GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Homurtular yükseliyor aman diyelim!

Daha çok Afgan maalesef, yani İran’ın daha doğusundan... Şöyle bir endişemiz de var. Sanki Türkiye’ye doğru göçlerine İran devleti de yardımcı oluyor demeyeyim de, göz yumuyor gibi. Sadece 2016’da Iğdır ve Ağrı illerimizden izinsiz geçiş yapmak isteyen tam 30 bin mülteci girdi...”

Başbakan Yardımcısı Veysi Kaynak, bundan tam bir yıl önce Afganistan’dan kaçan, çoğu Avrupa’ya ulaşmak için Türkiye’yi bir köprü olarak gören milyonlarca kişiyi işaret ediyordu.

Kaynak “2016’da tam 30 bin kişi” diyordu ya, dün Hürriyet’ten Banu Şen, “Afgan akını” başlıklı haberinde yılın ilk üç ayında 20 binin üzerinde Afgan’ın kaçak giriş yaptığını vurguluyordu.

Bu rakamın “resmi” olduğunu, gerçeği tam olarak yansıtmadığını hatırda tutmak gerekiyor.


BUZ GİBİ GERÇEK
Hafta boyunca CNN Türk’ten Fulya Öztürk ve Hilmi Yaşa, Erzurum civarından Afgan göçmenlerle ilgili bir dizi haber yaptı.

İnanılacak gibi değil diyeceğim saçma olacak, buz gibi gerçek...

Ağrı-Erzurum yolunda sıra sıra insanlar, bebekler, kadınlar yürüyor.

Dağları aşarak, hayatlarını hiçe sayarak Türkiye’ye girmişler.

Ceplerinde para yok, giyecekleri yok, yiyecekleri yok...

Yoldan geçen vatandaşlardan acıyanlar ekmek, süt veriyor, gece donmasınlar diye battaniye getiriyor.

Yetkililerin çabasına rağmen hızına yetişemedikleri bir şekilde yoğunlaşmış durumda göç...

İlk hedef Erzurum... Oradan İstanbul’a gitmek, sonra da Almanya’ya vb ulaşmak ise asıl hayal.

Yakalandıklarında tutulacakları tesisler tamamen dolu. Bu sebepten Çorum, Yozgat gibi illere yönlendiriyorlar. Ellerindeki izin kâğıdı “İstanbul”u yasaklıyor mesela...

Katman katman, içine girdikçe karmaşıklaşan, acısının dozu artan büyük dramlar yaşanıyor bu göç sırasında.


BİR BİLEN ANLATIYOR
Erzurum Kalkınma Vakfı Başkanı Erdal Güzel duruma son derece hâkim... “Göçmenlerin Babası” olarak biliniyor Erzurum’da, yardımsever bir kişi...

Bakın neler diyor: “Dağdan 4-5 gün yürüdüklerini söyleyenler oldu. Hatta bunlara şöyle ifade etmişler, yanınızda biri uçuruma düşse bile sesinizi çıkarmayacaksınız. Son zamanlarda göç trafiği acayip şekilde arttı. Artık ne Ağrı’nın ne de Erzurum Göç İdaresi’nin altından kalkacak gücü yok. Binlerce insan yollara dizilmiş geliyorlar. Vatandaşlar bunlara yardım amaçlı araçlarına aldığı zaman insan kaçakçısı muamelesi görüyor, otobüslere almıyor. İnsan kaçakçıları bunları koyunların taşındığı 3 katlı kamyonlara dolduruyorlar...”

O yolculukların nasıl sonuçlanabildiğini de biliyoruz değil mi? Daha geçen hafta Iğdır’da yaşanan kazayı hatırlayın: 17 ölü, 38 yaralı. Bu kadar insan bir minibüse tıkıştırılmıştı, siz hesap edin işte...

Göçmenin derdi dünyayı aşmış. Kimse yerini yurdunu bırakıp kaçmak istemez. Daha dün 100 kişi öldü bir bombalamada.

Ölüm var, Taliban baskısı var, iş yok, hayat yok, umut yok...

