GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Yaşasın iyi müzik


 ◊ “Sezen Şarkıları” albümü kimin fikriydi?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın fikriydi. Ama bu Ayhan’ın ilk albümü değil. Aslında üzülerek söylemek istiyorum, değeri bilinmemiş albümleri var. Bu ülkede enstrümantal müzik maalesef çok önemli bir gözükmüyor. Ülkede müzikle ilgili kalite kaygısı var ya, işte nedenlerinden biri bu. Ayhan beni arayıp “Abi böyle bir şey yapmak istiyorum” dediğinde “Yürü” dedim.

- Ayhan Günyıl: Aslında en başta “Perişan Şimdi”nin demo’sunu çalıp Ercan’a yolladım. Çok beğendi ve hemen bana geri döndü. Müzisyen ve prodüktör kafasıyla düşündüğü için “3-4 şarkı değil, 10-11 şarkı yapalım” dedi. O böyle söyleyince şaşırdım.

- Ercan Saatçi: Ayhan, “Sezen Aksu acaba bana şarkılarını verir mi?” diye bir kaygı duyuyordu. “Sen hiç merak etme” deyip hemen Sezen’i aradım. Ayhan’ın bana yolladığı şarkıyı da kendisine yolladım. Dinledikten sonra “Prodüktörü sensen, ne istiyorsan yap, yürüyün” dedi. Sezen’in hakkını verelim. Ondan sonra Ayhan’a “Sezen istediğin şarkıları kullanabileceğini söyledi” dedim.

◊ İyi ki Ercan’ı aramışsın...

- Ayhan Günyıl: Biz aslında her gün görüşen arkadaşlar değiliz. Arada sırada beste yapıp ona atarım mesela söz yazması için. Demo’yu çaldığımda da beynimde bir şimşek çaktı ve Ercan’ı aradım. Öyle başladı süreç. Sezen Aksu’dan ve Ercan’dan böyle bir geri dönüş aldığıma açıkçası inanamadım.

◊ Hak ettiği değeri bulamamış albümlerinden bahseder misin? Daha önce kaç albüm yaptın?

- Ayhan Günyıl: Mesela “Skylight” albümüm 7 sene boyunca bir havayolu şirketinde çaldı. Birçok ünlü isim vokal yaptı. Sonrasında “Sonbahar Yağmuru” ve içinde düetlerin olduğu “Rengarenk” albümümü çıkardım. “Sezen Şarkıları” 4’üncü albümüm.

◊ Albümde kaç şarkı var?

- Ayhan Günyıl: 10 şarkı.

◊ Ercan Saatçi Akademi’de mi yapıldı albüm?

- Ercan Saatçi: Burada bütün planlamasını, aranjesinin nasıl olacağını, hangi şarkıların yer alacağını belirledik. Kayıtlar Ayhan’ın stüdyosunda tamamlandı. Bütün şarkıların aranjesini de yine Ayhan yaptı. Ben sadece ona fikirler verdim. Bu şarkıların hepsi orijinal tonunda çalındı. Yani Sezen’in okuduğu tonda. Şarkıların armonik yapısı bozulmadı.

Kısmen orijinaline bağlı kalındı. Enstrümantal albümlerde bir şeyi icra ederken solistin yerine o enstrüman geçiyor. Burada solist gitardı ve gitarı konuşturması, şarkıyı söyletmesi lazımdı. Ayhan’da o ruh var ve hakikaten söyletti. Bu arada 10 şarkının da videosunu çektik. Evimde bir sahne var, orada çektik hepsini.

SEZEN AKSU ALBÜME BAYILDI

◊ Ercan bu işe çok mu inandın?

- Ercan Saatçi: Çok inandım. Yayınlandıktan sonra Ayhan da şaşırdı ve mutlu oldu. Çünkü bu kadar ilgi beklemiyordu. Ben gerçekten uğraşıyorum ve bunu duyurmak istiyorum. Bu CD’nin ticari bir kaygısı yok. CD satışı zaten yok. Para da istemiyoruz, ama bir dükkanın rafında gözüksün istiyoruz. Ben sadece bunun peşindeyim. Sosyal medyada da o kadar güzel geri dönüşler alıyoruz ki.

◊ Sezen Aksu albümü dinledikten sonra ne dedi?

- Ercan Saatçi: Bayılmış. Çok beğendi. “Yürüsün bu albüm” dedi.

◊ Başka arayan isim oldu mu?

- Ayhan Günyıl: Ajda Pekkan aradı. Çok beğendiğini söyledi. Tebrik etti. “Bundan sonra bu albümün devamı gelecek mi?” diye sordu.

◊ Bu albüm yüz güldürdü; sizce başka işler için de umut olacak mıdır?

- Ercan Saatçi: Bana kalırsa evet. Bu birçok müzisyeni -enstrümanı ne olursa olsun- cesaretlendiren bir çalışma.

Bunu bir dönem Hüsnü Şenlendirici’nin albümü çıktığında yaşamıştık. Ama Hüsnü’den sonra sadece klarnetçiler çıktı ortaya. Ondan sonra yok oldu. Bu albümle birlikte eminim ki birçok müzisyen benzer işler yapmak isteyecek. Biz kapımızı açarız. Yeter ki iyi müzisyen olsunlar ve iyi müzik yapsınlar.

Başka bir şeyin peşinde olmasınlar. Mesela Ali Karacan mektup yazmış, albümü çok beğendiğini söylemiş. Bir iş insanının böyle düşünmesi bizi çok mutlu etti. Bütün radyo yöneticileri geri döndü.

 21 SENEDİR TARKAN’LA ÇALIŞIYORUM

 ◊ Kaç senedir gitar çalıyorsun?

- Ayhan Günyıl: 25-30 sene oldu.

◊ Gitar çalmaya nasıl başladın?

- Ayhan Günyıl: Abilerim müzisyen ve Almanya’da yaşıyorlar. Ben de Almanya’da doğup büyüdüm. Bana ben daha çocukken gitar almışlardı. Fakat üzerine düşmedim. Gitar çalmaya başlamam askerlikten sonra oldu. Çok kıymetli bir hoca olan Raffi Arslanyan’dan özel dersler aldım.

◊ Ne maceralar yaşadın bu zamana kadar?

- Ayhan Günyıl: Hemen Ayhan Günyıl oluvermedim. Düğün salonlarında da çalıştım, pavyonlarda da, barlarda da... Hâlâ da devam ediyorum. Bunun yanı sıra stüdyo müzisyenliği yapıyorum. Bugüne kadar 800 civarında albüme çalmışımdır.

◊ En uzun süre çalıştığın isim Tarkan mı?

- Ayhan Günyıl: Tarkan’la 21 yıldır birlikte çalışıyoruz.

YENİ NESİL BESTENİN DEĞİL SOUND’UN PEŞİNDE

Ercan, eskisi gibi ömürlük şarkılar neden yapılamıyor?

- Ercan Saatçi: Çok nedeni var. Yapılmaz mı? Kesinlikle yapılabilir. Ama ekonomik, politik, demografik sebepleri var. Bu alımla ilgili. “Ne verirsen onu alıyorlar” deniyor ya. Arz-talep meselesi. Şu an popüler müzik akımları var. Bize göre müzik sayılmayabilir, kimine göre de şahane şeyler. Ama aslında bu albüme verdiğimiz kıymet bütün bunlardan dolayı oluyor. Gerçek müzisyenler, gerçek müzik var. Ve biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. Yine öyle ömürlük şarkılar yapılabilir. Ama bu sadece bizim ülkemizde olan bir sorun değil. Dünyada da böyle. Amerika’da ve İngiltere’de 80’ler ve 90’larda yapılan müthiş şarkılar artık yok. Yerlerini başka şeyler aldı. Bunu çok yadırgamıyorum.

Çünkü her şeyin değişirken bunun değişmemesi eşyanın tabiatına aykırı. Önemli olan ruhu kaybetmemek. Benim dönemimin bestecileri eminim benim gibi düşünüyorlar. Ama yeni nesil besteciler besteden çok sound’un peşindeler.

Sound ararken arada ruh kayboluyor. Şarkı bir şey anlatıyor, sana dokunuyor, kalbe dokunuyor, bir şeye dokunuyor... Ama şimdiki nesilde her şey sound üzerine. O yüzden onlara “sabun köpüğü” diyorum.

Evet çok popüler oluyorlar. Ama aradan 5 sene geçiyor ne şarkının ismini ne de söyleyenini hatırlıyorsun. Ben Ayhan gibi bu işi hakkını vererek yapan, popülariteyi kirletmeden kullanan müzisyenlere çok güveniyorum. Biz iyi şeyler üretirsek dinleyici de onu alır. Buna radyolar, televizyon, magazin programları dahil.

- Ayhan Günyıl: Bence çok öyle değil. Ben elektronik müziği çok fazla sevmiyorum.İnsanların da artık bu sound’lardan bıktığını düşünüyorum. O yüzden de yeni albümümü benimsediler, sevmeye başladılar. Çünkü içinde elektronik sound yok. Yaptığım aranjelerde de elektronik sound neredeyse kullanmıyorum. Akustik çalışıyorum daha çok.

OKTAY’IN AŞK ŞiiRiNi BESTELEDiM

 ◊ Oktay Kaynarca ile bir düetiniz yayınlandı sosyal medyada. Birlikte mi yazdınız o şarkıyı?

- Ercan Saatçi: Oktay’la oturup da “Hadi şöyle bir şarkı yapalım” filan demedik. Oktay bana bir gün mesaj attı. Ben de “Herhalde kız arkadaşına atacaktı, yanlışlıkla bana gönderdi” diye düşündüm. Çünkü bir aşk şiiriydi. “Bu ne?” dedim. “Bundan şarkı olur mu” dedi. “Olabilir” dedim. Oktay “O zaman yapsana bir şarkı” dedi. Ertesi gün o şiirin dokusu bana arabesk bir hicaz yaptırdı. Birkaç kelime ekleyerek şarkı sözü haline getirdim. Oktay’a “Kim okuyacak bunu, şarkıyı yaptım” dedim. “Senin okuman kalacak” dedi. “Niye benim okumam kalıyor, benim tarzım değil” dedim ve Oktay’ı stüdyoya çağırdım. Ben demo için okumuştum. Oktay stüdyoya geldi, ona da okutturdum. Sonra mix yaptım. Sonra benim evde bir video çektik ve internete koyduk. Şarkı çok ilgi gördü. YouTube’da paylaşmıştık ama talep gelince iTunes ve Spotify’a da verdik.

ROYAL ACADEMY’YE HAZIRLIYORUZ

 ◊ Ercan Saatçi Akademi’de herkes eğitim alabiliyor mu?

- Ercan Saatçi: Yaş konusunda bir kısıtlamamız yok. 60 yaşında davul, 50 yaşında vokal dersi alan öğrencimiz de var, 6 yaşında piyano eğitimi alan öğrencimiz de. Müzik yapmak istesinler yeter.

Müziğin her branşı, her enstrüman var. Hepsinin ayrı ayrı hocaları var. Biz konservatuvar okuduğumuz için müfredatı biliyoruz. Konservatuvardaki gereksiz dersleri attık, hap gibi öğretiyoruz. Onun dışında biz Yeditepe Üniversitesi’nin bir koluyuz. YÖK’e bağlıyız ve sertifika verebiliyoruz. Artık günümüzde bu sertifikalar öğrencilerin çok işine yarıyor. Milli Eğitim’e de bağlıyız. Bu arada en önemli özelliklerimizden biri de şu; biz Royal Academy’yiz.

Londra’daki o meşhur Royal Academy’nin sınav merkeziyiz. Çocukları oraya hazırlıyoruz. Mayıs’ta Royal Academy sınavımız vardı. 30 öğrencimiz sınava girdi. Onlardan bazıları çok iyi dereceyle geçti.

 KENDİ ALBÜMÜMÜ ÇIKARIYORUM

 ◊ Rec by Saatchi adında bir müzik şirketin var. Orada neler yapıyorsun?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın albümünü de ondan çıkardık. Müzik şirketim akademinin içinde bir bünye oldu.

Ben uzun yıllardır bitiremediğim kendi albümümü bitirdim. Sonbaharda 20 yıldan sonra kendi albümümü çıkaracağım. Ama öncesinde bir single hazırlıyorum. Senin az önce “Neden ömürlük şarkılar yok artık?” dediğin türden bir şarkı. Kızımla yaşadığım bir olay anlatayım sana. Bir şarkı dinliyorduk, “Bu benim şarkım kızım” dedim. “Hadi canım” dedi. Kızım da bilmiyorsa birçok kişi bilmiyor demektir.

Çünkü şarkılar genelde söyleyen isimle bağdaştırılır. “Kimin romanı?” diye sorarsan yazarını söylersin. Ama “Kimin şarkısı?” dediğin zaman söyleyenin adı akla gelir. Başkalarına verdiğim şarkılar konseptli bir albüm çıkaracağım.

 

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

Yalnızlığı keyfe çeviren bir kadınIn hikayesi















Nilgün Bodur kimdir?

- 20 yıl boyunca dünya markaları için kurumsal iletişim yöneticiliği yaptım. Hayatım kurumsal iletişimdi. Bir markayı parlatmak, cilalamak, satışını artırmak, 360 derece yani... Sosyal medyasından halkla ilişkilerine kadar her şeyini yürütüyordum. Kendi mesleğimde de bilinen biriydim. Sabah 5’te kalk, gece 11’de gel şeklinde inanılmaz yoğun bir tempom vardı. Hayat benim için çok değerli. Bir gün “Ben 40 yaşına gelince bu işleri bırakacağım. Allah bana bir kapı açsın” dedim. Ve ben bir ara boşandım. Bahçeşehir’de 20’nci katta oturuyordum. Boşandığımda kıştı. Kış aylarında boşanmamak gerekiyor. Çok sıkıcı. Ayrıldığım eşim kanserdi. 5 sene tedavisi sürdü. O kanserken ben ona sağlıklı yemekler yapıyordum. Ama her şeyi sadece onun için yapıyordum.

