GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Rahatsızlık

Davanın başlaması için 11 ay beklemek gerekti. Mahkeme ilk kez Nisan 2015’te toplandı.

O tarihten bu yana 20’nin üzerinde duruşma yapıldı ve bir türlü karara varılamadı.

Son olarak haziran ayında “seçim sonrasına” ötelenen karar duruşmasının dün yapılması bekleniyordu.

Dün de heyette görevli bir hâkimin ani gelişen rahatsızlığından dolayı duruşma yarına, 11 Temmuz tarihine ertelendi.

Öncelikle rahatsızlanan hâkime içten geçmiş olsun dileklerimi yolluyorum; umarım ciddi bir vaziyet yoktur ve tez elden şifa bulur.

Sayın hâkimin dava yüzünden rahatsız olduğuna dair bir bilgi paylaşılmadı, ben de pek ihtimal vermiyorum.

Ancak bu bağıra bağıra gelen, kazadan çok bir katliamı andıran davanın her aşamasından büyük rahatsızlık duyanlar arasındayım ve yalnız olduğumu da düşünmüyorum.

Soma’da hayatını kaybeden işçiler arkalarında 423 (yazıyla dört yüz yirmi üç) yetim bıraktı; onlar için rahatsızım...

Soma’da hayatını kaybeden işçiler arkalarında eşler, nişanlılar, anneler, babalar, yeğenler, kuzenler, dayılar, amcalardan oluşan binlerce gözü yaşlı, acısı dinmeyecek insan bıraktı; onlar için rahatsızım...

Dava sürecinde kafa karıştırıcı, zihin bulandırıcı, mide ekşitici onlarca hamle gördük; onlar için rahatsızım...

Ertelemelere, kömürden/taştan sert ve duygusuz bahanelere, komik savunmalara şahitlik ettik; onlar için rahatsızım...

Benzeri davalarda suçun bir günah keçisinin boynuna yüklenmesine, gerçek sorumluların, yüksek makamlardakilerin kolayca yakalarını kurtarmalarına ve hiçbir şey olmamış gibi hayatlarına devam edip yükselişlerini sürdürmelerine “alıştık”; rahatsızım...

Neredeyse kurbanın suçlu ilan edilmesine, bir cevap arayan kitlelere “fıtrat” seçeneğinin sunulmasına çok rastladık; rahatsızım.

Son olarak yaşadığımız tren kazasındaki drama bakalım...

İlk suçlu ilan edilen hava muhalefeti” oldu, sonra iki makinistin gözaltına alındığını öğrendik.

Krize acil müdahaleden anlaşılan, böyle durumlarda sorumluluğu üstlenmesi beklenenleri koruyacak bir duvar yükseltmek oluyor; rahatsızım...

Ne olacağını biliyoruz üç aşağı beş yukarı hepimiz önceki benzer/benzemez vakalardan.

Bilmekten rahatsızım.

Kazada hayatını kaybedenlere rahmet, yaralananlara acil şifa, acısıyla baş başa kalanlara da sabır dilerim...

Hepimize geçmiş olsun.

 

Yazının devamı...

Bir konserden çok ayin gibi

Acılarınızı, dertlerinizi, ‘hayatın anlamıyla ilgili’ soru işaretlerinizi, coşkunuzu, müzik aşkınızı, ilkel veya çok medeni dürtülerinizi, kalbinizi ve ruhunuzu, şaşkınlığınızı, hayranlık hislerinizi ve saymaya üşendiğim diğer tüm ‘şeyleri’ toplayın, Nick Cave’e gidiyoruz.

Aslında çok şanslıyız, çünkü o bize geliyor...

10 Temmuz Salı akşamı, İstanbul KüçükÇiftlik Park’ta toplanacak şanslı kalabalık, Nick Cave And The Bad Seeds’in bir canlı müzik performansından çok ‘duygusal/ruhani/cinai/şehevi’ ayini çağrıştıran gösterisine tanıklık edecek.

Henüz gerçekleşmemiş bir konser için böyle büyük laflar etmek fazla bağlayıcı, elbette durumun farkındayım. Ancak konser sonunda gelin konuşalım, haklı çıkacağıma eminim.

Çünkü bildiğim bazı şeyler var... Bildiklerimi anlatayım o zaman...

16 Kasım 2017’de, Atina’nın antikçağlarda liman vazifesi gören Faliro semtinde 2004 Olimpiyat Oyunları için inşa edilmiş kapalı spor salonunda, Nick Cave ve ‘Kötü Tohumlar’ sahneye çıktığında oradaydım.