Göç yolu da, o yolun sonu da umut verici değil aslında.

Köle gibi çalışmak, aşağılanmak, ırkçıların hedefi haline gelmek, fuhuş mafyası, organ mafyası...

Afganistan üzerinden tepişip bugün sırtlarını dönenler, bu manzaranın gerçek sorumluları, başka coğrafyalarda başka hesaplar peşinde bugün...

En ufak bir sorumluluk hissetmiyorlar, kapılarını sıkıca kapatmaktan başka bir çözüm yolu bilmiyorlar...

Türkiye göçmenlere insani yardım konusunda tüm dünyayı utandıracak bir performans sergiledi.

Öte yandan... Toplum bugüne kadar sağduyusunu büyük ölçüde korusa da 5 milyon sınırına dayanan göçmenlere karşı bir dip dalgasının varlığı sokakta esnafla çene çalınca bile anlaşılabilecek boyutta...

“Şimdi de Afganlar mı?” homurtuları haberlerle birlikte yükselmeye başladı. Aman diyelim!..

Toplumun sinir uçları, fay hatlarını idare edebilmek için “iyi” bir planı vardır umarım memleketi yönetenlerin...

Yoksa vaziyet fena, benden söylemesi...

Yazının devamı...

‘Sihirbazların rüyasıdır şiir’

Virgül sanırım şair olur,

Neden derseniz, hep havada biter şiirleri,

Sanki direğin tepesindeki elektrikçi

Düşerken havada durmuş biraz,

Şöyle bir çevresine bakınmış gibi”

ÜLKÜ Tamer’i kaybettiğimizi öğrenince, başka sevenleri gibi ben de bir fotoğrafını paylaştım sosyal medyada, “Virgül Şiir Yazıyor” adlı şiirinden yukarıdaki alıntıyı da ekleyerek...

Ülkü Tamer şairdi, gazeteciydi, çevirmendi, yayıncıydı, tiyatrodan sinemaya sanatın her dalına değmiş, birikimlerini cömertçe paylaşmıştı.

Gaziantep’ten yola çıkmış, gencecik yaşında dergilerdeki performansıyla adını duyurmuştu...

İkinci Yeni’nin en genç üyesi olarak da adı anılır, malum...

Turgut Uyar’dan 10, Cemal Süreya’dan 6 yaş küçüktür.

Mesela “İkinci Yeni’nin doğum yeri olan” Pazar Postası’nda henüz 20-21 yaşlarındayken Ece Ayhan, Sezai Karakoç, Edip Cansever, Cemal Süreya, İlhan Berk, Turgut Uyar, Orhan Duru’yla birlikte yayınlanır şiirleri, çevirileri.

NEREDE O POLEMİKLER?

1958’de Edip Cansever şiiri üzerinden girişilen “Materyalist şiir” tartışmasında Sezai Karakoç’la yaşadıkları polemiğin derinliği, naifliği ve argüman zenginliği bugün hayıflanarak andığımız, kaybettiğimiz bir tartışma kültürünü gösterir mesela...

Çok sevilen, bu dil yaşadıkça yaşayacak güzellikte şiirleri vardır “Ben Sana Teşekkür Ederim” gibi...

Şarkıya dönüşerek memleketin ortak hafızasına nakşolmuştur kelimeleri “Memik Oğlan”la, “Üşür Ölüm Bile”yle, “Güneş Topla Benim İçin”le...

Ülkü Tamer’i harika şiirlerinin ötesinde bir değer olarak görmek de mümkün.

Benim için, üç aşağı beş yukarı benim kuşağım ve daha pek çok kuşak için çok önemli bir hayat rehberidir, gizli büyük öğretmenlerimizdendir.

BORCUMUZ ÇOK BÜYÜK

Milliyet Çocuk dergisi sayesinde okuma alışkanlığı pekişmiş kuşaktanım. Aziz Nesin’den Haldun Taner’e pek çok yazarı o güzel dergi sayesinde tanıdıysak elbette Ülkü Tamer’edir borcumuz.

