GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İzzet nasıl yaşayacak?

Hürriyet’te “Fahiş zamları KDK’ya şikâyet ettiler” başlığıyla kullanılan haberi okuduğumuzda memleketin her yerinden, her yaş grubundan bıkmış vatandaş portrelerine rastlıyoruz.

Ankara’dan bir vatandaş “Dövizi bahane edip bebek bezine yüzde 50 zam yapmışlar” derken, İzmir’den 10 yaşında bir çocuk “Okul kantinindeki tostlar çok pahalı” diyerek KDK’nın kapısına (bu durumda web sayfasına) dayanmış...

Daha geçen hafta market fiyatının 12 TL olduğunu bildiği biraya dışarıda 30 TL ödemiş biri olarak kendimi de bu listeye eklemek isterdim ama bencillik yapmanın lüzumu yok, konuya biraz daha geniş ölçekte bakmak lazım.

Nereye bakalım? Mesela Türkiye’de çalışan kesimin yüzde 40’ını oluşturan asgari ücretle hayatını devam ettirmeye çalışan yaklaşık 6 milyon kişiye...

Dün asgari ücretlilerin durumuna odaklanan iki haber vardı dikkatimi çeken.

Birinci haber/dosya BBC Türkçe’den Onur Erem’in imzasını taşıyordu ve “Avrupa’nın en düşükleri arasına giren asgari ücretin nasıl eridiğine, önümüzdeki süreçte ne kadar olması gerektiğine” odaklanıyor, cevap arıyordu.

2018 başında 353 Euro’ya denk gelen asgari ücretin aradan geçen süreçte 197 Euro’ya kadar gerilediği vurgulanırken (bugün itibariyle 225 Euro), bir dönem Polonya, Çek Cumhuriyeti veya Macaristan’ın önündeyken bugün geriye düşüldüğünü işaret ediyordu.

Tablolarla, istatistiklerle, uzman görüşleriyle, karşılaştırmalarla zenginleştirilmiş bu haberin “reel”e yansımasını bir başka haber sayesinde netleştirmek mümkün....

“Asgari ücretle nasıl geçinilir?” başlıklı haberiyle Sözcü’den Hande Zeyrek tam olarak bunu yapmış, İzzet Akın’ın durumuna odaklanmış.

İzzet Akın, bir şirkette asgari ücret karşılığında temizlik görevlisi olarak çalışıyor.

Van depreminden sonra eşi ve 3 çocuğuyla İstanbul’a göçmüş.

1709 TL olan maaşı, vergi kesintisinin ardından bu ay 1662 TL olarak hesabına yatmış.

550 TL kira veriyor, 50 TL de aidat.

“Doğalgaz, elektrik, su ve cep telefonuna” toplam 210 TL ödemiş.

Çok düşük gelebilir bu fatura ama evde ütü yapılmıyor, tek ampul yanıyor, komşunun verdiği eski buzdolabı son üç aydır çalışıyor ve çamaşır makinesi haftada yalnızca bir kez kullanılıyor.

Eşine ayda 200 TL ekmek parası veriyor. Evde en çok ekmek tüketiliyor çünkü. Bunun dışında sadece makarna, bulgur ve çorba...

Kuru fasulye artık çok zamlandığı için sofradan kalkmış, eti zaten unutun.

Çocukların okul masraflarını hakkıyla karşılamak mümkün değil, yeni kıyafet zaten alınamıyor, yumurta lüks, bakkala borç yazdırılıyor...

İzzet Akın maaşı yattıktan sonra 6 gün sonra cebinde 116 TL ile kalmış. Çocuk okutacak, işe gidecek, hayatta kalacak...

İzzet Akın’ın KDK’ye başvurup şikâyetini duyurması da mümkün değil pek, internete nasıl bağlanacak?

İzzet Akın böyle yaşıyor, mucize kabilinden.

Allah kolaylık versin...

 

Yazının devamı...

