GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

İbrahim Demir neden öldü?

Vekil listeleri ve fezaya doğru yükselişini sürdüren döviz kurlarıyla ilgili haberler arasında kendisine pek yer açamayan bu habere göre “50’den az işçi çalıştırılan işyerlerinde” iş güvenliği patronlara emanet ediliyordu.

Önceden 10dan az işçi” çalıştıran işyerlerine tanınan bu imkâna göre, artık 50 kişiye kadar istihdam sağlayan işletmelerde “işçi sağlığı ve güvenliği” ile ilgili “uzaktan” eğitim alan patron bile yeterli sayılacak.

Türkiye’deki işyerlerinin “yüzde 90’ı” filan demektir bu da...

Sistemi şöyle özetleyeyim: Saldım çayıra, Mevlam kayıra!

Türkiye işçi ölümlerinde, bir başka ifadeyle iş cinayetlerinde kendi rezil rekorunu geliştirip duran, bu konuda geçici veya kâğıt üzerinde çözümler üreten, nutuklarla durumu geçiştiren ve bildiğini okumaya devam eden bir memleket!

Nisan 2018’de iş cinayetine kurban gidenlerin sayısı 177 idi.

Yılbaşından nisan ayı sonuna kadar, yılın ilk dört ayında 575 işçi can verdi bu vurdumduymazlık ikliminde.

2015’te 1730...

2016’da 1970...

2017’de 2006 can...

Sorumluyu “işçinin dikkatsizliği” olarak göstermekten yüzü kızarmayan sistem akıtır oysa bunca kanı...

Ucuz işgücüne, işsizler ordusuna, yoksulluğa ve çaresizliğe dayanarak pervasızlaşan sistem...

“İstihdam maliyetini yükseltici faktör” olarak görülen işçi sağlığı ve iş güvenliği konusundaki düzenlemeleri patron için “düzelttikçe düzelten” sistem...

Hak arama yollarına taş koyan, “emek rekabetinden” rant sağan sistem...

Dün Adana’da bir fabrikanın çatı işlerini yapmak için kurulan iskelede iki işçinin hayatını kaybettiği, bir işçinin yaralandığı haberi “İki eve ateş düştü” başlığıyla geçiyordu ajanslar...

Çalıştıkları iskele üstlerinden geçen yüksek gerilim hattına değince feci şekilde can vermişti 34 yaşındaki İbrahim Demir ve 36 yaşındaki İbrahim Biçer...

Son evladı 15 gün önce dünyaya gelen 4 çocuk babası İbrahim Demir’in eşi Durdu Demir’in içeri alınmadığı fabrikanın kapısında ağıtlar yaktığını okuduk haberde:

“İbrahim beni neden bırakıp gittin? Neden tehlikeli işlerde onu çalıştırdınız?..”

Cevabı bu yazıda bir yerlerde Durdu Demir...

Cevabı işçi canını hiçe sayan, üstüne işçiyi suçlamaktan utanmayan bu sistemin gözbebeklerinde...

“Baksak göreceğiz, görsek hesap soracağız” demek isterdim...

Başımız sağ olsun...

Yazının devamı...

Yalan çiş gibidir; salın, tutmayın

Haberi belki görmüşsünüzdür. Washington Post gazetesi, Donald Trump’ın başkanlık koltuğuna oturduğu günden bu yana söylediği yalanları sayıyor.

İlk 466 gününde söylediği yalan sayısı 3001’e ulaşmış bu yalanmatik”e göre.

3 bin yalanı 466 güne böldüğümüzde ortaya 6.4 gibi bir rakam çıkıyor ki, CNN yorumcusu Chris Cillizza bu rakamın “normal bir insanın” günlük çiş yapma seansına (6-7 kez) denk düştüğünü açıklayarak konuyu bir şekilde netleştirmiş oldu!

Her gün 6-7 yalan söylemiyor elbette Trump.

Bazı günler konuşmuyor veya konuşsa da yalan söylemesi gereken konulara girmiyor.

Farkı kapattığı ve ortalamayı toparladığı günler de oluyor.

Mesela 25 Temmuz 2017’de Ohio’daki mitinginde tam 53 kez yalan söyleyerek, yanıltıcı konuşarak rekor kırmıştı.