Kanseri atlattıktan sonra mı boşandın?

- İyileştikten 5 sene sonra boşandım. Valla şu an dipçik gibi! Ondan sonra boşandım, ev aldım, oraya yerleştim falan derken “Ne yapacağım?” dedim kendi kendime. Yalnızım. Biriyle yaşamaya alışmışım. Annemler Kocaeli’ne gitmişti. “Dur ya Nilgün, hep bu adama baktın, kendini unuttun, şu sağlıklı yemekleri, o güzel sunumları kendine de yap” dedim. Sonra o yemekleri kendime yapmaya başladım. İşyerinde birine mi sinirlendim? Yemek fotoğrafı paylaşıp altında bir şeyler yazıyordum. Avokadodan giriyorum kıskançlıktan çıkıyorum öyle düşün...

Bunları hep sosyal medyada mı yapıyorsun?

- Evet. O zamanlar sosyal medyada 200 takipçim vardı. Ama insanlar yazdığım şeylere gülüyorlardı. Bu arada ben çocukluğumdan beri “Büyüyünce yazar olacağım” diyordum. Çünkü yan komşumuz Yaşar Kemal’di. Ondan çok etkilendim. Anneme içli köfte yaptırıp yaptırıp ona götürürdüm. Ve çocukluğumdan itibaren yazmak istedim. Hayatım boyunca edebiyata ilgim vardı. Fakat kurumsal hayat, maddi dertler, ekonomik sıkıntılar, koca filan derken yazacak zamanım olmamıştı. Yemek yapmaya başlayınca kurumsal hayattan ayrılmak istedim. Barınaktan köpek sahiplendim. “Ben ne yapacağım? Bir B planı olmalı” dedim.

Bu arada domates maskelerini koymaya başlamış mıydın sosyal medyaya? Maskelerin popüler olmuştu...

- Daha başlamamıştım. İki ramazan önce başladım. Sonra çok popüler oldu. Bu arada ben hiçbir zaman profesyonel bir ekiple çalışmadım. İnsanlar öyle zannediyor.

Taşı altını çevirdim

Sosyal medyadan para kazanıyor musun?

- 4 senedir Instagram’dan kazanıyorum. Çünkü marka işbirlikleri yapıyorum. İki senedir danışmanlık yapıyordum. Onları da şimdi bıraktım. Taşı altına çevirdim. Ben öyle bir tipim. Hiçbir zaman da para kazanmaktan korkmam. Çok büyük iflaslar geçirdik. 12 yaşında kek satarak Avusturya Lisesi’nde okudum. Okulda kek satarak para kazandım.

Gerçekten mi?

- 12 yaşından beri babamdan bir kuruş almadım. Kek yapıyordum. Çaylı kek bir de. Sütlü değil. İki tane kek yapıyordum. 32 dilime bölüyordum. Sınıf sınıf dolaşıp onları satıyordum. Tren pasomu onlardan çıkarıyordum.

Süt pahalı diye mi çayla yapıyordun?

- Evet. Annemin demlediği çaylardan kalanları kullanıp çaylı kek yapıyordum. Yemek yapma olayım da o zamanlara dayanıyor.

İnanmıyorum...

- Şimdi herkes “Çok lüks yaşıyorsun. Köpekli sosyete kadınısın” filan diyor ama hiç öyle olmadım. Hâlâ aileme bakıyorum. Benim parayla ilgili derdim olmaz. Ben her zaman kazanırım. Sadece çok kazanmaktan her zaman korkarım. Azıcık aşım ağrısız başım kafasındayım. Parayla ilgili hiç korkmadım.

DELİRMEMEK İÇİN YEMEK YAPIYORUM

“Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” biten bir ilişkinin üzerine mi yazıldı?

- Evet ama ilişki dışında hayatımdan çıkan kadın arkadaşlarım, patronlar filan da var. Ama yazmaya başlamam şöyle oldu: Bir gün İclal Aydın’ın programına konuk oldum. Bana “Nilgün, bence senin yemek yapman değil kitap yazman gerekiyor” dedi.

Ve yayıneviyle konuştu. İlk kitabım “Organik Aşk” öyle çıktı.

Sonra bir yemek kitabı çıkardım, “Kalp Dostu Tarifler” adında. Kardiyoloji Derneği’nin tanıdığı tek sağlıklı mutfak şefiyim bu arada Türkiye’de. Benim bütün tariflerim özgündür. Bir yerden kopyalamam. Genelde de un, yağ ve şekersiz tariflerdir.

Ne ara bunları  biriktirebildin?

- Çünkü ben delirmemek için yemek yapan bir insanım. O benim dedikodum, o benim kafamı duvara vurmam, o benim acı çekmem... Yemek yaparken derdimi unutuyorum. Maske de öyle.

“Sıradaki Teşekkürüm Bana Yanlış Yapanlara” kitabı da yine bir ilişkiden sonra yazıldı değil mi?

- İki senelik bir ilişkim vardı. Aramızda yaş farkı vardı. Benden küçüktü.

O süreçte yaşadıklarımdan sonra yazdım o kitabı. Bir sene yalnızlığımın tadına vardım. Şu anda da çok güzel bir aşk yaşıyorum. “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim”i teslim ettiğim gün Antalya’da İstanbullu bir adamla tanıştım.

“Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” intikam kokan bir kitap değil bence.

- Değil. Kitabın arkasına bakan zaten bunu görecek. Sadece hayatta değil ayakta da kalarak, mutlu olarak, kahkaha atarak yenin düşmanlarınızı.

BİZ CENNET MAHALLESİ GİBİ BİR AİLEYİZ

En büyük intikam, intikamı bile düşünmemektir diyorsun...

- Evet... Ben ayrıldığım adamları genelde kim olursa olsun ölü sayarım. Benim kocamın Instagram’ı açıktır ama bir kere bile bakmam. Aynı şekilde eski sevgililerimin hesaplarına da... Giderken ses çıkarmak, ortalığı karıştırmak, başarısız bir intihar teşebbüsü gibidir. Bunu kitapta da yazdım.

Not bırakırsın, ağlarsın, incitmeye çalışırsın... Teşebbüs, başarısız intihar teşebbüsü gibidir. Sessiz sedasız gideceksin. Kadın öyle gider. Öyle gittim ben...

Gerçek giden öyle gider...

- Ve bir daha bu gidişin dönüşü olmadığını biliyordur kadın. Ondan sonra diyorum ki “Adamın dönüp dönmemesi hiç önemli değil ki. Ben ona bir daha dönmeyeceğim”.

Bunu bilerek gidiyoruz. O zaman adamı ölü sayacaksın. Çünkü aslında yaşarken bitmiş oluyor.

Peki yeni kitabını nasıl anlatırsın?

- Kitap, acı çekme sürecini ve yalnızlığı keyfe çeviren bir kadının hikayesi. Yalnız kalmaktan keyif alan ve kendini yeniye hazırlayan... Ama bundan sonra hep yalnız, kedilerimle yaşayacağım gibi değil.

Mükemmel aşka kendini hazırlayan kadının hikayesi.  Bu arada mizah da var kitabın içinde. Trajediyi komediye çevirme benim ailemden gelen bir şey. Biz Cennet Mahallesi gibi bir aileyiz. Ağlarız, zırlarız ondan sonra da oynarız. 

◊ Paylaştığın videolara yorum yapanlar genelde dertli kadınlar mı?

- Evet. Güzin Abla gibi oldum. “Nasıl ayakta duruyorsun?” sorusu çok soruluyor. Mesela diyorlar ki “Ben de ayrıldım senin gibi ama 8 aydır dışarı çıkamıyorum”. Ben ayrılığımdan sonra 3’üncü gün Alaçatı’ya gittim. Hoş ayağıma taş bağlayıp denize atlamayı düşünüyordum. Ama yine de giderim, keyfini çıkarırım. Bir gün o kadar çok nasıl ayakta durduğum sorusu soruldu ki toplu cevap verdim; “Siz ona sorun o nasıl ayakta duruyor” diye. “Ben bensiz edemezdim” dedim. Böyle düşünmek gerekiyor hayatta.

◊ Maskelerle ilgili “Dermatolog musun sen” diye kızanlar oluyor mu?


- Yok. “Maske okulu var da ben mi gitmedim” diyorum. İnsan kendi cildini tanır. Benim yüzüm kayış gibi ve her şey oluyor. Hiçbir şey alerji yapmıyor.

◊ Benim videolarında en sevdiğim şey güzel çıkma endişenin olmayışı.


- Bugün sıfır makyajla geldim buraya. Balık gibiyim. Videoları profesyonel çekelim dediler, istemedim. Bazen insanlar eğlenmek için seyrediyor, maskeyi yapmak için değil.

 

 

 

Yazının devamı...

Bizim davulumuzu kimse susturamaz


Kaç senedir bu işi yapıyorsunuz?

- Ali Durgun: Neredeyse 80 senedir, kuşaktan kuşağa bu işi yapıyoruz. Bu iş bize baba yadigarı, atalarımızın emaneti. Dededen oğula sonra da torunlara geçiyor. Bir de bu bizim geleneksel müzisyenliğimiz. Zaten müzisyenlik bizim ezelimizde var. Ben kendim udiyim. Gazinolarda ud çalıyorum. Ramazan haricinde kendi ekmeğimi ud sayesine çıkarıyorum. Sadece ramazanda davul çalarak insanlara hizmet veriyoruz. Biz kimseden zorla bir şey beklemiyoruz. Bizim içimizden gelen şeyler bunlar.

Kaç yaşındasınız?

- Ali Durgun: Ben 48 yaşındayım.

- Batuhan Yüceturanlı: 18 yaşındayım.

- İbrahim Durgun: 20.

- Uğur Ürtekin: 34.

- Polat Durgun: 13.

Bu meslek hepinize babanızdan mı kaldı?

- Uğur Ürtekin: Bana dedemden kaldı. Dedem aşağı yukarı 40 seneden beri davul çalıyordu oturduğumuz semtte. O vefat ettikten sonra da 18 senedir ben devraldım. 16 yaşından beri her ramazan, sahur vakti sokaktayım.

Ramazan ayları dışında ne iş yapıyorsunuz?

- Uğur Ürtekin: İspark’ta çalışıyorum.

Başka meslekleri olanlar da var mı?

- İbrahim Durgun: Ben kasaplık yapıyorum. Davul bana da babamdan kaldı.

- Batuhan Yüceturanlı: Bizde de babadan kalma bir meslek ablacığım. Artık babalarımız bu işi bırakma yaşında. O yüzden ben babamın yerine gidiyorum.

Ramazanda hangi günler bahşiş toplanır?

- Ali Durgun: Ramazan ayının 15’inci gününde. Bir de bayram sabahı. Ama onun dışında vermek isteyenler de oluyor. Artık eskisi gibi “bahşiş illa şu gün toplanacak” diye bir kural yok.

Çaldığımız yerler, mahalleler büyük olduğu için 8’inci gün ve 10’uncu günde çıkıyoruz. Çünkü iki günde o kadar yeri dolaşamayız. Yerlerimizi bitirmemiz gerek. Bahşiş konusunda kimseye bir baskı yapmıyoruz. Sağ olsun Sulukule mahallesi muhtarı da bize çok destek oluyor. Bazı muhtarlar var davulculara hiç saygı göstermiyor. Ama bizimki her derdimize koşuyor. Aile gibiyiz.

Hepiniz bu semtte mi çalıyorsunuz?

- İbrahim Durgun: Bir tek ben Ümraniye’de çalıyorum. Abimler uzun yıllardır orada oturuyor. Oranın da yerli davulcuları var ama abimler bir mahalle aldı. Ben de geceleri Sulukule’den Ümraniye’ye gidip onlara yardım ediyorum. Onun dışındaki bütün arkadaşlar ve akrabalarım Sulukule’de.

RAMAZANDA EN FAZLA 2 BİN LİRA KAZANIRIZ

Bir davulcu ramazanda ne kadar kazanır?

- Ali Durgun: Bir davulcunun ramazanda kazanacağı para, güzel yerde çalıyorsa en fazla 1500-2000 TL’dir. O da kazanırsa... Gülben Hanım bu iş biraz insanların vicdanına bağlı. Biz hepimiz oruç tutuyoruz. Zaten kazandığımız paranın yarısı iftara gidiyor. Kapısının önünden geçtiğimiz ama para vermeyen insanlar da var. Kimseden zorla para istemiyoruz. Bir de bize karşı olan insanlar var. Onlar saygısını çok yitirmiş. Onlara da sabrediyoruz. Çünkü mesleğimizi onlar yüzünden bırakmak istemiyoruz. Onlara karşı dik durmak zorundayız. Çünkü biz bu mesleği severek yapıyoruz.

Doğru. Bahşiş toplamaya çıktığınızda başınıza gelen olumsuz bir olay oldu mu?

- Uğur Ürtekin: Maalesef oluyor. Bir ay boyunca ramazan davulu çalıyoruz geceleri. Bazı insanlar bahşiş toplamaya gittiğimiz zaman, “Ben oruç tutmuyorum. Bahşiş veremem” diyor. Biz de zaten tek kelime söylemiyoruz kendilerine. “Canınız sağ olsun” deyip devam ediyoruz.

