GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Kış Günleri İçin Asosyallik Paketim

Şu sıralar ise arkadaş buluşmalarını erteleme, sporu bırakma, bir an önce evde olmak istememem o çok sevdiğim tatlılardan tüketmek için değil, başladığım dizinin yeni bölümlerinden daha fazla izlemek için. Evet, son üç ayımın neredeyse her akşamı TV karşısında online dizi izleyerek geçti.

Yine tüm boş zamanımı online izlediğim dizilerle geçirdiğim asosyal bir hafta sonunda yazacak bir şeyler bulamayınca bu aralar uzmanlık alanım olan en sevdiğim diziler üzerine yazayım dedim. Kim bilir belki oralarda benim gibi bir dizikolik vardır.

Hazırsanız sizin için son 3 ayımın tüm akşamlarını feda ettiğim asosyallik paketimle karşınızdayım. Bu yazıda favori dizilerimi, hala izlemeye devam ettiklerimi, bittiği için yasta olduğum biricik serilerimi paylaşıyorum.

Sezonları Biten ve Şu an Hala İzlemeye Devam ettiğim Diziler

*Sherlock Holmes
*Hannibal
*Night of
*Ölmek için 13 neden
*Fargo
*Masum
*Alias Grace
*The Story of Diana
*Affair
*The Crown
*The Wire
*Narcos (devam)
*Big Mouth (devam)
*Grace&Frankie (devam)

Son 3 Ayda İzlediğim Diziler İçinde En İyi 10 Dizi

Siz dizi izlemekle ilgili ne düşünüyorsunuz?  Bence dizi izlemek eğer ki Cennet Mahallesi, Akasya Durağı kıvamında değilse ve başından sonunu tahmin etmeyeceğin yaratıcılıktaysa kitap okumak gibi olmasa da zihni yoruyor ki bu özellikle yoğun bir iş gününden sonra bana iyi geliyor. Diğer bir görüş ise “hayat akıp gidiyor, kendi serüvenini kaçırıyorsun” işte bu düşünce ile bazen ekran karşısında geçen zamana üzülüyorum. Sonra soğuk kış günlerinde çok da farklı bir aktivite yapmayacağımı düşünerek hızlıca bu duygudan uzaklaşıyorum.

Sonuç olarak bu kadar dizi izlemek pek normal değil diyorsanız tedavi için psikolog önerilerinizi de alırım :)

Ve yazı biter Jenerik akar…

Alttaki liste ise dört gözle yepyeni sezonlarını beklediğim bebeklerim, canım dizilerim…

*House of Cards
*OA
*West World
*Ozark
*Call My Agent!
*Black Mirror
*Mindhunter
*The Handmaid’s Tale
*Stranger Things (3.sezon)
*Sense 8

Not. Son olarak “mutlaka izle!“diyeceğiniz dizi olursa bana iletmeyi unutmayın! (

 

Yazının devamı...

İstanbul’dan kaçış planları yapanlar burada mı?

Hal böyle olunca son zamanlardaki arkadaş buluşmalarımızdaki en trend konu İstanbul’un insanlar üzerindeki ruhsal yıkım şiddeti oldu. Hayaller, gelecek planları bir an önce bu şehirden kaçmak yönünde. İstanbul’un hızla kendini ve içinde yaşayanları tükettiği günümüzde artık hiç kimse sahil kasabalarında yaşamak için emekliliğini beklemek istemiyor.  Kimi girişimci ruhu ile yeni bir şehirde sıfırdan başlamak istiyor, kimi çocuğunu daha küçük bir yerde büyütmek,  kaybettiği huzuruna bir an önce kavuşmak istiyor.

 

Sanırım bir tek gayrimenkul sektörü inanıyor hala İstanbul’da iyi bir yaşam sürdürülebileceğine. O yüzden çoğunun söylemi “İstanbul’un göbeğinde bambaşka bir yaşam”.  Sahi 1000 konutluk projelerde başka bir hayat mümkün müdür?

