GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Ne vereyim abime? Beton buğulama?

1980’li yılların ortalarında henüz çok gençken takıldığımız; derenin, ormanın, kilometrelerce uzanan kumsalın ve elbette pırıl pırıl bir denizin tadını çıkarttığımız müthiş bir güzellik.

Yıllardır yolum düşmedi fakat hatıralar galerisinde müstesna yerini korur, ilk karşılaşmada “Hippi mi bunlar, nedir böyle uzun saçlı filan” diye süzseler de evlerini konaklamamız için açan köy insanlarının sıcaklığı hâlâ içimi ısıtır.

Sakin bir balıkçı köyü olan güzeller güzeli Kıyıköy ve “geniş çevresi” son yıllarda eşsiz ekolojik yapısını, florasını, faunasını tehdit eden haberlerle gündeme gelir oldu.

Mavi Akım gibi büyük projelerin ve taş ocakları gibi daha pek çok “Sus, yüksek memleket menfaati var” diye tartışma yolunun kapatıldığı “küçük” projenin “ayağının altında” kalmış vaziyette bizim cennet parçası...

Arkadaşımız Aysel Alp’in dün hazırladığı haberin başlığı “Balıkların üreme alanına kum ocağı” idi...

Bir firma 5 yıllığına Kıyıköy açıklarındaki ve çevresindeki “deniz kumuna” talip olmuş...

Günde 24 saat çalışma esasıyla yılda 300 bin ton kum çekilecekmiş...

Denizde kum, bizde cennet parçası” diyerek çıkarılan kumlarla döşenecek yollardan çekip gitmemiz, o kumlarla dikilecek yeni binalara “Aaa! Ne kadar da güzel beton bloklar” dememiz, doldurduğu alanlara “Vay kardeşim, o ne güzel dolgudur öyle” diye hayranlık duymamız bekleniyor...

Aysel Alp’in haberine göre bu bölge “kefal, kalkan, lüfer, tekir, dil, palamut, levrek, mezgit, hamsi, uskumru, vatoz, eşkina, sardalya, iskorpit, trakonya, denizatı” gibi deniz canlılarının ürediği, avlandığı bir bölge.

Haberin kaynağı olan raporda bu deniz canlılarının ulusal ve uluslararası sözleşmelere göre koruma altında olduğu, faaliyet sonucunda oluşacak habitat kaybının balık türleri, yumurtlama alanı ve balıkçılığa olumsuz etkisi olacağı vesaire vurgulandıktan sonra “Ama Karadeniz için biyolojik etkisi sadece küçük bir alanda olacaktır” notu da eklenmiş.

Yani?

Yanisi şu sevgili okur, balıkların üremek için güvendiği sulara teknoloji yağacaktır...

Uygulanacak sistemin çevreye etkisinin kısıtlı olacağı açıklanacaktır, kum çekilecektir, sonra daha fazla beton ve asfalt olarak bize geri dönecektir.

Bir gün balıkçıya oturduğunuzda garson size şöyle diyecektir: “Ne vereyim abime? Beton buğulama? Asfalt ızgara? Dolgu tava? Ne vereyim, ne vereyim?

Afiyet olsun, böyle devam...

Yazının devamı...

Vicdan bağlasan durmaz Adalar’da

Bu kaçıncı eylem bilmiyorum ama bir yaz mevsimi daha konuyla ilgili en ufak bir ilerleme kaydedilemeden geçti.

Yine atlar çatlayarak, işkenceden tükenerek öldü; fiziksel şiddet sistematik şekilde yürüdü ve rant çarkı tıkır tıkır döndü.

Bundan 6 yıl önce Sabah gazetesi adına Büyükada’ya giden Neslihan Tunç,Fayton sefasının perde arkasındaki dram” başlıklı haberinde korkunç detaylara yer veriyordu:

Seyis tarafından yumrukla, sopayla dövülen, dili kesilen, bıçaklanan atlar...

Atlara zulmün dışında ada sakinlerine saldıran, hatta işi ölümle tehdit etmeye kadar ileri götüren faytoncular...

