GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Kabineye giren terler

Öncelikle yeni sistem konusunda herkesin ne kadar eksik bilgili olduğunu, sistem konusundaki belirsizlikleri bir görmüş olduk. Zira Hulusi Akar Savunma Bakanı olarak açıklanınca “Acaba iki görevi birden mi yapacak, yeni sistemde bu mümkün mü?”, “Yok Genelkurmay Başkanı’nı Cumhurbaşkanı ordu dışından seçip atayabilir”, “Hayır askeri şûra toplanıp seçecek”, “Teamül gereği en kıdemli komutan Genelkurmay Başkanı olacak” gibi pek çok rivayet havada uçuştu. Bunu öne sürenler benim eşim dostum değil siyaset teorisyenleri, Ankara gazetecileri filan. Zira sistem yepisyeni ve pek çok detay, ne nasıl işleyecek, usulü var mı, net değil. Sonuç olarak dün Cumhurbaşkanlığı kararnamesi ile Kara Kuvvetleri Komutanı Yaşar Güler, bu göreve atandı.

Kabineye girmiş bakanların bir kısmı özel sektörden patron ve/veya yönetici. “Kabinede, alanında çalışmış, terlemiş, sektörün sıkıntılarını bilen insanlara yer verildi” yorumu var. Hep yazıyorum. Bizim en uzun vadeli yatırımımız, en önemli karar alanımız eğitimdir. Bütün bakanlıklar çok önemlidir elbette. Ama mesela ekonomi kötü gider, yeni kararlar alırsın, 5 yıla toparlanır. Ne bileyim, çok iyi bir adalet reformu yaparsın, 2 yılda tekrar halk ve yabancı yatırımcıda güveni tesis edersin. Ama eğitimi 5 yıl elden kaçırırsan bir nesli, ve memleketin gelecek 40 yılını kaybetmiş olursun! Sonra da ne adalet sistemi, ne ekonomi, ne sağlık, ağzınla kuş tutsan yürümez.

Bizim önceliğimiz, acil ihtiyacımız iyi yetişmiş insandır kanımca. Kaynak ve aklı kanalize edeceğimiz ilk yer de eğitim olmalıdır. Bu açıdan, açıklanan kabinede ilk Milli Eğitim Bakanı’na baktım. Ziya Selçuk’u hiç tanımasam da, bir araştırınca yazdıklarıyla, fikirleriyle gelecek için ümit verdi.

Pek çok sorunumuz, sistemi darmaduman olmuş çok konumuz var. Yeni bakanların kendi alanlarında birer “muasır medeniyet seferberliği” yapması gerekiyor.

Kabineye giren çok terleyecek. En azından umudum bu.

Bilinmezlerle dolu yeni bir hikâyeye giriş yapıyoruz. Dur bakalım neler olacak.


ŞU ON BİN ADIM SORUNSALI
GÜNDE on bin adım yürüme konusu yıllardır konuşuluyordu. Geçen gün Osman Müftüoğlu da ısrarla yazınca resmi gazetede yayınlanmış gibi oldu! Veya şöyle: “10 bin adım hüküm gibi bir şey oldu ama ama amaa kimse yürümedii”! Zira göründüğü kadar kolay değil.

Hayır yaz tatillerinde yaparım. Zevkle yaparım. Yerim o on bin adımı! Arada şımarır on beş bini bile kayıtlara geçiririm! Nedir ki? Tamam, tatilde dizi için bölüm yedekliyorum, yazıyorum filan ama paniğim yok. Günde 6-7 saat masa başında çalışsam, kalan vakitte yürüyüşümü de yaparım, denizime de girerim, eğlenceme bakar, filmimi seyreder kitabımı da okurum.

Ama hayatımın tatil dışı zamanlarında manzara çok karanlık!

On bin adım ha? Bakınız saatte 4-5 kilometre hızla yürüyorum ben. On bin adım ise 7 kilometre civarı ediyor. Yani benim hızımla günde on bin adım aşağı yukarı 1 saat 20 dakika yürüme demek! Üstelik dahası da varmış efenim. 2 gün önce elinizde tuttuğunuz gazetede okudum, sade 10 bin adım yürüme sağlıklı kaslar için yetmiyormuş, bir de ağırlık egzersizleri, Nordik yürüyüş filan yapacaksınmış. Hadi yaptın, o da yarım saat. Duş aldın saçını kuruttun, ne etti? 2.5 saat!

Bana günde o iki buçuk saati verin dünyayı değiştireyim yav! Dünyayı değiştirmesem bile hayat kalitemi değiştiririm. Zira haftada 17.5 saat eder ki ooh sabahtan akşama gezip tozup, sosyalleşip, ertelediğim işleri halledip bir de üzerine cilt bakımı yaptırdığım bir tatil günü edinirim!

Ve delikanlı gibi konuşuyorum, haftada ekstra 17 saatim olsa asla yürümem, bunları yaparım!

Yani o on bin adımı ben çalışma temposu yüksek rutin kış programına yerleştiremedim.