Aslında hangi konularda yalan söylediğine baktığınızda “Canım benim, bunlar mı yalanmış? Kıyamam sümbül saçına” diyesi geliyor insanın.

“Borsa rekor kırıyor” demiş, kırmamış...

“3 milyon kişiye istihdam yarattım” demiş, 2.5 milyon kişiymiş aslında vesaire...

Naif şey n’olacak...

ABD Savunma Bakanı Robert McNamara’nın talebi üzerine İkinci Dünya Savaşı ile Mayıs 1968 arasında ABD’nin Hindiçin’de oynadığı rol üzerine dev bir rapor hazırlandı.

Namara’nın 1967’de istediği ve 1.5 yılda tamamlanan 47 ciltlik rapor “ABD’nin Vietnam Politikasına Karar verme Sürecinin Tarihçesi” veya kısa adıyla Pentagon Belgeleri olarak bilinir.

The New York Times’ın sızdırarak yayınladığı raporlar, Vietnam Savaşı’nı sürdürmek için kamuoyuna, dünyaya söylenen yalanların büyüklüğünü ortaya koyuyordu.

Hannah Arendt’in bu vakadan yola çıkarak yazdığı “Siyasette Yalan” adlı çalışması yakın zamanda ülkemizde de yayınlandı*.

Arendt, “(Siyasi) Yalanlar çoğu zaman gerçeklikten çok daha makul, akla çok daha yatkındır. Çünkü yalancı, izleyenin (kamuoyunun) ne duymak istediğini ya da nasıl bir beklenti içinde olduğunu önceden bilmenin sağladığı büyük avantaja sahiptir” diye yazar.

Ülkesinin hayrı için değil, kendi imajı için, güç alanını korumak/genişletmek/sürdürebilmek için yalan söylemek çocuk oyuncağıdır siyaset erbabı için...

Aday listeleri kesinleşti, yarış başladı seçim için...

Benden naçizane bir tavsiye muhteremlere: Yalandan korkmayın!

Millet gerçeklerden daha çok korkar, bunu unutmayın ciciler...

Trump standartlarına göre günde 6-7 yalan iyi gibi duruyor.

Kendinizi tutup gerçeklerin baskısıyla sıkışacağınıza “Pinokyo başkan, bizim parti şampiyon” diyerek koyverin gitsin.

Alışığız nasıl olsa, siz kendinizi kurtarın...

 

(*) “Siyasette Yalan” Hannah Arendt, Türkçesi: İmge Oranlı-Berfu Şeker, Sel Yayıncılık, Mart 2018.

Yazının devamı...

Hak ettin Cimbom sevin gönlünce

Lig tarihinin bir sezonda en fazla gol üreten yabancı futbolcusu olarak bir rekorla “aslan krallığını” taçlandıran Gomis attıkça attığı için şampiyon oldu. Rüzgârın oğlu filan da değil bizzat rüzgâr olan Rodrigıes attığı ve attırdığı için şampiyon oldu.

Maicon’dan Mariano’ya defans hattından da gol üreten aslanlar çıktığı için şampiyon oldu. Sinan Gümüş’ün, Fernandao’nun, Feghouli’nin  mucize golleri tam zamanında geldiği için şampiyon oldu.

Harikulade Nagatomo tam zamanında yetiştiği için, Linnes görevini hep hakkıyla yerine getirdiği için, Donk yeniden doğduğu için şampiyon oldu. Taffarel’in gelişiyle kalesinde yine devleşen biricik Muslera tuttukça tuttuğu için şampiyon oldu.

GÖRKEMLİ FUTBOL

Fatih Terim hem taktik dehası hem de lider özelliğiyle takımı ve camiayı mükemmel şekilde yönettiği için şampiyon oldu. Dışarıda teklese de evinde olağanüstü bir performans sergilediği için, ligin ikinci yarısında direkt rakibi takımları görkemli bir futbolla yendiği için şampiyon oldu. Büyük taraftarı bir an olsun inancını yitirmediği için, tribünleri tıka basa doldurduğu için, tökezlediğinde yardıma koşmaktan hiç bıkmadığı için şampiyon oldu.

