışılması, aslında internet çağıyla başlayan ve yakın gelecekte var olan tüm yönetim sistemlerini temelinden sarsacak bir “yeni insan/yeni toplum”u işaret ediyor ama bunlarla ulaşacak vaktimiz yok bizim.

Bayram tatilcilerinin bıraktıkları çöp dağları gibi daha elle tutulur ve biraz vicdan olsa tutmuşken çöpe atılabilir sorunlar var bizim buralarda, malum...

“BuzzFeed News” muhabirlerinin hazırladıkları dosyalara odaklanan “Follow This” adlı 7 bölümlük seriyi, Netflix’te bayram tatilinde bir öğleden sonramı ayırarak ilgiyle ve karışık hislerle seyrettim.

Bazı bölümleri “Vay kardeşim, demek böyle bir hadise de varmış gezegenimizde” diyerek, bazı bölümleri “Memlekette kaybolan mesleklerimizden gazeteciliğin bugünü” diye hayıflanarak...

Peki kimi Pulitzer ödülüne aday gösterilecek seviyede çatır çatır gazetecilik yapan bu yeniçağ muhabirlerinin “bizi” de acil tarafından ilgilendirecek hiç mi haberi yok?

Var...

Serinin “Sahtelerin Geleceği” başlıklı bölümünde BuzzFeed News’in teknoloji haberlerinde uzmanlaşmış muhabiri Charlie Warzel, web âleminde giderek mükemmelleşen ve korkutucu derecede gerçekçi hale gelen “sahte görüntü” üretimlerine odaklanıyor.

Muhabirin tek bir kare fotoğrafını kullanarak Donald Trump’a dönüşebilmesi şimdilik “ayırt edilebilir” bir sahtelik, ancak haberi izlerken bu alanda yapılan ve gerçeğinden asla ayırt edilemeyecek mükemmellikte örnekleri de görebiliyoruz.

Konuyu daha anlaşılır hale getirmek için şöyle örnek vereyim.

Çok yakında daha da gerçekçi hale geleceği ve yaygınlaşacağı kesin olan bu uygulamalar sayesinde Ali Koç’un “En büyük Cimbom!”, Fatih Terim’in “Damarımı kesseniz sarı-lacivert akar kanım” dediğini görebilirsiniz.

Meselenin siyaset açısından, diplomasi açısından yaratabileceği sorunları hele “Her gördüğüne ve her duyduğuna inanmaya teşne insanoğlu”nun doğasını bilince ürkmemek elde değil.

Gerçekle sahtenin ayırt edilemeyecek derecede yakınlaşması “intikam hisleriyle dolup taşan ergenlerin” yaratacağı sansasyonlardan ötesini işaret ediyor.

“Gerçek insanın” söylediği yalanı ayırt edemeyen kitlelerin, bir de “sahte insanın” yalanlarına inandığını düşünün...

Kişiselleştirerek korkutmam gerekirse...

Bu uygulamalar için yüzünüzün 360 derece taranması filan da gerekmiyor.

Sosyal medya hesabınızdan alınacak bir kare fotoğrafınızla kendinizi bir porno filminde oynamış gibi bulabileceğiniz ve derdinizi anlattığınızda inandırıcı bulunma ihtimalinizin çok düşük olduğu bir dünyadan bahsediyoruz.

Ve bu dünya yakın gelecekte filan değil, bugün ve burada dönüyor...

Derdinize dert katmak istemezdim ama hamasete kuvvet yaşadığımız ve kendi derdimizden ötesini dert kabul etmediğimiz bu çağda durumlar böyle.

Yazının devamı...

Ağaçtan beslenen kemirgenle mücadele

Bilmiyorum ama pek mümkün de görmüyorum. Bu ancak çağımız insanının yapacağı türden bir zalimliğe benziyor...

Tokat’ın Erbaa ilçesi ve çevresi tarih boyunca çeşitli medeniyetlerin hüküm sürdüğü, İpekyolu hattında olduğu için hep cazibesini korumuş cennetlik bir coğrafya...