Beş bin adım diyelim, günde 35 dakikaya bağlayalım mı Osman Müftüoğlu hocam? Maksat müşteri olunsun.

Yazının devamı...

Seçim nasıl olursa olsun, bizim seçimimiz birbirimiz olsun!

Bu konular üzerindeki kahvehane, altın günü, TV programı, deniz kıyısı sohbetlerinin sonu geldi, zira İpsos araştırdı ve açıkladı.

“Siz onlara yardım ettiniz”, “Siz bunlarla ittifak yaptınız”, “Siz ötekilere destek attınız”, “Sizler ve bizler” laflarından fena halde sıkıldım.

Zira tablo şu:

Misal 1 Kasım seçimiyle karşılaştırıldığında CHP’nin yüzde 3 oyu AK Parti’ye, yüzde 13 oyu İYİ Parti’ye, yüzde 7 oyu HDP’ye gitmiş.
AK Parti’nin 1 Kasım oylarının yüzde 5’i CHP’ye, yüzde 9’u MHP’ye, yüzde 5’i İYİ Parti’ye, yüzde 1’i HDP’ye gitmiş.

MHP’nin yüzde 28 oyu İyi Parti’ye, yüzde 9 oyu CHP’ye, yüzde 10 oyu AK Parti’ye gitmiş. Öte yandan MHP, AK Parti’nin eski oylarının yüzde 9’unu, CHP’nin oylarının da yüzde 2’sini alıp neredeyse eşdeğer oya ulaşmış.

İYİ Parti’nin bu seçimde aldığı oyun yüzde 21’i eski (yani 1 Kasım’daki) AK Partili seçmen, yüzde 29’u CHP’li, yüzde 30’u MHP’li. Yani İYİ Parti’nin aldığı 5 milyon oy, 1 Kasım’da bu üç partiye oy atan farklı seçmenlerden oluşuyor.

Mesela 24 Haziran’da HDP’nin eski oylarının yüzde 8’i AK Parti’ye, yüzde 4’ü CHP’ye kaçmış.

Öte yandan 1 Kasım’da AK Parti’ye oy vermiş aşağı yukarı 213 bin seçmen ve CHP’ye oy vermiş 900 bin seçmen 24 Haziran’da HDP’ye oy atmış.

1 Kasım’da HDP’ye oy vermiş aşağı yukarı 468 bin seçmen bu defa AK Parti’yi, 234 bin seçmen ise CHP’yi tercih etmiş.

Bu kadar geçişkenliği tahmin ediyor muydunuz?

Demek ki hepimiz icraata, döneme, o zamanki ihtiyaçlarımıza, bakış açımıza göre farklı partilere oy verebiliyoruz. Fikirler, siyasi görüşler, hatta insanlar değişebiliyor.

Tek değişmeyen, vatandaşı olduğumuz bu çiçek gibi ülke!

Demek bu şahane memlekette herkes birbirinden kız da alıp veriyor oy da! Kutuplaşmak manasız ve yapay.

Hayat uzun. Parti ömürleri ise belirsiz. Biz partilere değil birbirimize sevdalı olalım, gerisi çözülür. Bize hizmet edecek siyasi kadrolar illa ki bulunur, bize bir şey olmasın.

Bir garip mizah yazarı olarak önerim şudur: Artık birbirimizi yemeyelim, el ele verip bize iyi servis versinler, ülkeyi doğru düzgün yönetsinler diye siyasetçilerin başının etini yiyelim!

CHP'DE ADRENALİNLİ GÜNLER
ÖNCE eşli bir yemek yenildi filan. Sanırım “Güzel güzel konuşalım, arıza çıkarmayalım, sistem böyle devam etsin” konulu. Sonra Muharrem İnce, anladığım kadarıyla önceden planlamadığı halde, sorular üzerine hemen anlatıverdi. “Kılıçdaroğlu’na onursal başkan olmasını teklif ettim. Bir heyecan, bir umut başladı, bunu kaybetmeyelim, abi kardeş olarak partiyi yönetelim dedim” şeklinde konuştu. Fakat sonra ekledi “Hayır derse örgüt bu işi çözecektir”!

Uuuuuu!

Bu bildiğiniz zurnanın zırt dediği yerde başrolün yüzünde donan drama bölüm finalidir ve bu hafta aldığı share’i olduğu gibi gelecek haftaya taşır!

Bitmedi! Kılıçdaroğlu “Özel bir yemeğin bağlamından koparılması siyasi nezaketsizlik” dedi ve kılıcı çekti! E bu da ayrı bir bölüm finalidir?

Kime oy verdiğiniz fark etmez, neler olacağını merak etmiyor musunuz?

CHP bu yazın en heyecanlı en sürükleyici dizisi olabilir!

Yazının devamı...

Efendi gibi sevinmeyi öğrenmek!

Davul-zurna çalabilir. “Hoş”tur.