4 kişilik faytonlara 5-6 kişi alanlar, tarifenin üstünde para isteyenler...

O haberin üstünden çok zaman geçti ama ne derece ilerleme kaydedildi acaba?

Daha geçen hafta yol kenarında kemikleri sayılacak derecede zayıflamış vaziyette can çekişen atın haberini gördüğümüze göre...

Eylemler azalmadığına hatta çoğaldığına göre...

Herhalde bir arpa boyu yol alınamamış...

Bu arada Recep Tayyip Erdoğan’ın 17 Haziran 2018’deki İstanbul mitinginde “Biliyorsunuz Adalar’da faytonlarda kullanılan atlarla ilgili vicdanı yaralayan görüntülere şahit oluyoruz. Bu konuda gerekli kararı aldık. Atları faytonların boyunduruğundan kurtarıp özgürlüklerine kavuşturmak için bir çalışma yapıyoruz. Biz hayvanlar için vakıf kurmuş, kuş evleri yapmış, peygamberi kedisi ölen bir çocuğa başsağlığına gitmiş bir medeniyetin çocuklarıyız” demiş olduğunu da hatırda tutmak gerek.

Artık nasıl bir sistem kurulmuşsa koca yaz boyunca zerrece değişiklik olmadı. Bunca eyleme, hatta devletin en üst katlarından gelen desteğe rağmen.

Adalar’da büyük bölümü Büyükada’da çalışan 270’den fazla fayton için 1000’den fazla at çalıştırılıyor.

Çoğunun bakımları yapılmıyor, yeterli beslenmiyor; “vicdan bağlansa durulmayacak” ahırlarda süründürülüyor.

Para hırsıyla, kâr hırsıyla, dayakla, saatlerce aralıksız yokuşlarda, asfalt yollarda tükenene kadar çalıştırılıyor.

Çoğu hastalıktan veya zulme dayanamayıp çatlayarak, korkunç şekilde ölüyor.

Ada civarında deniz altında at cesetleri görülüyor, ölenleri denize atıp “kurtuluyorlar” çoğu zaman...

Oysa elektrikli fayton gibi hem daha ekonomik hem daha çevre dostu hem de vicdanları yaralamayacak pratik bir öneri masadayken yaşanıyor bunlar...

Bu kadar ayıp yeter artık; kim girecekse devreye girsin ve bitsin bu zulüm.

Yazının devamı...

Yaptım oldu yapmadım oldu

Durumu özetlemem gerekirse “Ne olacağı, nasıl olacağı hakkında zaten bilgilendirilmeyen İstanbul halkı yine ne olduğunu, nasıl olacağını bilmediği proje” ile bir kez daha “bilgilendirilmemiş” oldu.

Tam bir “Yaptım oldu... Yapmadım oldu...” vaziyeti.
Tam bir “Törkiş yönetim tarzı” belirsizliği...
Tam bir vurdumduymazlık abidesi...
Neydi “Martı Projesi” hatırlamak isteyen çıkar mı?
İstanbul’un “ex-Belediye Başkanı” Kadir Topbaş bir sabah ustalık eseri olarak nitelendireceği Martı Projesi ile çıkıvermişti karşımıza.
“İstanbullulara sormadan bir bankın yerini bile değiştirmeyeceğim” diyen Kadir Topbaş gitmiş yerine “Ne olursa olsun konduracağız o martıyı, dökeceğiz o betonu” diyen Kadir Topbaş gelmişti.

Kabataş-Üsküdar arasında denizin altından yaya yolu gibi gerekliliği izaha muhtaç fantastik öğeler de barındıran proje sivil toplum örgütlerinin itirazlarına kulak asılmadan oldubittiye getirilerek başlamıştı.

83 bin metrekareye yayılacağı öngörülen, Fındıklı Molla Çelebi Camisi’nden Bezm-i Âlem Valide Sultan
Camisi’ne kadar uzanacak proje için tabii ki deniz doldurulacaktı.