İlk kez seyretmiyordum Nick Cave’i. 2001’deki İstanbul konserine ve 2009’da Glastonbury Festival’daki destansı performansına da şahitlik etmiştim.

Takıntı derecesinde bağlı olduğum nadir isimlerden olan Cave’in Atina’daki konserinde durum önceki deneyimlerimden farklıydı.

Bir nevi “Ne durumda acaba?” sorusunu da taşımıştım konsere.

2015’te, 15 yaşındaki oğlu Arthur’u kaybeden Nick Cave’in acısını damıttığı albümü ‘Skeleton Tree’ (şarkıların bu trajediden önce yazıldığını söylüyor) zaten içimizi dağlayacak yoğunluktaydı.

Atina’da bir elektrik hasıl oldu

‘Anthrocene’ ile giriş yapan, ‘Skeleton Tree’ albümünü ağırlık noktası olarak belirlese de klasiklerine de adil bir şekilde yer açan ‘adamımız’, bis dahil 18 şarkılık maratonu tamamladığında, Erkin Koray’ın müthiş tabiriyle ‘uzayda bir elektrik hasıl olduğunu’ idrak etmiş fanilerdik.

‘Çok konser izlemekle böbürlenen sevimsiz insan olmak tuzağına düşmeden’ bunu nasıl ifade edebilirim tam olarak bilemesem de “Ben böyle bir konser izlemedim” demek durumundayım.

Taze ve korkarım tazeliğini yaşadığı sürece koruyacak acısını şarkılara ve şarkılarını seven insanlara dayanarak, değerek, sarılarak, dokunarak dağıtan bir adam gördüm mü? Gördüm.

Hadiseyi daha eşsiz kılan, Warren Ellis başta olmak üzere arkasında çalan tayfanın oluşturduğu mükemmel müzikal zemin ve şarkıların bir parçası olacak şekilde zamanda ve mekânda eriyen seyirciydi.

“Sevinçler paylaşınca büyür, acılar paylaşınca azalır” derler ya; sevinç ve acının dışında başka duygu merkezlerinizin de, bir ihtimal ‘unuttuğunuz yerlerinizin de’ devreye girdiğini hayretle fark edeceksiniz. 

Bir konserden çok bir ayine katılmış olmak hissi bana özgü değildi.

Konserin ertesi günü Atina’nın Plaka muhitinde girdiğimiz dükkânda sohbet ettiğimiz tezgâhtar kız, konser için geldiğimizi öğrenince “Ben ne şanslı insanım” ifadesiyle “Biliyor musunuz dün konserde Nick Cave kolyemi çaldı” diyordu.

Önlerdeymiş... Şanslıymış... Nick Cave’in seyircilerin yükselen ellerine dokunarak, abanarak, ağırlığını o çok emin ellere yükleyerek şarkı söylediği sırada kız kolyesini uzatmış ‘kutsanmak isteyen bir ruh’ edasıyla.

Nick Cave de kolyeyi alıp cebine koymuş. Kolyesini ‘çaldıran’ daha şanslı bir insan olmamıştır herhalde...

İstanbul’a da taşınan bu eşsiz turne boyunca her konserinin ardından ‘yaşayan en iyi rock grubu’ değerlendirmesi yapılması boşuna değil.

Ne demek istediğimi konsere katılacak şanslılar 10 Temmuz gecesi daha iyi anlayacak. Temelsiz bir övgü yağmuru yağdırmıyorum, hakikati konuşuyorum burada sevgili okur; bana güvenin...


Konserden neler beklemelisiniz?

Neler beklemelisiniz 10 Temmuz gecesi, biraz da ondan bahsedeyim...

Daha önce de belirttiğim gibi konserin omurgası, 9 Eylül 2016’da yayımlanan ‘Skeleton Tree’ albümü üzerine kurulu.

Atina’da toplam 18 şarkı çalmıştı ki; burada da öyle olacağını umuyorum. Festivallerde biraz daha kısa bir set sunuyor ama ‘normal’ konserleri 18 şarkıdan oluşuyor.

Yakın zamandaki konserlerinin şarkı listesine baktığımızda açılışı ‘Jesus Alone’ ile yaptığını, kapanış için de ‘Push The Sky Away’i tercih ettiğini görüyoruz genellikle.

Peki klasikler? Hepsini çalmasına elbette imkân yok fakat 2001 İstanbul konserinin açılışını yaptığı ‘Stagger Lee’, ‘Red Right Hand’, ‘The Weeping Song’, ‘Tupelo’, ‘The Mercy Seat’, ‘Into My Arms’ büyük olasılıkla listede olacaktır.