Geçen sene mesela adamın biri sarhoştu. “Çalma” dedi. Ben mesela akşamları davul çaldığım zaman, kendi semtimde ilahi okuyorum. Adam çıktı ve “Burada davul çalma” dedi. Tartışmaya girdik. Sonra sağ olsun mahalle sakinleri araya girdi. Biraz ona kızdılar, bağırıp çağırdılar. “Gel kardeşim. Sen davulunu çal. Sıkıntı yok. Kimse sana bir şey söyleyemez” dediler. Bundan 8-9 sene önce güzel para topluyorduk. Şimdi istediğimiz parayı toplayamıyoruz. Çünkü bu bölgede çok fazla Suriyeli oturmaya başladı.

- Ali Durgun: Acayip bir çileyle karşılaşıyoruz. Arkadaşın da söylediği gibi, insanların zilini bastığımız ve “Hayırlı ramazanlar, hayırlı iftarlar” dediğimiz zaman sanki insanlara hakaret etmişiz gibi davranıyorlar. Bazıları bize çok ağır hakaretler ediyor. Eskiden inanın böyle bir durumumuz yoktu. Bundan 5 gün önce bir evin zilini çaldık. Adam çıktı, “Sen kimsin? Sen kimsin de benim zilimi çalıyorsun?” dedi bana. 23 yaşındaki çocuk bana hakaretler yağdırdı. Kendimi zor tuttum kavga etmemek için. Sabırlı olmasam, ona o fırsatı bırakmam da, elden bir şey gelmiyor.

Bizim yerimizde başkası olsa inanın ona anlayacağı cevabı verir. Bu mahallede böyle şeylerin olmaması için uğraşıyoruz.

Biz o kadar sabırlıyız ki Allah’a sığındık bekliyoruz.

DIŞARIDAN GELEN DAVULCULAR EKMEĞiMİZİ ÇALMAYA ÇALIŞIYOR

Saat kaçta çıkıyorsunuz?

- Ali Durgun: 01.30-02.00 gibi başlıyoruz.

Saat 03.00’te bitiriyoruz. Gecenin o saati düşünün karşımıza her şey çıkabilir. Fakat biz kötülüğe meyil vermiyoruz. Neden vermiyoruz? Korkmuyoruz. Yüreğimiz Allah’la. Kimse bir şey yapamaz. Bize bir şey yapmaya kalkan olursa ikinci davul gelir, 10’uncu davul gelir, Bizden çok yaşayanlar var burada. Çok Ali’ler var, çok Uğur’lar var, çok İbrahim’ler var.

Ne insanlar gidip gelir buradan... Bir konu daha var. O yüzden sesimizi duyurmak istiyoruz. Mahallere dışarıdan gelen davulcular var. Bizim emeğimizi, ekmeğimizi çalmaya çalışıyorlar. Onlara emeğimizi yedirmeyiz.

Mahalle dışından nasıl geliyorlar? Sonuçta insanlar sizin yüzünüzü tanıyorlardır...

- Ali Durgun: Eskiden daha fazlaydı. Şu anda biz izin vermiyoruz. Mahalle halkı bizi tanıdığı için artık onlara para vermiyor. Ben geçenlerde bahşiş toplamaya gittim. Benim bölgeme birkaç kişi girmiş para toplamaya. Allah’tan oturanlar ve apartman görevlileri bizi tanıdığı için onları içeri almamış.

“Biz davulcumuzu tanıyoruz yıllardan beri. Gelip buradan para toplamaya hakkınız yok” demiş ve göndermişler.

YEMEK VEREN DE VAR EL SALLAYAN DA

Hepiniz resmi olarak izin alıyorsunuz değil mi?

- Uğur Ürtekin: Her sene düzenli olarak izin alıyoruz. Hem belediyemizden hem de muhtarımızdan.

Mahallelilerden sizi sahur için davet edenler oluyor mu?

- İbrahim Durgun:

Oluyor. Yemek hazırlayıp yanımıza vermek isteyenler de oluyor. Siz de gördünüz mahalleyi gezdik. İnsanlar aslında bize çok sıcak bakıyor. Mahallemizin insanlarını çok seviyoruz.

Pencerede başında her gece heyecanla bizi bekleyen insanlar oluyor.

Pencerelerden bize el sallıyorlar. Bunu yaşatmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz. 

MUHTARIMIZ DESTEK OLUYOR

Gelenekler bitiyor mu sizce?

- Ali Durgun: Bence öyle. Şu anda gördüğümüz neticeler de onu gösteriyor. Uğur da biliyor. Uğur benim yanımda 12 senelik davulcu.

Bizim bu geleneğimize karşı olanlar var. Allah’tan muhtarımız başımızda olduğu için devam ettirebiliyoruz.

Belediye başkanımız da çok destek oluyor. Bundan 4 yıl önce, belediye başkanımız, davulları koyarak bizi Fatih bölgesinde araçlarla gezdirdi. Bunu herkese ibret olsun diye yaptı. Bizim davullarımızı kimse susturamaz. Osmanlı’dan, dedemizden, atamızdan, ecdadımızdan kalan bir yadigârı kimseye yedirmeyiz.

20-30 insan bir davulu engelleyecek duruma gelemez. Çünkü mahalle halkının yüzde 90’ı bugün oruç tutuyor. Oruç tuttuğu için de bu kötü insanlara örnek olsun diye karşı geliyorlar. Çalacağız. Israrla çalacağız.

Eğer ki bizim önümüzde durmak isteyen insanlar varsa, mahalle arkamızda zaten şu anda. Devlet de arkamızda. Biz bunlardan korkmuyoruz.

HIRSIZLARDAN KORUYORUZ

◊ Gece vakti kötü şeyler de çıkabilir karşımıza dediniz. Mesela hırsızlık gibi olaylara tanıklık ediyor musunuz?
- Ali Durgun: Mahallemizde davul çalarak bütün kapıların önünden geçiyoruz.
Kapıların önünden geçtiğimiz için hangi kapının önünde yabancı birini görsek şüpheleniyoruz. Hemen ne yapıyor, neden burada diye bakıyoruz. Ev sahibinden daha çok sahipleniyoruz. Mesele geçen sene olmuştu.
Bir hırsızı yakaladık. Adam her gün bizim geçtiğimiz evin önünde kapıyı zorluyordu. Hemen polis çağırdık. Yakalandı. Böyle olaylar da yaşıyoruz. Bizim hayatımız bu.
Bize saygısızlık yapan insanların bunu bilmesini istiyoruz. Kapısına koşuyoruz, her şeyine koşuyoruz, gecenin saat
03.00’ünde uykusuz kalıyoruz. Bazen sahurumuza yetişemiyoruz. Bize sabırlı olmalarını rica ediyoruz.

FUTBOLCU OLACAĞIM AMA DAVULU BIRAKMAM

Polat, gördüğüm en küçük davulcusun. Okula gidiyor musun?

- Polat Durgun: Evet. 5’inci sınıfa gidiyorum. İki senedir hafta sonları babama yardım etmek için onunla gece davula çıkıyorum. İleride ben tek başıma bu işi yapmak istiyorum. Davul çalarken çok eğleniyorum. Babam bazen bir sokakta tek başıma çalmama izin veriyor. O zaman daha zevkli.

İleride ne iş yapmak istiyorsun?

- Polat Durgun: Futbolcu olmayı düşünüyorum. Galatasaraylıyım. Messi’yi çok seviyorum.

- Ali Durgun: Hem okuyor hem futbolunu oynuyor.

  Futbolcu olsan da yine davul çalmaya devam eder misin?

- Polat Durgun: Tabii ki de. Babamın mesleğini de çok seviyorum. Ritimleri babamdan öğrendim.

Başına gelen ilginç şeyler oluyor mu?

- Polat Durgun: İki hafta önce bir kadınla kavga ettim. “Merhaba, bahşiş topluyoruz abla” dedim. “Tamam. Bir dakika bekle” dedi. Bekledim. Bir abi geldi. Kadın, “Bahşiş istiyor” dedi. Adam küfür etti bana. “Abi niye küfür ediyorsun?” dedim. “Vermiyorum bahşiş falan. Gidin buradan. Sizin davulunuzla biz uyanmıyoruz” dedi.

Öbür apartmandakiler çıktı. “Her gün uyandırıyor sizi. Çocuğa bahşiş vereceksiniz” dedi. Sonra başkaları verdi ama onlar vermedi.

“Tamam, vermiyorsa kalsın” dedim. Ondan sonra dışarı çıktım. Dışarıda da küfür etmeye devam etti. Ama mesela bana yemek veren, harçlık verenler de oluyor.

Bir tane abla vardı. Bana hep güzel tatlılar veriyordu. Taşındı. Evini bilsem yine yanına giderim.

- Ali Durgun: Polat’ı çok seviyor herkes.

 

 

Yazının devamı...

Annem ‘Bir masal kahramanı olacaksın’ dedi

Gülben Ergen, ünlü balet Tan Sağtürk’le bir araya geldi. Sağtürk, dansa başlama hikayesinden kurduğu okullara, erkeklerin baleye bakışından kızının baleye olan ilgisine kadar her şeyi ayrıntılarıyla anlattı....

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Uzun yıllardır dans okullarınız var. Ülkemizde dansa olan ilgi, okullarınızın ayakta kalması için yeterli mi sizce? Çünkü bale hep farklı görülür…

 - Evet, çok elit hatta opera da, halktan uzak gibi hep değerlendirilirdi. Bizlerin de algısı öyleydi. Sonrasında biz onun çok da doğru olmadığını gördük. Çünkü o iletişimi kurmadığınız zaman size gelen çok küçük bir kitle olabiliyor. Ya da böyle Anadolu Ateşi gibi büyük şovlar yapacaksınız ki geniş kitlelere ulaşabilesiniz. Ben Diyarbakır, Elbistan, Kahramanmaraş gibi birçok yere gittim ve insanlara anlatmaya çalıştım.

Öyle mi?

- Düşünülenin aksine erkeğin de yapabileceği, bütün sanat dallarını içeren bir sanat dalı olduğunu... İki tane klip yaptım. Ticari klipler değil bunlar. Orhan Gencebay’a gittim. Orhan Gencebay bana “Bir Teselli Ver”i verdi ve o şarkıyla dans ettim. Ardından bunu klip haline getirdim. Aynı klibi, aynı hareketlerle, Mozart’ın Requiem’i ile yaptım. Projeksiyon makinesiyle görüntüler izlettim. Baktım ki Orhan Gencebay’ın müziği ile olan yorumu müthiş beğenildi. Mozart Requiem ile olan algılanmadı. Dokunmadı insanlara. Orhan Gencebay’ı seyrettirdikten sonra baktım o da hoşlanılabilir hale getirdi sanki insanları. Dolayısıyla birtakım eserler üretmeye başladık bale için. Baktım ki insanlar artık yavaş yavaş gelmeye başladılar ve “Bu işi çocuklarımız yapabilir mi?” diye sormaya başladılar.

“Bir Teselli Ver”, baleyi insanlara daha da yakınlaştırdı mı?

-Evet. Çünkü Gencebay’ı berberde de dinliyorlar evlerinde de. Dolayısıyla bu kadar saygın bir kimliğin bize destek olması çok önemliydi. Türkiye’de opera dışında tutunabilecek bir dal bulamıyorum kendime.

Orhan Gencebay’ın şarkısı işi yaradı o zaman…

- Yaradı. İlk çıkış noktası o oldu. Herkesin oluşturduğu bir duvar var hayatında; tuğlalarla, eliyle kazıya kazıya… O duvara ne dolduracak? Ben o duvara, her zaman söylediğim cümlenin arkasında durmayı koydum. Dolayısıyla Türkiye’ye geldiğim zamanda bütün yapacağım dediklerimi yapmaya çalıştım. O zamanki tüm röportajlarıma ya da yakınımdaki söylediklerime bakıyorum. Ne diyorsam onu yaptım.

Tan Sağtürk, kızı Ada ile ilk kez 4 Haziran tarihinde TİM Show Center’da sahneye çıkacak.

TEKVANDODA TÜY SIKLET ŞAMPİYONU OLDUM

Dans sevdanız öğrencilik yıllarınızda mı başladı?

- Konservatuvarda başladı. Neredeyse 40 yıl önce devlet konservatuvarına girdim. O sırada TRT tek kanaldı. Bir program vardı ve çocukları toplayıp götürdüler. Aralarında ben de vardım. Devlet konservatuvarından bir hoca koreograf olarak TRT’de çalışıyordu. Sonradan benim hocam oldu. “Tan mutlaka konservatuvara girsin” demiş aileme. Fakat ailem ilk başta çok üstüne düşmemiş. Ben tekvando yapıyordum. Hatta Türkiye Tekvando Tüy Sıklet Şampiyonu olmuştum.

Tekvandodan baleye geçiş nasıl oldu?

- O sonradan hocam olan kişi Ankara’ya haber vermiş. TRT Opera Balesi Genel Müdürlüğü’nden arandık. Tam da 1980 askeri döneminde. Annem telefonu kapattıktan sonra “Bir sandalye çek karşıma. Seninle konuşmak istiyorum” dedi. “Tan, böyle bir durum var. Senin konservatuvara girmeni arzu ediyor Suna Şener. Var mısın?’’ dedi. “Peki bale ne?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Annemin anlatış biçimi beni herhalde çok etkiledi.

Nasıl anlattı anneniz?

-  “Benim sana tüm anlattığım masalları biliyorsun ya onun müzikli olduğunu, sahnede senin olduğunu ve perde açılınca seyirciyle buluştuğunu düşün” dedi. Bunu hiç unutmuyorum. Sonrasında da “Bir masal kahramanı olacaksın” dedi.