Arabayla tur atıp pencereden bayrak sallayarak liderinin ismini haykırabilir. “Mantıklı”dır.

Halaya durup kutlayabilir. “Ne güzel”dir.

Ama havaya, sağa sola ateş açamaz! Suçtur!

Ne yazık ki bunu da gördük.

Pazar gecesi İstanbul’un özellikle Boğaz semtlerinde pek çok kişi seçim sonucunu havaya ateş açarak “kutladı”! Ve her yeri bina, insan, kalabalık, çoluk çocuk olan bir şehirde, bir felaketin ucundan döndük.

Birkaç sorum var.

Bu magandalar kim, ne cesaretle şehrin ortasında havaya ateş açıyorlar?

Bu kadar çok silah nereden bulundu ve nasıl ellerine geçti?

Bu silahlar ruhsatlı mı, bu adamların silah taşıma izni var mı?

Bu tehlikeli suçu işleyen acaba bir kişi göz altına filan alındı mı?

Ve en önemlisi, bütün bu sorular niye herhangi bir güvenlik görevlisinin aklına gelmedi de ben soruyorum?!

Bazı soruların cevaplarını aldım gerçi. Mesela o gece sadece İstanbul silah sesleriyle inlememiş. Misal, ateş açanlardan biri Sakaryaspor’un bir oyuncusu. Sadece Sakarya’da havaya ateş açmakla kalmamış, bu görüntüleri sosyal medya hesabından “Adettendir” yazarak da paylaşmış! Şanlıurfa’da da bayağı bir kurşun atılmış, fotoğraf ve video çok. Rize’den de benzer manzaralar var.

Yetkililer beni bir aydınlatabilir mi? O gece gözaltına alınan, hakkında işlem yapılan, bu son derece tehlikeli hareket için ceza alan var mı?

Bir de hepimize soru: Düğün olsun, şampiyonluk olsun, seçim kutlaması olsun, silah atma manyaklığını tamamen bırakıp davul-zurna güzelliğine hangi asırda geçmeyi düşünüyoruz?

CHP, CANIM SEN HAYIRDIR YA?

SEÇİM günü CHP yetkilileri defalarca kameralar önünde basın toplantısına çıkıp “Bunlar gerçek sonuçlar değil, AA manipülasyon yapıyor, bizdeki sonuçlar çok farklı, daha YSK’da bile bu kadar sandık sonucu yok! Seçim alanlarını terk etmeyin, bir şey dönüyor, inanmayın” diye ilgi çekici açıklamalar yaptılar.

Bu esnada TV’de anket şirketi sahipleri ve hatta sosyal medyada bazı müşahitler “AA gazetecilik yapar, sonuçları küçük bir sapmayla ama daha hızlı açıklar, YSK daha yavaş ve sıkı kontrolle gider, itirazları değerlendirir, onun için yavaş davranır, aradaki fark bundan” dedi.

Biz kime, neye inanacağımızı bilemeden öyle baktık.

CHP yetkilileri akşamın geç bir saatine kadar ısrarla “Sakın inanmayın, YSK sonuçları böyle değil, iş 2. tura kaldı” deyip duruyordu.

Sonra aniden bir şey oldu.

Aynı CHP ekibi kameraların karşısına mahcup bir ifadeyle çıkıp “Evet sonuçlar bu şekilde, ama işte ufak tefek hatalar varsa peşini bırakmayacağız, yalnız sonuçları lütfen suhuletle karşılayalım” açıklaması yaptı.

Pardon? Ney? 

Arkadaş, sen ülkeyi yönetmeye talipsin. Hangi kurum, sonucu ne zaman, ne şekilde, hangi yöntemle açıklıyor bilmiyor musun? Bütün gün niye yaygara yaptın?

Şakaysa kötü, ciddiyse daha kötü.

Kısa dönemli umut vermek, müşahitleri diri tutmak için yaptıysan berbat fikir, bilgisizlikten yaptıysan dev rezillik. Yahu sen parti olarak, ülkenin (istatistiklere göre) en yüksek eğitimli, en şehirli seçmenine sahipsin. Bu milyonlara layık gördüğün performans bu mu? Veriler hangi sırayla, ne hızla, hangi kurumda nasıl giriliyor bilmiyor musun? Lütfen bilsene bir zahmet! Hayır çünkü işin bu zaten! Doktor, müzisyen filan değil, siyasetçisin!

Kusura bakma sevgili CHP. Kızgınım! Demokratik ve tahammüllü bir parti olduğunuza hâlâ inancım tam olduğundan, açık konuşacağım: Bence sokakta çok konuşulduğu üzre, yüzde 30’un üstünde oy alan Muharrem İnce’yi parti başkanlığına getirmeyi ciddi düşünün, evet, ama ekibinizi kendine getirmeyi daha da ciddi düşünün!

Affedin de ben bir sabah çıkıp “Bu reytingler manipülasyon, biz aslında dün gece 17 reyting aldık, bekleyin” deyip akşamüzeri “Evet dün gece listede yazdığı gibi 7 reyting almışız ama belki 7.001’dir, araştıracağız, listede ikinci olmamızı suhuletle karşılayın” desem, bir daha utançtan oyuncu odasına giremem!

