GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Tedavi için Hindistan’a gidiyoruz

Furkan’la Instagram’dan bana yolladığı video sayesinde tanıştım. “Gülben Abla sesimizi duy” diyordu. Furkan 9 yaşında ve DMD hastası... Bu hastalık daha önce sayfalarımıza taşıdığım SMA ile çok benzer bir kas hastalığı... Hâlâ tedavisi bulunmuş değil. Furkan ve ona büyük özveriyle emek veren ailesiyle görüşmek için Isparta’ya gittim...
Aile tek umutlarının Hindistan’daki kök hücre tedavisini olduğunu söylüyor.
Tüm imkanlarını Furkan için seferber edip, çevrenin de desteğiyle ilk tedavinin masraflarını karşılayabilmek için her yolu deniyorlar. Kredi, borç, eş dost ne varsa...
Cumartesi günü son çare olarak Hindistan’a uçacaklar. Dilerim Hindistan onlara umut olur. DMD hasta yakınlarının en büyük dileği bu tedavinin ülkemizde uygulanabilmesi...

Fotoğraflar: Levent KULU

◊ Sadullah Bey, Duchenne Kas Hastalığı ile Mücadele Derneği Başkanı olarak çalışmalarınızı anlatır mısınız?

- Sadullah Erol: Derneğimiz 2016 yılında İstanbul’da kuruldu. Türkiye’de 100 binin üzerinde kas hastası var. Ama Furkan’ın hastalığı olan DMD’li (Duchenne Musküler Distrofi) 5 bin civarında çocuğumuz var.  Sağlık Bakanlığı’nın elinde tam anlamda sayısal bir veri yok. Bizim derneğimizin 3 bin 500’e yakın takipçisi var. Dünyada 3 bin 500 erkek çocuğunda 1 görülen bir hastalık bu. Kız çocuklarında görülmüyor.

Bu çocukların kaslarında distrofin diye bir gen var. İlerleyen yaşlarda distrofin geni distrofin üretmemeye başlıyor.

◊ Hamilelikte bu hastalık ortaya çıkıyor mu?

- Sadullah Erol: Evet. Hamilelikte genetik dizilimle belli olabiliyor.

- Osman Kaplan (Baba): Bizim bundan haberimiz yoktu. Çünkü ailemizde hiç böyle bir hastalık yoktu. Ailesinde bu hastalık olanlar test yaptırıyorlarmış gebelik sürecinde.

Bize gen testi sonucunda anne karnında çocuğunun mutasyona uğradığını söylediler. Ailede herhangi bir taşıyıcı çıkmadı.

◊ Furkan’ın hastalığı ne zaman ortaya çıktı?

- Osman Kaplan: Furkan’ın diğer çocuklardan farklılıkları vardı. Geç yürüdü. Yürümeye başladığı zaman da sürekli düşüyordu. Düştüğünde de kalkamıyordu.

◊ Furkan sence senin hastalığın ne?

- Furkan: DMD. Kas hastalığı. Arkadaşlarım gibi zıplayamıyorum. Düştüğüm zaman kalkamıyorum.

◊ Okula gidiyor musun?

- Furkan: Evet, 3. sınıfa gidiyorum. Okulda çok fazla istediğim gibi hoplayamıyorum. Evden oyuncaklarımı götürüyorum, teneffüslerde onlarla oynuyorum.

- Şefika Yalçın (Furkan’ın öğretmeni):  Furkan teneffüslerde kart oyunları ya da dediği gibi evden getirdiği oyuncaklarla oynuyor. Furkan 3 senedir bizimle. Sınıfça onu çok seviyoruz.

Furkan özel eğitime gittiği zaman onun hakkında sınıftaki diğer çocuklarla çok konuşuyoruz.

Bütün arkadaşları ona çok yardım ediyor. Mesela Furkan sınıfa girince bir arkadaşı mutlaka çantasını alır, masasına koyar.

Bir başka arkadaşı montunu çıkarırken yardım eder. Yere düşen kalemini bile Furkan daha eğilmeden alır masasına koyarlar.