Nick Cave’e Warren Ellis’in yanı sıra Martyn Casey, Thomas Wylder, Jim Sclavunos, George Vjestica ve Larry Mullins eşlik ediyor.

‘Kötü Tohumlar’, 1984’ten bu yana epeyce kadro değişikliği yaşadı fakat son vaziyet bu...

Hasılı...

İstanbul Caz Festivali, 25’inci yılında şahane bir program sundu müzikseverlere.

Fakat 10 Temmuz Salı akşamı Nick Cave And The Bad Seeds konseri eminim bir ömür içinizde taşıyacağınız başka, çok başka, bambaşka bir deneyim olacak.

Hazırsak sahneyi boşaltalım, hisleri harman edip Nick Cave’i bekleyelim.

Beklediğimize değecek...

BANA GÖRE EN İYİ 10 ŞARKILARI

1- Mercy Seat / Tender Prey albümü, 1988
2- Stagger Lee / Murder Ballads albümü, 1996
3- The Weeping Song / The Good Son albümü, 1990
4- Stranger Than Kindness / Your Funeral... My Trial albümü, 1986
5- From Her To Eternity / From Her To Eternity albümü, 1984
6- Tupelo / The First Born Is Dead albümü, 1985
7- Red Right Hand / Let Love In albümü, 1994
8- Deanna / Tender Prey, 1988
9- Jubilee Street / Push The Sky Away albümü, 2013
10- Into My Arms / The Boatman’s Call albümü, 1997

 

Yazının devamı...

Ah Leyla, ah Eylül...

Bu yazı sizin için, bütün kayıp çocuklar için...

24 Haziran itibariyle tarihe karışmış olan başbakanlık makamına bağlı “Başbakanlık İnsan Hakları Başkanlığı”, bundan tam 10 yıl önce, Temmuz 2008’de bir “Kayıp Çocuklar Raporu” yayınlamıştı.

Giriş bölümünde “medyada yer alan kayıp çocuk haberleri üzerine 17 Aralık 2007’de harekete geçildiği”, “İçişleri Bakanlığı marifetiyle konunun soruşturulduğu”, “İl İnsan Hakları Kurulu başkanlıklarından STK’larla iletişime geçerek çalışma yapmalarının istendiği” ve 6 aylık çalışma neticesinde söz konusu raporun hazırlandığı belirtiliyordu.

Rapora yeniden döneriz, ancak sorunları kendince tespit eden ve istatistiklerin yanı sıra çözüm önerileri de sunan bu çalışmanın ardından neler olduğuna bir bakmak ister misiniz?

Türkiye İstatistik Kurumu (TÜİK) verilerine göre raporun yayınlandığı 2008 ile 2016 yılları arasında 104 bin 531 kayıp çocuk vakası yaşandı ki; bunun 16 ülkenin nüfusundan fazla olduğu vurgulanıyordu bazı haberlerde.

TÜİK’in adli istatistiklerine göre...

2008 yılında 

4 bin 517...

2009 yılında 5 bin 81...

2010 yılında ise 

8 bin 81...

2011 yılında 10 bin 67...

2012 yılında 12 bin 474...

2013 yılında 16 bin 218...

2014 yılında 18 bin 696...

2015 yılında 17 bin 706...

2016 yılında 11 bin 691 çocuk kayıp olarak bildirildi.

Berbat, rezil bir istikrar söz konusu...

Dönelim rapora...

“Kayıp Çocukların Kaybolma Sebepleri” başlıklı bölümde ilk sırada “Erken evlilikler” gösteriliyor. Henüz kendi gelişimini tamamlayamadan anne-baba olan “çocukların çocukları da sorun yaşayabiliyor” vurgusu yapılıyor.

Aradan geçen sürede “erken evlilik sorunu” konusunda neler yapıldığı, hangi adımların atıldığı malum!

İkinci sırada “şiddetli geçimsizlik, yoksulluk, işsizlik, şiddet, eğitimsizlik” gibi dev problemlere vurgu yapılıyor; ki bu alanlarda 10 yılda kat ettiğimiz mesafe de malum!

Üçüncü sırada ise aynen şu ifadelere rastlıyoruz:

“Ailedeki çocuk sayısının, ailenin refah düzeyine oranla aşırı fazla olması nedeniyle çocukların duygusal, sosyal ve ekonomik ihtiyaçlarının karşılanamıyor olması çocukları her türlü ihmal ve istismara açık hale getirmektedir...”