ANTALYA ‘NE OLUYOR YAHU’ DEMEYE VAKİT BULAMADAN DONK İLE GOL GELDİ

 

MAÇIN 20’nci dakikası oynanırken yayıncı kuruluşun paylaştığı istatistiğe göre topla oynama oranları şöyleydi: Galatasaray yüzde 77, Antalyaspor yüzde 23.
Bu rakama bakarak Galatasaray’ın boğucu bir baskı kurduğunu düşünenler çıkabilir maçı izlemeyenler arasında.
Ancak topla oynadığı yer, meşhur “ikinci bölge” ile “üçüncü bölge” arasında, hakkını vererek söylemek gerekirse “iki buçukuncu” bölgeydi.
Nafile bir top çevirme sistemi ile kapanan ve bekleyen Antalyaspor’un kilidini açacak anahtar arayışı seyredenleri esnetecek bir tempoda sürüp gitti.
Uzun bir süre de Rodrigues’in zayıf kalan şutu dışında bir pozisyon bulamadı, topu Sinan Gümüş’e aktaracak bir formül üretemedi.
Sarı kırmızılılar ilk yarı sona ererken nihayet biraz kıpırdadı, tehlikeli olabileceğine dair sinyal çakmaya başladı ancak katı ve disiplinli Antalya savunmasını esnetmek mümkün olmadı.
İkinci yarıda perde ilk yarının sonlarındaki oyunundan umut devşiren Galatasaray’ın akınlarını sıklaştırmasıyla başladı.
Rodrigues’in yerine Feghouli oyuna girdi, baskı arttı, ufukta gol pozisyonu işaretleri belirdi, daha derli toplu hücumlarla yüklendikçe yüklendi Antalya savunmasına.
Herkesin bildiği ve en azından ligin ilk yarısı sona erene kadar çözülmeyecek problemi işaret etmek kabak tadı veriyor ama malum işte, golcü olmayınca zor oluyor, olmuyor olamıyor derken.
Fatih Terim krizi aşmak için defansif orta saha oyuncusu Donk ve stoper Maicon’u santrfor olarak saha sürdü.
Bu yeni dizilişle aklı karışan Antalya “Ne oluyor yahu?” demeye vakit bulamadan Donk ile gol geldi.
Golü Donk’a mı yazarsınız Fatih Terim’e mi bilemem ama bu mucize çözüme şapka çıkartırım ve 3 puanın karşısına bir “İmparator Terim” imzası çakarım.


Antalya’nın hakkını vermek gerek

SEZON başında çok ciddi problemlerle yola çıktı Akdeniz temsilcisi.
Ciddi bir mali krizin gölgesinde hazırlandılar sezona; hatta Hollanda’da otelde rehin bile kaldılar.
Ligin zayıf halkaları arasında gösterilirken inanılmaz bir direnç gösterdiler ve ligin başaltı takımı olarak belirdiler puan cetvelinde.
Bu performans kalıcı olur mu şimdiden kestirmek elbette mümkün değil. Ama ligin ilk döneminde toplanan puanlar en azından “zayıf halka” olmayacaklarını işaret ediyor.
Bu başarıda aslan payı dirençli, pes etmeyen bir takım çıkartan teknik direktör Bülent Korkmaz’a aittir.
Yiğidin hakkını vereceksin, tebrik ederim.

Rodrigues’e ne oldu?

SEZONA müthiş başlayan, golleri ve gol paslarıyla takımı sırtlayan Rodrigues’te “nazar değdi” şeklinde açıklanamayacak bir durgunluk var.
Gönüllü olup kaçırdığı penaltıdan beri ara ki bulasın.
Sevgili Rodrigues, bu yoklukta bir de sen kaybolma kardeşim,
Sevenlerinin gözü yollarda, evine dön kardeşim.

MAÇIN ADAMI:
DONK

Yazının devamı...

Bari benim kahve sade olsun

Malum dün elektriğe konutlar için yüzde 9, sanayi tesisleri için yüzde 18 oranında zam geldi. Doğalgaz da yüzde 9 oranında zamlandı ki; ajans haberleri son 3 ayda toplam yüzde 29.5’e ulaşıldığını işaret ediyor.

Ağustos ve eylül aylarında da benzer oranlarda zam geldiği düşünülürse bu “hat-trick” ortamında tasarruf işini her zamankinden fazla ciddiye almakta fayda var.

Kısabildiğimiz yerlerden kısacağız hepimiz el mecbur...

“Ekonomik şartların bir kazanımı(!)” olarak görür müsünüz bilemem ama dün sabah İstanbul trafiğinde gözle görülür bir rahatlık yaşandığını bildiriyordu Sözcü’nün web sayfası.