Geçen hafta bir öğretmen, bu bölgedeki Hacıali ve Canbolat köyleri yakınlarında, ormanlık arazide yapılan zulmü görüntüledi ve sosyal medyada paylaştı.

Hakikaten içler acısı bir manzara... 44 adet güzeller güzeli sarıçam ağacını dev boyutlu sıçanlar gelip kemirmiş sanki...

Ağaç ayakta ama canlı canlı etini kesmişler çıra için...

O bölgenin köylüleri geçimlerini ormandan sağlar, Çerkestirler, Kafkasya’dan göçmüşlerdir, doğaya saygı duyarlar...

Kim işlemiş peki bu korkunç cinayeti?
Dışarıdan gelenler, kasabadan, şehirden gelenler, gölgesine sığınmak için koştukları ağacın canlı canlı kolunu, bacağını, gövdesini kemirecek kadar gözü dönmüşler elbette, ya kim olacak?

Bu vicdansızlığa “Yazıklar olsun!” demek bile kibar kaçar da terbiyemizi bozmayalım bayram günü...

İç acıtan bu görüntüler elbette kendi çapında bir infial yarattı. Ama infial rüzgârının ruh ürperteceği çağı geçeli, bundan utanacak insanı kaybedeli çok oldu...

Bu infial üzerine başta Tokat Valisi olmak üzere bir grup yetkili olay yerine intikal etmiş ve incelemelerde bulunmuş.

Gayet olumlu bir gelişme... Ancak inceleme sonrası yapılan açıklama bizim bu işleri nasıl “çözemeyeceğimizin” bir göstergesi...

Mesela...

“Hacıali köyü hudutlarında 34 adet, Canbolat köyü hudutlarında da 10 adet sarıçam ağacının gövdesinin çıra çıkarmak amacıyla yaralandığı tespit edilmiş, 2000’li yılların başından bu yana ağaçlardan çıra çıkarma işinin yapıldığı anlaşılmıştır” denilmiş.

Bunu “gerçek hayat Türkçesine” çevirirsek “Yaklaşık 20 yıldır oyuluyor bu ağaçlar. Herkes biliyor, herkes sessiz kalıyor” denilmektedir.

Mesela...

“Belirtilen alanlar vatandaşlarımızın eskiden beri piknik alanı olarak kullandıkları ancak piknik ve mesire alanı olarak tescili olmayan yerlerdir” denilmiş.

Yine “gerçek hayat Türkçesine” çevirmek gerekirse “Piknik yapmak yasaktır ama millet gelir ve biz de denetlemeyiz, korumayız” denilmektedir.

Mesela...

“Vatandaşlarımızın tescilli piknik ve mesire alanlarımızda piknik yapmaları gerekmektedir” denilmiş.

Çevirelim, üşenmeyelim: “Sizi çok korkutacak bir açıklama yaptık gördüğünüz gibi ey orman vandalları! Başka ne yapalım?”

Ne yapın biliyor musunuz?

Yasak alanda piknik yapanı yakalayın, “Oy anam!” dedirtecek ceza kesin ve bu cezayı, denetimi o vahşi kafalılar aklından bile geçiremeyecek hale getirene kadar sürdürün.

Gerçek piknik alanlarına yönlendirin ve gerekirse çıralarını da siz sağlayın.

Bu arada büyükleri zaten kaybetmişiz, küçükleri doğa sevgisiyle büyütmeye çalışın diyeceğim ama yazarken ben bile kendime inanmadım bu “betonist” çağda!

İyi bayramlar.

 

Yazının devamı...

Kafada çılgın sorular

GALATASARAY sezonun kendi sahasındaki ilk maçına sırtında soru işaretleriyle tıka basa dolu bir küfeyle çıktı...

Mali sıkıntıların ve transfer açmazlarının gölgesinde geçen günlerde oynadığı maçlarda (Süper Kupa finali ve ligin ilk maçı dahil olmak üzere) göz dolduramamıştı.