Annenizin mesleği neydi?

- Annem TRT’de yayıncıydı. Oradan emekli oldu. Annemle o konuşmayı yaptıktan sonra ben hatırlamıyorum ama annemden bir gün düşünmek için süre istemişim. Ertesi gün de “Evet” demişim. Daha sonra konservatuvar sınavına girdim ve kazandım. Sonra bir anda herkes tarafından gösterilen bir çocuk olunca, çocuk da etkileniyor bundan. Bütün konservatuvar yaşamım 10 yıl boyunca o şekilde geçti. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı bitirdim. Çok önemli kişiler vardı sınıfımızda. Mesela Fazıl Say. Müdürümüz Cüneyt Gökçer’di.

Konservatuvardan sonra yurtdışına mı gittiniz?

- Okul bitmek üzereyken opera ve balede erkek ihtiyacı vardı. Bizim hızlıca bitirebilmemiz için sınıf atlatıldı. Bir de askerlik vardı. Çünkü uzun süre askerlik yapacaktık ve bu da bünyemize zarar verebilirdi. O dönemde, Devlet Opera Balesi’nde, Dostoyevski’nin Budala diye bir eseri dönecekti. Bu sırada Devlet Opera Balesi, tam konservatuvardayken, “Sen gel bizimle dans et bir an önce” dediler. Derken o dönem festivaller çok arttı Ankara’da. O sırada da Fransız Genç Balesi gelecekti. Fakat konservatuvara uğrayıp genç yeteneklere bakmak istediler. Daha sonra bize baktılar ve benim için okula teklifte bulundular. Ben klasik bale yaptığım için, hep klasik baleyi yapmak istiyordum. Daha sonrasında mutlaka yaparız ama önce bir klasik eserlerde dans etmeliydim ben. O yüzden teşekkür ettik onlara. Fakat o sırada, annem iş için Viyana’ya gitmişti. “Tan, Viyana Operası’nı görmen lazım. Ben bir para ayırdım sana. Sınavı da varmış. Gidip orayı gör ve sınava gir” dedi. Şubat tatiline denk geliyordu. Ben de Viyana’ya gittim. Sınava girdim. İki kişi seçilecekti beni ve bir Fransız’ı seçtiler. Kontratımı aldım ve geldim. Kontratı da imzalamış bulundum. Hatta hiç unutmuyorum. Kontratım için bir ev tahsis etmişlerdi. Bir de bir araba.

 FRANSA HÜKÜMETİ VATANDAŞLIK VERDİ

Ne kadar kaldınız orada?

- Okulun bitmesini bekliyordum. O sırada Fransız Genç Balesi konservatuvara geldi. Bizi seyrettiler. “Bu çocuğu alıp gitmek istiyoruz” dediler. Ve onlar da bir kontrat teklif etti. Sonra karar verip Fransa’ya gittim. 9 sene Paris’te yaşadım. Fransa’da devlet sanatçılarıyla yıllık kontrat yapılıyordu. Ama Jacques Chirac hükümeti birkaç kişiye ömür boyu kontrat verdi. Onlardan biri ben oldum. Baş dansçılığa kadar yükselmiştim.  Elysee Sarayı’nda Jacques Chirac ve eşi bir yemek verdi. Bana bir zarf uzatıp “Bunu kabul etmenizi rica ediyorum” dediler. Açtım zarfı. İçinden Fransız pasaportu çıktı. Beni vatandaş yapmışlar. Tabii ki Türküm ben her şeyden önce. Ama bence buna layık görülmek çok değerli.

Kaç tane Tan Sağtürk Dans Okulu var?

- 9 tane İstanbul'da açtık. Trabzon'da, Samsun'da var, şimdi Bodrum ve Antalya'da açıyoruz. 13’ü bulduk. Diyarbakır, Elbistan, Mardin, Gaziantep gibi şehirlerde açtık ama oralarda kendi ismimi koymadım. Bir ticari meseleye onları sokmadım.

BALE YAPAN DİNLEMEYİ ÖĞRENİR

Balet olmasaydınız ne olurdunuz?

- Hangi kulvara girersem onu çok iyi düzenleyebileceğimi ve iyi bir arşiv oluşturacağımı düşünüyorum. Daha da önemlisi iyi dostluklar kuracağımı düşünüyorum.

Bir koreograf söyleyemediklerini dansıyla anlatır mı?

- Anlatır. Mesela beni günlük yaşamda tanıyanlar sahnede başka bir adamla karşılaştıklarını söylerler. Kızım bile bunu söylemiştir, “Baba, orada tanıyamadım. Sen başka bir adam oldun” diye. Bu başka bir ruh hali.

Kaç yaşında dansı bıraktınız?

- Ben çok erken bıraktım aslında Devlet Opera Balesi’ni. 34 yaşındaydım. Fakat çok doymuşluğum da olmuştu artık. Çok fazla dans ettiğimi düşünüyorum.

Ailelere bale konusunda nasıl bir çağrı yaparsınız?

- Bir kere balerin olmak zorunda değiller. Çünkü profesyonel olarak yaptıkları zaman apayrı bir meslek dalı olarak gitmesi lazım ama herkesin bu eğitimden geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarısından, mutluluklarından, sağlıklarından kuşku duymasınlar diye. Bale yapan insan dinlemeyi de öğrenir.

Öyle mi?

- Okulumda 7-8 öğrencim vardı. ”Hepimiz Robert’i kazanacağız” dediler. Ben de dedim ki “Hepiniz kazanacaksınız ama kazanamayanlar çok hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu kadar iddialı gitmeyin”. “Tamam hocam. Teşekkür ediyoruz, çok destek oldunuz’’ dediler. Geldiler. Sekize sekiz. Hepsi Robert’i kazandı. Çok geniş düşünebiliyorlar baleden sonra.

Yurtdışında baleye verilen önemin ülkemizde verilmemesi sizi üzüyor mu?

- Atatürk Kültür Merkezi’nin bir dönüm noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu sadece bale için söylemiyorum. Ülkemizin tüm sanatları için söylüyorum.

ERKEKLERDE KIRILAMAZ BİR DUYGU VAR

Aileler erkek çocuklarını baleye yollama konusunda neden önyargılı davranır?

- Erkeklerde gerçekten hâlâ kırılamaz bir duygu var. Bunu halk danslarımız son derece kırmış durumda. Bence çok önemli. Erkek sayısının fazlalığı onu gösteriyor. Ama bu tip sanat dallarında, özellikle bale gibi konularda mesela Türkiye’nin doğusunda daha fazla ilgi var. Batı’da durum daha zor. Halbuki biz hep tam tersini düşünürüz. Diyarbakır’da mesela erkek sayısı daha fazla. Burada insanların kulaktan kulağa, mahalle baskısıyla, bu tip meselelere tabu gibi baktığını ve çalışmak istemediklerini gözlemliyorum. Ben sevilmemle beraber bunun daha çok kırıldığını düşünüyorum.

KIZIM DA DANS EDİYOR

Kaç çocuğunuz var?

- Bir kızım bir de oğlum var.

Çocuklarınızın danslar arası nasıl?

- Oğlum daha ufak ama kızım severek yapıyor. Hatta bu sene onu da hazırlayacağım.

Severek mi yapıyor yoksa sizden dolayı mı yapıyor?

- Kızım Ada bunu itiraf edemiyor belki ama sanki benim için yapıyor gibi… Sorunca “Severek yapıyorum” diyor. Ben de ona inanmaya çalışıyorum.

Eşiniz Rus. Nasıl tanıştınız?

- Eşimle Türker İnanoğlu’nun bir müzikalinde tanıştım. Tabii yıllar geçti, aklımızda kalmışız birbirimizin. Biliyorsunuz yurtdışında üniversiteyi bol bol bitiriyorlar. Rusya’da özellikle. Bol bol üniversite okumuş. Çok aşık oldum. Evlendik ve 10 yıl geçti. İki çocuğumuz oldu.

Eşiniz çalışıyor mu?

- Bizim dans kıyafetlerimizi üretiyor.

Annenizin mesleğini söylediniz. Babanızın mesleği neydi?

- Babam benim kahramanım aslında hakikaten. Akıl veren, inanılmaz entelektüel bir adam. 4 üniversite, 4 bölüm bitirmiş. Yatılı okul okuduğum için uzun süre çok ayrı kaldım ailemden. Fakat sürekli irtibat kurduk onlarla. Bağlantı içindeydik. Konservatuvara başlarken “Senin tercihlerin çok önemli. Bizi yönlendirecek olan senin tercihinin kuvveti” demişti bana. Arkamda da durdu annemle beraber. Ailem İzmirli. Onlar bu yüzden de biraz daha açık fikirlilerdi.

Yazının devamı...

İyi ya da kötü olmak bizim seçimimiz

Tasavvufa giden her yolun, her sesin, her bilginin öğrencisi olduğum için sosyal medyada takibe aldığım, videolarını izlediğim genç bir isim; Hakan Mengüç... Ustalığı değil çıraklıkta harmanlanmayı seçenlerden. Üflediği ney’den çıkan “hu” sesinin anlamına şükredenlerden... Mengüç’ü hem yeni kitabını hem seminerlerini konuşmak için minik ofisinde ziyaret ettim. İşte Mengüç’ün 15 yaşında başlayan tasavvuf yolculuğunun etkileyici hikayesi...

Fotoğraflar: Levent KULU

Sizi sosyal medyadan tanıdım. Yazarlığınız dışında yaptığınız işin tam adı nedir?

- Temel olarak sufi felsefesini, Mevlana’nın öğretilerindeki pozitif düşünceyi, hayata olumlu bakmayı, acıların üstesinden gelmeyi, sosyal medyada ve seminerlerde anlatıyorum. Ben anlatıcıyım. Aslında sufi olarak tanınıyorum. Sufi nedir? Sufi felsefesini benimsemiş kişiye sufi denir.

Ağırlıklı olarak nerelerde seminerler veriyorsunuz?

- Daha çok halka açık seminerler oluyor. Üniversitelere de gidiyoruz. 

Sufizm ve Mevlana ile nasıl tanıştınız?

- 15 yaşında tanıştım. Bir gün bir dergâhta ney dinletisine şahit oldum. O anda neyin sesine âşık oldum. Sonra ney öğrenmeye karar verdim. Ney öğreten hocam aynı zamanda tasavvuf hocam oldu. Yolculuğum öyle başladı. Birçok yere gittim. Başka hocalardan da eğitimler aldım. Şimdi 32 yaşındayım. 17 senedir tasavvuf ve sufi felsefesine inanıyorum ve anlatmaya çalışıyorum.

Hocanız ney öğretirken sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

-Bunun uzun bir yolculuk olduğunu… Bir de neyin hikayesi.

Neyin hikayesini anlatır mısınız?

- Aslında birkaç hikayesi var. İlk önce bir kamışın ney olma yolculuğunun ortalama 3 yıl sürdüğünü anlatmıştı. Bir kamış koparıldıktan sonra ve ney olana kadar birçok acıdan geçiyor. Yani görünürde bir acı sürecinden geçiyor. Mesela kamış ilk önce bir ayrılık çekiyor. Kendi vatanından koparılıyor. Hayatımızda yaşadığımız ayrılıklar gibi... Çünkü bir ayrılık acısında insan kendisiyle ancak yüzleşebiliyor. Yine sufiler ‘’Leyla’dan geçmeden Mevla’yı bulamazsın’’ derler. Çünkü karşımızdaki kişi bize ayna tutuyor.

Ney, ilk önce bir ayrılık acısıyla başlıyor. Kopartılması ve kendi vatanından aslında ayrı düşmesi...

Biz de hem bu dünyaya geldiğimizde de ayrı düşüyoruz ruhtan. Tasavvufta vahdet-i vücud inancı var. Sonra neyin üzerinde kabuklar oluyor. Sonra kabuklarını sıyırıyoruz. Bu kabuklarından sıyrılmaya da kişinin egosundan sıyrılması deniyor. Çünkü biz onun kabuğunun ötesine geçmedikçe ney üzerinde bir işlem yapamıyoruz.

Kişi de bir şeyi öğrenmek için egolarını kenara bırakmadıkça hiçbir şey öğrenemez. Tasavvuftaki karşılığı bu. O yüzden ilk önce ben oldum demeyi bırakacak ve öğrenmeye açık olmak gerek. Yine sufiler ‘’Ben oldum demek ben öldüm demektir” derler. Daha sonra ney kabuklarından sıyrıldıktan sonra 1 sene bekletilir.

Neden?

- Bu kamışların içinde su oluyor genelde ve suların atılması için bekletiliyor. Buna sabır evresi deniyor. Bunun tasavvuftaki karşılığı ‘’Hayatta istediğimiz her güzel şey için bir bekleme evresi vardır ve o beklemeyi kabullenmeliyiz’’... Ona sabretmeliyiz ama bu sabır bizim kültürümüzde anlaşıldığı gibi kadercilik gibi değil. Hatta şöyle söyleniyor;  ‘’Sabretmek öylece oturup beklemek değildir. Sabır; dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü hayal edebilmektir.’’ Mevlana yine ‘’Sabır boyun eğmek değil, mücadele etmektir’’ diyor. Bu bir enstrüman öğrenirken de öyle.  Bu işin bir süresi var ve buna sabredilmeli.