 

“Acaba kaç kişi İstanbul’dan kaçabiliyor?” diye düşünürken TÜİK göç oranlarını açıkladı. Türkiye İstatistik Kurumu'nun verilerine göre, İstanbul tarihinde ilk kez göç alan değil, göç veren bir kent olmuş. Veriler şöyle diyor; 2015-2016 yılları arasında İstanbul'a 369 bin 582 kişi göç ederken, şehirden göç edenlerin sayısı 440 bin 889 kişi olmuş.  Yani tam olarak 71 bin 307 kişi İstanbul'u terk edebilmiş.

Bu rakam bence İstanbul’dan kaçmayı düşünüp cesaret bulamayanlar için çok ciddi bir motivasyon nedeni.

 

Eğer siz hala “İstanbul, sen mi büyüksün ben mi!” kıvamındaysanız ve burada kalıp mücadele etmeye devam edeceğim diyorsanız, o zaman buraları yaşanılır kılacak güzel haberler vereyim. Geçtiğimiz Perşembe günü Beyoğlu Kurabiye sokakta çok değişik bir lokanta açıldı. Adı  “Hayata Sarıl Lokanta” olan bu oluşumun amacı; sokakta yaşayan ve toplumda yok sayılan insanların hayatlarına tekrar sarılmalarını sağlamak.

Hayata Sarıl Derneği tarafından kurulan bu lokanta evsiz insanlara, psikolojik destek, mesleki eğitim, iş ve yaşam imkanı sunarak, evsiz insanların “eski evsiz” statüsüne geçmelerini sağlayacak harika bir proje. Bu lokantada gündüz herkes diğer mekanlarda olduğu gibi ücretli yemek yiyebilecek, akşam saatlerinde ise evsiz insanlara ücretsiz yemek servis edilecek. 

“Ben nasıl Hayata Sarıl Lokantası’na destek olurum?” diyorsanız cevabı çok basit. Sabah 11:00 ile akşam 20:00 saatleri arasında Kurabiye sokaktaki bu lokantanın kapısından girer girmez onlara destek olmaya başlıyorsunuz. Yani öğle yemeklerinizi, akşam yemeğinizi bu lokantada ücretli olarak yiyerek ya da lokantanın içindeki “askıda yemek uygulaması” na 10 TL bağışta bulunarak evsiz kişilerin hem hayata tutunmasını hem de sıcacık bir ortamda yiyecek yemesine katkı sağlayabiliyorsunuz.

Umarım en kısa zamanda yolunuz  “Hayata Sarıl Lokanta”sından geçer ve sizin de bu iyilik dolu bu projeye bir katkınız olur!

Yazının devamı...

Pozitif Enerji Emici Vampirler!

 İçtiğiniz vitaminler, sağlıklı beslenme tüyoları enerjinizin yükselmesine çok yardımcı olmuyor mu? Çevrenizde sizin enerjinizden beslenen, sürekli memnuniyetsizliğini dile getirerek sizin de bu etki alanına girmenizi sağlayan enerji emiciler olabilir. Bugünkü yazımda birçok kişinin etrafında olan, olumlu duygu ve anlardan beslenen enerji vampirlerinden bahsedeceğim.

 

KİM BU ENERJİ VAMPİRLERİ?

İş yerlerinin olmazsa olmazı hiçbir şeyden mutlu olmayan iş insanlarıdır. Genellikle beyaz yakalılarda görünen bu durum dertsiz, tasasız insanı bile kısa sürede dert sahibi yapabilecek güçte negatifliği bünyelerinde barındırmalarıyla tanınır.  Bu kişileri tanımanın birkaç kolay yolu vardır. Bu kişileri kollarına, boynuna taktıkları kötü gözden  (yani kendilerinden ) koruyacağını düşündüğü nazar boncuklarından ya da  , gibi her cümlelerinden tanıyabilirsiniz. Anlaması zor, çok değişik formu vardır bu kişilerin.  Her şeyden şikayet eder ancak düzeltmek adına tek bir girişimi yoktur.  Bir girdap gibi sizi mutsuzluğuna ortak etmek ister.   Negatiflin öncü savunucularından olan bu kişiler sizi severek yaptığınız işten hatta iş yerinizden soğumanıza neden olabilir.  Kısaca sorun onda değil çevresindedir. Sonuç; kendinizi birden siz de onun gibi işinizden, iş yerinizden mutsuz olduğunuzu düşündüğünüz bir yanılgının içine düşerken bulursunuz.