Toplu ulaşım araçlarında “Çin’i andırır” kuyruklar ve yığılmalar yaşanırken, şehir trafiği gayet rahat akar vaziyetteymiş. Pollyanna görse “Oh be benzine zam geldi, trafik rahatladı” derdi herhalde, o derece...

Evde tasarruf için yanan ampul avcılığı yapmak, suyu biraz daha kontrollü kullanmak, market alışverişlerinde minimum harcama/maksimum fayda esasıyla hareket etmekle bir nebze de olsa başarı sağlanabilir ki; cebinizin dışında karbon ayak izinize de iyi gelecektir.

Peki şirketler, fabrikalar, atölyeler vb ne yapacak?

Cumhuriyet gazetesinden Şehriban Kıraç “Krizin bedeli işçiye” başlığı altında topladığı haberde devreye giren uygulamaları özetliyordu...

Vardiya saatlerinin uzatılması, maaş indirimlerinin dayatılması (kâr ederken, işler parlakken maaş yükseltildiğini pek görmeyiz nedense), eğitim harcamalarının durması bilindik yöntemler...

Ancak şartlar tuhaflaşınca tasarruf tedbirleri de tuhaflaşabiliyor.

Haberden öğreniyoruz, şöyle tedbirler alınıyormuş:

“Kat kat giyilerek, ortama göre kıyafet eksiltilecek...”

“Tuvalet kâğıdı idareli tüketilecek...”

“Kırtasiye ürünleri ortaklaşa kullanılacak...”

“Ofiste gerekmedikçe gün ışığından yararlanılacak...”

“Özel internet tüketimi ücretsiz Wi-Fi bulunan yerlerde yapılacak...”

İyi güzel, pek hoş!

Zaten herkes tasarruf peşinde öyle değil mi?

Bakın TBMM mesela...

2017’de 919 milyon TL olan bütçesi 2018’de 1 milyar 255 milyon liraya çıkan, 2019 için de yüzde 44.8 artış ile 1 milyar 817 milyon lira bütçe isteyen TBMM bile tasarruf yapıyor.

Meclis için verilecek açılış kokteyli tasarruf tedbirleri kapsamında iptal edildi son olarak...

Bu milli ve yerli ve tasarruf tedbirli ortamda Çorum Belediye Başkanı Zeki Gül “Memnun musunuz gençler?” anketini cevaplayacak vatandaşlara dağıtılmak üzere 475 bin liralık Türk kahvesi satın almış ama ona çok takılmamak lazım.

Çorumlu değilim, anketi de cevaplamadım ama benimki sade olsun diyeyim bari, başka ne diyeceksin?

 

Yazının devamı...

Ders çıkartılacak galibiyet!

GEÇEN haftaki deplasman faciası sonrası ortak görüş G.Saray’ın bu yenilgiden ders çıkartacağıydı. Terim uyarıları gereken ton ve şekilde yapacak, takım kendisine çeki düzen verecek, işin ciddiyetini kavrayacak vesaire vesaire...

Lige henüz tam uyum sağlayamamış bir görüntü çizen Erzurum’la iç sahada oynayacak olmak futbolcularda bir, “Çantada keklik” havası yaratmış herhâlde, yine o karakteri ve ciddiyeti göremedik ilk 45 dakikada... İlk yarı büyük ölçüde rakibin pas hatalarından kaynaklanan ve gol üretebileceği pozisyonlar buldu, gol de çıkartabilirdi ama ciddiyetsizliği ayağına dolaşıp durdu G.Ssaray’ın. Rodrigues’in aklı ve bedeni geçen hafta kaçırdığı penaltıda kalmış gibiydi mesela.

BASKI KURAMADI

Kestirmeden gidip G.Saray’da Donk ve Badou dışında maçın önemini kavramış pek kimse olmadığını söylesek de olur herhâlde... İkinci yarıda G.Saray kaçacak balığın büyüklüğünü biraz daha idrak etmiş gibi göründüyse de uzun süre sadece göründüğüyle kaldı. Dakikalar ilerledikçe maça daha sıkı tutunan, konsantrasyonunu diri tutan, oynaması gereken oyunu daha iyi uygulayan taraf cesaretlenen Erzurumspor oldu.