Malum işte, malum...

Ötesini merak eden bir arama motoru marifetiyle bu kapsamlı rapora ulaşabilir web üzerinden...

Manzara şöyle demekle yetineyim. Bir memleket klasiği olarak problemle ilgili komisyon kurulmuş, akıl danışılmış, veri toplanmış, sorunun kaynakları tespit edilmiş, bir ölçüde faydalı öneriler toplanıp sıralanmış, rapor hazırlanmış ve orada kalınmış...

Bu arada ABD’de Amber Hagerman adlı 9 yaşında bir kız çocuğunun kaçırılıp öldürülmesinin ardından başlatılan “Amber Alarmı” uygulamasının bir benzerinin 2014’ten bu yana ülkemizde de yürütüldüğünü eklemek isterim...

Emniyet Genel Müdürlüğü Asayiş Daire Başkanlığı’nca yürütülen proje sadece çocuklara yönelik değil.

Sosyal medyada “Kayıp Alarmı” adlı hesaplarından Facebook’ta olanı daha çok kişi takip ediyor ancak zevzeklik yaparak on 

binlerce takipçiye ulaşılan platformda dün itibariyle “Kayıp Alarmı”nın takipçi sayısı 8 bin bile değildi...

“Kayıp Alarmı” uygulaması, 155 aracılığıyla iletilen ihbarları o bölgede yaşayan vatandaşlara hızla ulaştırıyor ve zamanın çok önemli olduğu kayıp vakalarında olumlu neticeler elde edilmesini sağlayabiliyor.

“Kayıp Alarmı” sayesinde 2014’ten 

2018’e kadar kayıp 

bildirimi yapılan 876 kişiden 806’sı bulunmuş ve bunların 433’ü de çocuk...

Kesin çözüm değil elbette, onun yolu ailenin, çocukların, idarecilerin, toplumun bu konuda bilinçlenmesinden geçiyor ama aklınızda bulunsun...

Yazının devamı...

İyi ki hep biz aldandık!

O lanetli yılın ilk günlerinde, 24 Ocak’ta Uğur Mumcu’nun alçakça katledilmesiyle memleketin üstüne yerleşen karabulut daha da, daha da karararak yerini korudu, kapladığı alanı sürekli genişletti...

Siyasi krizler, ekonomik felaketler, faili meçhuller, derinliğine ve karanlığına erişilemeyen şebeke işleri, suikastlar, çok şüpheli ölümler, katliamlar, terör saldırıları yağdı üstümüze...

Eşref Bitlis’ten Bahtiyar Aydın’a, Cem Ersever’e, hatta Turgut Özal’a, Adnan Kahveci’ye kadar pek çok ismin sis perdelerine sarılı ölümleri...

Sivas’tan Başbağlar’a katliamlar...

Geçip giden 25 yılın ardından, bir çeyrek yüzyıl sonra, meşhur “aldanan ve aldatılan” denkleminde hep aldananların tarafında kaldığımı itiraf etmeliyim...

Nutuklara inandık, aldandık...

Travma geçiştirici ezberden okunan “kararlılık” demeçlerine inandık, aldandık...

Barışın bir gün geleceğine inandık, aldandık...

Gerçek demokrasiye kavuşacağımıza, özgürlük alanlarının genişleyeceğine inandık, aldandık...

Parlamenter sisteme, güçler dengesine, “canımız halkımızın” vicdanına inandık, aldandık...

Adaletin elbette tecelli edeceğine inandık, aldandık...

Silahların susacağına, kanın duracağına inandık, aldandık...

Okumanın, çok çalışmanın, emek vermenin gücüne inandık, aldandık...

Kıssadan hisselere, atasözlerine ve deyimlere, sonunda doğru olanın yüzünün güldüğü masallara inandık, aldandık...

Dürüstlüğün geçer akçe olduğuna, yalancının mumunun yatsıya kadar yanacağına inandık, aldandık...

Haklı olmanın, haklı olanın yanında durmanın muhakkak bir gün yüzümüzü aydınlatacağına inandık, aldandık...

İyiliğe inandık, aldandık...

Dün Sivas katliamının 25’inci yıldönümüydü...

1993’te Kabataş’tan “Sivas’ın hesabı sorulacak” diye yürüyüşe başlayanlar arasındaydım; dönüp geriye bakıyorum da nasıl aldanmışız, ne kadar aldanmışız...

