GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Bir kaza yalanının izinde

İstanbul’da ağırlıklı olarak beyaz yakalıların” ve İTÜ öğrencilerinin kullandığı Ayazağa metro istasyonunda yürüyen merdiven çöktü.

Mehmet Ali Erik adlı vatandaşın yürüyen merdiven tarafından yutulduğu kazaya gerekli birimler müdahale etti, 1 saat süren çalışmanın ardından yaralı kurtarıldı.

Bazı haberlerde görgü tanıklarının herhangi bir uyarı görmediklerini, kaza sırasında da merdiveni onlarca kişinin kullandığını söyledi.

‘BEN UYARMIŞIM ABİCİM!’

Metronun çatı kuruluşu İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise farklı bir olay anlattı. Belediyeden yapılan açıklamada kurumsal bir dil kullanılarak “Ben uyarımı yapmışım abicim, binmeseydi o da merdivene” manasına gelen şu ifadelere yer verildi:

“Maslak Ayazağa Metro İstasyonu’nda 17.30 sıralarında bakımı yapılan yürüyen merdivenin önündeki uyarı-koruma tehlike uyarı tabelasını dikkate alamayan bir vatandaş, yürüyen merdivene binmiştir. Bu sırada hizmet vermeyen ve bakımı yapılan merdivende tambur boşalması meydana gelmiş, basamaklar çökerek vatandaş merdiven altına düşmüştür...”

Bu açıklamayı okuyanlar haliyle “Belediyenin yalan söyleyecek hali yok. Vatandaş uyarıyı dikkate almamış, başına iş açmış, neyse yine ucuz atlatılmış” deyip geçti.

Ama dün yayınlanan güvenlik kamerası kayıtlarına bakınca kimin doğruyu söylediği karıştı;

Görüntülerde onlarca kişinin merdiveni kullandığını, bir anda hareketlenen merdivenin kocaman bir ağız gibi açıldığını, Mehmet Ali Erik’in de çabalamasına rağmen panellerin arasına düşüp kaybolduğunu net şekilde gördük.

Mehmet Ali Erik tek başına yanlış bir karar verip “Ne arızası ya, yürürüm ben buradan” dememiş belli ki...

Onun gibi sallanan, düşenlerden daha şanssızmış, “tuzaklanan” merdiven sadece onu tutmuş...

Olaydan az önce birilerinin koruma levhasını kaldırdığını görüyoruz ama bu kusuru ve ihmali tamamen ortadan kaldırmaz; aceleyle yapılmış ve doğru yansıtmayan açıklamayı aklamaya yetmez. 

 

KAZA VE GÖLGELİ GERÇEK

Kaza olur, hep oluyor...

İhmalkârlık, sorumsuzluk, işini layıkıyla yapmamak her alanda bolca rastlanan bir hadise, o da olur, oluyor...

İşin bakılması gereken tarafı İBB’nin doğruyu gölgelemek, gerçeği yamultmak için bu kadar aceleci davranması.

Kazanın sorumluluğunu “Ben yapmadım, sorumsuz vatandaş yaptı” diyerek üstünden atmak...

Yaşanan kazada gerçekten sorumluluğu bulunanları telaşla korumaya, “bu tatsız konuyu” hiç yaşanmamış gibi unutturmaya çalışmak...

Nedir amaç?

Niyedir bu telaş?

Dürüstçe çıkıp “Yaşanan kazayı soruşturuyoruz. İhmali, kusuru bulunanlar tespit edilecektir. Yaşanan kazada yaralanan vatandaşımız başta olmak üzere tüm İstanbullulardan özür dileriz” demenin, diyebilmenin nesi zor?

Neyse ki can kaybı yaşanmadan atlatılmış bir kazanın ardından şeffaflığı vatandaştan, “müşteriden” esirgemenin mantığı nedir?

İstanbul Metrosu’nun web sayfasında vizyon ve misyon duyurusu yapılırken “Değerlerimiz” başlığı altında 5 madde sıralanıyor: “Adanmışlık, dürüstlük, başarma tutkusu, değişim, cesaret...”

Neymiş “dürüstlük” belediyeye göre?

“İş hayatının temelinin dürüstlük üzerine kurulu olduğunu biliriz. İşlerimizi doğrular, ilişkilerimizi dürüstlük üzerine kurmanın bizlere huzur, işimize bereket getireceğine inanırız...”