Nitekim kazıklar çakıldı, deniz dolduruldu.

Kabataş İskelesi çalışmalar tamamlanana kadar seferlere kapatılacaktı.

Nitekim iskele kapatıldı. Ancak ne hikmetse gürültücü, denetlenemeyen, hatta şikâyet bile edilemeyen, saygısız, görgüsüz gezi tekneleri bu durumdan hiç etkilenmedi hatta yeni vaziyeti fırsata çevirdi; neyse...

Paldır küldür başlanan çalışma geçtiğimiz aylarda yavaşladı, yavaşladı hatta gözle görülür derecede durdu.

Sanırım “Proje iptal” söylentisi de bu yavaşlama/durma üzerine yayıldı...

Peki belediye yalanlarken ne söyledi?

Tam olarak, hiçbir şey açıklamadan açıklama yapma sanatına taze bir örnek olarak, kelimesi kelimesine şunu söyledi:

“Kabataş Meydan Düzenlemesi ve Transfer Merkezi (Martı) projesinde iptal söz konusu değildir. Proje karayolu trafik akışını yer altına almaksızın yeniden düzenlenecektir. Kabataş Meydan Düzenlemesi ve Transfer Merkezi en kısa sürede tamamlanarak İstanbulluların hizmetine sunulacaktır...”

Anladığımız, trafiği yer altına almak işinden vazgeçilmiş.

Niye? Gereksiz miydi? Veya çok mu gerekliydi işe başlanırken? Cevap yok.

Masrafı mı göz korkuttu? Bütçesi öngörülememiş miydi? Cevap yok.

Yeraltı çarşısı gibi demodeden de demode bir fikir vardı mesela. Ne oldu o iş? Bilmiyoruz, bilemiyoruz...

Şehir içinde trafiği rahatlatmaktan çok trafik oluşturacağı neredeyse garanti olan 10 bin araçlık otopark vardı. Onun da akıbetini bilmiyoruz sayın İstanbullu?..

Maliyetini bilmiyorduk, yine bilmiyoruz.

Niye yapıldığını bilmiyorduk, niye bazı bölümlerinin yapılmayacağını da bilmiyoruz.

Ne zaman biteceğini kesin olarak bilmiyorduk, yine tam olarak bilmiyoruz.

O dev beton gölüne ne gibi “tesisler” kondurulacak, vatandaşın denizle bağı olup olmayacak mı bilmiyorduk, yine bilmiyoruz.

Yeşil mi olacak? Beton arasına serpme saksı mı olacak? Vapur seferleri ne zaman başlayacak?

Cevap yok, cevap yok, cevap yok!

“Yaptım oldu, yapmadım oldu” kafası işte.

Yazık...

Yazının devamı...

Bize daha ne olsun? Cümleten geçmiş olsun

Ergene Nehri’ndeki kirliliğe dikkat çekmek üzere olta sallayan CHP vekili İlhami Özcan Aygün ve Muratlı Belediye Başkanı Nabi Tepe’nin eylemlerinin özeti, neticesi budur...

Ergene Nehri’nin kirliliği bugünün meselesi değil; 1980’lerden itibaren vahşice, yarın yokmuşçasına, arsızca kirletildi.

Yerel yönetimler topu merkeze, merkez de yerel yöntemlere atıp durdu; karşılıklı suçlamalardan günlük siyaset polemiğine evrildiğiyle kaldı Trakya’nın can damarı.

Yakın dönemde uzun süre Orman ve Su İşleri Bakanı olarak görev yapan Veysel Eroğlu’nun Ergene demeçlerini arşivden kronolojik olarak okumak konunun ele alınış şeklini ve umutsuzluğunu ortaya koymaya yetiyor...

Her yıl, birkaç kez konu Ergene’ye gelmiş...

Acil plan açıklanmış... Uzun vadeli plan açıklanmış... Orta vadeli plan açıklanmış...

Ayrılan bütçe payı duyurulmuş... Sözler verilmiş... Tarih vurgulanarak vaatler yığılmış...