Ney bekletildikten sonra içi deliniyor. Şu an hâlâ kamış halinde ve henüz hiçbir özelliği yok. Kamışlar biraz yamuk olur normalde. Onu ateşte birazcık düzeltiriz. Bu düzeltilmeye bütün kamışlar dayanamazlar. Bazıları kırılır. Çok enteresandır ki 100 kamış aldığınızda onun içinden 5 tanesi sona ulaşabilir. Bunu da aslında hayatımızda görüyoruz.

erkes işe bir hevesle başlıyor insanlar sonuna kadar çok az insan gidebiliyor. Sonra kızgın bir demirle onun içini deliyoruz. Boğum aralarını deliyoruz. Buna da hiç olmak deniyor. Şems diyor ki ‘’Şu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol’’.

Hiçlik makamı...

-Evet. Hiçlik makamı. Menzilin daima yokluk olsun. İnsanın bir çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği çömlek yapan içindeki boşluksa insanı insan yapan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir. Hiçlik bilincini anlatmak zor.

Peki sonra hangi işlemlerden geçiyor?

- En sonda artık, üçüncü senesine doğru yaklaşınca kamış, ona başpare dediğimiz kısmı takıyoruz.

Kendi tasavvuf yolculuğunuzda en çok nerelerdeki anlatımlardan etkilendiniz?

 - İran’da  sufi eğitimi aldım. Orada çok şey öğrendim. Hem hem seyahat ederek hem de onların anlatımları çok etkileyiciydi. İlk hocam da çok kıymetliydi. Sonrasında Mesnevi’den de çok etkilendim.  

 METİN HARA İLE YAKLAŞIMIMIZ FARKLI

Günlük hayatta en sık karşılaştığınız soru ne?

- Düşüncelerimi durduramıyorum, ilişkim kötü gidiyor, hayır diyemiyorum, özgüvensizim, öfkemi kontrol edemiyorum gibi problemler.

İnanan bir bedende öfkenin barınması mümkün mü sizce?

-O felsefe içselleştirilmişse olmuyor zaten.

Sizi Metin Hara ile benzetiyorlar. Ne diyorsunuz?

- Dışarıdan öyle görüyorlar ama aslında farklıyız. Metin’i de tanıyorum. Farklı yaklaşımlarımız var. Bütünsel baktığımızda aynı bakıyoruz ama anlatış şekillerimiz farklı.

Dünyanın tasavvufa bizden daha çok ilgili olmasını neye bağlıyorsunuz

- Ülkemizde bilinmiyor. Mevlana’nın dünyada bilinen ezberlenmiş şiirleri var. Yabancılardan duyuyoruz bunları ama bizim ülkemizde bilinmiyor. Hani bir laf var ya “İnsan en yakınındakinin değerini bilmezmiş’’ diye.  Bunun için de ben elimden geleni yapıyorum.

NEY ÜFLERKEN İSTER İSTEMEZ HU DİYORSUNUZ

15 yaşında dergâha neden gitmiştin?

-Enteresandı. O zamanlar bir radyo kaseti dinlemiştim. Eskiden radyo kasetleri vardı. Aziz Mahmud Hüdayi diye… O beni çok etkilemişti. Onu ilk dinledikten sonra böyle birisini aramaya başladım benim de bir hocam olsun diye.

Kaç sene sürdü ses çıkarmanız?

- Hızlı ilerledim. 2 ay içinde normal ses çıkarıyordum. Ama o sesin mükemmelleşmesi yıllarınızı alıyor.

Hep hu diye mi verilir nefes?

- Dudağınızı o şekilde yapmanız gerekiyor yoksa sesiniz çıkmıyor. İster istemez hu diyorsunuz yani.

BU DÜNYAYA NEDEN GELDİĞİNİZİ SORGULADINIZ MI?

“İlişkin senin aynandır” diyorsunuz kitabınızda. Bunu nasıl tarif edersiniz?

- Bir şekilde seni sana gösteriyor. İçindeki korkuları, kaygıları, kaybetme korkusunu, öfkeyi, siniri, bir şekilde tek başınayken göremiyorsun. Ama biri karşına çıktığında bunlar su yüzüne çıkmaya başlıyor. İnsanların büyük değişimleri, ayrılıklardan ya da büyük aşk acılarından sonra olur. Çünkü tam bir yüzleşme yaşıyorlar.

İnsanlar genel olarak çok öfkeli. Ağzından kötü laf çıkana iyi bir şey gelir mi?

- Mevlana demiş ya ‘’Sen düşünceden ibaretsin’’. Bir şeylerin hemen çözülmesini bekliyor insanlar. “Kendimi umutsuz hissediyorum. Ne yapabilirim? İş bulamıyorum. Ne yapabilirim?” gibi sorular soruyorlar.

ZAHMET OLMADAN RAHMET OLMAZ

Ne diyorsunuz böyle diyenlere?

- Bu dünyaya neden geldiğinizi hiç sorguladınız mı? Ben neyi iyi yapıyorum? Neyi yaparken kendimi çok iyi hissediyorum? Bu sorular kişinin kendi içinde en sevdiği işi ortaya çıkartıyor.

Herkes sevdiği işi yapma şansına sahip değil ki.

- Değil ama bunun için çabalarsa yapabilir. Engel yok. Ya da yaptığı işi sevebilir. Yaptığı işin içindeki sevdiği yönleri ortaya çıkartabilir. Çünkü hayatın içinde hep böyledir. Zahmet olmadan rahmet olmaz.

Mevlana ve Şems diyaloglarından sizi en çok hangisi etkiler?

- Tasavvufta 4 kapıdan bahsedilir. Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Mevlana’yı Mevlana yapan Şems’tir. Şems’in karakterini çok severim. Gerektiği yerde serttir, gerektiği yerde yumuşaktır. Ortama uyum sağlar, su gibi.

Mevlana sonuçta ilmi alıyor, bütün kitapları okuyor, ilmi konuda geliştiriyor ama manevi konuya bir şekilde yükselememiş. Şems ona gelip diyor ya “Bundan sonraki yolculuğumuz başlıyor. Kır kalemin ucunu. Bundan sonraki yolculuğumuz, aşk yolculuğu. Aşkı kalem yazmaz ki kitaplarda bulasın”...

İşte o beni çok etkileyen noktalardan birisi.  

OLAYLARA VERDİĞİMİZ ANLAMLAR HAYATIMIZI BELİRLER

Kötü biri olmak bir seçim midir sizce?

- Kötü biri olmak bir seçimdir. İyi biri olmak da bir seçimdir ama tabii bazı insanların içinde kötülük olduğuna inanıyorum. Benim inancıma göre hayatımızı belirleyen yaşadığımız olaylar değil, o olaylara verdiğimiz anlamlar. Mevlana’nın zaten en güzel sözleri bu konudadır. Birisinin başına bir şey gelir lanet eder, bir diğeri de onun için bir ders olduğuna inanır. “Bazen dertler yağmur olur başına yağar, ama unutma ki rengarenk gökkuşağı da yağmurdan sonra çıkar” der Mevlana.

NASIL VAZGEÇİLMEZ KADIN OLUNUR?

Bugüne kadar YouTube’da en çok izlenen videonuz neydi?

- Nasıl Vazgeçilmez Kadın Olunur? diye bir video yapmıştım. 2 milyonu geçti.

Peki nasıl vazgeçilmez kadın olunuyormuş?

- Aslında burada birazcık kadın ve erkek davranışlarını inceledik. Bir kadın kendi başına mutluysa, kendi kendine yetiyorsa, bir erkeğe muhtaç olmadığını düşünüyorsa, işte o zaman enerjisi en üst düzeyde oluyor. Hep şunu söylerim. Mutluluğumuza 1 ile 10 arası puan verelim. 10 mükemmel, 1 çok kötü olsun. Eğer sen 4 isen, bunu 7 yapmak için bir ilişkiye başlıyorsan, o ilişki çok bozulmaya müsait bir ilişki oluyor. Çünkü bir şeyleri almak için gidiyorsun oraya. Ama sen 7’ysen ve ilişkin seni 9’a çıkarıyorsa, o ilişkin bittiğinde tekrar 7’ye iniyorsun ve hayatına devam edebiliyorsun. O yüzden ben şunu öneriyorum özellikle ilk ayrılıklarda. Kendi kendine yetebilmeyi, kendi kendine mutlu olabilmeyi öğren, bir başkasına muhtaç değilimi içsel olarak hisset. Ondan sonra bir ilişkiye ancak sağlıklı bir şekilde başlayabilirsin.

KENDİMİZE BEN NEYİM DİYE SORUYORUZ

Kitabı okuyanlar ne bulacaklar?

- Kitabın ismi “Ben Ney’im.’’ Bunun iki anlamı var. Hem ben neyim diye kendimize soruyoruz hem de ben “Ney’im”... Biraz önce anlattığım gibi, ney enstrümanının ne olduğunu, insana ne kadar benzediğini, sabrın ve hiç olmanın ne demek olduğunu...  Ayrıca hayat yollarında karşılarına çıkabilecek sorunlara Mevlana ve sufi felsefesiyle nasıl yaklaşabileceklerini sunuyor kitap.

 

Yazının devamı...

Liseyi dışarıdan bitirdim

Siirt’ten Diyarbakır’a oradan da İstanbul’a uzanan sıcacık, gerçek bir yaşam yolculuğu dinliyorum Yunus Emre Yıldırımer’den. Umut dolu, alçakgönüllü ve bir o kadar da güleryüzlü. “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” dizisinin gizli kahramanlarından biri o.
Bu hafta “Bal Kaymak” isimli sinema filmi ile de karşımızda olacak. Eski starlık anlayışlarını ve kurallarını yerle bir eden bir tevazu ile benimle konuşurken o sırada dizinin başrol oyuncusu, çok sevdiğim arkadaşım Oktay Kaynarca geliyor bizi ziyarete.
“Abi hoş geldin” diye ayağa kalkıp karşılayan Yunus Emre ile diyalogları buram buram dostluk kokuyor. Birbirini ezmek yerine yüceltmek üzerine kurulu bu başarı dolu işin tüm emekçilerini tebrik ediyorum.

◊ Siirt’te doğup Diyarbakır’da büyümüşsün... Nasıl bir çocukluk geçirdin?
- Annem bana 8 aylık hamileyken İstanbul’da doğum yapmak istemiş. Ama ben sürpriz yapıp erken dünyaya gelmişim.
Biz üç kardeşiz. Bir abim bir de kız kardeşim var. İkisi de farklı mesleklerde. Abim işletmeci. Kız kardeşim de turizmci.

◊ Siirt’ten Diyarbakır’a geçişiniz nasıl oldu?
- Ben doğduktan sonra babamın tayini Diyarbakır’a çıkmış. Bir sene sonra kız kardeşim doğmuş. Maddi sorunlar nedeniyle beni İstanbul’a anneannemin ve dedemin yanına yollamışlar. 4 yaşıma kadar onlarla büyüdüm.
Onlara karşı hassasiyetim çok fazla. Dedem pazarcılık yapıyordu. Ne erikler gelirdi...

◊ Büyüyünce ne olmak istiyordun?
- Diyarbakır’dayken bir dönem veteriner olmak istedim. Hayvanlarla çok zaman geçiriyordum. Ama ben okul hayatını hiç sevmedim. Özellikle liseyi. Çift dikiş gittim.
Sonra babamın tayini İstanbul’a çıktı. Diyarbakır’da da lisede sınıfta kalmıştım. “Ben okumak istemiyorum” dedim. Liseyi sevemedim. Rahmetli dedem “Okumayacaksan, çalışacaksın” dedi. “Tamam” dedim. Bir tekstil işine başladım.
Sonra oradan bir büfeye geçtim. Her değiştirmemde dedem “Okuyacak mısın?” diye soruyordu. Ben de ona “Hayır” diyordum. 19 yaşımda askere gitmek istedim. Bana “Sen ilkokul mezunusun” dediler. “Bu böyle olmaz” dedim. Babam iktisat mezunu, amcam Galatasaray Üniversitesi mezunu, diğer amcam çevre mühendisi. Askere gitmekten vazgeçip okumaya karar verdim. Liseyi 2.5 senede dışarıdan bitirdim. Ama meslek lisesi olduğu için acayip bir sistem vardı ve ben yine okula gidiyordum. Sonra tiyatroyla tanıştım.

◊ Nasıl oldu?
- Annem baktı, herhalde “bu çocuktan bir şey olmayacak” diye düşünüp “Fatih Belediyesi’nin tiyatro kursu var. Oraya git” dedi.

◊ Hiç aklında yokken annen dedi diye mi gittin?
- Aslında vardı. Ben Yetkin Dikinciler hayranıyım. Diyarbakır’dayken onun oyunlarına giderdik. Onunla büyüdüm.
Annem bizi her hafta tiyatroya götürürdü. Oradan içimde bir şey kaldı. Annem ilkokul mezunudur ama üniversite mezunlarına taş çıkartır.



EZBER YAPACAĞIM ZANNEDİYORDUM BİR ANDA DOĞAÇLAMA İSTEDİLER
◊ Peki Doğu’nun getirdiği ve yetişmene bağlı olarak bir utangaçlık var mıydı?
Evet. Daha fazla kendi içine kapanıksın. Ben bir şeyleri alıp ezberleyeceğiz sanıyordum. Herhalde tiyatro böyle bir şey diye düşünüyordum. Ama hemen doğaçlamayla başladı. Hoca dedi ki: “Anahtar ol, kapıyı aç!” Ben saçmaladım tabii orada bir şeyler. Ama aslında bu yapılan doğaçlamalar, oyuncunun özgüven kazanması içindi.

◊ Hocaların kimlerdi?
- Benan Ülgen vardı tanıyacağınız isimlerden. Gerçekten bu işi layığıyla yapan bir adamdır.