Zamanaşımları, hukuki ve siyasi kalkanlar vesaire arasında kaybettik hesabımızı, yine aldandık...

“Ne safmışız ya arkadaş” diye dövünecek halimiz yok; iyi ki aldananlardan olduk, iyi ki hep biz aldandık!

Sivas’ta katledilen aydınlar arasındaki Behçet Aysan’ın “Bu Aşk, Bu Şehir, Bu Keder” adını verdiği güzeller güzeli şiiri şöyle sona erer:

“hoşça kal yakut, bezirgân, gön/ hoşça kal eski zaman aktarları/ gidiyorum/ bu şehri, bu yağmuru, bu düşleri,
bu aşkı, bu kavgayı, bu kederi/ size bırakarak...”

Bugünkü halimize bakıp “bu aldanmışlık hissini” de ekler miydi acaba?..

 

Yazının devamı...

N’apıcan işte vaziyet böyle

“Siyasette Kadın Temsili” başlıklı araştırmaya göre 36 ilde görüşülen 5 bin 434 kişinin yüzde 86’sı “kadınların hayatın her alanında erkeklerle eşit fırsatlara sahip olması gerektiğini” düşünüyordu.

Bu görüşe tamamen karşı çıkanların oranı yüzde 7 civarındaydı...

“Daha fazla kadın yönetici olmalı” görüşünü destekleyenler yüzde 72 oranındaydı ve yine yüzde 72’lik bir kesim “İçişleri veya Savunma Bakanlığı, Meclis Başkanlığı gibi” görevleri üstlenmek için kadın veya erkek olmanın fark etmeyeceği görüşündeydi...

Özetle 2011 tarihli bu araştırma, toplumun büyük bölümünün kadınların siyasette temsiliyle ilgili bir meselesinin olmadığını, kadın yönetici sayısının artmasını destekleyeceğini ortaya koyuyordu...

Memlekette kadınların ilk kez katıldığı seçimler 1935 yılında gerçekleştirildiğinde, Meclis’teki kadın vekil sayısı toplamın yüzde 4.5’ine denk geliyordu (18 vekil)...

Bu oran daha sonra yıllarca, 1990’lar sona erene kadar “dev bir rekor” olarak kaldı.

Çok partili döneme geçilen 1950’de oran yüzde 0.61’e düşerken, 1995’e gelindiğinde bile Meclis’te ancak yüzde 1.8 oranında temsil ediliyordu toplumun yarısını oluşturan kadınlar...

2000’li yıllarda AKP ve (bugünkü adıyla) HDP başta olmak üzere siyasi partilerin öncülük etmesiyle kadın siyasetçi sayısında gözle görülür bir artış kaydedildi...

Bu noktada çoğunlukla “Lider iradesinden gayrı irade sergilenemeyen memleket siyasetinde ha kadın olmuş ha erkek; ne fark ediyor ki?” diyenler ve dediklerini haklı çıkaracak pek çok argüman sıralayabilecekler çıkacaktır.

Belli ölçüde doğrudur ancak kadınların en sert konularda bile daha yapıcı, daha uygar, daha diyalog yanlısı tavır takındıklarını da hatırda tutmakta fayda var...

Bugün vaziyet nedir peki?

24 Haziran seçimlerine giderken 4 bin 200 aday arasında 931 kadın yer alıyordu; bu adayların da sadece yüzde 5’i ilk sıralardaydı.

Neticede “4 adaydan 1’i” gibi çıkılan yolun sonunda Meclis’te “6 vekilden 1’i” kadın oldu.

Vekil sayısı 550’den 600’e yükselirken...

AKP bir önceki dönemde 34 olan kadın vekil sayısını 53’e...HDP 17 olan kadın vekil sayısını 25’e...MHP 3 olan kadın vekil sayısını 5’e yükseltti.

İYİ Parti 3 kadın vekille Meclise girerken, CHP’de ise 19 kadın vekil sayısı 18’e gerilemiş durumda...

Toplamda 104 kadın vekil olacak önümüzdeki dönemde Meclis çatısı altında, ki toplumun yüzde 50’sini, seçmenlerin yüzde 51’ini oluşturan ve yarısı da 30 yaşın altında olan kadının temsilinin yeterli düzeyde olduğunu söylemek güç...

Bu “höt zöt” siyaset ortamının kadınların katılımıyla en azından biraz daha medeni ve çekilir hale gelebileceğini düşünenler tarafında yer almaya devam edeceğim.