“Ruhunu sahaya koyduğu için” şampiyon oldu.

Mayıs aylarında sevinmeye aşina olduğu için şampiyon oldu. Genlerinde şampiyonluk ve kupalarla dolu büyük bir tarih olduğu için şampiyon oldu. Sonuna kadar hak ettiği, ligin en iyi, en heyecan verici futbolunu oynadığı için şampiyon oldu Aslan G.Saray. Sevin G.Saraylı, kutlu olsun 21’inci şampiyonluğun. Hak ettin, sevin gönlünce Büyük Galatasaray!

Yazının devamı...

Çabuk çabuk konuş ey muhalefet!

2017’nin şubat ayında devreye sokulan 687 sayılı KHK (Kanun Hükmünde Kararname) ile Yüksek Seçim Kurulu’nun özel televizyon kanallarına uyguladığı yaptırımların önü kapatıldı.

Özellikle seçim dönemlerinde YSK’nın tarafsız davranmadığı ve eşitlik ilkesini gözetmediği” gerekçesiyle özel kanallara uyguladığı cezalar tarihe karıştı.

Bu konuda özellikle muhalefeti yok sayan iktidara yakın kanallar rahatladı.

“Ben özel bir yayın kuruluşuyum. İstediğim siyasi görüşü ve onun temsilcisini desteklerim. İstemediğime, onaylamadığıma söz hakkı tanımam” görüşünü liseler arası münazara yarışmalarında savunabilir, hatta bu argümanı haklı çıkaracak bir performans sergileyerek kazanan taraf da olabilirsiniz.

Gazetecilik mesleğinin ilkelerini, vicdani sorumluluklarını askıya almanın vebali umurunuzda olmayabilir.

Bütün izleyicilerinin, takipçilerinin homojen yapıda, aynı siyasi görüş etrafında toplanmış bir kitle olduğunu varsaymanın bedeli izlenmemek olabilir; onu da dert etmeyebilirsiniz...

Ancak eğer bir kamu kuruluşuysanız...

Kamudan toplanan vergilerle, kamuya hizmet için kurulmuşsanız...

Toplumun her kesimine, her siyasi görüşten bireye eşit mesafede durmak gibi mühim, ciddi bir sorumluluğunuz, göreviniz vardır.

Veya en azından böyle olmalıdır.

Var olan duruma bakarak “Ne anlatıyorsun yahu sen?” diyecek olanlarınız itirazlarında haklı olacaktır ama bu “olması gerekeni” değiştirmez.

Nedir bugünkü vaziyet?

Cumhuriyet’ten Sinan Tartanoğlu’nun RTÜK tarafından yürütülen bir çalışmaya dayandırdığı haberi bize bir fikir verebilir.

Bahçeli’nin 17 Nisan’daki “Ne gerek var Kasım 2019’a kadar beklemeye” çağrısıyla tetiklenen seçim sürecinde 6 Mayıs’a kadar geçen süreçte TRT’nin performansı şöyle:

TRT, AKP-MHP ittifakına 37 saat 40 dakika 2 saniye, muhalefet partilerine ve bu partilerin cumhurbaşkanı adaylarına ise toplamda 3 saat 13 dakika 58 saniye yer verdi...

Bu 3 saat 13 dakika 58 saniye içinde HDP ve Saadet Partisi’ne “0 saniye”, yani hiç süre ayrılmadığını da belirteyim...

Bu durumda TRT’ye bir daha “Yahu tamam anladık, hesabı sadece Başbakan sorabilir sana” diye seslenmenin nafile olduğu ortada.

Ben de zaten TRT’ye değil, muhalefete sesleneceğim...

Kardeşim ne söyleyecekseniz çabuk çabuk söyleyin, o 3 saatten pay alamayan da var!

Yazının devamı...

Kusursuz fırtına

Takımlar daha sahaya yerleşmeyi sürdürürken araya girip kaptığı topla  sağ kulvardan rakip ceza alanına yöneldiğinde henüz 38’inci saniyedeydik.

Yaptığı servisi gole çevirmek Belhanda’ya nasip oldu.