“Önümüzdeki sene temizleniyor...”

“Gelecek yıl 22 balık türü yaşayacak...”

“Sona geldik, seneye pırıl pırıl olacak Ergene...”

Bu ve benzeri demeçler, röportajlar, hatıralar, şakalar...

Gazete arşivleri sadece Eroğlu’nun demeçleriyle dolup taşmıyor bu hususta elbette...

Yine her yıl birkaç kez durumun vahametini vurgulayan haberler yapılmış, manşetler atılmış, normal şartlar altında memleketi ayağa kaldıracak raporlar paylaşılmış.

Vız gelmiş tırıs gitmiş.

Ergene karanlık, leş, zehirli bir karışımla akıp durmuş, yediğimize, içtiğimize, soluduğumuz havaya karışmış...

2016’da arkadaşımız Yücel Sönmez “Trakya’nın bağrına saplı hançer Ergene” başlığı altında dört dörtlük bir dosya hazırlamış mesela.

O haberde 1 litre Ergene suyunda bulunanlar şöyle sıralanmış:

“30 mikrogram siyanür... 10 mikrogram yağ ve gres... 124 mikrogram sülfat... 0.5 mikrogram kadminyum... 0.5 mikrogram kurşun...”

Türkiye’nin pirincinin ve ayçiçeğinin çoğunun, buğdayının hatırı sayılır bölümünün üretildiği 1 milyondan fazla insana değerek akan suyun hali bu.

Zift... Katran... Zehir...

2017’de arkadaşımız Ömer Erbil “Ergene’yi bitiren rota” başlığıyla yine mükemmel bir haber hazırlamış...

Istranca’dan pırıl pırıl doğan ve 5 kilometre sonra katrana dönen, kokusu kilometrelerce öteden duyulan, çevresine ölümcül hastalıklar saçan Ergene’yi yapılan zayıf müdahalelerin hiç mi hiç etkilemediğini anlatmış...

Ergene için ne o oltada sallanan mutant ayakkabı ne de bu yazı çare olmayacak...

Bu yazıyı kökleşmiş bir çevre sorununa karşı ne kadar vurdumduymaz olduğumuzu hatırlatmak için yazdım.

“Sadece çevre konularında değil, kökleşmiş her probleme karşı tavrımız budur” diyerek de okuyabilirsiniz.

Vurdumduymaz, ölse koymaz bir haldir halimiz haller içinde.

Ergene bir simge olarak leş gibi, katran kıvamında, mide kaldırıcı kokularla akıp duruyor, can verirken can alıyor; seyrediyoruz işte on yıllardır...

Bize daha ne olsun?..

Son bir hatırlatma daha... Sevgili arkadaşımız Mesude Erşan birkaç gün önce “Suyun bittiği yerdeyiz” başlıklı bir haber hazırladı.

Haberin spotunu aktarmakla yetineyim:

“Türkiye’nin su varlıkları, özellikle de tatlı su kaynakları tek tek yok oluyor. Türkiye, halihazırda ‘su azlığı’ ya da ‘su sıkıntısı’ içinde olan ülkelerden... 2040’a doğru ise nüfus artışıyla ‘su fakiri’ ülke konumuna gerilemesi öngörülüyor. TEMA’nın Türkiye Su Varlıklarına Yönelik Tehditler Haritası ağustosta güncellendi. Buna göre kirlenerek, kuruyarak yok olma tehdidi altındaki su varlığı (akarsu, nehir, göl) sayısı iki yılda 59’dan 109’a yükseldi...”

Cümleten geçmiş olsun...

Yazının devamı...

Sonunda biri 'kral çıplak' diye bağırdı

GALATASARAY’ın maçın henüz 3’üncü dakikasında yediği golü ‘topu uzaklaştıramadığı için’ yediğini söyleyenler çıkabilir; inanma sevgili okur. O golü ‘topu uzaklaştıramadığı için’ değil, bal gibi topu oyuna sokamadığı için yedi. Neredeyse o meşhur ‘duran toplardan gol yeme vakası’ gibi bir problem bu.