Ama çıkıp “Yahu seçilen bir kadın vekilin ilk demeci ‘İdam geri gelsin’ oldu” diyen olursa da ancak hayata karşı genel tavrımı özetleyen “N’apıcan işte? diyerek cevap veririm...

N’apıcan işte, vaziyet böyle...

Yazının devamı...

Salih’e göre seçim

Seçim üzerine hepsi de kendi açısından isabetli olabilecek tahliller, yorumlar, gelecekle ilgili projeksiyonlar arasından geçip giderken “büyük gündemden” rol çalmaya gücü yetmeyecek, hiçbir seçimde kazanamayan/kazanamayacakların ömründen bir kaza, bir dram:

“Kadın işçiler dehşeti yaşadı! Ölü ve yaralılar var...”

Bursa’nın Yenişehir ilçesinde kadın tarım işçilerini taşıyan kamyonetin kaza yapması sonucu 2 kişi öldü, 4’ü ağır 37 kişi yaralandı.

Fasulye toplamaya gidiyorlarmış... Olay yerine çok sayda ambulans sevk edilmiş... Can pazarı yaşanmış... Jandarma soruşturması sürüyormuş...

Türkiye’de 48 farklı ilde ekmek parası peşinde sürünen milyonlarca tarım işçisi var...

Çoğunluğu kadınlardan ve çocuklardan oluşuyor. Bursa’daki kazada ölenler gibi çok sayıda Suriyeli de bu ucuz ve güvenceden uzak işgücü ordusunda mecburi nefer...

Günlük kazançları ortalama
50 TL.

Bütün gün çoğunlukla berbat işlerde çalışıyorlar, sonra da elektriğin, suyun, temizliğin, yemenin/içmenin, eğitimin, barınmanın dev birer sorun olarak üzerlerine düşürdüğü gölgenin altında hayata tutunmaya çalışıyorlar...

Kız çocuklarının neredeyse yarısı eğitimle hiç tanışmıyor...

Taşıma suyla, hastalıklara açık şekilde yaşıyorlar.

Lağım yattıkları yere karışıyor mesela...

Derme çatma çadırlarda yatıp kalkıyorlar, (eğer varsa) elektrik kabloları çocukların oynadıkları kirli su birikintilerinin içinden geçiyor.

Kaza piyangosunda ikramiyenin kendilerine vurmaması için duayla geçiriyor aileler günlerini...

Her yıl “mevsimsel tarım işçilerinin yaşadıkları sorunları gidermek amacıyla yayınlanan genelgeler” kadük kalır; adı vardır etkisi yoktur...

Sağlık hizmeti alamazlar, eğitimden mahrum yaşarlar, sorunları saymakla bitecek türden değildir ezcümle...

Dün 2 işçinin öldüğü, 37 işçinin yaralandığı kazanın yaşandığı Bursa Yenişehir’de Evrensel’den Uğur Ökdemir’in hazırladığı bir haber vardı “tesadüfen”...

O haberin sonunda muhabir lise öğrencisi Salih Çay’ın sözlerine yer veriyordu...

Seçimi ve hayatı, memlekette yuvarlanıp duran iğneli mağduriyetler fıçılarının birinin içinden okumak istersiniz belki diye aktarayım Salih’in sözlerini:

“Lise iki bitti şimdi lise üçe hazırlanıyorum. Ama açık söyleyeyim geleceğimi göremiyorum. Hayallerim var ama gerçekleşir mi bilemiyorum. Okul bitmeye yakın iki ay öncesinden ailemle tarlaya gidiyorum ta ki okullar açıldıktan iki ay sonra anca okula dönebiliyorum. Karnemizi bile alamıyoruz. Zaten eğitim sistemi de sürekli değişiyor. Lisede alan seçiyorsun üniversitede iyi bir bölüm okumak için ama bir anda sistem değişiyor seçtiğin alanda iyi bölümler kalmıyor. Kalp hastası olduğum için tarlada çalıştırmıyorlar beni. Çadırda annemlere yardımcı olmaya çalışıyorum. Yaşadığımız ortam benim sağlığım için elverişli değil ama mecburen kalıyorum. Benim suyum hazır, ama buradakilerin kullandığı su iki-üç kere kaynatılıp öyle kullanılıyor. Eğer imkânlar elverirse hâkim veya savcı olmak istiyorum, bu adaletsizliği düzeltmek istiyorum...”

Bu yazı mürekkebe dökülüp kâğıtta, piksel piksel ekranlarda belirecek ama aslen suya yazılmıştır.

Esas seçim, yazgısı suya yazılmışları görüp görmemekte...

Hayırlı olsun.