Çevirilerini okuyarak büyüdüğümüz isimlerdendi aynı zamanda Ülkü Tamer.

Anılarını topladığı “Yaşamak Hatırlamaktır”da yayıncılık dünyasında yaşadığı tuhaflıkları da tatlı bir üslupla aktarır.

Ah bu memleketin aydınına çektirdikleri...

Hatırlayan çıkar mı bilmem ama Fellini’nin “Amarcord”unu bile Ülkü Tamer sayesinde seyretmiştir memleket...

Anılarında çok güzel aktarır “Amarcord”u Türkiye’ye getirme hikâyesini. “Deli işi” olarak görülür, “Sanat filmi seni de patronu da (Ercüment Karacan) batırır” denir, belediyeden filmin “Oscar” ödülünü beyan etmesi bile istenir...

Bir yandan kafayı bilip bilmeden Fellini’ye takmış “sağcı gazete yazarının”, “Filmde Enternasyonel çalıyor bir sahnede, yetişin eyy antikomünistler!” hezeyanlarıyla uğraşır...

Neticede film gösterime girer, 19 hafta boyunca seyirci toplar...

Ülkü Tamer hep iyiliği, aydınlığı yazdı, yaydı...

Büyük borcumuzu ödemek mümkün değil ama şiirleri kadar saf ve iyi şekilde, hatta onun dizeleriyle uğurlayalım ustamızı...

Çok sevdiğim “Şiir İçin Cevaplar”dan minik bir alıntıyla mesela...

“Şiir cambazların dengesidir, 
hokkabazların seyircisi.
Sihirbazların rüyasıdır şiir.”

Güle güle Ülkü Tamer... 

Yazının devamı...

Tek kişilik dev ordu

İlk yarıda Galatasaray skoru geliştirebilecek fırsatlara daha yakın taraftı ama olmadı, perde 1-0 ile kapandı.

İlk yarıyı hızlı geçmekte bir sıkıntı yok, çünkü asıl hikâye ikinci 45 dakikada yaşandı...

Trabzonspor soyunma odasında ince ayarlarını yapmış vaziyette belirdi sahada. Galatasaray’ın zaaflarını sezmiş, golü ha buldu ha bulacak kıvama getirmeye başlamıştı.

Rıza Çalımbay 56’ıncı dakikada sarı kartı da bulunan Hubocan’ı çıkartırken, hücum hattına N’Doye ile takviye yapıyordu.

KARAKTERİN ÖNEMİ

Galatasaray cephesinde hücum planı tutukluk yapmışken, pas hataları-top kayıpları artarken, rakip gol için vitesi yükseltmişken sahneye Gomis çıktı.

Tek başına bir savaşa girişti, yoktan pozisyon var etti, rakibi Okay’dan topu söktü, ilerledi ve “A Kalite golcü aşırtması” ile golünü attı.

Bafetimbi Gomis’in attığı gol elbette çok şık ama pek çok açıdan ders de barındıran bir gol. Kâbusa dönüşme belirtileri hissedilen maçta farkı ikiye çıkarttı, takımını, sessizleşmiş tribünü ateşledi, rakibinin biriktirdiği tüm morali sıfırladı.

Ve bunu yılmayarak, yıkılmayarak, bezmeyerek, küsmeyerek, denemeyi ve istemeyi sürdürerek yaptı. Tek başına yaptı.

Dün Gomis’in gösterdiği karakter attığı golden de değerlidir sanırım...

Maçın kalan kısmında bir hikâye daha gizliymiş meğer...

Çok iyi bir maç çıkartan, formu giderek yükselen Muslera açısından talihsiz, Kucka için ve genel olarak futbolseverler için şahane bir golle bitti maç.

Galatasaray’ın güçlü bir rakibi genel hatlarıyla iyi oynayarak yenmesi önemliydi. Yarışa devam, koşuya devam...

Yazının devamı...

Kantini denetle rantçıyı unutma

Yeni eğitim-öğretim yılının başlayacağı 18 Eylül’den itibaren okul kantinlerinin artık daha yakından takip edileceği ilan ediliyordu.