 

Sevgilisinden, işinden, evinden kısaca hayatından mutsuz olan, sizin mutluluğunuzla pek ilgilenmeyip daha çok çaresizliğinizin açığa vurduğu anlarınızla ilgilenen, sonsuza kadar kötü anlarınızı konuşmaya gönüllü arkadaşlarınız. Instagram’da “ hashtagi altında toplanan bu yakın arkadaşınız farkında olarak ya da çoğunlukla olmadan sizi kendi iç huzursuzluğuna çekiyor olabilir.

 

mağduriyetini yapan birini duyduğunuz anda arkanıza bakmadan kaçın.  Bu kişiler nedense ne yapsa kimseye yaranamazlar, kendi deyimleriyle iyi oldukları için böyle şeyler hep onların başına gelir (!). Herkes kendisine üzülsün, mağdur olduğunu düşünsün ama zayıf olduğunu düşünmesin isterler. Bu vakanın en kötü yanı tüm bu dert yanmalarıyla yaşadığı tüm kötülükleri kusarak rahatlarken, bizim yani çevresinde olanların içinde bir gram huzur bırakmazlar. Akrabanız, arkadaşınız ya da her kimse artık diye içinizi kemiren bir kuruntu ile baş başasınızdır artık.

 

Son enerji sömürücümüz ise trip vampirellaları.  Bu kişiler sürekli olarak sizin onu ihmal ettiğinizi ima eden cümleler kurar,  bu durumu kurtarmak için aradığınızda ise pek bir şey fark etmeyecektir çünkü her koşulda kuracağı iğneli sözleriyle sizi anında hayattan soğutmak üzerine kurulu bir dünyaları vardır.

 

Düşündükçe ne çok olumlu enerji emen insan tiplemesi geliyor insanın aklına ama hepsini yazarak bu köşenin de enerjisini sıfırlamayı düşünmüyorum. Çünkü işleyeceğim daha çok konu, yayın yapacağım daha çok Salı günüm olsun istiyorum.

 

Siz siz olun mutsuzluğu bir yaşam biçimi haline getirmiş olan insanlarla olan ilişkinizi asgari düzeye indirin derim.

 

NOT:

Salı günü yazımı yetiştirmeye çalışırken çok güzel bir şey oldu, değinmeden edemedim. Konfüçyüs'ün  sevdiğim bir sözüdür   Hem üstteki yazıya hem de birazdan kısaca bahsedeceğim başarıya gönderme yapıyor. Ampute Milli takımımız oturduğu yerden sadece söylenen kişilere inat, engelleri aştılar ve İngiltere’yi an itibariyle 2-1 yenerek Avrupa şampiyonu oldu.  Nasıl anlatılır bu başarı, nasıl betimlenir bu azim bilemiyorum ama her umutsuzluğa düştüğümde özellikle halimden şikayet etmeye başladığımda bu başarıyı hatırlayacağım.

Böylesine anlamlı bir başarıyı bize yaşattığınız için çok teşekkürler Ampute Milli Takım!

 

Çok teşekkürler,  bize başarının söylenmekten, kendine acımaktan, üzülmekten geçmediğini ve hiç bir başarının tesadüf olmadığını ekranlardan canlı olarak kanıtladığınız için.

Yazının devamı...

Şiddetin Yeni Adı: Sevgisizlik Çağı

Şiddete maruz kalan köpek ne olduğunu anlamadan kendisine savrulan tekmelerden kaçmaya başlıyor. Sonrasında bu ikili hiçbir şey olmamış gibi gülerek yollarına devam ediyor.

Bu olaydaki tek sorum NEDEN?

NEDEN bir insan durup dururken nefretle kaldırımda uyuyan bir köpeğe tekme atar?