Muslera’nın kariyeri boyunca geliştiremediği bir yönünün ve takım arkadaşlarının da kuşaklar boyu yardımcı olamadığı ciddi bir problemin hazin sonucudur o gol.

Bu şok başlangıcın ardından toparlanıp Trabzonspor’un üstüne gitmeye çalıştı ancak bu kez de izleyenlerde bir ‘trafik kazasına şahitlik etmek duygusu’ oluşturan berbat bir ofsayt taktiği uygulamasına kurban gitti.

25 dakikada deplasmanda 2-0 geriye düşmenin stresi yetmiyormuş gibi bir de kerameti kendinden menkul Belhanda Efendi’nin kırmızı kartı geldi ki; sonrası zaten belliydi filmin.


DURUM VAHİM
Trabzonspor’un aldığı haklı galibiyete gölge düşürmek istemem. Geçen 3 haftada toplam 45 dakika ‘iyimtırak’ oynayarak 9 puan alan rakiplerini iyi çözümlediler ve helâlinden 3 puanı ceplerine koydular. Ancak Galatasaray açısından durum vahim. Geriye düştüğünde ne yapacağını bilemeyen, problem çözemeyen, direnç gösteremeyen ve daha kötüsü isyan etme gücüne sahip bir tek oyuncu çıkartamayan bu takım ligde ne yapacak, Şampiyonlar Ligi’nde nasıl ayakta kalacak?

Bu maç ‘umarım’ sezon geneli için geçerli bir şablon olmayacaktır Galatasaray açısından. Yoksa vah ki ve vah!

Trabzonspor Galatasaray’ı yenerken büyük bir iyilik yaptı ve meşhur masaldaki çocuk gibi ‘Kral çıplak!’ diye bağırdı.

Yolun başında gereken önlemler alınır diye ümit etmekten öte bir teselli yok.


BELHANDA ŞANSLI ADAM
MİNİMUM katkıyla Galatasaray’da oynayıp paraları balya balya indireceksin. Adam yokluğunda ‘mış gibi’ yapıp vaziyeti idare edeceksin. 10 dakika oyununu parlatıp bu cilanın ekmeğini bütün sezon yiyeceksin. Sorumsuzluğun dibine vurup göz göre göre kırmızı kart göreceksin ve bir de bunu yüksek gelir garantili kariyer olarak sürdüreceksin.

Hayırlı işler.

Hepimize Belhanda şansı dilerim.


KRİZ YÖNETİMİ SIFIR, OTURUN
GALATASARAY yönetimini devraldığı mali enkazdan dolayı suçlamak yanlış olur, ayıp olur. Ancak santrfor krizini yönetmekte notlarının ‘0’ olduğunu, onu da ‘buçuktan’ alabileceklerini söylemeliyim.

Geçen haftaki farklı galibiyetin ardından “Bir değil hatta iki tane alacağız” demeyen yönetici kalmadı. “Duruma bakacağız”, “Şartlar malum” diyerek topu yumuşatan bile çıkmadı.

Her mikrofon uzatılan “Santrforlar kapıda yığılma yaptı, ayıklamaya çalışıyoruz” makamından demeç verdi.

Yönetim santrfor alamadığı için değil, taraftarda beklentiyi gerçekleri gizleyerek yükselttiği ve krizi yönetemeyip ağzına yüzüne bulaştırdığı için suçludur.

Otursunlar şimdi hepsine sıfır!


MAÇIN ADAMI: Nwakaeme

Yazının devamı...

Silah patlamasına sağır kesilen toplum

“Bayramın bilançosu 46 ölü, 84 yaralı...”

Arife günüyle 26 Ağustos arasındaki sürede ateşli silahlarla ölen ve yaralananların bilançosu bu...

İnternetten istenilen silahın sipariş edilebildiği...

Evlere paketle silah servisi gibi “hizmetlerin” sunulduğu...