◊ Tiyatro kursunu başarıyla bitirebildin mi?
-Tabii. Oradan mezun oldum. Orada 4 yıl boyunca da, konservatuvara kadar çocuk ve büyük oyunları oynadım.
Neredeyse oraya yatıp kalkıyorduk.
Sokak tiyatrosu yapıyorduk. Hacivat, Karagöz filan.
Orası çok şey kattı bana. Sonra “Artık konservatuvara girmek lazım’’ dedim. Devlet konservatuvarları yaş sınırı koymuşlardı. 21 yaşından sonra almıyorlar.
Böyle bir sınır var. Benim elimde olsa öğrencileri 22 yaşından önce konservatuvara almam.
Ben o zaman 24 yaşındaydım. Rahmetli bizim hoca Müşfik Kenter, Haliç Üniversitesi’nin bölüm başkanıydı.
Oraya girdim. Güzeldi. “Öğrencilik hayatında nerede keyif aldın?’’ dersen, ben konservatuvarda keyif aldım. Sonra yüksek lisansa başladım. Ama bir süre sonra dondurdum...

◊ İlkokul mezunu çocuk nereden nereye getirdi kendini...
- İlk önce bireyin çocuğunu keşfetmesi lazım.
Matematikten anlamıyor mu? Geometriden anlamıyor mu? Anlayacaksın değil! Uğraş tamam bir yere kadar ama belki çocuğun başka şeyi var, başka bir yere gidecek. Başka bir şey olacak.

EŞİMLE İLK KEZ BİRLİKTE KAMERA KARŞISINA GEÇTİK
◊ “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”a gelinceye kadar neler yaptın?
- Konservatuvara girdikten sonra yardımcı oyunculuk, figürasyon yaptım. Kendime bir alan açmaya başladım. Çünkü benim artık geriye gitme lüksüm yoktu. Bir kere ailede mimliyim. Okulu bitirmemişsin. Okumak istemiyorsun. Ticarete atılmışsın. Öyle bir durum var. Sevdiğin bir işi yapman için uğraşman lazım. Yorulman lazım. Ben sabah 6’da kalkıp okula gidiyordum. Arkadaşlarım da öyleydi. Okula gider idmanımızı yapar, ondan sonra derslerimize girerdik uykusuz bir şekilde. Biraz çabalamak lazım. Çabalamadan olmuyor. Sonra bir şekilde başladı. “Elif’in Günlüğü” ile başladım televizyona. Sonra “Hatırla Sevgili” oldu. “Evimin Erkeği”, “Mavi Kelebekler”, “Fatih Harbiye”, “Sardunya Sokak” diye devam etti.

◊ “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”dan sonrası için hedeflerin neler? “Bal Kaymak” adında yeni filmin vizyona giriyor bu hafta…
- Hedef demeyelim ama gönlümden ileride komedi yapmak geçiyor. İşimi çok severek yapıyorum. Bundan başka bir iş yapamam. Dizi, tiyatro, sinema… Buna hepsi dahil. Bazen tiyatro başka derler. Evet başka, doğru…

◊ Ama dizideki para tatlı geldikten sonra tiyatro zor gelmez mi şimdi?
-Yok. Öyle değil. Tiyatronun dinamizmi çok başka. E tabii tiyatrodan bir şey kazanamıyorsunuz. Ama ben yaparım. Para kazanmama gerek yok benim tiyatrodan. Benim şu ana kadar tiyatrodan en fazla kazandığım para, oyun başına 80 liradır. Devlet tiyatrosunda böyleydi ama çok güzel geliyordu. Tiyatro sürekli bir şey katar. Kendi bedenini hissedersin. Başka bir yapıdır. Dizideki sirkülasyon daha farklı. Tiyatroda o enerjiyle ondayken bile oyunu veriyorsun ve devam etmek zorundasındır. Onun heyecanı çok başka. Orada kendini keşfettiğin için, dizide de o ritmi yakalarsan, çok güzel şeyler ortaya çıkabilir. Sadece yapı olarak şöyle bir durum var. Tiyatroda 300 kişinin duyması gereken ses, jest fazla abartı olmamak gayesiyle gerekli. Dizide biraz daha minimal.

◊ “Bal Kaymak” nasıl ortaya çıktı?
- Dizimizin de yönetmeni olan Onur Tan düşünmüş beni. Geçen yaz beni aradı. “Yunus, sana bir haberim var. Bir film çekiyorum. Melisa’yı istiyorum” dedi. Melisa eşim bu arada. “Abi olur” dedim. Çok sevindim ama beni düşünüyor zannettim ilk başta. “Onun için de çok keyifli olur’’ dedim. O zaman “Söz” dizisi başlamış mıydı Melisa’nın bilmiyorum. Daha sonra Onur Abi beni aradı ve “Sen de oynayacaksın. Bir rol var’’ dedi. Çok güzel bir kurgu yaptı bence. Hikaye de çok güzeldi. Makedonya’da çekildi. Ağustos ayında gittik oraya. 1300 rakımlı bir tepedeydik. İnanılmaz bir yerdi… 11 gün Lazarapole’de, 3 gün de Ohrid ve Üsküp’te çektik.

◊ Neydi bu filmin farkı?
Eşimle oynuyor olmam... Bir de burada kendimi çok mutlu ve çok huzurlu hissettim. Zaten gittiğimiz yer öyleydi. Birçok şeyden çok fazla uzaktık. Telefon bir yerde çekiyordu. Oraya gidince internet kullanıyorduk. Her açıdan çok değişikti.

◊ Seyirci senden çok farklı bir karakter mi görecek?
- Kesinlikle çok farklı.

◊ Filmin türü ne sence?
-Aslında komedi gibi gözüküyor ama bence dram.

OKTAY KAYNARCA’NIN KENDİSİ DERS OLARAK OKUTULMALI
◊ Sence “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ın bu kadar tutmasının sebebi ne?
- Bir kere Raci Şaşmaz ve Bahadır Özdener’in başarısı. Tartışılmaz zaten. Biz gençtik. O zaman “Ekmek Teknesi”, “Deli Yürekler” vardı. Senaryo matematiği çok iyi her şeyden önce.

◊ Dizi sektörünü nasıl yorumluyorsun?
- Dizi sektörü artık eskisi gibi değil. Daha fazla dizi var. Artık yurtdışına satılıyorlar. Bir kere pasta olarak birçok oyuncuya kapı açıldı. Hem mezun, hem alaylı, hem bu işe gönül vermiş birçok insan artık bu sektörde olabilir. Önceden daha zordu işimiz bence. 120-130 dakika tabii ki çok fazla.
Bence bunu başarmak senarist olarak çok zor bir şey. Böyle bir işi çekebilmenin tek yolu iyi bir ekip. Kendi setimiz için şunu söyleyebilirim, ben böyle bir ekip görmedim. Herkes birbirine inanılmaz saygı gösteriyor. Mesela Oktay (Kaynarca) Abi bu kadar çalışan bir adamın sıfır egoyla bu işi yapması… Geçen gün bir şey söyledim. “Konservatuvarda bu adam ders olarak gösterilmeli’’ dedim. Şöyle yazılmış “Konservatuvarda oyunculuğu ders olarak gösterilmeli”. Hayır, Oktay Kaynarca’nın oyunculuğunu eleştirebilecek bir durumda değiliz. Oktay Kaynarca’nın kendisi yani kişiliği ders olarak gösterilmeli.

◊ Ne açıdan?
- Yaşayış, duruş tarzı, egosunun olmaması…
Böyle bir adamın bu şekilde olması inanılmaz. Abilik böyle bir şey. Dizinin103 bölüm gitmesinin en büyük nedeni de bu. Çünkü herkes işini çok seviyor.

◊ Bu diziden sonra jön oynamak gibi bir hayalin var mı?
- Ben derdi olan bir karakterleri seviyorum. Şu anda oynadığım gibi takım oyunu içinde olmayı tercih ederim.
Oyuncuyu taşıyan yardımcı oyuncudur aslında. Çünkü o ona pas verir. Itır (Esen) Abla öyle söylerdi.
Otururlarmış Zeki Alasya, Metin Akpınar, Tarık Akan, birlikte senaryolar yazarlarmış.

STARLARA ARTIK ÇABUK ULAŞABİLİYORSUN
◊ Star oyunculuk kavramı diye bir şey bitti mi sence? Starlar sosyal medyayla daha bir dokunur hele mi geldi?
- O tamamen teknolojiyle alakalı bir şey. Şu andaki durum öyle tabii. Neden öyle ama? Daha çabuk ulaşabiliyorsun ve daha çok görebiliyorsun. Hikaye paylaşıyor, görebiliyorsun ama önceden kimi nasıl göreceksin? Benim dönemimde mesele Kenan İmirzalıoğlu’nu “Deli Yürek”te izlerken, ben nereden göreyim? Televizyonda izliyorduk. Şimdi daha çok yakınlaşabilirsin. Bir de dönem farkı var.
Çok değil 5 sene öncesiyle 5 sene sonrası arasında çok fark var. Ben bile hâlâ Instagram’ı çok kullanamıyorum.

 

Yazının devamı...

Dünya şampiyonu Beytullah: Cumhurbaşkanımıza söz verdim ve dünya şampiyonu oldu

O kadar değerli ki Beytullah... O, anlattıkça büyüyenlerden. Dağ gibi bir yürek, aslan gibi bir özgüven ve sonsuz bir yaşama sevinci var.
Doğuştan iki kolu yok ve o bir Dünya Şampiyonu. Engel tanımıyor! Hep çalışıyor, hep çabalıyor. “Eve kapatmayın bedenindeki eksiklikten dolayı evlatlarınızı” diyor.
Onu antrenmanlara götüren anne ve babasına minnettar. “İlk can simidinin içine girdiğim günü unutmam, dibe çöküşüm ve suyun üstüne çıkışım miladım oldu” diyor. Yüzün gençler! Aşın engelleri...

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

◊ Beytullah, kaç yaşındasın? Seni tanıyabilir miyim?

- 1995-Kahramanmaraş doğumluyum. Doğuştan iki kolum yok. Ayrıca kalça çıkıklığı ile dünyaya geldim. Hilal ve Mustafa çiftinin oğluyum. Dört kardeşiz. En büyük benim. Diğer kardeşlerimde herhangi bir fiziksel engel yok. İstanbul Üniversitesi Spor Bilimleri Fakültesi öğrencisiyim. Aynı zamanda da Milli Takım kaptanıyım. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü yüzme takımlarında da kaptanım. Avrupa Şampiyonu olduktan sonra İstanbul’a geldim, ailem hâlâ Kahramanmaraş’ta.

◊ Tamamen İstanbul’a mı yerleştin?

- Evet. 3-4 ayda bir gidiyorum ailemi ziyarete.

◊ Kader olarak mı görüyorsun durumunu?

- Kadere inanıyorum. Annem çocuk gelin benim. Beni 15 yaşında doğurmuş. Doktorlar bunun sebebiyet verdiğini söylüyor. Annem benden sonraki kardeşlerimi 19 yaşından sonra dünyaya getirdi. Düşünsenize benim 15 yaşında takım arkadaşlarım var.

◊ Peki bu kadar madalya ve başarıyla, sporda bu kadar kararlı ve güçlü olarak ne anlatıyorsun hayata? Seninki bir farkındalık mı, bir engel mi?

- Farkındalık diyebiliriz.

Çok düşündüm bunun üzerine ama çok fazla şey bulamadım.

Bu bir rahatsızlık değil, engel de değil. Engeli ortadan kaldırabilirsin ama ben hayatım boyunca böyle olacağım.

◊ Sen zaten bütün engelleri ortadan kaldırmışsın. Üstüne de kupaları koymuşsun.

- Teşekkür ederim. Bunu ifade edecek tam bir sözcük bulamadım ama sanırım “farkındalık” diyebiliriz.

◊ Toplumumuzda engelli olduğu için çocuklarını eve kapatan aileler de var. Onlara bir çağrıda bulunur musun?

- Aslında öyküyü biraz daha baştan alacak olursak; ben de okula başlamadan önce ailesinden başka kimseyle iletişim kurmayan bir çocukmuşum. Yani spora başlamadan önce. Aile zoruyla okula gönderilmişim.

Aile büyüklerim bana okuma yazmayı öğretmiş. Anneannem, büyükbabam... Çünkü “Bu çocuk okulda bir şey öğrenemez” diye düşünmüşler.

SOKAĞA BİLE ÇIKMAZDIM SPOR BANA ÖZGÜVEN KAZANDIRDI

◊ Okula gitmeye çekiniyor muydun?

- Evet. Sokağa çıkmazmışım. Zaten şu an Beytullah Eroğlu olmamda en büyük faktör ailem.

Belki de tek faktör onlar. Ben spora başladıktan sonra ortaokulda okul başkanlığı yaptım, lisede okul başkanlığı yaptım.

Üniversitede de hocalarımız sürekli başkan olmamı istedi ama çok yoğun olduğum için kabul etmedim. Aile zoruyla başladığım eğitim hayatımı birinciliklerle bitirdim. Spor bana özgüven kazandırdı.

Bana neleri başarabileceğimi öğretti aslında. Çünkü insan vücut ağırlığının 10’da 1’ine düşüyor suyun içinde. İstediği şekilde özgürce hareket edebiliyor. Ben şu an burada takla atamam ama suyun içinde çok rahat takla atabilirim.

En ağır engelli dahi yüzebilir. En ağır engelli basketbol ya da futbol oynayamayabilir tekerlekli sandalyede ama yüzer. Çünkü hareket kısıtlılığı yoktur. Ve ben de hep şunu söyledim: “Mutlaka yüzsünler...” Ben yüzmeye başladığımda sanıyordum ki dünyadaki tek engelli benim.