YAZINCA ÇOK FİYAKALI DA

Yazınca güzel duruyor, fiyakalı geliyor ama ya hakikat?

Ya “yürümeyen merdivenin” yuttuğu vatandaş için yamultulan gerçek?

Dürüstlük mü şimdi bu?
Çıkıp gerçeği anlatmanın ötesinde neden kazazede vatandaşı suçladıklarını açıklarlarsa memnun oluruz... Neyi saklamışlar, niye bir yalanın ardına saklanma ihtiyacı duymuşlar bilirsek belki bir mana verebiliriz...

Yahu en azından biraz dürüstlük görmüş oluruz işte...

Bekleyelim mi bir özür?

Fazla mı safız?..

Yazının devamı...

Göbeklitepe iç yakar ama şaşırtmaz

Dünyanın en eski ve en büyük tapınma merkezi olarak nitelendirilen Göbeklitepe için Tarihin sıfır noktası” değerlendirmesi yapılıyor.

2014’te kaybettiğimiz Prof. Klaus Schmidt’in başkanlığında yürütülen çalışmalarda ortaya çıkanların değerini ölçmek mümkün değil; o derece kıymetli...

İşte bu kadar önemli, üzerine titrenilen Göbeklitepe son olarak bir “beton dökme” vakası ile gündeme geldi.

Klaus Schmidt’in eşi Çiğdem Köksal Schmidt’in “Benden başka kimsenin canı yanmıyor mu?” diye isyan ederek paylaştığı fotoğraflarda iş makinelerini görmek mümkün.

Canımız yandı mı? Evet.

Şaşırdık mı? Ooof, of... Ne yazık ki hayır...

Biz ki...

Antalya Akseki’de Selçuklu dönemine ait sarnıçları düzleyip üstüne TOKİ dikmiş milletiz...

Biz ki...

450 yıllık Mimar Sinan imzalı Atik Valide Külliyesi’nin duvarına beton döküp yurt inşa etmeye kalkmış milletiz. Neyse ki arkadaşımız Ömer Erbil’in haberi sayesinde son dakikada kurtarıldı...

Biz ki...

İnegöl’deki güzeller güzeli İshakpaşa Külliyesi’nde tarihi caminin yanına hela” inşa etmeye kalkışmış milletiz...

Biz ki...

Antiphellos’tan Termessos’a antik tiyatrolara, Apollon Tapınağı’na langır lungur beton döküp, hela mermeri gibi mermer döşeyip güzelleştirdiğini düşünen bir milletiz...

Biz ki...

Bursa’daki 450 yıllık Sadrazam Sinan Paşa Külliyesi’nde “Tutmayın bizi restorasyon yapacağız” diyerek dalarken, “kamyon girebilsin diye” tarihi duvarı yıkıp kapı açmış milletiz...

Biz ki...

Isparta’da “yol genişletme çalışması” diye yola çıkıp, “birinci derece arkeolojik sit alanına” dalıp, 7 bin yıllık Araklı Höyüğü’nü yok edip üstüne asfalt dökmüş milletiz...

Biz ki...

İstanbul’daki Sadrazam İbrahim Paşa’nın 1478’de inşa ettirdiği o güzelim caminin cemaat mahfilini “Derli toplu olsun canım” diyerek “pimapen”, evet arkadaşlar pimapenle kaplamış milletiz...

Daha geçen hafta Üsküdar’daki Şeyh Mustafa Devati Türbesi’nde yürütülen restorasyon” çalışmaları sırasında tarihi mezar taşlarının “hilti” marifetiyle, beton kırıcı marifetiyle çatır çatır parçalandığını gördük...

Tarihi eserlere yönelik vandalizmin her türlüsünü görmüş, korkunç restorasyon girişimlerinin neticeleri karşısındaki manzaraya bakıp bakıp “Bırak dokunma, dağınık kalsın allasen” demekten tükendik bittik...

Listeyi o kadar ama o kadar uzatabilirim ki...

Yahu...

Çanakkale Şehitliği’nde, hani o törenlerde hamasi nutukların havada uçuştuğu, uğrayanın ömür boyu aklından, yüreğinden silemeyeceği o alanda beton döküp otopark yapmış milletiz biz, ötesi mi var?..

Göbeklitepe’deki “beton dökme” vakasına içimiz yanarak bakarız ama şaşırmayız...