SMA’DAN SONRAKİ EN KÖTÜ KAS HASTALIĞI

◊ Furkan’ın şu anki durumu nasıl?

- Sadullah Erol: Şu an en iyi durumu. Benim DMD hastası olan oğlum da aynı yaşta. Bu hastalık bacaklarda kas kaybından başlıyor. 5 yaşında basamak çıkamamak, zıplayamamak, eğildiğinde kalkamamak gibi belirtiler ortaya çıkıyor. 9 yaşına geldiğinde daha da ilerliyor ve bir süre sonra yürüme fonksiyonlarını yitiriyorlar. 12-13 yaşlarına doğru kollarını kullanamamaya başlıyorlar. Maalesef ki çocuklarımızı 15-20 yaş arasında kaybediyoruz. Tekerlekli sandalyeden sonraki süreçte skolyoz başlıyor. Bu da zaman geçtikçe akciğere ve kalbe baskı yapıyor. Solunum zorluğu çekiyorlar. 15 yaşından sonra kalp kasları ölmeye başlıyor. 20’li yaşlarda da maalesef çocuklarımız melek oluyor. SMA en kötü hastalığıdır. DMD de ikinci sırada gelir.

◊ SMA için bir ilaç deneniyor. DMD için de benzer bir ilaç var mı?

- Sadullah Erol:  Hastalık kendi içinde 3’e ayrılıyor. 2 sene önce İsviçre merkezli bir firma hastalığın bir tipine göre yavaşlatıcı bir ilaç çıkardı. 200 çocuk şu anda o ilacı kullanıyor.

◊ Peki Furkan kullanıyor mu?

- Sadullah Erol:  Kullanamıyor çünkü onun hastalık çeşidine uymuyor bu ilaç. Yaklaşık 4 bin çocuğumuza uymuyor bu ilaç.

Ben Manisalıyım. Zeytinle uğraşıyorum ama işimi gücümü bıraktım sadece çocuklarımız için çalışıyorum. Türkiye’nin her ilinde neredeyse 20-25 çocuk var. Ama Türkiye’de bizim çocuklarımıza bakacak doktor sayısı 5’i bile bulmuyor. Çocuk nörolojisi ilgileniyor bu hastalıkla. Dernek olarak yurtdışında DMD ile ilgili birçok sempozyuma katılıyoruz. Şu anda DMD l ilgili 50’ye yakın çalışma var. Ve bunların içinde umut vaat edenler var. Türkiye’de de kök hücre çalışması kapsamında 20 çocuk denek oldu. Ama şu anda sonucu belirsiz.

- Osman Kaplan: Ben de çocuğumu denek olarak vermeye razıyım. Şu anda durumu iyi. 7 senedir elimizden geleni yapıyoruz ama hastalığın ilerlemesini engelleyemiyoruz. Her gün 2 saat fiziksel egzersiz yaptırıyoruz. Hafta sonları havuza götürüyoruz. Hafta içi iki gün de özel fizik tedaviye gidiyor. Onu bu halde görmeye dayanamıyoruz artık…

- Sadullah Erol:  Bu çocuklarımız içim tek yavaşlatıcı tedavi yüzme ve fizik tedavisi. Sağlık Bakanlığı tüm Türkiye’de 30 tane kas hastalıkları merkezi açacağını söyledi. Fakat maalesef 2 tane açıldı. Bu sayı oldukça yetersiz.

BİR ŞEYİ YOK DEDİLER DMD HASTASI ÇIKTI

◊ Ümmüşen Hanım annesi olarak Furkan’da ilk belirtileri ne zaman görmeye başladınız?