◊ İlk başlarda hiç korkmadın mı?

- Korktum. Yüzmeye başlamadan önce televizyonda dahi izlememiştim. Haberim yoktu yüzmeden.

◊ Büyük cesaret... İlk kim soktu seni suya?

- Eski Milli Takım antrenörü Osman Çullu.

◊ Nerede rastladın ona?

- Kahramanmaraş’ta. Engelli sporcu arayışındaymış. Okullara yazılar yazılmış. Aynı yazıdan benim okuluma da gelmiş. Ailem de “Beytullah biraz özgüven kazansın, kendinden başka engellilerin de var olduğunu görsün” diyerek beni götürdü. 7 yıl boyunca can simidiyle yüzdüm. Sırf sosyalleşme ve kendimi geliştirme amaçlı.

◊ Kaç yaşında başladın?

- 7...

◊ Ailene hiç “İstemiyorum” demedin mi?

- Yok. Gittim. Takım arkadaşlarımı sevdim. Suyu sevdim. Annem hep söyler “Çocukken hiç sudan çıkmazdın” diye.

◊ Yüzmeye başladıktan sonra hedefini büyütmeye nasıl başladın?

- Amcam Şeref Eroğlu Avrupa ve Dünya Şampiyonu, ayrıca Olimpiyat ikincisi. Onu da örnek aldım. Mesela can simidiyle başladım ama bilirsiniz ki can simidini de kollar tutar. Ben içinden aşağıya indim tekrar (gülüyor)...

◊ Sonra?

- Bir aparat geliştirildi. O değiştirildi. Sonra yelekler giydim. Gömlekler vardı sweatshirt şeklinde. Onlardan giydim. Böylelikle yüzmeyi öğrendim.

BREZİLYA’DAN 7 MADALYAYLA DÖNDÜK

İlk ödülü nerede aldın?

- Karadeniz Oyunları’nda. Orada ilk defa can simidini çıkartarak yüzdüm. Çok büyük bir yarıştı. Akdeniz Oyunları’nı biliyorsunuzdur, biz orada gösteri yarışı yapmıştık engelliler olarak. Orada Dünya Rekorları kırıldı ama hiçbiri benim kadar alkışlanmadı.

Bravo...

- Çok amatörce bir yüzüştü ama çok sevdim müsabakayı. Profesyonel olmayı o gün istedim. 2007’den itibaren profesyonel olarak çalıştım. 2010’da da Milli Takım’a girdim.

En son Brezilya’dan madalyayla döndün değil mi?

- Evet. En son Brezilya’da dünya serilerinde iki altın, üç gümüş ve iki bronz madalyayla ülkemize döndük.

Sen hem Avrupa hem de dünya şampiyonusun...

- Genel olarak Avrupa şampiyonluğum, dünya şampiyonluğum hep göz önünde ve konuşuluyor. Brezilya çok yeni ve orada aldığımız sonuç bizi çok mutlu etti. 

Doğuştan kolların olsaydı yine de spor âşığı olur muydun?

- Olmazdım galiba. Spor meşakkatli bir iş. Hayatının her anına dikkat etmen gerekir. Yediğine, içtiğine, her şeyine... Amatörlükten profesyonelliğe geçiş evresi çok zordur. İnsanlar çok zorlanır. Sabah 06.00’da kalkıyorum. Kimi zaman “Niye ya niye yapıyorum ben bu işi?” diyorum. Ama şunu biliyorum ki biz milletçe başarıyı hak ediyoruz. Benden önce bu kategorilerde hiçbir Türk sporcu Avrupa ve dünya şampiyonalarında madalya almamış. Hâlâ ben almazsam alamıyoruz. Tarihimizde ilk defa ben dünya şampiyonu oldum. Geçen sene... Paralimpik oyunlarında, 2016’da ve 2012’de finalde yine ilk defa ben yüzdüm.

2010 YILINDA MİLLİ TAKIM’A GİRDİM İLK MADALYAYI BEN ALDIM

◊ Gerçek bir azim hikayesi...

- Zaten 2010’da ben Milli Takım’a girdiğimde, daha önce hiç madalya alınmamıştı. Hiç final dahi yüzülmemiş dünya şampiyonasında. “Neden olmasın?” dedim. “Ya bu işte en iyisi olacağım ya da ben bu işi yapmayacağım” dedim. Rakiplerden biri ısınıyordu. Yunan bir rakibimdi ve inanın benim bacaklarım kadar kolları vardı. Rakibim olduğundan haberdar değildim. Sadece ısındığını görüyordum. “Allah bu adamın rakibinin yardımcısı olsun” dedim. Finalde bekleme salonuna gittiğimizde bir baktım meğer benim rakibimmiş. 15 yaşındaydım.

◊ Yendin mi adamı?

- O beni yendi ama şu an çok gerimde.

◊ Beslenmenle ilgili özel olarak dikkat etmen gereken şeyler var mı?

- Çok fazla kilo problemi yaşamıyorum. Dönem dönem değişiyor. Yarış döneminde karbonhidratla, sezon hazırlık dönemlerinde proteinle beslenmemiz gerekiyor.

CUMHURBAŞKANIMIZA SÖZ VERDİM VE DÜNYA ŞAMPİYONU OLDUM

◊ Bu başarılarından sonra arzu ettiğin gibi el üstünde tutuldun mu?

Maddi-manevi hak ettiğin değerin altı çizildi mi sence?

- Dışarıdan baktığımız zaman aslında şunu çok duyuyorum: “Bir uçtan bir uca gitti. Dünya şampiyonu oldu.” Ama ben o uçtan diğer uca gitmek için bir yıl boyunca haftada 8-10 antrenman yaptım. Her antrenmanım yaklaşık 2.5-3 saat sürdü. Maalesef biz bunu bilen bir millet değiliz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü’ne transfer olmamı sayın Cumhurbaşkanımız sağladı. Maddi imkansızlıklarla mücadele ettiğim dönemde beni kulübümüze emanet etti. Ben de kendisine dünya şampiyonu olma sözünü verdim. Ve dünya şampiyonu oldum. Sağ olsun, beni aradı.

Onun dışında İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanımız Mevlüt Uysal ve kulüp başkanımız da sağ olsun aradı. Ama dediğim gibi spor kültürü olan bir millet değiliz. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Spor Kulübü desteğini esirgemiyor ama biliyorsunuz ki profesyonellik maddiyatla başlar. Bunun beslenmesi girer içine, mayosu girer...

Normal bir birey ya da amatör bir sporcu mayoyu bir yıl kullanabilir ama profesyonel sporcu üç ayda bir mayo değiştirmek zorunda.

◊ Mesela ülkemizde futbola olan yoğun ilgi seni üzüyor mu?

- Ülkemizde futbola ve bir futbolcuya verilen değerin 10’da 1’i engelli yüzücülere verilse 5 olimpiyat şampiyonu çıkarırız.

◊ Yüzmeden başka bir spor yapmayı hiç düşünmedin mi?

- Sonradan spor değiştirmeyi düşündüm ama yüzmenin kesinlikle en iyisi olduğuna karar verdim. Çünkü yüzme çok zor bir spor. Suyla yarışıyorsun. Karşında bir rakibin yok, yarışın zamanla... Ben zoru seven biriyim. Her zaman da zorları başarmışımdır zaten bu ülkede. Onun için de en zor olanını seçtim içinden.

◊ Gündelik hayatını tek başına kolay idame ettirebiliyor musun?

- Evet. Ailem benimle beraber İstanbul’a gelmişti. Ben her şeyimi kendim yapabilir hale geldikten sonra tekrar Kahramanmaraş’a döndüler. Zaten ben yetenekli bir insandım. Her şeyimi kendim yapmaya çalışırdım. Maalesef öyle engelliler var ki hiçbir şeyi kendi yapmasın, oturduğu yerden kendisine hizmet edilsin istiyor. Ama kendi yapmak zorunda kaldığı gün zaten yapıyor. Bence bırakmalıyız.

◊ Sen bunun farkına ne zaman vardın?

- Spor sayesinde oldu. Yurtdışına çıktım. Dünya şampiyonasına ilk gittiğimde, babam yediriyordu yemeklerimi. Baktım bir engelli var, aynı benim gibi ama yemeğini kendi yiyor.

◊ Nasıl?

- Ayaklarıyla. “Aa! Ben de yaparım” dedim. Yedim. Mayomu tek başıma giyemiyordum ki mayo giymek zordur. Baktım farklı bir tekniği var. “Bak, ne yapmış baba, gördün mü?” dedim. Kendi kendine teknik üretmiş. Farklı bir sporcudan onu öğrendim. Diğerinden başka bir şey aldım. Sonra kendim de bir şeyler katarak her işimi kendim yapabilir hale geldim.

 ANA BRANŞIM KELEBEK

◊ Hangi stilde yüzüyorsun?

- Ana branşım kelebek. Kelebekle zaten dünya ve Avrupa şampiyonu oldum. Sırt üstünde de iki kere dünya üçüncülüğüm var.

◊ Yakın zamanda müsabaka var mı?

- 10 gün sonra İtalya’ya gidiyorum, dünya serilerine. İtalya’dan döndükten sonra da yine dünya serileri için Almanya var.  Sonrasında da Avrupa şampiyonası.

◊ Bugün tedaviden geliyorum dedin. Ne tedavisi görüyorsun?

- Kalça çıkıklığımdan dolayı sol ayağım sağ ayağımdan 13 santim kısa. Bu da yürürken skolyoza neden oluyordu.

Ottobock,  sponsorum oldu. Yeni bir protez tasarlandı hayatımı kolaylaştırabilmek için. Bugün onu taktırmaya gitmiştim.

 

 

Yazının devamı...

Uyandığınızda eliniz ilk telefona gidiyorsa dikkat

7'den 77'ye artık hepimizin elinde akıllı telefon var. Twitter, Instagram, Youtube, Facebook en popüler olanları. Ama bunlarla bitmiyor. Sanal dünyada zararsız gibi gözüken ama aslında sonucu ölümlere kadar gidebilen ciddi tehlikeler var. Mesela Mavi Balina oyunu bunlardan biri. Ölüme götüren bir oyun. Peki biz çocuklarımızı bu tehlikelerden nasıl koruyacağız? İşte Psikolog Mehmet Şakiroğlu ve Dr. Cansel Poyraz Akyol buna yanıt vermiş “Çocukları Sanal Dünyada(n) Koruma Kılavuzu”nda...
Günümüzün vazgeçilmez alışkanlığına almamız gereken önlemler madde madde yazılmış. Hepimiz için sordum...

Fotoğraflar: Emre YUNUSOĞLU

Kitabınız için tebrik ederim… Hangi alanda çalışıyorsunuz?

- Cansel Poyraz Akyol: Ben CNN Türk’te haber programları müdürüyüm. Şu anda yardımcı doçent olarak bir üniversitede iletişim üzerine ders veriyorum.

- Mehmet Şakiroğlu: Ben uzman psikoloğum. Adnan Menderes Üniversitesi’nde öğretim üyesiyim.

Nereden aklınıza geldi böyle bir kitap?

- Cansel Poyraz Akyol: Haber merkezinde özellikle çocukların sosyal medya ve sanal dünya bağımlılığıyla ilgili çok fazla negatif habere tanık oldum. Mesela çocuklarda en çok karşılaşılan problemler; güvenli olmayan insanlara fotoğraflarını göndermeleri, sonra şantaja maruz kalmaları ve bunun daha da ilerisi… Daha sonra Mehmet Hoca’yla bir araya geldik ve böyle bir kitap yazmaya karar verdik.

En riskli mecralar neler?

- Cansel Poyraz Akyol: Hepsi. Bana kalırsa WhatsApp da artık sosyal medya kategorisinde. Çocukların kontrolsüzce birileriyle temas edebildiği, tıpkı bir sosyal mecra gibi birbirleriyle bir şeyler paylaştıkları bir alan. Mesela intihara sebep olan Mavi Balina oyunu. Bu oyunu, online bir siteden oynayamıyorsunuz.

Peki nasıl oynanıyor? 

- Cansel Poyraz Akyol: Bu oyun WhatsApp ya da başka sosyal medya hesaplarının direkt mesajlaşma bölümünden ilerliyor. Oradan bir link atılıyor çocuklara. Çünkü Google’a aradığınızda Mavi Balina çıkmıyor. Çocuklar linke tıklıyor ve oyuna başlıyorlar. Oyunu yöneten gerçek insanlar var. Bunlar çocuklara bazı görevler vermeye başlıyor. Mesela diyor ki ‘’Üç gün boyunca su içmeyeceksin ama bunu kimseye söylemeyeceksin’’

- Mehmet Şakiroğlu: Mavi Balina, şiddet üzerine kurgulanmış bir sistem. Erkek çocukları arasında daha çok yaygın ve şunu yapıyor: Sen, esasında akla yatkın olmayan böyle bir çılgınlık yaparsan, seni çok beğeneceğiz ve senin ne kadar güçlü bir erkek olduğunu kabul edeceğiz. Ne yapıyor? Kollara delikler açtırıyor. Vahşet videoları izlettiriyor.

Korkunç…

- Cansel Poyraz Akyol: Sonra, çocuk bu görevi yerine getirirse ondan bunu ispatlamasını isteyen şeyler yaptırıyorlar. Sürekli bu şiddeti artıyorlar. “Koluna M ve B harflerini kazıyacaksın jiletle’’ diyorlar. Bunun görüntüsünü bekliyorlar. Bunu yapan çocuk da onlara fotoğraf atıyor.