İçerideki meşhur baskısını kuramayan, sadece namına ve endamına güvenen G.Saray’ı kurtaran kişi Maicon oldu. Maicon sadece 3 puanı getiren golü atmadı, kalkacak kaşları, fokurdamaya başlayacak kazanları da engellemiş oldu bir bakıma. Sedece beraberliklerden, yenilgilerden, “istenmeyen sonuçlardan”, “yol kazalarından” ders çıkartmak yetmiyor futbolda; bazen alınan bir galibiyetten de ders çıkartmak gerek... Dün geceki galibiyet de, çok ciddi bir uyarıydı silkinmek için...

SARI KART VAKASI...

HAKEM üzerinden maç analizi yapmak pek sevdiğim bir hadise değil. Niyet okuması yapacak hâlim de yok. Ancak aklıma takılan bir pozisyona dikkat çekmek isterim. Yok, Rodrigues’in 41’de gözünün önünde, ceza sahasında formasından çekildiği pozisyon değil; o zaten akşamdan sabaha tartışılır.

36. dakikada, Erzurumsporlu Scuk, hakemin gözünün önünde, Donk’a arkadan tekmeyi bastı. Faulü vermese perde indi gözüne ve görmedi diyeceğim ama faulü verip sarı kartı nasıl çıkartmaz?

Hakemin takdiri” diyerek geçilmeyecek türden net bir sarı kart. “O sarı kart maçın kaderini etkilemezdi” denilebilir, elbette etkilemez ama hiç kusura bakmasın Alper Ulusoy, niyetini değilse de ehliyetini sorgulatır. “VAR’ı bizzat sahaya sokup maç yönettirsen de olmayacak bu iş” dedirten türden bir saçmalık işte, ne yapacaksın?

ÖMER’E BÜYÜTEÇ TUTUNCA

G.SARAY yıllarca bir sol bek aradıktan sonra iki isim bulmuş olabilir! Taraftarın gözbebeklerinden Yuto’nun nihayet dinlenebildiği maçta Ömer Bayram oyunun hücum hattında da beliren, savunmada da yerinde müdahalelerde bulunan bir görüntüdeydi. Kornerden asist çıkarması performansını taçlandırdı. Takımı galibiyete defans hattının taşıdığı maçın iyileri arasındaydı.

 

Yazının devamı...

İyilik yap denize at, kafana düşer be ahbap!

Tanımam mı memleketimi? Üstüne yürüyen yürüyene...

Ne Sorosçuluğu, ne CIA ajanlığı, ne FETÖ’cülüğü, ne “ikinci Gezi için zemin oluşturan örgütün liderliği” kaldı işte...

Suçu ne peki Haluk Levent’in?

Kötülüğün ölümcül bir hastalık gibi toplumu sardığı ve normalleştiği, vicdanların askıya alındığı, karşılık beklemeden iyilik yapana “Ah canım, saf bu biraz galiba” gözüyle bakıldığı bir devirde ihtiyaç sahipleriyle iyiliğe aracı olmak isteyenler arasında bağlantı kurmak.

Haluk Levent AHBAP (Anadolu Halk ve Barış Platformu) adıyla bir oluşum başlattı geçen yıl bir grup arkadaşıyla...

Evi yanan ailelere de el uzattı dernek, protez için parası yetişmeyen engelli vatandaşa da...

NASA’dan projeleriyle ödüle hak kazanan öğrencileri İngiltere’ye dil kursuna da yolladılar, parası olmayana düğün dernek de düzenlediler...

Çöp de topladılar, dana da kurtardılar...

Dana kurtardılar” derken, geçen Kurban Bayramı’nda Rize’den Trabzon’a yüzen “Dana Ferdinand”ı satın almalarından ve Kurtarılmış Hayvanlar Çiftliği’nde huzur içinde yaşamasına önayak olmalarından bahsediyorum.

Bütün bunları tek başına yapmadı; yapmasına imkân da yoktu elbette.

Bir gönüllüler ordusu oluştu zaman içinde. Edirne’den Batman’a örgütlendiler ve sayıları da 100 bini aştı...

Haluk Levent AHBAP ile siyasetin adının bir arada anılmayacağına söz vermişti; bu sözünü de tuttu.

Farklı siyasi partilerden, farklı dünya görüşlerinden, kendi ifadesiyle “Aramızda imam da var, sosyalist de” şeklinde özetlenebilecek bir yapı oluştu.