- Ümmüşen Kaplan: Furkan ayağının üzerine hiç basamadı. 2,5 yaşından sonra sol ayağı dışa doğru basmaya başladı. Eşime söylemiştim bunu. Ortopedi doktoruna götürdük. Biz ayağında bir sorun olduğunu düşündük. Doktor “Bir şeyi yok. Ayağını kuma sok, güneş görsün biraz” dedi. Daha sonra kendi çocuk doktorumuza danıştım. Ayakkabı giydiğinde sol ayağı ters gibi duruyordu. Çocuk doktorumuz kalsiyum ve hormon testi istedi. Tahlil yaptırdık. Daha sonra doktor kaslarda bir sorun olduğunu tespit etti ve bizi Akdeniz Üniversitesi Hastanesi çocuk nöroloji bölümüne sevk etti.

◊ Konuşmasında herhangi bir farklılık var mıydı?

- Osman Kaplan: Konuşmasında, gülmesinde hiçbir sorun yoktu. Hepsi çok zeki oluyor. Furkan’a ilk önce kemiklerinde sorun vardır gözüyle bakıldı. Doktorlar ilk başta kas hastalığı olabileceğini düşünmedi.

- Ümmüşen Kaplan: Daha sonra bize demirli bir ayakkabı yaptırmamız gerektiği söylendi. Yaptırdık. Ama tedavi için Furkan’ı Ankara’ya götürdüğümüzde ayakkabının çocuk için çok ağır olduğu söylendi. Hatta bize onu niye giydirdiniz diye kızdılar.

- Sadullah Erol: Dediğim gibi Türkiye’de maalesef bu hastalıkla ilgilenen çok az doktor. Ben de Furkan’ın ailesi de aslında çok şanslı. Çünkü bizlere erken yaşta teşhis kondu. Ben burun tıkanıklığı nedeniyle götürdüm oğlumu doktora. Doktor kan testi istedi. Sonuçlarda bazı değerlerin yüksek çıkmasıyla doktor bizi başka bölüme yönlendirdi ve DMD hastalığı ortaya çıktı.

Doktorun dikkati sayesinde oğluma 2 yaşında teşhis konuldu.

TEDAVİ İÇİN ZAMAN KAZANMAMIZ GEREK

◊ O zamana kadar oğlunuzda herhangi bir belirti yok muydu?

- Sadullah Erol: Yoktu. Yürümesinde, gülmesinde ya da buna benzer hiçbir farklılığı yoktu.

◊ Kasları güçlendirmek için kullandığınız bir ilaç var mı?

- Osman Kaplan: Sadece kortizon tedavisi var. Gün aşırı biz de Furkan’a kullanıyoruz. Kortizona ek olarak kemiklerinin erimemesi için kalsiyum hapı kullanıyor. Çünkü kortizonun çok fazla yan etkisi var. Onun dışında birçok takviye gıda veriyoruz. İnanın bana verseler içmem. Furkan alıştı ve hiçbirine “yok” demiyor. Kendisi de çok bilinçli.

◊ En büyük arzunuz nedir?

- Osman Kaplan: Furkan ölmesin de gerekirse tekerlekli sandalyede yaşasın. Bütün aileler aynı durumda. Hepimiz için çok acı.

- Sadullah Erol: Hindistan’da bir kök hücre çalışması var. Türkiye’de yapılandan daha kaliteli olduğu kanaatindeyiz. Bunu araştırmalarımız sonucunda söylüyorum. Osman Bey, Furkan’ı Hindistan’a götürecek. Derneğimiz üyelerinden bir aile gitti. Üzerinden bir sene geçti. Kök hücrenin balayı dönemi oluyor. Şimdi o dönem bitince kök hücrenin işe yarayıp yaramadığını, çocuğun hayat kalitesini artırıp artırmadığını göreceğiz. Hindistan’daki klinik “Biz hastalığı durduruyoruz, bitiriyoruz” demiyor. Böyle iddiaları yok. “Yüzde 70 oranında hastalığı yavaşlatıyoruz” diyorlar. Bu önemli çünkü tedavi için zaman kazanmamız gerek.

 HİNDİSTAN’DA KÖK HÜCRE TEDAVİSİNİ DENEYECEĞİZ

◊ Kaç gün sürüyor kök hücre tedavisi?