2017’de kışla, yurt vb yerlerde yaşanan gıda zehirlenmelerinin ardından böyle bir tedbir alınması, Bakan İsmet Yılmaz imzasıyla yayınlanan genelge umut verici gelişmelerdi.

Ancak dün Birgün’de Mustafa Mert Bildircin imzasıyla yayınlanan haber “genelgenin” etkisini 6 ay sonra kaybettiğini işaret ediyordu.

Şikâyetlerin yoğunlaşması üzerine MEB Teftiş Kurulu Daire Başkanlığı tarafından inceleme yapılmış ve İl Milli Eğitim Müdürlüklerine yazı gönderilmiş: “Bütün resmi ve özel okulların kantinlerinde denetim yapılmalı...”

6 ayda bir yenilemenin netice sağlayacağını düşünmüşler herhalde, bilemedim neyin değiştiğini...

NE YİYOR BU ÇOCUKLAR?

Öğrenci servis araçlarındaki denetimsizlik sorunsalını aşamamışken, bir de Bu çocuklara ne satıyorsunuz, ne yediriyorsunuz kantinlerde? tartışmasına yer açılabilir mi gündemde...

Okul kantini denetim formu göreniniz olmuştur belki... Upuzun bir denetleme listesidir.

Gıda güvenliğinden personel hijyenine kadar pek çok önemli noktayı “Uygundur” veya “Uygun değildir” diye değerlendirebileceğiniz bu form, “normal şartlarda ve ideal laboratuvar ortamında” mükemmel kantini de tanımlar...

Tost makinesinin dezenfekte edilmesinden hangi gıdaların hangi şartlarda saklanması gerektiğine dair bir rehber niteliğindedir.

Ama dediğim gibi “normal şartlar ve ideal laboratuvar ortamı”ndan” bahsediliyor ve elbette gerçek hayattaki kantinlerin büyük bölümünde bu standartların yanından bile geçilmiyor.

5 KİŞİDEN BİRİ OBEZ

Son araştırmalar Türkiye’de 5 kişiden birinin obeziteden mustarip olduğunu gösteriyor. Hızlı bir yükseliş gösteriyor obezite.

“Önemli günler ve haftalardaki” demeçler, kâğıt üzerinde çok doğru duran ama çalışmayan bir denetim mekanizması ve genelgeler obezitenin önünde durabilecek derecede ciddi engel sayılmaz açıkçası...

Kötü beslenen, kötü beslenmesine göz yumulan nesiller yetişip duruyor işte...

Okul kantinlerinde satılması istenmeyen ürünler belli ama hem ucuz hem de işletmeciye yüksek kâr bırakan ürünler de “o tarz” işte....

Kantin işletmeciliği kârlı mı bilemiyorum ama ihalelerde silahlı saldırılar bile yaşandığına göre rant kapısına dönmüş birileri için...

Dün bu yazıyı yazmadan önce Milli Eğitim Bakanlığı’nın İstanbul’daki kantin ihalelerinin duyurularına baktım...

Kartal’da bir okulun kantin ihalesinde tahmini aylık kira 10 bin TL. Bir de 90 bin TL civarında demirbaş bedeli var ki, 90 bin TL masrafla herhalde iyi mutfaklı bir restoran açılır...

RANT VARSA YENİR

Sağlıksız yiyeceklerin kantinlerden ayıklanması ve sıkı denetlenmesi, ailelerin ve çocukların bilinçlendirilmesi elbette çok önemli...

Ama işin bir de “rant” kısmı var...

İhaleye fesat karıştıranı, adam kayıranı, iş karartanı, iş bitireni, aracısı, rüşvetçisi var; var oğlu var...

Tabii kaçınılmaz olarak o rantın yarattığı bir gerilim ve şiddet sarmalı da var...

Daha geçen sene Adana’da kantin işletmecisinin yanında çalışan yeğeni, “Kantin dururken dışarıdan dürüm söylediler” diye dört öğrenciyi bıçakla yaralamıştı; hatırlayınız...