İdmanlıyız biz bu izansızlığa, insafsızlığa, hoyratlığa, vandallığa...

Çok iyiyiz, aman böyle devam edelim!..

Yazının devamı...

Küçük, küçücük bir dev problem

Öğrencilerimizin temel akademik bilgi ve becerilere sahip olmalarının yanı sıra kendisine ve başkalarına değer veren, okulu ve öğrenciyi, bilgiye ulaşma yollarını önemseyen moral ve ahlaki değerlere, sanat ve insanlığa sahip çıkan birer birey olmaları için çalışıyoruz...”

Milli Eğitim Bakanlığı’nın web sayfasında yayınlanan metne göre Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Kömürlü Ortaokulu için hedef bu... Veya düştüğü yerden kalkmaya çalışan cümleden bunu anlıyoruz diyelim...

İyi, güzel, pek şahane...

Fakat “başkalarına değer verme” konusunda “biraz” sıkıntı var...

DHA muhabiri Murat Aydın arkadaşımızın dün yayınlanan “Okul bahçe duvarını yemek masası yaptılar” haberi “büyük gelişmelerle dolu gündemde küçük bir eğitim sistemi problemini” işaret ediyordu.

36 TABLDOT MESELESİ

Olaylar şöyle gelişiyor...

Allahuekber Dağları’nın yamacında, Erzurum merkezine yaklaşık 160 kilometre uzaklıktaki 350 nüfuslu Yanıkkaval’daki okul öğrenci sayısının 40’ın altına düşmesi nedeniyle kapatılıyor.

Açıkta kalan 36 öğrenciye Milli Eğitim yeni adres olarak YİBO’yu (yatılı ilköğretim bölge okulu) gösteriyor.

Ancak veliler “Yatılı okumasın çocuklar, 5 kilometre ötede Kömürlü’de okul var, oraya kaydedilsin” isteğini iletince kaymakamlık sağ olsun ulaşım meselesini hallediyor, çocuklar bu okula kaydediliyor.

Buraya kadar her şey iyi, hoş... Veya kâğıt üzerinde öyle duruyor...

Fakat Kömürlü’deki okulun yemek ihalesi önceden yapılmış, bitmiş...

“Eee, ne var bunda? 36 kişilik yemek daha ayarlanır” diyorsanız...

Ya dünyayı ziyaret etmek üzere şöyle bir uğramış uzaylısınız ya da memleket bürokrasisinden, karmaşık ve çapraşık ihale sisteminden haberiniz yok demektir...

Kestirmeden gidersek durum şu: Okuldaki 105 öğrenciden 36’sına yemekhanede yemek çıkmıyor.

Arkadaşları yemekhanede çıkan tabldota kaşık sallarken 36 öğrenci başının çaresine bakmak durumunda.

Nasıl bakılıyor başının çaresine peki? Ya evden hazırlanan “beslenme çantası” ile ya da bakkaldan alınan bisküviye talim ederek.

ÜŞÜTMEYİN BARİ ÇOCUKLAR

Yemekhaneye giremiyorlar, “Sınıf kokar” diye sınıfta da yiyemiyorlar.

Ya ne yapıyorlar? Haberin fotoğrafında da gördüğümüz üzere okulun bahçe duvarına masa muamelesi yapıp yemeklerini orada yiyorlar...

40 kişinin altına düştü diye okul kapatmayı akıl eden sistem, 36 çocuğun yemek meselesini çözemiyor...

Bir veli “Çocuk bunlar, nefis denen bir şey var. Öğle arasında diğer öğrenciler yemekhaneye giderken, bunlar dışarı çıkıp yanlarında götürdüklerini yiyor... Bu çocuklar yanlarında yemek götürmezlerse, 9 saat boyunca aç kalmak zorunda kalacaklar. Yaşanan bu durumdan ötürü bazı öğrencilerimiz okula gitmek istemiyor” diyor...

“Dev meseleleri” tartışmaya alışkın gündemimize aslan muhabir arkadaşımız Murat Aydın sayesinde kenardan köşeden sızmayı başaran bu küçücük haberin ardından problem hallolacaktır diye umuyorum.

Ama bu ve benzeri problemlerin bir hesapsızlık/kitapsızlık/sistemsizlik/plansızlık problemi olduğunu görmediğimiz sürece, o çocukların torunları da bahçe duvarına talim edecektir...