- Sadullah Erol: 10 gün sürüyor. 6 ay ya da 1 sene sonra tekrarlanması gerekiyor. Dernek olarak Hindistan’daki klinikle irtibat halindeyiz. Haziran ayında onları buraya davet ettik. Doktorlarımız orada yapılan çalışmaları dinleyecek. Şu an itibarıyla 10 aile oldu giden.

◊ Bu tedavinin maliyeti ne kadar?

- Sadullah Erol: Aile tek başına giderse 60 bin liraya mâl oluyor. Ama en son 5 aile birlikte gitti. 40 bin liraya indiler. Bu tedavinin aynısı Türkiye’de yapmak için çalışmalarımız sürüyor.

◊ Şu anki tek umudunuz Hindistan’daki tedavi yani…

- Sadullah Erol: Şu an için evet. İlk giden çocukta olumlu gelişmeler var.

- Osman Kaplan: Ailenin söylediği çocuklarının en az iki sene önceki durumuna döndüğü… Çocukları Furkan’dan 1 yaş büyüktü.

O nedenle kendi imkanlarımızla ve çevremizin desteğiyle ilk etapta ihtiyacımız olan parayı topladık ve cumartesi günü Hindistan’a gideceğiz. İki kez gitmemiz gerekecek. Tedavinin ikinci kısmı için yine desteğe ihtiyacımız olacak. Şu an bu tedaviden başka çaremiz yok.

- Sadullah Erol: Furkan şu anda oturma evresinde. Belki 1-2 sene daha böyle gidecek ama sonrasına bir sabah uyanacak ve yürüyememeye başlayacak. Maalesef çok acı ama gerçek bu.

- Ümmüşen Kaplan: Furkan bu sene çok değişti. Hastalığı ilerliyor. Sınıf arkadaşları teneffüste dışarı çıkarken o çıkamıyor. Kendi de istemiyor. Düşüyor ve canı yanıyor. Arkadaşlarına camdan bakıyor ve çok üzülüyor. Sınıfta teneffüse çıkmayan birkaç arkadaşı var. Onunla beraber oyun oynuyorlar. Sabah birlikte okula gidiyoruz. 02.40’ta dersler bitince birlikte eve dönüyoruz.

- Osman Kaplan: Mahallemiz çocukların oynaması için çok müsait. Ama Furkan onları dışarıdan izliyor. Top oynayan çocuklar Furkan’ı aralarına almak istemiyor. Çünkü oynasa da bir şey yapamıyor. Onları izlerken çok üzülüyor. Ağlayarak eve geliyor. Halbuki Furkan çok sosyal bir çocuk. Biz her zaman yanında olmak zorundayız.

BAZI OKULLAR ÇOCUKLARI KABUL ETMİYOR

- Sadullah Erol: Furkan hem ailesi hem de öğretmeni bakımından çok şanslı. Birçok aile kaderci davranıyor. Okula da göndermiyor çocuklarını. Bazı okullar da çocukları zeka geriliği var diye kabul etmiyor. Halbuki öyle bir şey yok. Mesela bu çocukların dersliklerinin giriş katında olması gerekiyor. Ama maalesef geçen sene 127 çocuğun derslikleri üst kattaydı. Aileler kucaklarında götürüyordu.

Dernek olarak devreye girdik. Bu bizim kanuni hakkımız. Ama bazı eğitimciler bunu anlamıyor. Bir de çocuklarımızın bir yerinde herhangi bir kırık olursa oradaki kaslar anında ölüyor. O uzvu bir daha kullanamıyorlar.

◊ Furkan en çok ne yapmayı seviyor?

- Ümmüşen Kaplan: Bilgisayar oynamayı ve kitap okumayı çok seviyor. Evimiz kitapla dolu. Dışarı çıkamadığı için evde öyle vakit geçiriyor. Parka giderdik eskiden ama artık salıncaktan korkuyor. Nefes kasları da zayıflamaya başladı. Rüzgarlı havalardan da etkileniyor. Canı da çok tatlı. Düşmekten çok korkuyor. Okulda da biri çarpmasın diye hep duvara tutunarak yürüyor. Kendisini korumaya çalışıyor. Okulun karmaşasına girmiyor. En son giriyoruz ve en son çıkıyoruz.