NEDEN yanındaki arkadaşı masum bir köpeğe tekme atmaya başlayan arkadaşına tepkisiz kalır?

NEDEN yoldan geçen diğer kişi tüm bu olanları görmezden gelir?

Gerçekten anlayamıyorum. Yerde yatan o masum köpeğe tekme atacak kadar nefreti nasıl biriktirdin kalbinde? Nasıl yaşayabiliyorsun o hisle?

Bir sözlükte bu kişinin Facebook profili paylaşılmış. Paylaşımlarına bakmak için profilini inceledim. Niyetim nasıl bir kişi olduğuyla ilgili biraz çıkarım yapabilmek, belki o kafayı bir ihtimal anlayabilmek.

Kalbinizin temizliğini rica edeceğim sanal ortamda yapmayın!

Hiç şaşırmadım, Facebook’ta elbette haktan, iyilikten masumluktan bahsedecekti. Klavye delikanlıları gibi klavye masumları (!) da iş başında demek ki. Paylaşımlarından biri savaş karşıtı akademisyen Howard Zinn’in ” sözü. Peki ya masum bir köpeğe şiddet uygulamanın utancı nasıl örtülür?

İnsana yapılan şiddetin bile sonucuna hızlıca varılmadığı ülkemizde maalesef hayvana karşı şiddet vakalarında da cezalar yetersiz. Korumasız bir canlıya yapılan bu vicdansızca saldırının kamera kayıtları bu kadar belirginken umarım olay hızlıca sonuçlanır ve bu kişi acilen ceza alır diye ümit ederken 12 ayrı suçtan sabıkalı olduğu öğrenilen N.Y. maalesef ben bu satırlarımı bitirmeden serbest bırakılmış.  

Alıştığımız bu dünya daha da kötü hale geliyor. Belki aynıydı ama daha önceden daha az görüyor, daha az duyuyorduk. Şimdi ise her şey çok daha hızlı yayılıyor. Tek güzel tarafı kötülük karşısında bir olabilmek daha hızlı mümkün oluyor. Mesela Mia bu paylaşımlar sonrasında hızlıca bulunmuş, emin ellerdeymiş. Mia’yı bulup onu sahibine teslim eden kimse duyarlılıkları ve sevgileri için çok büyük teşekkürler.

İnternetteki İziniz Sizin Kimliğiniz!

Suçluların aynı gün ellerini kollarını sallayarak yeniden hayatlarına döndüğü ülkemizde, bu kişilere yapılan sosyal medyadaki linçleri bazen haklı bulduğumu itiraf etmeliyim. Sosyal medyanın bu konudaki en büyük gücünü aslında çok yakın zamanda akademisyen olan Özlem Kumrular’ın apartmanda koku yaptığı için mahallenin bakımını üstlendiği yaşlı ve kanser hastası olan köpeği Çıtır’ın ölmesine neden olduğu olayda gördük. Özlem Kumrular, olay öncesinde internet aleminde “akademisyen, yazar” gibi çok da hoşa giden aramalarla kendine yer bulurken şu anda arama sonuçlarında yaptıklarıyla yani vahşetin detaylarıyla kendinden söz ettiriyor. Yüzlerce kişi Çıtır’ın öldürülmesiyle ilgili Twitter, Instagram, blog, forum ve sözlük gibi bağımsız yayınlardan düşüncelerini paylaştı. Bu paylaşımlar büyüdükçe Özlem Kumrular’ın çalıştığı üniversite konuyla ilgili açıklama yapmak zorunda kaldı, sonrasında ise Kumrular “sürecin doğru ilerleyebilmesi adına” üniversitedeki görevinden ayrıldığını, istifa ettiğini açıkladı.

Masum bir köpeğin öldüğü olay sonunda bunu yapan kişi yastığa başını rahatça koyarak uyuyabilecek mi bilmiyorum ama yaptığı vicdansız eylemin izi onu ömür boyu takip edecek onu biliyorum.

 

 

 

Yazının devamı...