Ki sonuçta nedir ki, komedi yapıyoruz, ülkeyi yönetme derdinde değiliz...

 

Yazının devamı...

Bu konular ‘solup gitmesin’!

Fatih Akın’ın açısından bakıldığında dev bir başarıdır, zira “Paramparça” veya İngilizce adıyla “In the Fade” (Solgun) filmi Altın Küre’de en iyi yabancı film ödülü almıştır.

Başrol oyuncusu Diane Kruger açısından bakıldığında beklenen andır, çünkü yıllardır hak eden oyuncu, bu filmle geçen yıl Cannes’da en iyi kadın oyuncu seçilmiştir.

Almanya açısından heyecan vericidir, zira bu film ülkenin Oscar için aday adayı olmuştur.

Ama hikâye, esas Avrupa’da yaşayıp Avrupa kökenli olmayan, neo-Nazi nefretinin hedefi olan herkesin açısından bakıldığında çok önemli, belki hayatidir!

Batı Avrupa’da, ırkçılık ve yabancı düşmanlığının ve bu eğilime oynayan hükümetlerin yükseldiği dönemde filmin ödül alması, bu vesileyle çok seyirciye ulaşması, dolayısıyla bu nefret suçlarının konuşulması açısından bile film alkışı hak ediyor.

Küçümsenecek bir konudan bahsetmiyoruz. Neo-Naziler filmde de anlatıldığı gibi Almanya’dan Yunanistan’a, zaman zaman legal partilerin içinde gayet sıkı örgütlenen bir uluslararası grup. Aynı bir terör örgütü gibi bombalı saldırılara, cinayetlere imza atıyorlar! Ve filmin İngilizce adındaki gibi tam anlamıyla “solgun” kalan bu suçlar umarım böyle hikâyelerle daha çok gündeme gelir. Çünkü malumunuz Avrupa’da herhangi bir Ortadoğulu, her zaman olağan şüphelidir. Ve bu “yabancı”nın başına bir iş geldiğinde batıdaki genel eğilim, bir beyaz Avrupalı’dan şüphelenmek, nefret suçu ihtimalini düşünmek olmaz. Bilakis, yabancının kendi çevresi ve kendi suç potansiyeline dair hikâyeler, bir “iç hesaplaşma” üzerinde durulur. Aynı filmdeki gibi. Paramparça’da Diane Kruger’ın oynadığı karakterin kocası Nuri Şekerci’nin öldürülme sebebi önce polis tarafından Nuri’nin uyuşturucu satıcılığı geçmişine bağlanıyor. Neo-Nazi cinayeti ihtimali, Kruger’ın oynadığı Katja karakterinin uzun ısrarları sonucu ve tam her şeyden vazgeçmek üzereyken teyit ediliyor.

Yönetmen Fatih Akın’ın “Katja benim kendi korkularımı ve kızgınlığımı anlatıyor” demesi dikkat çekicidir. Zira filmin çekiminden birkaç yıl önce birçok siyasetçi ve sanatçıyla birlikte Fatih Akın’ın isminin de bir Neo-Nazi ölüm listesinde yer aldığı ortaya çıkmış!

Belki de bu kişisel bakış açısı ve haklı öfke yüzünden, sonu sorulara ve tartışmaya çok açık bu ilginç filmi seyretmenizi tavsiye ederim.

Ama en çok Avrupa’da geniş kitlelere ulaşması ihtimali sevindiricidir.

 

FAKAT RONALDO GERÇEKTEN...

FUTBOLDAN anlamam, takip etmem, milli takımın maçları dışında heyecanlanmam.

Dizi sezon finali yaptı ve 2 seneye yakın zamandır kendini perde ve ekranda komediye vakfeden, hafta sonu tatili bile yapamamış bendeniz, birkaç gün pelte gibi TV karşısına yayıldı. Dolayısıyla o gece her evde açık olan Portekiz-İspanya maçına ister istemez maruz kaldı!

Yahu iyi ki de öyle olmuş.

Ronaldo bilardo sopasıyla vurur gibi açılı, falsolu öyle bir gol attı ki konuyla hiç ilgisi olmayan, senaryoda bile futbolla ilgili hikâyeleri yazarken dokuz doğuran bu yazar arkadaşınız, aniden kısa dönemli de olsa futbol fanatiği oldu!

Şampiyonayı hevesle takip etmeye başladım.

Her gün 2, bazen 3 maçı kısmen veya tamamen seyrettim ki büyük bir yaşam tarzı değişikliğidir benim için!

Ne yazık ki sonraki maçlarda o sürpriz ve adrenalini asla yakalayamadım ve şimdilerde ufak ufak kopmaya başlıyorum. Zira 1 haftadır takip ettiğim kadarıyla futbol keçiboynuzu gibi. İki gol göreceksin diye 90 dakika oturup bakıyorsun. Ve galiba bu şampiyona ilk gün zirve yaptı, sonra fıslamaya başladı.