12’nci dakikada bir kez daha rakip defans hattının üstüne yürüdü Rodrigues ve bu kez de Gomis’e golü attırdı.

Son haftalarda istediği skorları elde edemese de ligin derli toplu takımlarından biri olan Evkur Yeni Malatya, iki seri darbe karşısında haliyle bildiğini de unuttu.

İlk yarı Galatasaray’ın istediği şekilde, istediği tempoda böylece akıp geçti.

İkinci 45 dakika ilk yarının tam tersi şekilde başladı.

Yüklenen, Galatasaray’ı zorlamaya ve erken bir golle umutlanmaya çalışan taraf rakip takımdı.

KURALLARI BELİRLEDİ

- Ancak Yeni Malatya’nın bu baskısından net bir pozisyon çıkmadı ve  Galatasaray 60’ıncı dakikadan sonra yine ipleri eline alan ve oyunun kurallarını belirleyen tarafa dönüştü.

Maçın kalan kısmında oyuncu değişiklik haklarını tüketmiş rakibin bir sakatlık pozisyonu neticesinde 10 kişi kalması sarı kırmızılıları tamamen rahatlattı. Ancak eksik rakibe karşı oynamanın getirdiği bu rahatlığı oyununa yansıtamadı, daha doğrusu skoru geliştirmeyi başaramadı.

Uzun ve zorlu sezonda oyuncular, teknik kadro, elbette tribünler, özetle tüm camia canını dişine takarak büyük bir mücadele verdi.

Fatih Terim ve ekibi takımı fiziksel olarak ama daha da önemlisi ruhsal olarak mükemmel şekilde hazırlamayı, yönetmeyi başardı.

Sezonun Ali Sami Yen’deki son karşılaşmasını da bir zaferle taçlandırdı.

Futbolcular Türk Telekom Stadı’nın çimlerine gelecek sefer ayak bastıklarında ellerinde bir kupa olup olmayacağını öğrenmek için biraz daha beklemek gerekecek.

Heyecan, heyecan, heyecan.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES

İLK 12 dakikada galibiyeti aldı, paketledi ve hediye etti. Mükemmel başlangıcı onu maçın kahraanı yapma-
ya yeter de
artar.

 

Yazının devamı...

Aman koltukları iyi ısıtın, kıyamayız

Eğin’den çıkma Ermeni bir ailenin ferdi olan Abraham Paşa, Hıdiv İsmail Paşa’nın kapı kâhyalığını yaparken Abdülaziz devrinde yükselmiş, 1876’da Meşrutiyet ilan edildiğinde II. Abdülhamid tarafından âyan üyeliğine atanmış, 1900’de de Şûra-yı Devlet üyeliğine getirilmiş...

Malı mülkü çokmuş. Boğaz’ın Karadeniz’e uzanan kıyılarının büyük bölümü ona aitmiş.

Tarihçilerin de ağzı torba değil, büzülmüyor... Derler ki yakutlu, elmaslı tavla takımıyla epeyce mal edinmiş.

ÇİFTLİĞE KARŞI BEŞ KOYUN

Padişahla tavlaya otururken “Haşmetmeab, bir çiftliğe karşı beş koyun, tamam mı?” diye gevreye gevreye epeyce arazi yapmış.

Neyse, 100 sene önce ölmüş Abraham Paşa’nın malı bizim çenemizi yormasın...

Beykoz’daki Abraham Paşa Çiftliği’nin (korusunun) arazisi çok dedikodu malzemesi olmuş, epeyce el değiştirmiş ve nihayetinde 1974’te ‘Boğaziçi doğal ve tarihi sit alanı’ ilan edilmiş.

Arkadaşımız Bülent Sarıoğlu, Beykoz-Paşabahçe-Riva arasında yaklaşık 28 hektarlık bir alana yayılan korunun “gerekli düzenlemeler yapılarak” TBMM üyelerine sosyal tesis olarak hazırlandığını yazmıştı...

YUMRULU ÇİÇEK MERKEZİ

Tarım Bakanlığı ‘Biyoçeşitlilik, geofit (yumrulu çiçekler) merkezi’ gibi bir plan yapıyordu ama milletvekillerinin tatil ve konaklama merkezi olması daha önemli, daha öncelikliydi!..