Bayram tatilinde Türkiye neden Yunanistan’ı seçti?

Haberi şöyle doğrulamak mümkün; Yunanistan’da arkadaşlarımla karşılaşacak kadar çok Türk vardı. Peki, daha önceden Bodrum’a, Çeşme’ye  giden bu ekip neden rotasını Yunanistan’a çevirdi?

“Çünkü..” lerini sıralamaya başlıyorum…

İlk neden olarak “ Yunanistan’da her şey çok daha ucuz!” diyeceğimi düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Aslında kimse çok daha ucuz diye gitmiyor.  Bodrum’da, Çeşme’de ya da Alaçatı’da verdiği hesapla aynı tutarı ödeyecek de olsa ödediği tutara değen, daha kaliteli bir tatil yaptığını düşündüğü için gidiyor. Euro’yu TL’ye çevirdiğinizde yani hızlı bir hesap yaparak dörtle çarptığınızda hiçbir şey aslında sanıldığı kadar ucuz gelmiyor ama Çeşme ve Bodrum’a göre de çok da pahalı kaçmıyor.  

Farklılıklar yok mu? Elbette var ama olumlu anlamda.  Türkiye’de plaja girmeden otopark ücretiyle başlayan, plaja adımını atar atmaz en az 40-50 TL ‘lik şezlong ücretleriyle devam eden işletmelere Yunanistan’da rastlamak pek mümkün değil. Eğer böyle bir plaj varsa da o ücret karşılığında bir şeyler yemek ya da içmek mümkün. Yani harcama yapmaya bikinilerinizi üstünüze geçirdiğiniz an itibariyle başlamıyorsunuz.

Bir hesap geldi, ama fazla tuttuğunu mu düşünüyorsunuz? Mekanın sahipleri ya da çalışanları tarafından hırpalanma endişesi olmadan itiraz edebiliyor, gelen hesabın detayını sorabiliyorsunuz. Hesaptaki detaylar İngilizce değil de Yunanca yazdığı için zaten açıklama yapma kısmı çalışanlara garip gelmiyor. Türkiye’de hesaba itiraz edenlerin başına gelenleri yani “hesaba itiraz etti kurşunladı, dayak yedi ” gibi haberleri hatırlatmak istemiyorum. (!)

Türkiye’de makyajsız girilmeyen plajların, güneşlenirken yüzünü, sırtını sevgilisinin ismiyle boyayan, günde en az 3 farklı bikini değiştirip gün boyunca denize adım atmayan kızlarımızın, yıl boyunca yaptığı kasları herkesin gözüne sokmaya çalışan delikanlılarımızın aksine deniz, kum ve güneşin tadını doyasıya çıkarmak isteyen kişilerle tatil yapma imkanı ağır bastığı için Yunanistan tercih ediliyor.

Türk mutfağından çok uzak olmayan zengin Yunan mutfağını, birbirinden lezzetli deniz mahsullerini  çok daha ucuz demeyeceğim ama çok daha bol ve taze şekilde tatma imkanı olduğu için gidiliyor.

Daha da sayabileceğim birçok nedenden dolayı ben ve benim gibi düşünenler arabalara atladık ya da ucuz uçak bileti bulup hop Yunanistan’a gittik. Biz bir de çok daha şanslı olanlardandık. Gidişte biraz sınırda beklesek de dönüşü bayramın üçüncü gününe çekerek hızlıca evimize ulaşıp, tatil yorgunluğunu atma imkanı da bulabildik.

Son olarak;

Tatildeki gözlemlerimde tek keyif almadığım nokta (Yunanistan dışında da) içki içip bir süre sonra İzmir’in Marşı’nı söyleyenler oldu. Çok yürekten severek söylediğimiz bir marş evet ama içki içtikten sonra yani bilinç çok da yerinde değilken eğlence mekanlarında söylendiğinde bu marşın gerçek duygulara seslendiğini söyleyemeyeceğim. Özellikle şehitlerimizle ilgili mısralar bence gece klüplerinde, düğünlerde değil de çok daha anlamlı yer ve zamanlarda anılmayı hak ediyor.