Çocukların okulda ne yiyeceğini bile bu şekilde konuşuyoruz ya; sonumuz hayrolsun...

 

Yazının devamı...

Bir kaza yalanının izinde

İstanbul’da ağırlıklı olarak beyaz yakalıların” ve İTÜ öğrencilerinin kullandığı Ayazağa metro istasyonunda yürüyen merdiven çöktü.

Mehmet Ali Erik adlı vatandaşın yürüyen merdiven tarafından yutulduğu kazaya gerekli birimler müdahale etti, 1 saat süren çalışmanın ardından yaralı kurtarıldı.

Bazı haberlerde görgü tanıklarının herhangi bir uyarı görmediklerini, kaza sırasında da merdiveni onlarca kişinin kullandığını söyledi.

‘BEN UYARMIŞIM ABİCİM!’

Metronun çatı kuruluşu İstanbul Büyükşehir Belediyesi ise farklı bir olay anlattı. Belediyeden yapılan açıklamada kurumsal bir dil kullanılarak “Ben uyarımı yapmışım abicim, binmeseydi o da merdivene” manasına gelen şu ifadelere yer verildi:

“Maslak Ayazağa Metro İstasyonu’nda 17.30 sıralarında bakımı yapılan yürüyen merdivenin önündeki uyarı-koruma tehlike uyarı tabelasını dikkate alamayan bir vatandaş, yürüyen merdivene binmiştir. Bu sırada hizmet vermeyen ve bakımı yapılan merdivende tambur boşalması meydana gelmiş, basamaklar çökerek vatandaş merdiven altına düşmüştür...”

Bu açıklamayı okuyanlar haliyle “Belediyenin yalan söyleyecek hali yok. Vatandaş uyarıyı dikkate almamış, başına iş açmış, neyse yine ucuz atlatılmış” deyip geçti.

Ama dün yayınlanan güvenlik kamerası kayıtlarına bakınca kimin doğruyu söylediği karıştı;

Görüntülerde onlarca kişinin merdiveni kullandığını, bir anda hareketlenen merdivenin kocaman bir ağız gibi açıldığını, Mehmet Ali Erik’in de çabalamasına rağmen panellerin arasına düşüp kaybolduğunu net şekilde gördük.

Mehmet Ali Erik tek başına yanlış bir karar verip “Ne arızası ya, yürürüm ben buradan” dememiş belli ki...

Onun gibi sallanan, düşenlerden daha şanssızmış, “tuzaklanan” merdiven sadece onu tutmuş...

Olaydan az önce birilerinin koruma levhasını kaldırdığını görüyoruz ama bu kusuru ve ihmali tamamen ortadan kaldırmaz; aceleyle yapılmış ve doğru yansıtmayan açıklamayı aklamaya yetmez. 

 

KAZA VE GÖLGELİ GERÇEK

Kaza olur, hep oluyor...

İhmalkârlık, sorumsuzluk, işini layıkıyla yapmamak her alanda bolca rastlanan bir hadise, o da olur, oluyor...

İşin bakılması gereken tarafı İBB’nin doğruyu gölgelemek, gerçeği yamultmak için bu kadar aceleci davranması.

Kazanın sorumluluğunu “Ben yapmadım, sorumsuz vatandaş yaptı” diyerek üstünden atmak...

Yaşanan kazada gerçekten sorumluluğu bulunanları telaşla korumaya, “bu tatsız konuyu” hiç yaşanmamış gibi unutturmaya çalışmak...

Nedir amaç?

Niyedir bu telaş?

Dürüstçe çıkıp “Yaşanan kazayı soruşturuyoruz. İhmali, kusuru bulunanlar tespit edilecektir. Yaşanan kazada yaralanan vatandaşımız başta olmak üzere tüm İstanbullulardan özür dileriz” demenin, diyebilmenin nesi zor?

Neyse ki can kaybı yaşanmadan atlatılmış bir kazanın ardından şeffaflığı vatandaştan, “müşteriden” esirgemenin mantığı nedir?