Final maçlarına kadar, denizdi güneşti, seçim muhabbetiydi, yeni sezona hazırlık senaryolarıydı, futbola geçtiğimiz hafta kadar ilgi gösteremeyeceğim. Ama sonunda, artık gelecek yıllarda anlatacak bir futbol hatıram, tasvir edecek bir golüm var. Kendisinin bilgisi olmasa da futbola kısa süreli bir meraklı kazandırdığı için Ronaldo’ya teşekkürler!

Yazının devamı...

Ilıman bir yaz olsun!

Erdoğan’ın dişine göre bir rakip... Yenilikler... Partiler arasında ittifaklar, siyasette bir enerji, işe daha çok asılma, her yanda tatlı bir kapsayıcılık çabası...

Bir anda vatandaşın derdi tasası daha çok konuşulmaya başlandı, farklı çözüm önerileri yağmaya başladı mesela.

Elektrikli otomobiller, nesnelerin interneti, kütüphane-kafeler filan konuşulmaya başlandı örneğin. Bir planlar, projeler, bir seçmenin gözünün içine bakmalar...

Gençler nasıl popüler oldu değil mi bir anda? Eğitimde uzun ve kısa geçmişli özeleştiriler, kısa ve uzun vadeli çözüm teklifleri, öneriler, vaatler gırla gitmeye başladı.

“Her yer bağ bahçe park olmalı” gibi yeşil, çevreci, bol oksijenli bir hava esiyor ki hisleniyorum, ağlamak istiyorum sayın seyirciler! Rekabet ne güzel şeymiş, hale bak.

“Beton devri”nin sonuna mı geldik acaba?

İki anlamda da yani.

Hem inşaat sektörüyle kalkınma modelinde bir hız kesme ve yeşillik talebinin görünür olmaya başlaması, hem de “Beton gibi sert, katı söylemler” yerine, siyasi tavırların biraz esnemesi. Her partinin kendi “beton seçmeni” dışındaki vatandaşa da el sallamaya başlaması. Birbirimizi mecburen anlamaya çalışmak, kapsayıcılık ve empati zorunluluğu.

Allah’ım şu köşede yaza yaza ömrümü tükettiğim, en çok istediğim, en çok talep ettiğim “kutuplaşmada buzulların erime dönemi” mi yolda?

Siyasette beton gibi sert lafların, katı bakış açıları ve ayrıştırmanın rafa kalkacağı günleri hayal edelim mi? Abartıyor muyum? Sanatçıyım diye fazla mı hayal kuruyorum ben yav?

Dur bakalım. Yumuşak, ılıman bir yaz olsun da...

Seçim anketlerimi açıklıyorum!

Bugün bu köşeden, çok değerli arkadaş gruplarım, sanatçı ahbaplarım, eş, dost ve akrabalarımla yaptığım seçim anketinin heyecan verici sonuçlarını açıklamak isterim!

Her şeyden önce, her anketçi için zorunlu olsa da künyemi veremeyeceğim. Zira bebekliğimde hediye gelen, üstü mineli, el yazısıyla Gülse yazan bir künye ve anısı var. Ama illa bilgi lazımsa, son 2 haftadır kâh telefonla, kâh yüz yüze soru cevap yöntemiyle, arada kahve içme veya yemek esnasında, zaman zaman kuliste ezber yaparken, bazen de kuaförde saçım kesilirken sinsi sinsi dinleme yoluyla yaptığım anketlerden derlediğim bilgiler olduğunu kamuoyuna açıklayabilirim!

Bulgularım kesin ve nettir, söylediklerimin aksi bir sonuç çıkarsa bir daha anket yapmam!

Önce başkan tahmini: Recep Tayyip Erdoğan ya cumhurbaşkanı seçilecek ya da seçilmeyecek. Bu ilk bilgi!

İkincisi, meclisteki çoğunluğu ‘cumhur ittifakı’ alacak ya da alamayacak.

Bu bulgularım ışığında sizi çok etkileyeceğini tahmin ettiğim dört ihtimal çıkardım:

1) Erdoğan Cumhurbaşkanı ve meclis çoğunluğu ‘cumhur ittifakı’nın.

2) Erdoğan Cumhurbaşkanı ama meclis çoğunluğu ‘cumhur ittifakı’nın değil.

3) Erdoğan Cumhurbaşkanı değil, çoğunluk ‘cumhur ittifakı’nın.

4) Erdoğan Cumhurbaşkanı değil, meclis çoğunluğu da ‘cumhur ittifakı’nın değil.

Bu dört ihtimalden farklı bir durum ortaya çıkarsa, anketçilik işini bırakacağım! Bakın buradan basına açıklamış oldum.