Yazının devamı...

Erzurum’da Bir Çocuğun Gözünden Dünya!

Dilencilik yaptığı iddia edilen bir kişi Zabıta tarafından köşeye sıkıştırılarak tartaklandı. Belediyenin reddettiği bu olay   olurken 5 yaşındaki çocuk babasını korkuyla, gözyaşlarıyla izliyordu. Duruma dahil olamayan çocuğun yapabildiği tek şey “baba” diyerek ağlamak! Videoyu izlemesi, hele ki çocuğun “baba” diyerek çaresizce ağlamasını duymak hiç kolay değil, o yüzden aşağıya sadece durumu anlatan tek bir kare paylaşacağım.

Çevremde 5 yaşında çocuğu olan arkadaşlarım “hangi özel okul daha iyi, hangi oyun zeka gelişimini daha çok artırıyor” dertleri içindeyken belli ki bu aile için durum bu dertlerin çok daha ötesinde.  5 yaşında olmak arabayla, oyun hamurlarıyla, legolarla oynamak kadar renkli bir dünya değil onun için. Yaşam mücadelesini babasının yanında vermeye mecbur kalmış ya da bırakılmış.

Hayat hiçbirimiz için çok kolay değil ama bazıları için bizim hayal gücümüzün üzerinde acılarla dolu. Televizyon ekranlarından, sosyal medyada paylaşılan videolardan “ yazık, vah vah , tüh tüh” demek sarmıyor maalesef 5 yaşında alınan böylesine derin yaraları.

 

O YARALARDA BİZİM DE ETKİMİZ VAR!

Benimle ne ilgisi var? Diyenler için tek tek anlatayım durumu.

Kıyafetlerıne , konuşmasına küçümseyerek baktığınız her bakışla onların bedenlerinde çok daha derin yaralar açıyorsunuz.

 Çok iyi öğretmen olduğunu söyleyip, öğrencilerini tanımak için sınıfın ortasında “baban ne iş yapıyor?” diye soran eğitimciler, o ay verilemeyen aidatın nedenini çocuğa soracak kadar da düşüncesiz çünkü.  O sorunun cevabı o minik beden için verilmesi çok güçse, açılıyor fark etmeden bu yaralar. “ Babası hayatta mı? İşi var mı? “ Diye düşünmeden soruluyor  sorular çünkü “iş” iyi bir insan olmaktan daha önemli görülüyor bir çok kişi için. Sırf bu yüzden daha büyük baskıyla yetiştiriyorsunuz işte çocuklarınızı. Oysa Üstün Dökmen’in çok güzel bir sözü vardır. “Mutsuz bir doktor olacağınıza, mutlu bir marangoz olun” der. Hanginiz “oğlum marangoz olmak istiyor”  cümlesini gururla söyleyebildi?

Keşke avukat, doktor, mühendis olduğu için her okumuş insan iyi birey olabilse. Keşke bilgili olarak gördüğümüz her kişi çok daha vicdanlı olduğu için kazancını kendisi dışında ihtiyacı olan kişiler için de harcayabilse. Keşke sırf üniforması  ve mevkisi var diye karşısındaki her insana istediği gibi davranabileceğini düşünen kişiler olmasa. Keşke herkes sadece kendi çocuğu için değil, tüm çocuklar için daha güzel bir dünya bırakma derdine düşebilse.  Oysa olay bir çocuk yapmak değil, olay sizin olmayanı da sevebilmekte.  

Size uzatılan bir minik el kirliyse avucuna üç beş lira verip vicdanımızı rahatlatmayı seçip, o minik bedeni bunu alıştırmayı seçiyoruz. Bazense onları görmezden geliyor, kafamızı hemen bir vitrine doğru çeviriyoruz.

Birini tarif ederken “akıllı, güzel,  sempatik, uzun boylu, kısa saçlı, sarışın, esmer “ sıfatları  yeterli olmuyor. “Doğulu, kürt, tatar, alevi, göçmen, ermeni ” diyerek bu kelimelere hapsediyoruz onları.