Küfedeki diğer sorulara da bakalım:

Gomis kalacak mı, gidecek mi, oynayacak mı, küsecekmi?

Ndiaye dönecek mi, tek ve öncelikli ihtiyaç gerçekten de o mu?

Bu kadro Şampiyonlar Ligi’ne kadar oturacak mı, o seviyede savaşacak gücü toplayacak mı? Defans düzelir mi, Belhanda ve Feghouli gibi oyuncular işlerini nihayet ciddiye alıp katkı verebilecek mi?

Dün akşamki maç bu soruların cevaplarını kotaracak türden değildi. Daha sezonun başıdır, takım oturur, belki şehre bir film gelir vesaire!..

İlk yarıdaki bağlantı hatları kopuk (veya gevşek), orta sahada Donk ve Fernando iklilsiyle fren mekanizması iyice sertleşmiş takım moral bozacak derecede durağandı...

Enseler hafiften kararmaya başlarken gelen müthiş güzel bir pas (Fernando) ve Onyekuru’nun harikulade aşırtma vuruşu yüzleri güldürdü.

İlk yarı sona ererken kontra ataktan bulunan bu gole kadar sadece Onyekuru’nun süratine hayranlık duyulabilirdi. Nagatomo’nun zayıf kalan şutu ve 33’üncü dakikadaki gol pozisyonu dışında yaprak kıpırdamamıştı desek yeridir.

İkinci yarıda Gomis ve Emre Akbaba takviyesiyle sahaya çıkıldığında manzara biraz daha ümit verici hale geldi.

Hücumda daha etkili, hareketli, akıcı ve heyecan verici bir Galatasaray belirdi sahada; en azından ilk yarıya kıyasla.

İkinci maçında da 3 puanı cebine koyması ve takımın zamanla daha da oturacağına dair umutları korumak en iyisi herhalde.

Yoksa malum, taraftarın kafasında soru işareti bitmez.

EMRE AKBABA’YA PEKİYİ

TRANSFER sürecinde Galatasaray yönetimi de, taraftar da, kendisi de çok gerildi ancak “Sabrın meyvesi tatlı olur” derler ya; Emre Akbaba için de bu durum geçerli olacak sanki...

İlk maçında oyuna girer girmez iştahını belli ettti, tribünlerin heyecanına ve sevgisine karşılık veren bir oyun sergiledi.

45 dakikalık performansla bir karara varmak elbette imkânsız.

Ancak ilk izlenim önemlidir ve Emre Akbaba da ilk sınavından pekiyi not alarak ayrıldı. Hayırlı olsun...

11 SEZON 13 KUPA

HAKAN Balta 2007’de giydi sarı kırmızı formayı ve dün akşamki vedasına kadar 5 Süper Lig, 5 Süper Kupa ve 3 Türkiye Kupası kaldırarak şanlı Galatasaray tarihine katkı sundu.

Efendiliği, serinkanlılığı ve “görev adamı” kimliğiyle (bir maçta sağ bek oynamışlığı da vardır) hep hatırlanacak ve camiaya farklı görevlerde de katkı vermesi muhtemel, sağlam karakterli bir oyuncu olarak hatırlanacak.

Oyunun hücum yönüne çok katkı sağlayan türde bir savunma oyuncusu sayılmazdı pek.

Ancak yine de “Uzadıkça uzayan” 2011-2012 sezonundaki şampiyonluğa, Kadıköy’deki Fenerbahçe maçında, 83’üncü dakikada attığı beraberlik golü unutulmaz.

Keza Nisan 2014-2015 sezonunda, 28’inci haftada Gaziantepspor’a 85’inci dakikada attığı gol de o sezon gelen şampiyonluk açısından çok önemliydi.

Galatasaray forması için ter döktü, emek verdi ve sanırım benim gibi pek çok Galatasaray taraftarının zihninde, yüreğinde hak ettiği güzel bir köşeye yerleşti.

Teşekkürler Hakan Balta...

Yazının devamı...

Küstürmeyin Yıldız Tilbe’yi bence haklı(!)