Bunu yaptıktan sonra çocuğu ödüllendiriyorlar mı?

- Cansel Poyraz Akyol: Hem ödüllendiriliyor hem de bir süre sonra tehdit başlıyor. Mesela, annesi ve babasıyla ilgili bilgi alıyorlar çocuktan. “Annene babana bir şey yaparız. Söyleriz vs.’’ diye… Mesela oyunun son etabında “Git kendini trenin önüne at” bile diyebiliyorlar.

- Mehmet Şakiroğlu: Yaptırdıkları şeylerin hiçbirinin anlamı yok ama şunu söylüyor sonunda: Aferin! Bunu yaptın ve puan kazandın.

Çocuk her etapta kendisinden beklenen belki de onu ölüme getirecek şeyi yapmak zorunda kalıyor. Çünkü orada sürekli devam eden bir kimliği var.

Bir insan neden böyle bir oyun yapar?

- Cansel Poyraz Akyol: Oyunun yöneticilerinden biri olduğu iddia edilen bir insan Rusya’da  tutuklandı ve şöyle bir ifade verdi: ‘’Böyle zayıf insanların bu dünyada yaşamaya hakkı yok. Ben bir çeşit sosyal eleyicilik yapıyorum. Kendi kendine karar alma yeteneği olmayan, zayıf çocukları daha büyümeden eliyorum toplumdan’’

Bu çok hastalıklı bir durum.

- Mehmet Şakiroğlu: Aslında ağır bir psikopat ile karşı karşıyayız. Hapse girmiş olmasına rağmen, sistem belirli birtakım yöneticiler tarafından hâlâ sürdürülmekte. Bitmedi maalesef.

Sosyal medya uygulamaları bu oyunla ilgili önlem alamıyor mu peki?

- Cansel Poyraz Akyol: Diyelim ki bir çocuk Instagram’da Mavi Balina kelimesinin İngilizcesini arattı. Instagram’dan hemen uyarı geliyor. “Bir sorunun varsa sana yardım edebiliriz. Bu kelimeleri aramak istediğine emin misin?’’ Instagram böyle bir güvenlik önlemi aldı.

 BİLGİSAYARA FİLTRE KOYMAK SORUNU ÇÖZMEZ

Biz çocuklarımızdan daha bağımlıyız bence.

- Cansel Poyraz Akyol: Zaten kitabı okuyan herkes “Biz çocuklar için aldık ama esas bağımlı bizmişiz’’ dedi.

İnternete filtre koyma konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Cansel Poyraz Akyol: Mevcut önerilerin hepsi filtre koymak, çocukların şifrelerini bilmek üzerine. Biz de bu önerilere katılıyoruz.

Biz de kullandık bu önerileri ama bunlar bu sorunu çözmek için yeterli değil. Niye? Siz çocuğunuzun, bir adam söyledi diye kendini trenin önüne atmasının altındaki psikolojiyi anlamazsanız, bunu evde engellersiniz gider okuldan girer, elinden telefonunu alırsınız arkadaşının tabletinden girer. Sizin şunu anlamanız lazım. Örneğin, çocuğunuz Instagram’a bir şey koyduktan sonra neden ona dönüp bakıp da kaç beğeni aldığı ile ilgili bir heyecan yaşıyor? Bunun altında yatan psikolojik nedenler neler…

Onaylanma duygusu mu?

- Cansel Poyraz Akyol: Evet. Bunu anlamanız lazım. Bu duyguyu anne-baba olarak tatmin etmeniz lazım ki çocuk dışarıdan bunu başkalarıyla ya da Instagram’la çözmeye çalışmasın.

- Mehmet Şakiroğlu: WhatsApp üzerinden gelen bu gruplara ve oyunlara nasıl dahil oluyor? Burada ödül prensibini kullanıyorlar.

Özellikle henüz kendi kimliği olmayan bir çocuğa, “Sen ne kadar güzel yaptın bunu” dediğin anda onaylanmak üzerinden inanılmaz bir coşku yaşıyor çocuk. Çocuklar için onaylanmak ve beğenilmek ve bir birey olarak alkışlanmak çok değerli.

Oyun, önce seni sürekli alkışlıyor. Mesela 12 yaşındaki oğlunuza sık sık onun özel bir çocuk olduğunu, iyi bir çocuk olduğunu, ahlaklı ve vicdanlı bir çocuk olduğunu ve değerli biri olduğunu söylerseniz sosyal medyada beğenilme ihtiyacı duymaz.

Böylece, gündelik hayatta oradan satın aldığı şeyi zaten almış olur. Biz genelde onaylanması az, beğenilmesi az, biraz da ihmal edilmiş çocuklarda görüyoruz bu bağımlılıkları zaten.

Anne ve babalar WhatsApp tehlikesinin farkında değil mi?

- Cansel Poyraz Akyol: Sosyal medya kullanımının sorunlu alanlarına baktığımızda neleri görüyoruz? Mesela, zorba olmayı görüyoruz. Sizin evde, o tatlı ve masum çocuğunuz belki de sanal dünyada bir zorba. Arkadaşının telleriyle dalga geçen, resmin altına kilosuyla ilgili acımasız bir yorum yazan bir çocuk belki de. Evde görürsünüz çocuğunuzun böyle bir yorum yazdığını ama özellikle WhatsApp, anne-babaların çoğunlukla görmediği bir dünya. Birçok farklı grupta, başka şeylerin döndüğü bir dünya.  Siz belki akşam o uyuduktan sonra telefonunu alır bir bakarsınız. Ama o bütün yazışmaları, grup dinamiklerini silmese bile binlerce mesaj var bir grubun içinde. Anlamanız, yakalamanız çok zor.

Çocuğunuzun grubun dengeleri içindeki yerini çözmeniz en zor olan yer orası. WhatsApp aslında görünmeyen tehlike. Dolayısıyla da tıpkı bir sosyal medya alanı gibi anne-babaların WhatsApp’ı bir alarm olarak takip etmeleri gerekiyor.

ÇOCUĞUNUZUN NE YAPTIĞINI ÖĞRENMEYE ÇALIŞIN

Anne-babalar ne kadar kontrol ederse etsin bunun sonu var mı?

- Cansel Poyraz Akyol: Sonu yok. İşte zaten kitap da tam bunu anlatıyor. Siz çocuğunuza doğru değerleri, doğru şeyleri aşılarsanız, orada sizin istemediğiniz gibi davranmaz. Mesela şunu söylüyoruz: Sistem hepimize şunu aşılıyor, çocuklarımıza da. Mutlu ol. Her şey mutluluk üzerine. Başka hiçbir üzüntü, acı, sıkıntı duygu olarak hayatta önemli değil.

Tek şey mutlu olmak. Aileler çocuklarının ailenin üzüntülerine ortak olmasına müsaade etmiyor günümüzde. Çocukları hep mutlu olsun, aman o duymasın, bu evin ekonomik sorunlarını bilmesin, başka sorunlarını bilmesin. O zaman ne oluyor?

Çocuk şu algıyla hareket ediyor: Mutluluk hayatta her şeydir. O zaman ne oluyor? Evde en ufak bir mutsuzlukla karşılaştığında, okulda bir mutsuzlukla karşılaştığında, sanal dünyada mutluluk arıyor.  Mutsuzlukla başa çıkmayı bilmiyor. 

- Mehmet Şakiroğlu: Esasında sonu yok. Biz hepimiz bunun içine gireceğiz. İçine düşmek ya da atılmak yerine içine girelim istiyoruz.

O dünyanın içinde bir şekilde olacağız. Trafik kazaları oluyor diye arabayı yasaklamak nasıl olmayacaksa interneti çocukların hayatından çıkarmak da mümkün değil.

Peki, nasıl koruyacak ebeveynler çocuklarını?

- Mehmet Şakiroğlu: Çocuğun yanına oturup, onun ne yaptığını öğrenmeye çalışmalılar. Ama baskılamadan. Sadece bir arkadaş gibi ne yaptığını sormalılar. Bir de önemli olan kural koyarken, o kuralı neden koyduğumuzu bilmek. Yoksa çocuklar hiçbir kurala uymaz.

BİR ŞEY NE KADAR ÇEKİCİYSE BAĞIMLILIK AÇISINDAN O KADAR RİSKLİ

Kitapta Facebook’u açınca çıkan kırmızı renkteki bildirim uyarısına yer vermişsiniz. Psikolojik olarak o kırmızı bildiri uyarısını gördüğümüzde ne oluyor?

- Mehmet Şakiroğlu: O kırmızı butonu gördüğümüz anda, hemen zihnimize, o kırmızı butonla ilgili iyi senaryo geliyor. Mesela hoşlandığın bir kadın var diyelim. ''Kesin o işte'' diyoruz.

Ama sonra o bildirime tıkladığında, Muammer Abi'nin kahveden oyun talebi gönderdiğini görünce, bu sefer Muammer Abi'ye kızıyorsun. “Aman bu muydu?” diye. Sonra da ''Bana kimse bir daha oyun talebi göndermesin” diye trip atıyorsun sonra insanlara. Oradaki tema; bize iyi bir senaryo çizdirmesi. Facebook'a her girdiğimde amacım duygumu değiştirmek.

Mesela diyorum ki ''Şöyle bir şey ile karşılaşacağım. Şöyle bir haber alacağım. Fotoğrafım beğenilecek ya da Cafer'in nerede olduğunu merak edip ona bakacağım'' Hep zihnimizde iyi bir hayalle giriyoruz oraya. Bu hayal bizi bağımlı hale getiriyor zamanla. Çünkü Facebook'ta, Instagram'da, sosyal medyada her zaman bizi mutlu edecek bir şey var. Bu da bağımlılığı sağlıyor.

Çocuklarının oyunlarında şiddet içeren ve içinde cinsellik barındıran şeyler var. Bunlarla ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Mehmet Şakiroğlu: Cinsellik ve saldırganlık her zaman iş yapar. Çünkü cinsellik ve saldırganlık bizi dürtüselleştirir.

Hayvan gibi davranmaya yol açar. Biz sadece iki yerde hayvan gibi davranırız. Bir, korktuğumuz zaman. Korktuğunuz zaman artık siz siz değilsinizdir. İnsanları dürtüsel davrandırmak için ya cinselliği kullanacağız ya da saldırganlığı kullanacağız.

Yani şiddeti kullanacağız. İşte zaten sosyal medyanın da normal bildiğimiz medyanın da çıkış prensibi bunlardır. Cinselliği ya direkt ya da biraz üstü örtük verir.

Bunları kullanmalarının nedeni; bunlarla karşılaştığında insanın sağduyusunun ortadan kalkmasıdır. İlkel zevkler, hazlar, hemen tüketilen kısa yollu zevkler interneti çekici kılıyor. Bir şey ne kadar çekiciyse bağımlılık açısından da o kadar risk oluyor tabii ki.

BUGÜN KAPATMAZSAK YARIN GEÇ OLACAK

İnternet bağımlılığının tehlikeleri neler?

Mehmet Şakiroğlu: Normal bağımlılık tedavisinde, sigara, alkol ya da maddeyle ilişkisini kesmek üzerine tedavi olunur. Sigara yanında olmadığı, görmediğin sürece bu bağımlılıktan kaçınma şansın vardır. Tedavi oranı yüksektir. Ama sosyal medya bağımlısı bir insanın, sosyal medyanın olmadığı bir ortamda olması mümkün değil.

Alkol bağımlısını alkolden uzak tutabilirsiniz ama sanal dünya bağımlısını sanal dünyadan uzak tutmak mümkün değil. En kötü ihtimalle mail kullanacak iş hayatında.

Bu bağımlılığı diğerlerinden daha tehlikeli yapan şey bu. Sigarayı bırakmaya karar veriyorsunuz ama her gün cebinizde sigara paketiyle dolaşıyorsunuz gibi. Böyle elbette bırakamazsınız.

Bizim buradaki zorluğumuz; her gün yanımızda taşıdığımız bir şeyi kullanmak zorundayız. Önerdiğimiz şey bırakmak değil azaltmak ya da doğru kullanmak.

Kitapta bağımlık testi var. Kimler bağımlılığa daha yatkın?

- Mehmet Şakiroğlu: Sabah uyandığınızda eliniz ilk telefona gidiyorsa sizin için tehlike çanları çalıyor demektir. Biz bir kit oluşturduk. Sosyal medya ile baş etme kiti.

Mesela onun içine bir tane çalar saat koyduk. Çocuklar diyor ki ‘’Ya anne tamam da alarmı kuruyorum. Onunla uyanıyorum. Mecbur olacak odamda telefon” Telefonu odaya sokmak çok tehlikeli bir şey.

Telefonları yatak odasına sokmamamız lazım. Onun yerine çalar saat alışkanlığını sağlamamız lazım.

- Cansel Poyraz Akyol: Bizim ana sloganımız şu: Bugün kapatmazsak yarın geç olacak. Biz kaybedeceğiz gençleri. Biz ülke olarak, trafik kazası oluyor diye arabaları yasaklamıyoruz ama bizim ülkemiz en çok trafik kazasını yapıyor. En çok trafikte ölümü var. Çünkü önlem almıyoruz. Burada da aynı şeyi yaşayacağız. Sosyal medyanın en büyük zararları bizim ülkemizdeki çocuklara olacak. Çünkü dürtüsel, agresif, saldırganız. Ortadoğu’nun temelinde var bu yapı zaten. O yüzden durdurmak lazım.

Avrupa önlemlerini alacak. Sonra bu iş tamamen bize geldiğinde, biz önlemsiz yakalanmış olacağız.

 

 

Yazının devamı...