Bir iyilik yapılacağı zaman “Bunu devlet niye yapmıyor?” sorusuna yol açacak şekilde “anarşik anarşik” davranmadılar. Farklı illerin farklı partilerinden belediye başkanları, bakanlık yetkilileri, emniyet mensupları vb de aracı, yardımcı oldu bazı operasyonlarda.

Ama hepimiz bu memleketin havasını soluyoruz, suyunu içiyoruz ve biliyoruz ki hiçbir iyilik cezasız kalmaz...

Kendi reklamını yapıyor” diyorlardı; vallahi yapsın, böyle yapsa keşke herkes reklamını...

Samimiyetsiz” diyorlardı; samimiyetsizlik buysa samimi olanlar bir adım öne çıksa da görsek...

Şimdi iyice bel altı vurmaya başladılar; sistematik şekilde üstüne gidiliyor, muhalif bir örgütlenmenin sinsi lideri olduğu ileri sürülüyor.

Hey yavrum hey!..

Neyse, dün baktım, Twitter’da kendisini “Sponsorluğunu Soros’un yaptığı Amerikan destekli, CIA finansörlü, 2’nci Gezi öncüsü, asıl adı Fraham Fuller olup adını değiştiren AHBAP Genel Başkanı” olarak tanıtmaya başlamış; işin saçmalığıyla dalgasını geçiyor haklı olarak.

Bu arada derneğin incelenmesi için açık çağrıda da bulunmuş, AHBAP’ı bizzat ihbar etmiş ama savcılara “Bizi hedef gösterip tehdit edenleri de unutmayın” diye not düşmüş.

Madem konu (veya av sezonu) açıldı, benim de bir AHBAP eleştirim olacak.

Bu yazıdan önce web sayfalarına girdim, yönetim kurulu üyelerine baktım...

Hepsi erkek maşallah, bir kadın bile yok! Bence hiç yakışmamış...

Yazının devamı...

‘Seni uçuranlar murad almasın sunam’

Arkadaşımız Salim Uzun’un Burdur Gölü’yle ilgili haberinin başlığı buydu ve haberi okurken zamana yayılarak kasten, elbirliğiyle, gözler önünde işlenen bu cinayetin tüm safhaları gözümün önünden akıp geçti...

Burdur Gölü cinayeti 30-40 yıla yayılarak işlendi.

Hürriyet’in yazıişlerinde çalıştığım 1990’lı yıllarda, çevre konularına son derece duyarlı olan ustam Ayhan Atakol’un her gelişmeyi sayfalarımıza aktarmak için verdiği çabaya yakından şahit oldum.

“Dikkuyruk” haberlerine Toplum/İnsan sayfalarında sıkça yer vermemiz o dönem gazetede espri konusu olmuştu hatta. Bir bilinç yaratmak konusunda çok uğraştı ustam ama dikkuyruk nüfusu yıllar içinde erimeye devam etti.

Tıpkı gölün kurumaya devam etmesi, tıpkı bozulan ekolojik dengenin hastalıkları tetiklemeye devam etmesi gibi...

1990’lardan itibaren Türkiye’nin 7’nci büyük gölü olan, özgün yapısı nedeniyle pek çok kuşa ve mesela sadece bu göle özgü olan “Aphanius burduricus” gibi balıklara yuva olan, üreme merkezi olan bu doğa harikası için sesini yükseltenler çoğaldı.

Tehlike büyüktü ve gölün ömrü hızla tükeniyordu. Çözüm önerileri üretildi, acil planlar açıklandı...

Şiir yarışmaları, şarkı yarışmaları, basketbol turnuvaları düzenlendi ve elbette bol bol demeç demeçlendi”, “nutuk nutuklandı”, “söz verildi”, “yeminler edildi”...

Bu memlekette bu saydıklarım yapılıyorsa bilin ki iş işten geçmiştir...

Ne gölü besleyen akarsulara vurulan kelepçeler gevşetildi, ne çevre cinayetinin tetikçisi konumundaki taşocakları, mermer ocakları engellendi, ne akılsız/mantıksız tarım amaçlı sulama modellerine, kuyulara, sondajlara engel olundu...

Göl küçüldükçe küçüldü, hayat çekildikçe çekildi.