Malumunuz, o gece “seri tüvit” marifetiyle derinlemesine bir ekonomik analiz yapan Tilbe “Parayı icat edeni Allah mezarında rahat yatırmasın” buyurmuştu.

Parayı icat eden kişi olarak tarih Lidya Kralı II’nci Alyattes’i işaret eder ve muhterem de bugünkü Salihli yakınlarındaki Bintepe Tümülüsleri’nde yatar.

Yattığı tümülüs de tümülüstür hani... Geniş bir alana yayılan yüzlercesinin içinde en büyük mezar onundur.

Çapı 355 metre, yüksekliği 69 metredir ki; Yıldız Tilbe’nin bedduası hedefi tutturduysa ve Kral Alyattes yattığı yerde şöyle bir döndüyse hissetmemek mümkün değildir...

Yıldız Tilbe’nin Alyattes’e özel bir garezi olduğunu sanmıyorum. Esas hedefinin dolar olduğunu diğer “tüvitleriden” anlıyoruz.

Sağ olsun Yıldız Tilbe; sadece sorunu işaret edip “Artık geç oldu deli mavilerim, ben yatayım” dememiş ve çözüm önerisi de getirmiştir o gece.

“O kadar borcu nasıl ödeyeceğiz? Kıyamete kadar biter mi o kadar borç. Dolar basalım TL gibi, verelim, ha onlar basmış ha biz ne fark eder?” demiş hatta pound ve Euro da basabileceğimizi söylemiştir.

Bu “cesur çıkışı”, bu “ezber bozucu” fikir fışkırması ekonomistlerden vesaire “Bilmediğimiz işlerle uğraşmasak” şeklinde tepki görünce de “Tamam vazgeçtim, dolar basmayalım” demiştir ki; beni asıl üzen nokta bu olmuştur...

Aaaah, ah sevgili vatandaşlar.

Tarih cesur fikirlerle ortaya çıkıp ezber bozan kahramanların hor görüldükleri pek çok hadiseye sahne olmuştur.

Yıldız Tilbe’nin fikrinin de ileride anlaşılacağı ve hak verileceği günler görebiliriz elbette ama olan olmuş, bir “cesur yürek” küstürülmüştür...

Oysa Yıldız Tilbe’nin bu düşünce fışkırmasından hareketle neler neler yapabilirdik...

Tamamen fikir vermek için söylüyorum...

Mesela bir Dünya Kupası üretemez miyiz biz? İlla o kadar maç oynamak zorunda mıyız?

Yaparız bir Dünya Kupası heykeli kendimize; en güzel müzede sergileriz. Bu örnekle kulüplerimiz de Şampiyonlar Ligi Kupası sahibi olabilir, bak bu da şimdi aklıma geldi. Oley be!

Veya atıyorum... Bu Batılı ülkeler bizi bazı yasalarımız, yasaklarımız, uygulamalarımız nedeniyle eleştirip duruyor ya...

Basarız biz de bir Kanada, İsveç, Finlandiya vb tarzı en demokratiğinden anayasa kitapçığı soran olursa “Al oku bakayım şu kitapçığı kim antidemokratik, seni zibidi?!” diyerek önüne fırlatıveririz.

Petrol mü? Bas zifti suya al sana petrol; başın ağrımaz.

Sanat mı dedin? Müze mi dedin? Aslan gibi sanatçılarımız var be bizim!

Bir Caravaggio, bir Picasso, bir Renoir çiziktiremezler mi? Gelsin Louvre’un, Hermitage’ın, Prado’nun yönetim kurulları kapısında yalanıp dursunlar sonra...

Apple’ın değeri 1 trilyon dolar olmuş... Merdivenaltı Holding’in önünü açalım, aynı telefonun, bilgisayarın hem de yanar dönerlisini yaparlar be!

Muhtaç olduğumuz kudret belli ki Yıldız Tilbe’de var ama biz onu küstürüyoruz.

Ah Türkiye ah!

 

Yazının devamı...