Baştan söylemiştim “küçücük bir problemden” bahsedeceğimi.

Aslında o kadar büyük, o kadar derin ki...

Neyse...

Üşütmeyin bari çocuklar diyelim, başka ne diyeceğiz...

Yazının devamı...

Kazanan yok peki kaybeden?

Her koşulda heyecanı, gerilimi cepte olan ezeli rekabette bu kez Galatasaray rakibini saf dışı bırakmak veya bulunduğu noktada bırakmak, Fenerbahçe ise rakibine çelme takarak yukarı tırmanmak için sahadaydı.

Puan tablosu üç ihtimalin ikisini Galatasaray için cazip hale getiriyordu; ancak Kadıköy’de şampiyonluk kupası kaldırmak gibi “tatlı hatıralar” olsa da bir de 19 sezondur elde edilemeyen deplasman galibiyeti meselesi vardı bir de.

Maç “kaybetme acısının kazanmanın keyfinin önüne geçtiği” ruh haliyle şekillenerek başladı.

İlk 45 dakikanın büyük bölümü neredeyse kaleciler hariç iki takım oyuncularının orta saha yuvarlağına sığacağı şekilde “aşşşırı kontrollü” geçti.

Gomis’in birbirinin kopyası iki pozisyondaki şutları ve Soldado’nun pozisyonu dışında gol bölgelerinde büyük bir heyecan yaşanmadan ilk yarı sona erdi.

RUS RULETİ GİBİ

İkinci yarı Galatasaray’ın üst üste yakaladığı pozisyonlarla başladı ve maçın hikayesi Rus ruletine doğru evrildi.

İlk yarıda iş çıkışı köprü trafiği gibi sıkışık olan orta sahalar ekspres yola dönüştü, iki tarafta golü kokladı ama kopartamadı.

Bazı pozisyonlarda doğru vuruşu yapamadı iki takım oyuncuları, bazı pozisyonlarda da kaleciler işlerini lâyıkıyla yaptı, neticede gol çıkmadı.

Maçın kazananı olmadı ama “Kim kaybetti?” sorusuna çoğunluğun cevabı herhalde Fenerbahçe olacaktır.

Hesapları değiştirmek, ikili averaj kartını cebine koymak, ezeli rakibine çelme takmak ve şampiyonluk iddiasını güçlendirmek için evinde yakaladığı şansı kullanamış oldu sarı lacivertliler.

MAÇIN ADAMI: MUSLERA-VOLKAN

DERBİ karşılaşmasında bir futbolcunun parladığını söylemek mümkün değil ama illa birileri seçilecekse “bu payeyi” iki takımın kalecileri arasında paylaştırmak hakça olur herhalde...

Yazının devamı...

Milli ve yerli tezgâh

Bu müzikal manada berbat şarkıyı söyleyen genç adam neyse ki “insanlığı katletmek” yerine bir saadet zinciri kurmakla yetindi ve 77 bin kişiyi dolandırıp kirişi kırdı...

Çiftlik Bank’ın kurucusu olarak hızla yükselerek kaybolan Mehmet Aydın’ın arabesk rap” tarzı şarkısının videosunu paylaşan arkadaşım “Yok artık!” notunu eklemişti.

Arıcılıkla uğraştığını, bilgisayar yazılımcısı olduğunu söyleyen 20’li yaşlarındaki genç, bir anda “Çiftlik Bank” projesiyle belirdiğinde kimse “Yok artık!” dememişti.

“Sanal ineği gerçeğe çevirip hepinizi zengin edeceğiz” denildiğinde kimse “Yok artık!” dememişti.

“Sanal tavuk”, “sanal inek” vb üzerinden kurulmuş tezgâhın “Dinle evlat, derdin memleket ve milletse gönlün geniş, duruşun elif gibi dimdik olmalı” diye başlayan reklam filmlerine kimse “Yok artık! Yerli ve milli soslu dolandırıcılık” dememişti.

Varını yoğunu satıp “1000 TL’ye bir yılda en az 2 bin 200, hatta 2 bin 800 TL kazandıracağım” diye koşan kimse “Yok artık! Bu ne ballı börek!” dememişti.

Göstermelik tesis açılışlarında “Kudüs bizim kırmızı çizgimizdir” diye nutuk atan oyuncuya kimse “Yok artık! Ne alakası var kardeşim sığır tesisiyle Filistin davasının?” dememişti...