Ne? Beğenmediniz mi? Affedersiniz anket şirketleri farklı bir bilgi veriyor da ben mi bilmiyorum? Günlerdir hepsini takip ettim, tüm verileri bir araya getirdiğimizde şu çıkıyor: Erdoğan’ın oyu 46-54 arası gibi bir yerde! Ben daha kesin konuşayım: 40’la 60 arası bir yerde! Asla yanılmayacağım!

Meclis çoğunluğu için tahminler nasıl? Şirketler diyor ki: “E bıçaksırtı.” Ben açıklıyorum: Yüzde elli ihtimalle cumhur ittifakı alır ama tabii buna yüzde eksi-artı 7 yanılma payı koyun!

Bu şaşmayacak öngörülerimle seçimi en doğru tahmin eden şahıs olarak ikinci turdan önce tüm haber kanallarına çıkabilirim! Ki hiç de hevesim yok, televizyona doymuş insanım. Tam yaz arası verilmişken yine mi kameralar? Yook. Benimki tamamen okuyucuya hizmet amaçlı.

Anket şirketlerine sevgi, saygı ve elbette bu sefer işlerinin zorluğuna karşı büyük anlayışla...

Ve fakat vaziyet de bu yani.

Yazının devamı...

Sandık güvenliği babamın oğlu için değil!

Niye güzel kardeşim?

“Bizde öyle bir şey olmaz, bu bağımsız müşahitler kim bilir nedir, kimlerdendir, böyle gruplara ne gerek var? Tasvip etmiyoruz çünkü... Ee... Ülkemiz demokratik, hatasız ve düzgün seçim yapmasıyla yıllardır örnek olmuştur” diyorlar. Ama bak hükümet ne diyor:

“Tabii biz seçim güvenliği için sandıkları taşıma ve herhangi bir şaibede artık vatandaşların da polise haber vermesinin önünü açma gibi önlemler aldık!” Demek ki bir güvensizlik olduğu, bir denetim gerektiği aşikâr!

Bir alavere dalavere, sandık başı zorbalık, diretme, hırsızlık, bırak hepsini en masumundan hata yapma ihtimali her zaman mümkün! Demek ki ne kadar çok şahit, o kadar şeffaflık.

Her bölgede, her partide, her sandık başında çürük elmalar bulunabilir! “Senin müşahidin benim müşahidim” işine girmeyelim, üzerinde şüpheden eser olmayan mükemmel bir seçim yapalım! Madem seçimlerimiz örnek, o zaman daha da eşsiz bir örnek olsun. Sonra da kimse “Seçilen şu şaibeyle seçildi, aslında o kadar oyu yoktu” diyemesin. “Vatandaş böyle istedi, demek ki tercih bu” diye düşünsün, sevinçli olmasa bile en azından içi rahat etsin.

Kapısına kilit ve alarm takan herkes bütün mahalleden şüphelenmediği gibi, bütün mahalle sakinleri de şaibe altında kalmaz. Hatta birbirinden nefret eden komşular için bile böyledir. Sevmediği birinin evine hırsız girdiğinde, “Geçmiş olsun” deyip korku ve tedirginlik duygusunu paylaşır, detayları öğrenmeye çalışır. Ve misal bir grup genç tutup “Biz polise ve alarmlara ek olarak köşe başlarına güvenlik kameraları koyacağız, herhangi bir olayda kimdir nedir ortaya çıksın” dediğinde de “Koyamazsın, sen kimsin, ne gerek var, kimin adamısın” denmez! Teşekkür edilir.

Niye? Hepimiz aynı gemideyiz de ondan!

Ve evet, bana kalsa oy verilen her mekâna, oy kabini dışında her yeri çeken bir ses kayıtlı kamera koyarım! Yüzde yüz şeffaflık, oooh çiçek gibi! Kimden şüpheleniyorum? Kimseden şüphelenmiyorum ve herkesten şüpheleniyorum!

Paranoyak olduğumdan, vatandaşıma güvenmediğimden, mahalledeki herkesin hırsızlık potansiyeli olduğunu düşündüğümden değil, akıllı bir önlem olarak evimin kapısında kilit var!

Lütfen kilitçilerin işlerini yapmasını engellemeyin. Yoksa bir münasebetsiz çıkıp “Sen niye üzerine alındın ki” diye sorar, kırgınlık olur!

A partisinden Z partisine oy verecek tüm seçmenler. Gidelim partimize müşahit yazılalım veya bağımsız sandık gözetmenlerine yardım edelim, en azından onlara destek atalım, köstek olup aleyhlerinde konuşup hayatlarını zorlaştırmayalım.

Böylece 24 Haziran’da sonuca göre mutlu ya da mutsuz bir gece geçirsek de en azından ülkece çok rahat bir uyku çekeriz.

Yazının devamı...

Gelecek için paniklemeye başlayalım mı?

Kaç yaşına kadar yaşayacaksınız? Muhtemelen babanızdan biraz daha, dedenizden çok çok daha uzun zaman!

E güzel haber tabii. Çoğumuz 90’ı, 100’ü, hatta 110’u bazılarımız belki 120’yi göreceğiz.