“Göl ölüyor” diye bağıran bilim insanlarının, çevreci örgütlerin, aklıselim vatandaşların sözleri, raporları bir kulaktan girdi, diğer kulağa bile ulaşamadan eridi...

Geçici çözümler gölün eriyiş hızını kesmeye bile yetmedi. Yeraltı suları çekildikçe çekildi, akılsız hayvancılık, mantıksız tarım faaliyetleri tam gaz sürdü, göl haykıra haykıra canını teslim etti...

Bir dönemin cennetine gelen, burada konaklayan, neslini sürdürmek için göle ihtiyaç duyan güzeller güzeli kuşlar ayaklarını yavaş yavaş kesti...

Şimdi elimizde küçüldükçe küçülmüş, buhar olup uçmaya devam eden”, uluslararası anlaşmalara, koruma kararlarına rağmen ölen bir göl var.

Oralardan geçerseniz, cinayeti görürseniz, gölün sakinlerinden olan bir “suna”nın apar topar gidişine şahitlik ederseniz, arkasından Pir Sultan Abdal’ın şu deyişini okuyun:

“Sen seher yelisin gider gelmezsin/ Gelirsen de bana baki kalmazsın/ Seni uçuranlar murad almasın/ Seni kim uçurdu gölünden sunam...”

Yazının devamı...

Yanlışlıklar komedyası

AVRUPA kupaları sahnesine görkemli bir dönüş yapan G.Saray’ın eve dönüşü en azından ilk yarı itibariyle sıkıcı ve uyutucu türden oldu.

Öncelikle adet yerini bulsun diye, “Avrupa dönüşü bahanesine sığınılacaksa, o Akhisar için de geçerli” demek gerekiyor elbette. Kaldı ki Galatasaray’ın kısa vadede kalktığı liderlik koltuğunu devralmak, iki ezeli rakibin derbi haftasını kayıpsız geçerek bonus toplamak amacı varsa, rakibinin de ligde ilk galibiyetini alıp moral toplamak gibi gayet ulvi bir amacı var. Yorgunluk, deplasman fobisi, diriliş için çıkış noktası arayan rakip gibi zorlukları aşmak için Galatasaray’ın çözüm arayışını anlamak adına bile seyredilmesi şart bir maçtı.

Tahminleri haklı çıkartacak şekilde başladı maç. Galatasaray oyunu daha iyi oynadığı ileri hatlarda tutmaya çalışarak, Akhisar da baskın düzenleyerek zaafları malum Galatasaray savunmasını dağıtmayı amaçladı.

İlk yarı sona erdiğinde iptal edilen gol, verilen penaltı/kaçan penaltı gibi sansasyonel sayılabilecek anları ayıkladığımızda planını daha başarılı uygulayan tarafın, “Ege temsilcisi” olduğunu söylemek gerekiyor. Rodrigues ve Emre daha net vuruşlar yapabilseydi Galatasaray önde girerdi soyunma odasına, Muslera işini layıkıyla yapmasa Akhisar... Neticede sahada yaşanan yanlışlıklar komedyasından bir gol çıkartmak mümkün olmadı ilk 45 dakikada.

Forvet kıtlığı yaşayan Galatasaray’da nöbete çağrılan Onyekuru’nun yerini yadırgadığını, o bölgede ezildiğini gördük.

İkinci devre, Akhisar’ın Galatasaray defans hattındaki mahmurluğu şahane bir şekilde değerlendirmesi ve öne geçmesiyle başladı. Geriye düştükten sonra Fatih Terim, silik oynayan Sinan’ı dışarı aldı, Eren’i sahaya sürdü, Onyekuru’yu rahat ettiği alana çekti. Sonrası malum işte... Rakibi korkutmayan bir baskı, “panik ataklar” ve kalede görülen goller vesaire...

Eksikliği ilerleyen haftalarda anlaşılacak türden bir kayıp Galatasaray açısından...

ARA KARNE VERiLSE...

SARI kırmızılı futbolcuların sezon başından bugüne performanslarını değerlendirmek amacıyla bir “ara karne” vermek gerekseydi, herhâlde yıldızlı pekiyi hak eden iki isim Muslera (evet yediklerine rağmen) ve Nagatomo’dur.