Mehterin tavuk gıdaklamalı ve elbette rap tarzı şirket marşına karıştığı törenlerde protokole koşanlar arasında belediye başkanları, kaymakamlar, kamu görevlileri de vardı. “Yok artık! Bu işte bir bit yeniği var” diyecek ferasette biri çıkmamıştı!

Gümrük ve Ticaret Bakanı Bülent Tüfenkci, Çiftlik Bank tezgâhında 132 bini aktif 500 bin üye bulunduğunu söylediğinde de “Demek o kadar saf varmış” diyen çıkmıştır da “Yok artık!” diye şaşıran çıkmamıştı.

SPK raporu sayesinde “77 bin 843 kişiden 511 milyon TL para toplandığını, 393.3 milyon TL ödeme yapıldığı, kalan 113.4 milyon liranın ise Kıbrıs’a ve Çiftlik Bank CEO’su Mehmet Aydın ile eşinin hesabına aktarıldığını” öğrendiğimizde de “Yok artık!” demedik...

Bakanlıklar peşine düştüğünde, “Yok bir şey, sapasağlamız. İnek kadar gerçeğiz” diyerek oyalama taktiği yapıldığında, kasalar boşaldığında, şirketin genel müdürü “Ben de kandırıldım” dediğinde, kuş uçtuğunda “Yok artık!” deme noktası da geçilmişti herhalde...

“Yerli ve milli sahtekârlık” nihayet patladı...

Aralarında Aydın’ın akrabalarının da bulunduğu mağdurlar Çiftlik Bank tesislerinden bir inek koparmak için kapıya yığıldı...

Mehmet Aydın ve suç ortakları uçtu, kaçtı...

Eğer bütün bunlar yaşanırken demediyseniz dolandırıcının arabesk-rap tarzı kötü şarkısının klibine bakıp “Yok artık!” diyebilirsiniz.

Geçmiş olsun, gelecek tezgâhta görüşmek dileğiyle...

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

‘Tek taksimetre, tek millet’ gazı

Tehdit, darp, bıçaklı saldırı, kurşunlama şeklinde dramatik bir ivme kazanarak şiddet boyutu da kazanan “Uber” tepkilerinde dünkü durak Adliye Sarayı idi.

“İstanbul Taksiciler Esnaf Odası Uber’e Karşı” davası için Çağlayan’da toplanan şoförler ve plaka sahipleri adına başkanlık makamındaki Eyüp Aksu konuştu.

Taksicilerle bunca yıllık hukukumuz var, zaman içinde ahbap olduklarımız var, kalpleri kırılsın istemem ama Aksu’yu dinlerken “Olayı hiç anlamamışsınız” dedim içimden.

Tehdidin bini bir para...

Yargıya, siyasete, iç güvenliğe ve hatta “uluslararası güç odakları”na tehditler havada uçuşuyor:

“Avrupa ülkelerinde taksicilerin eylem yaptığı sağı solu yakıp yıktığı gibi eylem yapmak istemiyoruz. Eğer Meclisimiz bu konuda çalışmazsa, adalet farklı bir karar verirse taksi esnafının sabrı taşar. Taksi esnafı ekmeği için her şeyi yapar...”

ZEYTİN DALI NE ALAKA?

Bu arada “Yayınlı (yanlı) haber yapmayın, yayınlı (yanlı) haber yapmaya devam ederseniz, taksiciler de gereğini yapacaktır” diye medyayı da tehdit etti ama o artık “âdettendir”, canı sağ olsun...

Bugüne kadar “ortalığı yakıp yıkmamalarının” sebebinin “Zeytin Dalı/Afrin Operasyonu” olduğunu belirterek sempati kotarabileceklerini düşünmüş olmalılar.

“Özellikle Cumhurbaşkanı ve Başbakanımız gereğini yapacaktır” çıkışıyla da “Cam filmi işi halloldu, belki bizimki de olur” mesajını vermişler herhalde...

Daha önce “FETÖ’cü” demişlerdi, bu kez “Yahudi lobisi”ni adres gösterdiler. Benden bir dost tavsiyesi, acilen bir halkla ilişkiler şirketiyle anlaşsınlar. Yoksa kalan imajları da yerle yeksan olacak.

TAKSİCİ DEĞİL MİKİ YAPTI

Tehdit kısmı böyle; hazin...

Problemin büyüğü ise “inkâr” kısmında...