Uzun lafın kısası ne iş yaparsa yapsın işini vicdanıyla yapan insanlar lazım bu dünyaya.

 

 

 

Yazının devamı...

Gülecek Bir Şey Varsa Söyleyin Hep Beraber Gülelim!

Sadece okul muydu bizi gülmekten alıkoyan? Hiç sanmıyorum. Aile arasında kıkırdamalar gülmeye döndü mü aile büyüklerinden biri  “ ay çok güldük, valla sonunda ağlayacağız” der, ortamın havasını adeta klima etkisiyle soğuturdu. Oysa bol kahkahanın sonunda gözden gelen her damla ruhu temizlemez miydi? Her güzel şey nazarla mı sonuçlanırdı? İyi ve kötü, güzel ve çirkin, gülmek ve ağlamak hiç mi yalnız kalmazdı?

Gülmenin bu ülkede kötü bir eylem sayılmasının nedenleri bitmedi. İslam dininin kahkahaya bakışını aşağıda Google’da çıkan ilk sonuçlarıyla paylaşıyorum.

Sadece okul, aile, din mi karşı kahkahamıza? Tabii ki hayır! Siyasetçilerimizin söylemlerini unutmayalım lütfen!

Bülent Arınç’ın Bursa Valiliğin tarafından düzenlenen bir etkinlikte şöyle bir söylemi vardı hatırlarsanız

Neden? Kahkaha attığımızda eşimizi aldatmış mı oluyoruz? Erkeğin zamparalığına karşı kadının kahkaha atması mı?

Oysa iletişimin en güçlü etmenlerinden biridir gülmek, psikoloji için ise en güçlü terapiler kadar kuvvetlidir kahkaha atabilmek. Bir araştırmaya göre çocuklar günde 300’ün üzerinde kahkaha atıyorken, yetişkinlerde bu sayı 17’ye düşüyormuş. Bu araştırmanın bir de Türkiye’deki ayağını yapmak lazım. Etrafınıza bir bakın. Kafede, metroda, sokakta, iş yerinde… Çevrenizde dolu dolu kahkaha atan kaç kişi var?

Peki, bir de yararlarına bakalım gülmenin…

Heiner Uber’e Göre Gülmenin Yararları

* Stresi yok eder
* Mutlu hissettirir
* Şeker hastalığına karşı korur
* Tansiyonun dengede kalmasını sağlar
* Vücuttaki ağrıların azalmasını sağlar
* Saldırgan ve sinirli olmayı engeller
* Cinsel hayatınızın daha iyi olmasını sağlar
* Sindirim sisteminizi düzenler
* Kötü huylu tümörlerle mücadele eder

Düşünsenize dünyanın en ucuz terapisi gülebildiğin arkadaşlarınla bir kahve içmek. Buradan birlikte gülebildiğim, gülerken kahkahalarımızla çevreye rahatsızlık verdiğim tüm arkadaşlarıma tek bir mesajım var; “Sizi çok seviyorum, kahkahamız bol olsun! “

Son olarak; gülecek bir şey varsa söyleyin, hep birlikte gülelim!

Komik kedi videosu olur, karikatür olur, yazı olur, dizi & film önerisi olur… N’olur son zamanlarda en çok güldüğünüz şeyleri bizimle de paylaşın, hep birlikte gülelim!

 

Yazının devamı...

Sana Ait Tek Özgün Şey Parmak İzin Mi?

Basında oldukça ses getiren bu kare hem görselliği hem de kareyi post ederken kullandıkları cümle nedeniyle çok etkileyiciydi. Paylaşım metni ise şöyleydi; .”  İki sevgilinin bu paylaşımına yorumum “çarpıcı” olacaktı ki Twitter’da takip ettiğim bir hesabın altına paylaşılan fotoğrafın aslı düştü.   Fotoğrafın aslı ise Twitter’daki bir kullanıcı tarafından şöyle post edildi @asilbaykara’nın bu paylaşımı ve metni tam da bugünkü konumun özeti niteliğinde.