Abraham Paşa’nın güce yaltaklanarak avantajlar sağlayan bir karakter(siz) olması 100 yıl öncenin meselesidir, vekiller güle oynaya konaklasın, eğlensin, dinlensin...

“İtibardan tasarruf olmaz” derler ya; o hesap işte...

Bakın son olarak dün Birgün’de Nurcan Akdemir imzasıyla yayınlanan haber de itibarın ne kadar ucuz olduğunu gösteriyordu...

TBMM, 2019-2020 yıllarında kullanılacak araçların “bir kısmı için”, 64 araç için ihale açmış.

Sürücüsüz olarak kiralanacak bu araçlar 24 Haziran’da oluşacak yeni Meclis’in başkanlık divanı üyeleri, parti grup başkanvekillikleri, komisyon başkanları ve uluslararası komisyon başkanlarının makam hizmetlerinde kullanılacak.

Peki bize ne kadara patlayacak bu iş?

BARİ İYİSİNİ KİRALASINLAR

2016’da 3 milyon 643 bin TL, 2017’de de yaklaşık 4.5 milyon TL ödemişiz.

“Madem ödüyoruz, bari iyi bir şey kiralasınlar” derseniz içiniz rahat olsun, o konuda her türlü detay düşünülmüş.

“Renkli ekranlı Türkçe dil seçenekli yol bilgisayarı” olacak...

“Ön ve arka park sensörü, sürücü yorgunluğu tespit sistemi, işitsel ve görsel uyarı ikazı, radyo, CD-MP3 çalar, araç içi orijinal halı ve kauçuk taban paspasları” olacak...

“Dört bölgeli tam otomatik klima, deri döşeme, orta konsolda en az 6.5 inç ve üstü ekran” olacak...

Ve tabii “ısıtmalı ön ve arka koltuklar” olacak...

Hah burası çok önemli...

Aman koltuklar ısıtmalı olsun, üşümesinler, kıyamayız biz sonra! Hayırlı yolculuklar...

Yazının devamı...

Herkes önündeki umuttan yesin

Sağlam, geçen hafta boyunca görüştüğü ve aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu bankacıların morallerinin bozuk olduğunu belirtiyor ve bunun nedenlerini özetle şöyle sıralıyordu:

“Politik riskler ve belirsizlikler... Seçim öncesinde bütçe açığını arttırıcı kararlar alınması... Gemlenemeyen enflasyon... ABD’deki dava... S-400 füzelerinin tetikleyebileceği ambargo ihtimali... Kur baskısı... Dış kaynak/yatırım sıkıntısı... Bu ve benzeri sorunlarla uğraşacak kamu yöneticileri ve finans kadrolarının yeterlilik düzeyiyle ilgili kuşkular...”

Döviz kurlarının vaziyeti ortada... Dün Merkez Bankası bankalara 2.2 milyar dolar pompaladı, piyasadan TL çekti; dolar neredeyse yerinden bile kıpırdamadı, olanı biteni gevrek gevrek seyretti...

EYY DOLAR!
Sabah saatlerinde 1 ABD Doları 4.27’yi görmüştü, müdahale sonrası anca 4.25’e geriledi. En “Pollyanna” analizciler bile yıl sonunda “4.50’den aşağı olmaz bu dolarillo arkadaş” diyor...

Benim basitçe anlatmaya çalıştığım, rakamlara boğulmamaya, sizleri de boğmamaya çalıştığım bu durumun memleket genelinde yarattığı etkiyi biraz olsun görebilmek için “farklı bir yere” (ne kadar farklıysa artık!), yoksulların durumuna bakalım...

Dün Birgün gazetesinde iki bilim insanının, Dr. Ergün Demir ve Dr. Güray Kılıç’ın Sosyal Güvenlik Kurumu (SGK) verilerine dayandırdıkları makale rehberimiz olsun:

“Bazı illerimizdeki yoksul yurttaşların sayısı, o illerin toplam nüfusunun yüzde 30-40’ını, seçmen sayısının ise yüzde 60-70’ni geçmiş vaziyette.