En az yüzde 85’i ruhsatsız 25 milyon bireysel silahın patlamaya hazır vaziyette ortalıkta gezdiği...

Son 10 yılın suç istatistiklerine bakıldığında ruhsatlı ateşli silahlarla işlenen suç sayısının 25 bin 547, ruhsatsız silahla işlenen suç sayısının 159 bin 123 olduğu...

Ruhsatsız silah taşımanın cezasının neredeyse silahın kendisinden ucuz kaldığı...

Cezaların yaygın vicdansızlığa oranla komik olduğu, çoğu manyağın suç işledikten sonra elini kolunu sallayarak aramıza karıştığı...

Ve denetim mekanizmasının “evlere şenlik” olduğu günümüz Türkiye’sinde bu bilançoya şaşıran veya tesadüf diyen bir ahmak çıkmaz herhalde.
300-500 liraya tüfek alıp “Ava gideceğim” diyene “Avcılık ruhsatın, eğitimin, görgün, bilgin var mı?” diye âdet yerini bulsun diye soran bile yok...

Manzara böyle olunca ne oluyor sonra biliyor musun sevgili vatandaş?

7 yaşındaki Hira Nur anlatsın ne olduğunu:

“...Biz parkta oynuyorduk. Arkadaşlarımla paten kayıyorduk. Sonra (adam) bize ‘Ses çıkarmayın’ diye bağırdı. Sonra silah sesi duyduk. Sırtımda bir acı hissettim. Elimle dokunduğumda elimde kan gördüm. Hemen annemin yanına koştum. Sonra beni hemen hastaneye götürdüler...”

Bayramın birinci günü arkadaşlarıyla parkta oynarken 26 yaşındaki B.B. tarafından vurulan Hira Nur’un sırtından giren merminin kemiği geçtikten sonra ciğerine 2 santim kala durduğu ortaya çıktı.

Çok saçma ama Hira Nur benzeri vakalara kurban gidenlere göre şanslı bile sayılabilir. Hayati tehlikeyi atlattı, doktorlar mermiyi çıkarıp çıkarmayacaklarına daha sonra karar verecek.

Peki Hira Nur’u vurana ne oldu?

Önce serbest bırakıldı, sonra infial dalga dalga büyüyünce yeniden alındı...

İstatistikler, her yıl ateşli silahlara kurban verilenlerin sayısının istikrarlı olarak yüzde 5 civarında arttığını gösteriyor.

Kimsenin umurunda filan değil, kendimizi kandırmayalım...

Hira Nur, yaşadığı kâbus sonrasında “Çocuklar yaralanmasın, silahlanmaya hayır” demiş muhabir arkadaşımız Ramazan Demir’e.

Ah Hira ah; sorsan herkes sana katılıyor ama...

“Ama”sı bu işte...

Geçmiş olsun küçüğüm...

Yazının devamı...

7 dakikalık fırtına

GALATASARAY şampiyonluk için kapışması muhtemel iki ezeli rakibinin de kaybettiği ligin 3’üncü haftasında cebine erkenden bir “joker” koyabilmek için sahadaydı.

Rakip, ilk iki haftayı da yenilgiyle kapatmış ve henüz gol atamamış Alanyaspor’du.

Ancak futbolun defalarca kendisini kanıtlamış kuralı kâğıt üstünde kolay duran lokmanın yutulmasının o kadar kolay olmayabileceğini işaret eder.

Bunun son örneğini daha bu hafta Beşiktaş-Antalyaspor maçında gördük zaten.

Galatasaray maça tıpkı geçen hafta olduğu gibi durgun başladı, kapanan rakibini açacak formülü üretmekte zorlandı.

Bu süreçte çalışmayan yer de bariz şekilde hücum hazırlıklarını yapmak ve neticelendirmekle görevli ekipti.

Belhanda, Sinan ve Eren’in oyuna bir türlü girememeleri, kaçak oynamaları, etkisiz kalmaları dikkat çekici düzeydeydi.