Yok, “O saldırıları Uber kendi kendine yapıyor, taksiciler yapmıyor” diye açıklama yapıyorlar, olayın videosu yayınlanıyor; bariz “sarı taksici” saldırıyor, bıçak, küfür, kıyamet...

Taksicilerle ilgili şikâyet üzerine şikâyet yağıyor. “Katil, hırsız, istismarcı, yankesici adamlara taksi emanet ediliyor” diye isyan ediliyor.

Taksim’den aldığı Arap turisti üç kere köprüden geçirip havaalanına götüren var; müşteriyi arabadan atıp eşini kaçırmaya kalkan var, kazıkçı var, uğursuz var, var oğlu var...

Bu olaylar sorulduğunda “300 taksici böyle” diye cevap geliyor Taksiciler Esnaf Odası’ndan.

300 Spartalı mı bunlar mübarek?

Çoğunluk olmadıklarını biliyoruz, işini hakkıyla yapanlar elbette ezici çoğunluktadır ama 300 kişi bu kadar rezalet çıkarıyorsa da bravo demek gerekir.

Bu 300 kişiyi veya benzerlerini ayıklarsın olur biter...

Biter mi, bitmez?

Müşterinin niye “sarı taksi”den kaçtığı, niye Uber gibi hizmetleri tercih ettiği tane tane, defalarca anlatıldı.

Para üstünden yol tarifine, araç temizliğinden konforuna uzun uzun “aradaki fark” listeleri yazıldı, çizildi, anlatıldı.

“Kurs açıyoruz, yabancı dil öğreteceğiz” dışında gerçekçi, hissedilebilir bir “hizmet mücadelesi” vermeyi tercih etmedi taksiciler.

TEK TAKSİMETRE TEK YÜREK

Niye etsinler ki?

Mesele hizmet yarışı mı sanıyorsunuz?

Mesele “dış mihrak”a karşı “tek taksimetre, tek millet” kavgası mı sanıyorsunuz?

Bir taksi plakası 1.8 milyon TL olmuş, siz ne diyorsunuz?

İstanbul’da gezen taksilerin plaka değeri 30 milyar TL olmuş, siz ne diyorsunuz?

Yıllık 5 milyar TL’lik bir ciro var paylaşılacak, siz ne diyorsunuz?

Uber veya benzeri uygulamaları yasaklamanın, “tehdit ve inkar” ile savuşturmaya çalıştıkları problemleri halletmeyeceğini önce taksici esnafının görmesi gerekiyor.

Kamuoyunu kazanmanın yolu günlük siyasetin geçerli enstrüman (tehdit vb) ve klişelerine (yerli ve milli taksicilik vb) abanarak atılan nutuklardan geçmiyor.

Müşteri göreceğini gördü, o bakımsız arabalarda, o kabalıkla seyahat etmek istemiyor.

Müşteri her zaman haklıdır hatırlatmasını yapıyor, iyi yolculuklar diliyorum...

Yazının devamı...

Kan, ter, göz yaşı

Galatasaray iki yakın takipçisi ve ezeli rakibinin kazandığı haftada, tam da derbi öncesinde, tamamen galibiyete odaklanacaktı.

Peki Konya ekibi?

Kurtarıcı teknin direktör olarak takımı yeni devralan Sergen Yalçın, maç öncesinde “Vallahi ne oynayacaklar ben de merak ediyorum” diyordu.

Galatasaray defansı efsanevi duran top zaafından bir örnekle başladı maça. Kalesinde golü görmesi için bir dakika geçmesi yetti.

Peki sonra?

Galatasaray yüklendi, kaçırdı, direğe takıldı, müthiş kurtarışlarına bir de penaltı kurtarışı ekleyen kaleci Serkan’ı geçemedi. Ha, bir de maçın karakteristik özelliği olarak Volkan Şen yattı, kalktı, yattı kalktı...

Fatih Terim ikinci yarıya derbide cezalı duruma düşen Mariano’yu Linnes’le, aksayan Donk’un yerine de Sinan Gümüş’ü sürdü sahaya.

İkinci yarının ilk bölümünde rakibini esnetmeyi bile başaramadı Galatasaray ancak 60’ıncı dakikadan sonra baskıyı artırdı ve 69’uncu dakikada da Gomis’ile golü buldu.