Yazının devamı...

‘Aldığın o koyu yerine koy lütfen’

Ağaçların suya erdiği, endemik bitkilerin hayata ve zamana tutunmaya çalıştığı, yolu düşenin huzur arayıp bulduğu güzeller güzeli bir koy...

Rant hayaliyle üstüne dökülecek salyadan korumak, kollamak, geleceğe emanet etmek için gözümüz gibi sakınmak gereken bir miras...

Hal böyleyken “yine” ihaleye çıkartıldı ve “verildi” Kleopatra Koyu... “Yine” diyorum çünkü 2015’teki ihale tepkilerle birlikte püskürtülmüştü.

Ancak “Kime verildi?” diye soracak olursanız işin o kısmı biraz karışık. Alanın bile haberi yok desem inanır mısınız?

Arkadaşımız Aysel Alp, Kleopatra Koyu’nu kimin aldığını ve koya nasıl bir tesis yapılacağını öğrenmek için yola çıkmış, akla hayale gelmeyecek tuhaflıkta bir manzarayla karşılaşmış.

Olaylar şöyle gelişiyor...

Koy, 30 Mayıs’ta düzenlenen ve “butik ihale” izlenimi yaratan bir ihale ile “5+24”, toplam 29 yıllığına bir firmaya tahsis edildi.

Yöre halkı damdan düşen bu ihalenin ardından ayaklandı, sivil toplum örgütleri, siyasi parti temsilcileri vb bir protesto eylemi düzenledi.

Koya kimin ne yapacağı, nasıl bir tesisleşme ile canına okunacağı ise ne hikmetse anlaşılamadı.

Arkadaşımız Aysel Alp ihaleyi kazanan Sembol İnşaat’ın ortaklarından Fettah Tamince’yi aradığında şu cevabı aldı:

“Benim günübirlik tesisle ne işim olur? Milyarlık cirosu olan bir turizm markasıyım. Günübirlik tesiste anama yoğurt yaptırıp, hanıma da gözleme mi açtıracağım? Noter aracılığıyla bakanlığa başvurduk, ‘Biri bizim adımızı mı kullandı?’ diye sorduk. Anlamaya çalışıyoruz...”

Bu kez Sembol Turizm ve Otelcilik AŞ’nin ortaklarından olan ve ihale katılımcısı olarak belgelerde adı geçen Sedat Yıldız’ı aradı.

Onun cevabı da kafanın henüz karışmamış kısımlarını karıştıracak şekildeydi:

“Ne ihalesi? Biz mi almışız? Kaça almışız?”

Bir şirketin ihaleyi kazandığından haberi olmamasını bir yere kadar anlayabiliyorum da, katıldığını hatırlamaması biraz tuhaf değil mi?

Arkadaşımız hatırlatmış tabii hangi ihale olduğunu. Bunun üzerine de “Tamam, biz vekâlet vermiştik. Demek almışız” cevabı gelmiş.

“Peki ne yapmayı düşünüyorsunuz?” sorusunun cevabı ise “Ne bileyim ne yapacağız? İlgilenen kişiyle konuşup size döneyim” olmuş ancak ne arayan olmuş, ne soran...

Bu noktada “Acaba ihale yapılmamış olabilir mi? Bir hayali endişenin peşinde mi koşuyoruz?” diye soruyor insan kendi kendine değil mi?

Arkadaşımız kendi kendine soracağına, doğru olanı yapmış ve Doğa Koruma ve Milli Parklar Genel Müdürü Nurettin Taş’a sormuş bu soruyu.

Gelen cevap şöyle:

“30 Mayıs’ta ihaleyi sonuçlandırdık. 505 bin lira yıllık kira bedeliyle, 29 yıllığına bir firma aldı. Koya 5 yıldızlı otel yapılması mümkün değil. Günübirlik kullanım alanımız var. Bir de bungalovlar olacak. Bunların sayısı ise imar planıyla belli olacak. İmar planı ihaleyi kazanan firma tarafından yapılacak, bizim görüşümüze sunulacak. Biz uygun görüş verirsek Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na gidecek. Onlar da onaylarsa uygulamaya girecek...”

İmar planı belirsiz, daha da ötesi kazananın insafına bırakılmış bir ihaleden ve doğurabileceği tahribattan hayır gelir mi acaba?

Ne diyordu Aleyna Tilki?

“Aldığın o koyu, yerine koy lütfen...”

İyi bayramlar. Mümkün mertebe...

Yazının devamı...