16’ncı dakikada Muslera’nın Bobo’ya gövdesini siper etiği pozisyon da düşünülünce “Acaba işler sarpa saracak mı?” diye düşünmeye başlarken devreye sahanın en iyisi olan Fernando girdi.

Bir hafta önce Onyekuru’ya yaptığı asistle Göztepe’nin kilidini açan Fernando bu kez köşe vuruşu kaosundan bizzat çıkardı golü. Gol stresi ortadan biraz olsun kaldırdı ama kuşkuları gidermek konusunda pek etkili olmadı. Stresin yerini coşkuya ve ve ferahlığa terk etmesi için 49’uncu dakikayla 56’ıncı dakika arasına sığan 7 dakikalık gol fırtınasını beklemek gerekti.

İlk yarıda eleştirilen üçlü sahne aldı bu fırtınada. Önce Sinan uzaktan vurdu, defanstan seken top gol oldu. Sonra Belhanda pişirdi, Sinan servis yaptı, Eren tamamladı. İlk yarıda adı cezalılar listesinde yer almayan Emre Akbaba’nın şık vuruşuyla gelen gol ise skoru perçinledi, 3 puanı ve liderliği garantiledi.

Onyekuru’nun 82’de tamamlayıcı olarak görev üstlendiği 5’inci golde de Emre Akbaba’nın ısrarına dikkat çekmek şart.

Yazı sona erdi ama Emre’yi durdurmak mümkün olmadı sayın seyirciler!.. Genç yetenek Yunus’un kestiği topu gole çevirdi,  ve transferiyle ilgili spekülasyonları (eğer hâlâ kaldıysa) arşive kaldırmayı başardı.

Şapka çıkartılır bu performansa.

USTALARA SAYGI

Bu maçın kahramanı elbette Emre Akbaba olacak ikinci yarıdaki performansıyla.Ancak 16’ncı dakikada Bobo’yu durduran Muslera’ya. Neredeyse sıfır hatayla oynayan büyük görev adamı Nagatomo’ya. Attığı golle düğümü çözmenin ötesinde kusursuz oynayan Fernando’ya.

Kısacası ustalara saygı göstermek gerekiyor. Hepsine helal olsun.

ANLATMAYA GEREK YOK GÖRÜYORSUNUZ

GOMIS gitmeliydi/gitmemeliydi tartışmasını sürdürmenin manası yok artık. Sürmesi zor bir ilişki haline gelmişti bir sezonluk büyük aşk. Artık şimdiki duruma bakmak gerekiyor. Eren’in iyi niyetinden zerrece şüphe duymuyorum, kimsenin de duyduğunu sanmıyorum. Ancak 30 yaşına gelen ve “gelişmesi beklenecek golcü” noktasını geçen Eren’in forma şansını iyi değerlendirebildiğini söylemek ne yazık ki pek mümkün değil.

Evet, dün gol attı. Ancak neredeyse ağzının içine atılan topla bulduğu bu golün dışındaki performansına baktığımızda durum parlak değil.

Yıpratıcı, yıkıcı, rahatsız edici bir görüntü vermedi. Galatasaray’ın 6-0kazandığı maçta bulduğu golü skora bakarak küçümseyecek değilim. Ama eline geçen fırsatı çok iyi kullanamıyor bu golcü yokluğunda Eren ne yazık ki. Gönül isterdi ki formayı kapsın, arkasından gelecek olan düşünsün.

Anlatmaya gerek yok, görüyoruz.

Bir hatta Şampiyonlar Ligi ve Türkiye Kupası maçları da düşünülürse iki golcüye ihtiyaç duyabilir Galatasaray. Mali vaziyet ortadayken, sol bek ve stoper takviyesi de gerekirken iki golcü birden gelmeyecek elbette ama ihtiyaç olduğu kesin.

Tabii Eren kendini toplamazsa. Yoksa anlatmaya gerek yok,görüyoruz işte.

 MAÇIN ADAMI: EMRE AKBABA

Yazının devamı...

Derdinize dert katmak istemezdim ama...