...SGK verilerine göre 2017 yılında herhangi bir kapsamda sosyal güvencesi olmayan, çalışmayan, SGK’dan gelir ve aylık almayan, 18 yaşını doldurmuş ve öğrenci olmayan ve aylık geliri asgari ücretin üçte birinden (2017 yılı için 592.50 TL) az olan 8 milyon yurttaş tespit edildi.

...6.4 milyon yurttaş ise aylık gelirinin asgari ücretin 1/3’ünden fazla olması nedeniyle Genel Sağlık Sigortası (GSS) primi ödemesi gerektiği halde prim borcunu ödeyemedi...”

EYY YOKSULLUK!
“Yoksulluk” diyoruz ama “açlık” demek daha doğru olabilir...

Türkiye İşçi Sendikaları Konfederasyonu (TÜRK-İŞ) her ay araştırma sonuçlarını yayınlar. Nisan 2018 araştırmasına göre 4 kişilik bir ailenin açlık sınırı 1680 TL, yoksulluk sınırı 5473 TL...

2018 için net asgari ücret 1603 TL. 2017 sonunda “bir kişinin yaşama maliyeti” 1.989 TL idi; bu maliyet mart ayı sonunda 2 bin 55 TL’ye ulaşmıştı...

Ama “çok da şey etmeyin”...

Önümüz seçim, bol bol vaat var, paket var; onlardan yeriz hep beraber; karnımız doyar, umudumuz artar...

Afiyet olsun canlarım benim...

Yazının devamı...

Nefes nefese...

Ligin ikinci perdesinde birinci dereceden rakiplerini kendi sahasında hem de çok üstün oynayarak geçen ancak deplasmanlarda elini ayağını nereye koyacağını bilemeyen bir ekibe dönüşen sarı kırmızılıların işi kâğıt üzerinde görünenden daha zordu.

Deplasman fobisini belirttik zaten. Üstüne rakibin sıralamadaki pozisyonundan dolayı yaşadığı tedirginliği ekleyin. Bir de tabii Akhisar’a kupadan elenmiş olmanın psikolojik etkisini...

Haliyle fiziksel mücadele kadar zihinsel bir yükü de kaldırmak gerekiyordu istediğini alabilmek için...

Fatih Terim’in hafta içinde sosyal medyadan yaptığı “konsantrasyon” uyarısının “takım üzerindeki” etkisini ölçmek için ilk 18 dakikayı ölçü alırsak “mesaj yerine ulaşmış” diyebilirdik.

Rodrigues, önce Linnes-Feghouli hattından gelen topla, daha sonra ekmeğini kendi oynadığı taraftan çıkartarak skoru 3 dakika içinde 0-2’ye getirdi.

Sonra ilk yarıda durumu nispeten idare etse de ikinci yarıda hızla kaosa yenik düşen bir Galatasaray seyrettik.

YOK ARTIK GOMIS!
Beşiktaş gibi çok sağlam bir rakip karşısında öndeyken bile adeta topu ısıran, daha fazlasını isteyen Galatasaray’ın Akhisar karşısında koca bir devreyi sahasına kapanarak, hem de bunu beceriksizce yaparak oynamaya çalışmasını akılla, mantıkla, futbol klişeleriyle açıklamak mümkün değil.

Daha önce bahsi geçen zihinsel mücadelede sınıfta kalmaya başlayan, kalesini korumakta güçlük çeken Galatasaray giderek artan stres karşısında, “panik atak” yerine, “panik savunma” pozisyonuna geçti...

Maçın sonu ufukta belirmişken, üstüne kontrolsüzce gelen rakibi eksik yakalamaya başlamışken kazanılan penaltının Gomis tarafından değerlendirilememesi en uçuk gerilim filmi senaryoları için bile “Yok artık!” dedirtecek bir hadiseydi!

Bu kadar rahat başlayan bir maçın bu kadar büyük stresle bitmesi üzerine başka zamanlarda çok konuşulabilir ancak şartlar belli, hedef belli, yol kısa...

Nefes nefese koşmaya devam.

MAÇIN ADAMI: RODRIGUES-MUSLERA
İKİ gol atan Garry Rodrigues maçın adamı gecenin kahramanıdır elbette ama Fernando Muslera’yı ne yapacağız?

Yazının devamı...