Yukarıdaki ilk örneğim aslında ana konuma giriş niteliğindeydi. Özgün içeriğin ne denli önemli olduğunu anlatıp durduğum bir meslekteyken özgün görsel, özgün fikir, özgün irade her biri kendi başına ayrı bir değer.

Diğer bir örneğim ise Fahri Evcen ‘den. Yakın zamanda pişti olduğu gelinliğiyle dikkat çeken Evcen sosyal medyada artan takipçi sayısını Taylor Hill’in dikkat çeken pozlarının neredeyse aynısı olan bir çekimle Instagram’dan kutladı.

Yeni İlham Kaynağı Sakızdan Çıkan Maniler!

Ünlü bir şarkıcının hit olarak planlayıp, albüme aldığı şarkının aslında bir sakız markasının 2012 yılında piyasaya sürdüğü manisi çıktığını düşünün. Üstelik bir de bu mani CD, basın bültenleri, video klip gibi yerlerde söz&müzik olarak farklı bir isimle sunulsa. Bu durum ifşa olsa ama bu ünlü şarkıcımız tek kelime açıklama yapmasa, hala cikletten oluşma manisini söylemeye devam etse? Şarkıya imzasını veren söz yazarı da aynı şekilde hiçbir açıklama yapma zahmetinde bulunmasa?!

Sizin için bir hikaye yazdığımı düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. İrem Derici’nin son albümünde yer alan “Tektaş” adlı şarkının bir bölümü bir sakız markasının manisinden alıntı çıktı. Geçtiğimiz haftalarda maninin yazarının tesadüfen fark etmesiyle sosyal medyada epey bir konuşuldu ama sonra sessiz sedasız sevgili ünlümüz olay çok büyümeden bu durumdan kurtuldu. Biliyorum ki bu örneğe de çok şaşırmadınız. Çünkü ben de hiç şaşırmadım!

Ünlü isimlerin gururla kopya bir kareyi paylaştıkları, ünlü bloggerın kopya içerik ürettiği, hala yeni çıkan erkek şarkıcıların büyük çoğunluğunun Tarkan’ın sesini ve imajını taklit ettiği, dünya yıldızlarından esinlenerek (!) çekilen kliplerin yayınlandığı,  estetikle tüm kadınların birbirine benzediği günümüzde “özgünlük” hayalini kurduğumuz bir beklenti.

İlham almanın, beğenmenin, takdir etmenin çok daha ötesinde,  birebir kopya hayatlara dönüşen bu yeni düzen size de fazlasıyla sıradan gelmiyor mu?

Sosyal medyadan takip ettiği kişilerin aldığı takı, yediği yemek, yaptığı tatil, dinlediği müziğin yanı sıra hayat tarzını birebir kopya edilen yeni düzenimizde özgün kalarak, kopyacı kenelerden kurtulmak mümkün mü?

Vemödalen ‘ı duymuş muydunuz?  

İşte tam bu konu üzerine biraz araştırıyorken izlediğim bir video ile“Vemödalen” terimi  ile tanıştım. Vemödalen , “The Fear That Everything Has Already Been Done” yani her şeyin daha önce yapılmış olmasından duyulan korku demek. Bu kelimenin detayını anlamak için farklı kişilerin çektiği birbirinin tıpatıp aynısı olan karelerle dolu sinir bozucu bir video izledim. (merak edenler youtube’da bulabilir) Deniz kenarında paylaşılmaktan bıkılmayan sosis görünümlü üst bacak görünen fotoğraflar, birbirinin aynısı gün batımı kareleri, düğün gününde içi boş yapay pastayı kesen çiftler…  

Facebook’ta, Instagram’da seri “like’lamak” yerine beğenilerimize, seçimlerimize birazcık da olsa kafa yorsak dünya en az bir kar tanesi eşsizliğinde, çok daha güzel bir yer olabilir aslında.

Parmak izlerimizin eşsizliği kadar özgün olmadığımız anlarda içinizi bir huzursuzluk kaplıyorsa belki de hala bir umut var demektir.

Yazının devamı...