Peki biz 60 yaşlarında ve hâlâ çakı gibi sağlıklıyken, önümüzde 40-50 yıl daha varken, dünya nasıl olacak? O ana kadar öğrendiklerimiz, eğitimimiz, tecrübemiz bir işe yarayacak mı?

Emeklilik kaç yıl sürecek?

Veya şöyle diyelim: Bizim kuşakta ve daha gençlerde hayatın neredeyse yarısı emeklilik olarak mı geçecek?

Devletler, bireysel emeklilik şirketleri, sigortacılar kara kara düşünmekteler. Bu evde oturup, emekli maaşı alıp televizyon seyreden “gençlerle” nasıl uğraşacaklar?

Evde oturmasalar, çalışkan, gayretli insanlar olsalar bile, ne iş yapacaklar?

İçinde bulunduğumuz seçim döneminde bütün partilerin bu konuya uyanması ve geleceğimizin en sonunda gündem olmasını alkışlıyorum. Şu da konuşulsun: Mesela 1980 doğumlu bir insan, veri analisti, yapay zekâ eğitmeni, robot teknisyeni, nanoteknoloji mühendisi olabilecek mi? Olamayacaksa ne yapacak?

Şimdi icra ettiğimiz mesleklerin bir kısmı 10 yıl içinde arzuhalcilik, kalaycılık, seyyar fotoğrafçılık, nalbantlık, hallaçlık gibi tedavülden kalkacak mı? Uzayan hayatlarda, her şey bu kadar hızlı değişirken, 60’lı yaşlardaki (ki 60’lar artık yeni 40’lar deniyor) insanlar hem kendi ev ekonomileri, hem ülke için nasıl verimli olabilecekler?

Önünde daha 30-40 yıl olan, eli ayağı tutan biri, bütün gün evde bilmece çözerek kendisi dâhil kime, nasıl faydalı olabilir?

Eski toplumlarda olgun yaşların bilgeliğinden faydalanılırdı. Bu insanların emeklilik sonrası öğretmenlik, eğitmenlik yapması için şimdiden özel programlar planlanamaz mı?

Bankacı bankacılık, hukukçu hukuk, tedavülden kalkmış bir meslek sahibi bile en azından bildiği yabancı dili, matematiği, el becerisini, mesleğin tarihini öğretemez mi?

Yetişmiş olgun iş gücü, tecrübesiyle topluma ve özellikle eğitime faydalı olamaz mı?

Aslına bakarsanız şu an önceliğimiz olan hikâye, hepimizin geleceğinin kalitesi, tamamen yeni nesillerin eğitimine bağlıdır!

Yeni bilgi, yeni yöntem, yeni meslekler elbette anahtar kelimelerdir. Ama bunlar için mesela her şekilde yabancı dil gerekliyken, 60 yaşın üstünde kaç emekli potansiyel yabancı dil öğretmeni evlerinde pinekliyor olacak?

Ya ev kadınları?

Çocukları artık liseye-üniversiteye başlamış, ODTÜ’lü, Boğaziçili, ülkenin en iyi imkânlarıyla eğitim görmüş, ya hiç çalışmamış ya çocuklardan sonra iş hayatını bırakmış o kadar çok kadın tanıyorum ki... Şu anki öğretmen kalitesine bakarsak, bu insanların evde farklı yemek tarifi denemesine izin verecek lüksümüz yok!

Bu beyin ve birikimleri eğitim öğretim kadrolarına katmanın bir yolu olmalı!

Geleceğe yatırım yaparken sadece yastık altındaki dövizleri değil, yastık altında atıl duran yetişmiş beyin ve iş gücünü de derhal sisteme sokmanın bir formülünü bulmalıyız.

Paniklemeye başlayalım!

Artık dün bile çok geç!

Yazının devamı...

Bütçenizi didiklemek istiyorum!

Bir günde 4.55’lerden 4.66’lara çıktı.

Uzun zamandır siyasi görüşe, ekonomik duruma veya bakış açısına göre tartışılan şey şu:

Kimisi diyor ki: “Ben neyi dolarla Euro’yla alıyorum ki, bana ne?”

Kimisi de diyor ki: “Her şeyimizin ama her şeyimizin girdisi dövizle sen neden bahsediyorsun?”

Boğaziçi’nden ancak 5 yılda mezun olabilmiş oldukça vasat bir ekonomist, yani bendenizin gözüyle, orta halli bir ailenin bütçesinde dolar artışının etkisini incelemeye çalışacağım bugün:

Diyelim ki aylık geliriniz gayet fıstık gibi bir 3500 TL.

Kozyatağı’nda oturuyorsunuz, işyeriniz Kâğıthane’de. Kiradasınız ama otomobiliniz var. 2 de çocuğunuz. Asla yabancı mal kullanmıyorsunuz, giyimde, gıdada, hatta deterjanda bile ince eleyip sık dokuyup sadece ve sadece yerli malı alıyorsunuz.