İstanbul Metrosu’nun web sayfasında vizyon ve misyon duyurusu yapılırken “Değerlerimiz” başlığı altında 5 madde sıralanıyor: “Adanmışlık, dürüstlük, başarma tutkusu, değişim, cesaret...”

Neymiş “dürüstlük” belediyeye göre?

“İş hayatının temelinin dürüstlük üzerine kurulu olduğunu biliriz. İşlerimizi doğrular, ilişkilerimizi dürüstlük üzerine kurmanın bizlere huzur, işimize bereket getireceğine inanırız...”

YAZINCA ÇOK FİYAKALI DA

Yazınca güzel duruyor, fiyakalı geliyor ama ya hakikat?

Ya “yürümeyen merdivenin” yuttuğu vatandaş için yamultulan gerçek?

Dürüstlük mü şimdi bu?
Çıkıp gerçeği anlatmanın ötesinde neden kazazede vatandaşı suçladıklarını açıklarlarsa memnun oluruz... Neyi saklamışlar, niye bir yalanın ardına saklanma ihtiyacı duymuşlar bilirsek belki bir mana verebiliriz...

Yahu en azından biraz dürüstlük görmüş oluruz işte...

Bekleyelim mi bir özür?

Fazla mı safız?..

Content Video - Maslak'ta metrodaki yürüyen merdivenin çökme anı kamerada

Yazının devamı...

Göbeklitepe iç yakar ama şaşırtmaz

Dünyanın en eski ve en büyük tapınma merkezi olarak nitelendirilen Göbeklitepe için Tarihin sıfır noktası” değerlendirmesi yapılıyor.

2014’te kaybettiğimiz Prof. Klaus Schmidt’in başkanlığında yürütülen çalışmalarda ortaya çıkanların değerini ölçmek mümkün değil; o derece kıymetli...

İşte bu kadar önemli, üzerine titrenilen Göbeklitepe son olarak bir “beton dökme” vakası ile gündeme geldi.

Klaus Schmidt’in eşi Çiğdem Köksal Schmidt’in “Benden başka kimsenin canı yanmıyor mu?” diye isyan ederek paylaştığı fotoğraflarda iş makinelerini görmek mümkün.

Canımız yandı mı? Evet.

Şaşırdık mı? Ooof, of... Ne yazık ki hayır...

Biz ki...

Antalya Akseki’de Selçuklu dönemine ait sarnıçları düzleyip üstüne TOKİ dikmiş milletiz...

Biz ki...

450 yıllık Mimar Sinan imzalı Atik Valide Külliyesi’nin duvarına beton döküp yurt inşa etmeye kalkmış milletiz. Neyse ki arkadaşımız Ömer Erbil’in haberi sayesinde son dakikada kurtarıldı...

Biz ki...

İnegöl’deki güzeller güzeli İshakpaşa Külliyesi’nde tarihi caminin yanına hela” inşa etmeye kalkışmış milletiz...

Biz ki...

Antiphellos’tan Termessos’a antik tiyatrolara, Apollon Tapınağı’na langır lungur beton döküp, hela mermeri gibi mermer döşeyip güzelleştirdiğini düşünen bir milletiz...

Biz ki...

Bursa’daki 450 yıllık Sadrazam Sinan Paşa Külliyesi’nde “Tutmayın bizi restorasyon yapacağız” diyerek dalarken, “kamyon girebilsin diye” tarihi duvarı yıkıp kapı açmış milletiz...

Biz ki...

Isparta’da “yol genişletme çalışması” diye yola çıkıp, “birinci derece arkeolojik sit alanına” dalıp, 7 bin yıllık Araklı Höyüğü’nü yok edip üstüne asfalt dökmüş milletiz...

Biz ki...

İstanbul’daki Sadrazam İbrahim Paşa’nın 1478’de inşa ettirdiği o güzelim caminin cemaat mahfilini “Derli toplu olsun canım” diyerek “pimapen”, evet arkadaşlar pimapenle kaplamış milletiz...