Belli maçlarda müthiş oynayan Rodrigues, Emre, Fernando gibi isimlere “iyi” vermek hakça davranış olurdu. Donk veya Serdar gibi isimler ve Badou gibi potansiyel yıldızlar herhâlde “orta” notu kapar. Gerisi? Gerisine kötü demek yanlış olur, haksızlık olur. Hem zaten dağıttığımız bu gayriresmi bir ara karnedir, asıl karne sezon sonunda verilecektir. Ancak zorunlu rotasyonda sıra geldiğinde öne çıkamayanlar, hele Feghouli ve Belhanda gibi sorumluluk taşıyamayanlar zaman içinde elenecektir.

İYİ GEN/KÖTÜ GEN

GALATASARAY’ın iyi genleri kendi sahasında, Avrupa sahnesinde devreye giriyor. Kötü gen? O da deplasmanlarda, “büyük maç dönüşlerinde” devrede.Bunu dengelemek için tıp dünyasından yardım istemek gerekiyorsa sanırım başvurulacak uzmanı psikiyatri servisinde aramak gerekiyor. Başka bir açıklama bulmak hakikaten zor. Bu nasıl dağılmaktır arkadaş?

MAÇIN ADAMI: MANU

Yazının devamı...

Ne vereyim abime? Beton buğulama?

1980’li yılların ortalarında henüz çok gençken takıldığımız; derenin, ormanın, kilometrelerce uzanan kumsalın ve elbette pırıl pırıl bir denizin tadını çıkarttığımız müthiş bir güzellik.

Yıllardır yolum düşmedi fakat hatıralar galerisinde müstesna yerini korur, ilk karşılaşmada “Hippi mi bunlar, nedir böyle uzun saçlı filan” diye süzseler de evlerini konaklamamız için açan köy insanlarının sıcaklığı hâlâ içimi ısıtır.

Sakin bir balıkçı köyü olan güzeller güzeli Kıyıköy ve “geniş çevresi” son yıllarda eşsiz ekolojik yapısını, florasını, faunasını tehdit eden haberlerle gündeme gelir oldu.

Mavi Akım gibi büyük projelerin ve taş ocakları gibi daha pek çok “Sus, yüksek memleket menfaati var” diye tartışma yolunun kapatıldığı “küçük” projenin “ayağının altında” kalmış vaziyette bizim cennet parçası...

Arkadaşımız Aysel Alp’in dün hazırladığı haberin başlığı “Balıkların üreme alanına kum ocağı” idi...

Bir firma 5 yıllığına Kıyıköy açıklarındaki ve çevresindeki “deniz kumuna” talip olmuş...

Günde 24 saat çalışma esasıyla yılda 300 bin ton kum çekilecekmiş...

Denizde kum, bizde cennet parçası” diyerek çıkarılan kumlarla döşenecek yollardan çekip gitmemiz, o kumlarla dikilecek yeni binalara “Aaa! Ne kadar da güzel beton bloklar” dememiz, doldurduğu alanlara “Vay kardeşim, o ne güzel dolgudur öyle” diye hayranlık duymamız bekleniyor...

Aysel Alp’in haberine göre bu bölge “kefal, kalkan, lüfer, tekir, dil, palamut, levrek, mezgit, hamsi, uskumru, vatoz, eşkina, sardalya, iskorpit, trakonya, denizatı” gibi deniz canlılarının ürediği, avlandığı bir bölge.

Haberin kaynağı olan raporda bu deniz canlılarının ulusal ve uluslararası sözleşmelere göre koruma altında olduğu, faaliyet sonucunda oluşacak habitat kaybının balık türleri, yumurtlama alanı ve balıkçılığa olumsuz etkisi olacağı vesaire vurgulandıktan sonra “Ama Karadeniz için biyolojik etkisi sadece küçük bir alanda olacaktır” notu da eklenmiş.

Yani?

Yanisi şu sevgili okur, balıkların üremek için güvendiği sulara teknoloji yağacaktır...

Uygulanacak sistemin çevreye etkisinin kısıtlı olacağı açıklanacaktır, kum çekilecektir, sonra daha fazla beton ve asfalt olarak bize geri dönecektir.

Bir gün balıkçıya oturduğunuzda garson size şöyle diyecektir: “Ne vereyim abime? Beton buğulama? Asfalt ızgara? Dolgu tava? Ne vereyim, ne vereyim?

Afiyet olsun, böyle devam...

Yazının devamı...