‘Gençlik sarsıntısı’ ve nanikli selam

Açıklaması “Gençlerin eylemleri ya da etkilerinden doğan, kayda değer kültürel, politik ya da sosyal değişim” olarak yapılan kelime, 10 yıllar içinde neredeyse sistematik olarak apolitik hale getirilen gençliğin değiştirme gücünü hatırlatması bakımından dahi önemliydi.

Seçme ve seçilme yaşının 18’e indirildiği, nesil mühendisliğinin düşleri süslediği, ısmarlama gençlik tariflerinin söylev ve demeçlerde sıkça belirdiği memleketimizde ne vaziyette acaba genç kitleler?

Bilgi Üniversitesi öğretim üyesi Fatoş Karahasan, Sia İnsight’ın 15-24 yaş arası 2 bin gençle 45’er dakikalık görüşmelerle oluşturduğu araştırmayı merkeze alan bir kitap yayınladı: ‘Açılın Gençler Geliyor’ (*)

Karahasan’ın kitabı ve araştırma sonuçları haberlere yansıdı zaman içinde ama küçük bir hatırlatma yapmakta fayda var:

Dünyayı ele geçirmek üzere “dizayn edilen” gençlerimizin yüzde 95’inin pasaportu yok, olmayanların yüzde 88’i de önümüzdeki bir yıl içinde almayı düşünmüyor.

6 aylık pasaport bedeli 214 TL, Türk Lirası’nın değeri, döviz almanın bedeli ortadayken ne diyeceksin?

Hem çıksa ne yapacak çocuklar? Yüzde 89’una “çat pat” bile olsa yabancı dil öğretememiş değiştirmelere doyulmayan eğitim sistemi.

Başka ülkelerin gençleriyle karşılaştırıldığında matematikten okuduğunu anlamaya kadar her dersten sınıfta çakan çocuklarımız.

Onların suçu mu? Elbette değil. İyi eğitim alabilenlerin başarılarını her dalda okuyoruz. Ne ekersen onu biçiyorsun işte...

Sorgulayan nesil yetiştirirsen uçuyor, şartsız itaatkârlık beklersen çakılıyor...

Yüzde 65’i diş fırçalamayan, yüzde 70’i şartlar el verdikçe duş alan, yüzde 83’ü hiçbir şekilde cinsel eğitim almamış, yüzde 88’i spor yapmayan çocuklar.

Yüzde 64’ü “yapay zekâ”nın lafını bile duymamış, yüzde 72’si okul kütüphanesine bile uğramamış, yüzde 27’si çalışmayı düşünmeyen, yüzde 55’i eğitim aldığı alanda çalışmak istemeyen çocuklar...

Umut yok mu?

Elbette var. Gençlik doğası gereği dinamik, değişime açık, yasakları sorgulayan, meraklı bir kitledir.

Uber’den PayPal’a, Wikipedia’ya uzanan yasakları anlamlandırmakta güçlük çeken kitlenin sadece “Batıcı, modernist”, evlerden ırak “dejenere anarşik!” gençler olduğunu düşünme kolaycılığına kaçanların çok güvendikleri muhafazakâr gençlik tabanından er ya da geç yükselecek “dip dalgasına” da dikkat etmelerini öneririm.

Mesela Ezhel’i sadece “uyuşturucu madde kullanmaya özenmek konusunda hevesli” gençlerin dinlediğini mi düşünüyorsunuz?

Ezhel, geçen senenin en iyi albümünü (Müptezhel) yapmış, harikulade bir müzisyen ve şarkı yazarı.

Ezhel’in işaret ettiği yoksulluk, adaletsizlik, ezilmişlik, sıkışmışlık ve bunlara isyan eden şarkılarından korkup, “punduna getirip” içeri tıkmayı çözüm görmek ancak kargaları güldürür.

Suçluyu gösteren parmağı tutuklamak gibi bir hadise...

“1” dinleniyorsa “1000” dinlenir Ezhel’in şarkıları ki öyle de oluyor çok şükür!

Cezaevine “10 kaplan gücünde” bir şarkı sözü yazarı olarak girer, “1000” kaplan gücünde çıkar ki eminim öyle olacak.

Gözlerinden öperim Ezhelciğim, kendine iyi bak...

Gençlik heyecanının, “gençlik sarsıntısı”nın önünde durabilecek baskı mekanizması henüz icat edilmemiş; bulduğunu sananlara da “nanikli selam” olsun.

(*) Açılın Gençler Geliyor. Fatoş Karahasan. Doğan Kitap. Mayıs 2018

 

Yazının devamı...