Daha geçen hafta Üsküdar’daki Şeyh Mustafa Devati Türbesi’nde yürütülen restorasyon” çalışmaları sırasında tarihi mezar taşlarının “hilti” marifetiyle, beton kırıcı marifetiyle çatır çatır parçalandığını gördük...

Tarihi eserlere yönelik vandalizmin her türlüsünü görmüş, korkunç restorasyon girişimlerinin neticeleri karşısındaki manzaraya bakıp bakıp “Bırak dokunma, dağınık kalsın allasen” demekten tükendik bittik...

Listeyi o kadar ama o kadar uzatabilirim ki...

Yahu...

Çanakkale Şehitliği’nde, hani o törenlerde hamasi nutukların havada uçuştuğu, uğrayanın ömür boyu aklından, yüreğinden silemeyeceği o alanda beton döküp otopark yapmış milletiz biz, ötesi mi var?..

Göbeklitepe’deki “beton dökme” vakasına içimiz yanarak bakarız ama şaşırmayız...

İdmanlıyız biz bu izansızlığa, insafsızlığa, hoyratlığa, vandallığa...

Çok iyiyiz, aman böyle devam edelim!..

Yazının devamı...

Küçük, küçücük bir dev problem

Öğrencilerimizin temel akademik bilgi ve becerilere sahip olmalarının yanı sıra kendisine ve başkalarına değer veren, okulu ve öğrenciyi, bilgiye ulaşma yollarını önemseyen moral ve ahlaki değerlere, sanat ve insanlığa sahip çıkan birer birey olmaları için çalışıyoruz...”

Milli Eğitim Bakanlığı’nın web sayfasında yayınlanan metne göre Erzurum’un Şenkaya ilçesine bağlı Kömürlü Ortaokulu için hedef bu... Veya düştüğü yerden kalkmaya çalışan cümleden bunu anlıyoruz diyelim...

İyi, güzel, pek şahane...

Fakat “başkalarına değer verme” konusunda “biraz” sıkıntı var...

DHA muhabiri Murat Aydın arkadaşımızın dün yayınlanan “Okul bahçe duvarını yemek masası yaptılar” haberi “büyük gelişmelerle dolu gündemde küçük bir eğitim sistemi problemini” işaret ediyordu.

36 TABLDOT MESELESİ

Olaylar şöyle gelişiyor...

Allahuekber Dağları’nın yamacında, Erzurum merkezine yaklaşık 160 kilometre uzaklıktaki 350 nüfuslu Yanıkkaval’daki okul öğrenci sayısının 40’ın altına düşmesi nedeniyle kapatılıyor.

Açıkta kalan 36 öğrenciye Milli Eğitim yeni adres olarak YİBO’yu (yatılı ilköğretim bölge okulu) gösteriyor.

Ancak veliler “Yatılı okumasın çocuklar, 5 kilometre ötede Kömürlü’de okul var, oraya kaydedilsin” isteğini iletince kaymakamlık sağ olsun ulaşım meselesini hallediyor, çocuklar bu okula kaydediliyor.

Buraya kadar her şey iyi, hoş... Veya kâğıt üzerinde öyle duruyor...

Fakat Kömürlü’deki okulun yemek ihalesi önceden yapılmış, bitmiş...

“Eee, ne var bunda? 36 kişilik yemek daha ayarlanır” diyorsanız...

Ya dünyayı ziyaret etmek üzere şöyle bir uğramış uzaylısınız ya da memleket bürokrasisinden, karmaşık ve çapraşık ihale sisteminden haberiniz yok demektir...

Kestirmeden gidersek durum şu: Okuldaki 105 öğrenciden 36’sına yemekhanede yemek çıkmıyor.

Arkadaşları yemekhanede çıkan tabldota kaşık sallarken 36 öğrenci başının çaresine bakmak durumunda.

Nasıl bakılıyor başının çaresine peki? Ya evden hazırlanan “beslenme çantası” ile ya da bakkaldan alınan bisküviye talim ederek.