“Kıyamet günü için hazırlanan siyahlar”, “Seks işçilerinin hakları”, “Erdişilerin problemleri” en temel insan hakları alanlarında bile hızla gerileyen ve bunu hiç mi hiç dert etmeyen bir coğrafya için öncelikli meseleler olarak görülmüyor.

Bu ve benzeri “butik” sorunların gündeme gelmesi, tartışılması, aslında internet çağıyla başlayan ve yakın gelecekte var olan tüm yönetim sistemlerini temelinden sarsacak bir “yeni insan/yeni toplum”u işaret ediyor ama bunlarla ulaşacak vaktimiz yok bizim.

Bayram tatilcilerinin bıraktıkları çöp dağları gibi daha elle tutulur ve biraz vicdan olsa tutmuşken çöpe atılabilir sorunlar var bizim buralarda, malum...

“BuzzFeed News” muhabirlerinin hazırladıkları dosyalara odaklanan “Follow This” adlı 7 bölümlük seriyi, Netflix’te bayram tatilinde bir öğleden sonramı ayırarak ilgiyle ve karışık hislerle seyrettim.

Bazı bölümleri “Vay kardeşim, demek böyle bir hadise de varmış gezegenimizde” diyerek, bazı bölümleri “Memlekette kaybolan mesleklerimizden gazeteciliğin bugünü” diye hayıflanarak...

Peki kimi Pulitzer ödülüne aday gösterilecek seviyede çatır çatır gazetecilik yapan bu yeniçağ muhabirlerinin “bizi” de acil tarafından ilgilendirecek hiç mi haberi yok?

Var...

Serinin “Sahtelerin Geleceği” başlıklı bölümünde BuzzFeed News’in teknoloji haberlerinde uzmanlaşmış muhabiri Charlie Warzel, web âleminde giderek mükemmelleşen ve korkutucu derecede gerçekçi hale gelen “sahte görüntü” üretimlerine odaklanıyor.

Muhabirin tek bir kare fotoğrafını kullanarak Donald Trump’a dönüşebilmesi şimdilik “ayırt edilebilir” bir sahtelik, ancak haberi izlerken bu alanda yapılan ve gerçeğinden asla ayırt edilemeyecek mükemmellikte örnekleri de görebiliyoruz.

Konuyu daha anlaşılır hale getirmek için şöyle örnek vereyim.

Çok yakında daha da gerçekçi hale geleceği ve yaygınlaşacağı kesin olan bu uygulamalar sayesinde Ali Koç’un “En büyük Cimbom!”, Fatih Terim’in “Damarımı kesseniz sarı-lacivert akar kanım” dediğini görebilirsiniz.

Meselenin siyaset açısından, diplomasi açısından yaratabileceği sorunları hele “Her gördüğüne ve her duyduğuna inanmaya teşne insanoğlu”nun doğasını bilince ürkmemek elde değil.

Gerçekle sahtenin ayırt edilemeyecek derecede yakınlaşması “intikam hisleriyle dolup taşan ergenlerin” yaratacağı sansasyonlardan ötesini işaret ediyor.

“Gerçek insanın” söylediği yalanı ayırt edemeyen kitlelerin, bir de “sahte insanın” yalanlarına inandığını düşünün...

Kişiselleştirerek korkutmam gerekirse...

Bu uygulamalar için yüzünüzün 360 derece taranması filan da gerekmiyor.

Sosyal medya hesabınızdan alınacak bir kare fotoğrafınızla kendinizi bir porno filminde oynamış gibi bulabileceğiniz ve derdinizi anlattığınızda inandırıcı bulunma ihtimalinizin çok düşük olduğu bir dünyadan bahsediyoruz.

Ve bu dünya yakın gelecekte filan değil, bugün ve burada dönüyor...

Derdinize dert katmak istemezdim ama hamasete kuvvet yaşadığımız ve kendi derdimizden ötesini dert kabul etmediğimiz bu çağda durumlar böyle.

Yazının devamı...