Mutlusunuz ve geleceğe ümitle bakıyorsunuz. Son 1 senede bu saadet dolu dünyanızda tee dünyanın öteki tarafının parası olan dolar yüzünden ne değişmiş olabilir?

Standart bir ailenin aylık gelirinin yüzde 38’i gıdaya, yüzde 34’ü kiraya, yüzde 9’u giyim harcamasına, yüzde 5’i temizliğe, yüzde 7’si ısınma ve elektriğe, kalan yüzde 5-6 civarı ise diğer harcamalara gider, bu denklem genel kabul görür. Ben, otomobiliniz olduğu için bir de günde 40 kilometre yoldan, çocukların servis ücretlerini filan da katıp aylık 400 TL benzin masrafı ekledim. Çocuklar devlet okulunda okuyor ve masrafları minimumda bu arada, öyle de tatlı yavrular! Bu yüzden her yıl ailece hesaplı bir tatile çıkıyorsunuz ve 1200 TL harcıyorsunuz. Aylık 100 TL’ye denk geliyor.

Yani 2017 yılında, ayda 3500 TL’lik maaşınızı kullanıp, 1140 TL gıda harcaması, 1020 TL kira, 270 TL giyim, 210 TL ısınma ve elektrik, 150 TL temizlik, 100 TL tatil, 400 TL benzin, 180 TL ıvır zıvır yani diğer masraflarla ay sonunu neredeyse sıfır tasarrufla getiriyorsunuz.

Şimdi 2017 Mayıs-2018 Mayıs arası doların 3.57’den 4.65’e yüzde 30 artışını göz önüne alarak hayatımızda ne değişti bir hesap yapalım mı?

Gıdamızın yüzde otuz maliyet girdisi dövizle maalesef. Ve Fransız peynirinden, avokadodan bahsetmiyorum. Antalya domatesi ve Ezine peynirinde de bu böyle. Üretici sadece ve sadece girdisindeki dolar artışını fiyata yansıtsa, artık aylık gıda masrafınız 1245 TL.

Kirayı TEFE TÜFE üzerinden hesap ediyorum ki bu zaten doların da sebep olduğu enflasyon yükselmesi oranına bağlı bir ölçüdür. Yüzde 15-16 arasından, artık bu yıl kiranız 1020 değil, 1183 TL!

Sadece Türk markalarından giysi alıyorsunuz, ne güzel. Ama yerli malı giyimde bile girdinin yüzde 13’ü dövizle. Tekstilci merhametli çıktı ve fiyata sadece bunu yansıttı, ne etti? 270 lira harcıyordunuz, artık aylık giyim masrafı 282 TL.

Isınma ve elektrik gideriniz, devletin, yine döviz ve enerji fiyatlarındaki artıştan yaptığı zamma göre, 210’dan 235 TL’ye çıktı, en iyimser tahminle.

Temizlik masrafı ilginç bir kalemdir, sabuna deterjana çok para gider. İyi niyetli deterjancılar kimyasalların çoğunu dışarıdan aldığımızı unutup sadece TEFE-TÜFE ile yüzde 15 zam yaptılar diyelim. 150 TL’lik temizlik masrafı oldu 172 TL.

Tatil yapıyordunuz, elbette yurtiçinde. Döviz artınca turizmciler yabancı turistten aynı fiyatlarla minimum yüzde 30 fazla kazanmaya başladılar. Oh ne güzel, ülke ekonomisine bir fayda. Ama tabii adam aynı odayı size niye geçen seneki fiyattan satsın? Zaten yiyecek, deterjan, kira, personel gideri de artmış. Hadi bir kıyak yaptı, sadece yüzde 25 zam getirdi diyelim. Aylık 100 TL olan tatil masrafınız 125’e vurdu.

400 TL benzin parası veriyordunuz her ay. Benzinin zamlanmasıyla, ki bu da ağırlıklı olarak dövizin değerlenmesi yüzündendir, gitti 478 TL oldu!

Diğerleri dediğimiz ıvır zıvır masrafı da dövizden nispeten oldukça bağımsız şeylermiş diyelim, yüzde 10 zam da oraya koyalım.

Ne etti? Siz geçen sene ayda 3500 TL harcarken, dövizdeki artışın temel sebep olduğu zamlar yüzünden, yurtdışıyla hiç alakanız olmadığı halde, yabancı marka sevmediğiniz, Gucci’den çanta filan almadığınız, Amerikan arabası kullanmadığınız, Fransız kaz ciğeri yemediğiniz, esasen yabancı ülkelerin fotoğrafına bile bakmadığınız halde, bütçenize minimum 450 TL ek masraf geldi!

Artık aylık harcamanız 3950 TL!

Patronunuza bu gayet tutumlu, olabilecek en dışa kapalı bütçeyi, bu alçakgönüllü ve tutarlı hesabı gösteriniz ve derhal 450 TL zam isteyiniz.

Bakalım ne diyecek!

 

Yazının devamı...