ÜŞÜTMEYİN BARİ ÇOCUKLAR

Yemekhaneye giremiyorlar, “Sınıf kokar” diye sınıfta da yiyemiyorlar.

Ya ne yapıyorlar? Haberin fotoğrafında da gördüğümüz üzere okulun bahçe duvarına masa muamelesi yapıp yemeklerini orada yiyorlar...

40 kişinin altına düştü diye okul kapatmayı akıl eden sistem, 36 çocuğun yemek meselesini çözemiyor...

Bir veli “Çocuk bunlar, nefis denen bir şey var. Öğle arasında diğer öğrenciler yemekhaneye giderken, bunlar dışarı çıkıp yanlarında götürdüklerini yiyor... Bu çocuklar yanlarında yemek götürmezlerse, 9 saat boyunca aç kalmak zorunda kalacaklar. Yaşanan bu durumdan ötürü bazı öğrencilerimiz okula gitmek istemiyor” diyor...

“Dev meseleleri” tartışmaya alışkın gündemimize aslan muhabir arkadaşımız Murat Aydın sayesinde kenardan köşeden sızmayı başaran bu küçücük haberin ardından problem hallolacaktır diye umuyorum.

Ama bu ve benzeri problemlerin bir hesapsızlık/kitapsızlık/sistemsizlik/plansızlık problemi olduğunu görmediğimiz sürece, o çocukların torunları da bahçe duvarına talim edecektir...

Baştan söylemiştim “küçücük bir problemden” bahsedeceğimi.

Aslında o kadar büyük, o kadar derin ki...

Neyse...

Üşütmeyin bari çocuklar diyelim, başka ne diyeceğiz...

Yazının devamı...

Kazanan yok peki kaybeden?

Her koşulda heyecanı, gerilimi cepte olan ezeli rekabette bu kez Galatasaray rakibini saf dışı bırakmak veya bulunduğu noktada bırakmak, Fenerbahçe ise rakibine çelme takarak yukarı tırmanmak için sahadaydı.

Puan tablosu üç ihtimalin ikisini Galatasaray için cazip hale getiriyordu; ancak Kadıköy’de şampiyonluk kupası kaldırmak gibi “tatlı hatıralar” olsa da bir de 19 sezondur elde edilemeyen deplasman galibiyeti meselesi vardı bir de.

Maç “kaybetme acısının kazanmanın keyfinin önüne geçtiği” ruh haliyle şekillenerek başladı.

İlk 45 dakikanın büyük bölümü neredeyse kaleciler hariç iki takım oyuncularının orta saha yuvarlağına sığacağı şekilde “aşşşırı kontrollü” geçti.

Gomis’in birbirinin kopyası iki pozisyondaki şutları ve Soldado’nun pozisyonu dışında gol bölgelerinde büyük bir heyecan yaşanmadan ilk yarı sona erdi.

RUS RULETİ GİBİ

İkinci yarı Galatasaray’ın üst üste yakaladığı pozisyonlarla başladı ve maçın hikayesi Rus ruletine doğru evrildi.

İlk yarıda iş çıkışı köprü trafiği gibi sıkışık olan orta sahalar ekspres yola dönüştü, iki tarafta golü kokladı ama kopartamadı.

Bazı pozisyonlarda doğru vuruşu yapamadı iki takım oyuncuları, bazı pozisyonlarda da kaleciler işlerini lâyıkıyla yaptı, neticede gol çıkmadı.

Maçın kazananı olmadı ama “Kim kaybetti?” sorusuna çoğunluğun cevabı herhalde Fenerbahçe olacaktır.

Hesapları değiştirmek, ikili averaj kartını cebine koymak, ezeli rakibine çelme takmak ve şampiyonluk iddiasını güçlendirmek için evinde yakaladığı şansı kullanamış oldu sarı lacivertliler.

MAÇIN ADAMI: MUSLERA-VOLKAN

DERBİ karşılaşmasında bir futbolcunun parladığını söylemek mümkün değil ama illa birileri seçilecekse “bu payeyi” iki takımın kalecileri arasında paylaştırmak hakça olur herhalde...

Yazının devamı...