GERİLİM FİLMİ GİBİ

Golde Gomis’in tahrip gücü yüksek kafa vuruşu kadar, mükemmel topu kesen Sinan Gümüş’e şapka çıkartmak gerektiğini belirteyim.

Maç gerilim filmi şeklinde gelişirken, galibiyeti getirecek gol ve belki de şampiyonluk umudu hızla akan zamana kapılmak üzereyken.

“Güzel insan” Yuto Nagatomo harika ortaladı, Sinan Gümüş sezonun en güzel vuruşlarından biriyle ortalığı Galatasaraylılar için bayram yerine çevirdi.

Son iki haftada konsantrasyon kaybı yaşayan iki rakibine toplam 12 gol attıktan sonra böyle gerilimli bir maç yaşaması iyi oldu bence Galatasaray’ın.

Derbi öncesi stres idmanıdır, gerçeklere dönme zamanıdır. Her puan için kan, ter, gözyaşı dökeceksin; kolayı, bedavası yok bu işin.

MAÇIN ADAMI: SİNAN GÜMÜŞ

SİNAN bir asist yaptı takımı ayağa kaldırdı, bir de gol attı ki herkes ayağa kalktı. Daha fazla forma hak ediyor, hakkını da alacak gibi duruyor.

Yazının devamı...

Altlık olarak çıplak gerçek

Gömlek yakaları balenli irili ufaklı siyasetçiler, kanaati kendinden menkul önderler karanfil olur dinleyicilere yağar bugün...

8 Mart dolayısıyla kadınımızın toplumdaki yeri tarihsel süzgeçlerden geçirilir bugün...

Süzgeçten geçirildikten sonra âdettendir, dertleri, sıkıntıları da sayılır dökülür ve öyle soğutulmadan servis edilir bugün...

PLAKET ARKASINA SIĞINMAK

Gülse Birsel’in deyişiyle “yükselmesini engelleyen görünmez cam duvarları tuz buz etmiş kadınlara” kayıtsız kalamadıkları için sundukları plaketlerin, buketlerin arkasına sığınan çok tip göreceğiz bugün...

Bu yalandan törensel yaklaşımlara gün boyu dayanabilmeniz için “altlık” olarak bazı “çıplak gerçekleri” paylaşmak gerek bu durumda...

Bugün atılacak nutukları 2017’deki vakalara bakarsak en az 1, Şubat 2018’deki vakalara bakarsak en az 2 kadın hiç bilemeyecek.

2017’de 409 kadın cinayete kurban gitti.

Şubat 2017’de ise 28 günde 47 kadının öldürüldüğü yansıdı resmi kayıtlara...

Hâlâ “Kravatı düzgünmüş çocuğun, yapalım bir indirim” kafası aşılamadı...

DİSK Genel-İş Sendikası 8 Mart dolayısıyla hazırladığı kadın raporunu sundu.

ODUN TAŞI BELİN AĞRIMAZ

10 kadından sadece 3’ü çalışıyor. Çalışanların da yarısı kayıt dışı!

Tarımdan sanayiye daha fazla iş, daha az ücret esasına göre sömürülüyorlar.

10 kadından 4’ü kendini güvende hissetmiyor. Nasıl hissetsin?

Sokaktaki, evdeki şiddet ve baskı ortamına odun taşıyanın beli ağrımıyor.

Şeytanın aklına gelmeyecek sapıklıkları dinbaz maskeleriyle pazarlayanlardan “İmdat!” çağrısına kafa çeviren resmi yetkililere kadar uzanan bir çirkin zincir...

Dünya Ekonomik Forumu’nun 2017 tarihli “toplumsal cinsiyet eşitsizliği endeksi” sonuçlarına bakalım yüzümüz kızarmazsa...

Türkiye 145 ülke içinde 131’inci sırada; dipteyiz ama bu yüzden depresyonda değiliz!

YENİLME BUNLARA

“Ekonomik katılım ve fırsat eşitliği” göstergesine bakıldığında 144 ülke içinde 128’inci sıradayız...

Eğitime ulaşım fırsatlarında, siyasete katılımda, ekonomik katılım ve fırsatlarda da 144 ülke içerisinde yine son sıralara demirlemişiz.

Kimlere geçildiğimizi söyleyip bugünün hevesli nutukçularını utandırmayayım...

Sevgili kadınlar...

8 Mart kutlu olsun...

Nutuklara da yenilmeyin... 

Yazının devamı...