◊ İkinci çocuğu düşünmediniz mi?

- Osman Kaplan: Göze alamadık. Furkan gerçekten büyük emek istiyor.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

329 hasta Guinness rekoru kırdı

Bugün, Dünya Parkinson Hastalığı Günü... Parkinson’u birçoğumuz yaşlılık hastalığı olarak biliyoruz. Ancak öğrendim ki bu hastalığın yaşı yok. Geçen hafta beyin pili ameliyatı olan hastaları bir araya getirerek Guinness rekoru kırdıran Op. Dr. Ali Zırh’la tedavi süreci hakkında sohbet ettik.

◊ Ali Hocam, beyin pili üzerine çalışıyorsunuz. Beyin pili nedir, anlatır mısınız?

- Beyin pilleri, beynin içinde elektrik akımı vermemizi sağlayan cihazlardır. Basitçe anlatmak gerekirse, beynin içine yerleştirdiğimiz iki tane ince elektrik pil gibi elektrot dediğimiz bir kablo var. Göğüste ise köprücük kemiği altında kalp pili gibi cilt altına yerleştirilen pil cihazı bulunuyor. Ve o ikisini birbirine bağlayan iki adet uzatma kablosundan oluşan sisteme beyin pili diyoruz.

◊ Bu tedavi ne zaman ortaya çıkmış?

- 1980’li yıllarının sonlarından itibaren klinik uygulamaya girmiş ama 1990’lı yıllardan itibaren daha modern özelliklere sahip olmuş bir yöntem.

◊ Peki beyin pili sadece Parkinson hastalarında mı kullanılan bir tedavi yöntemi?

-Hayır. Beyin pilini bugün birçok hastalıkta kullanıyoruz. Bunların en büyük grubunu hareket bozuklukları oluşturuyor.

◊ Felç de buna dahil mi mesela?

-Değil. Hareket bozukluğu olan hastalar ve Parkinson en büyük grup.

◊ Hareket bozukluğundan neyi kast ediyorsunuz?

- Distoni dediğimiz aşırı vücut kasılmalarının olduğu hastalıklar var. Burada vücuttaki kasılmalar kontrol edilemiyor.

Distoni hastalığında ilaç tedavisinin yeterli olamadığı durumlarda, beyin pilleri distoni hastalarında önemli yarar sağlıyor. Bunun dışında bir de titreme var.

Biz titreme dediğimizde, Parkinson hastalarında istirahat titremesini anlarız. Yani Parkinson hastası otururken, kucaktayken veya yürürken elleri titrer.

Parkinson hastasına ellerini kaldır derseniz titremesi durur. Fincanını alabilir çok şiddetli değilse titremesi. Ama daha çok genç yaşlarda görülen, ailevi olma özelliği gösteren, bizim esansiyel ya da pozisyonel tremor dediğimiz, hani daha çok hepimize heyecanlanınca olan, bir şey tutarken, bir iş yaparken, yazı yazarken olan titremeler vardır. Bunun tıptaki adı esansiyel tremordur.

Hasta eline bir şey aldığında, bardağı götürürken, namaza durduğunda ortaya çıkar. Bunun dışında nadir de olsa MS gibi veya beyinde hasar olan, özellikle beyinciğe gidip gelen yollarda hasar olan hastalardaki titremelerde tıbbi tedavi yarar sağlamıyorsa, beyin pili önemli ölçüde yarar sağlar.

Fotoğraf: Murat ŞAKA

Emel Uslu: 21 senedir distoni hastalığıyla uğraşıyorum. 2011 yılında ilaçlardan ve iğnelerden kurtulmak için ameliyat oldum. Çocuğumun olması için bir problem yoktu ama hamilelik dönemimde ilaç kullanmamam gerekiyordu. Ameliyattan önce boynum kasılıyordu hep sol tarafa doğru duruyordu. Düz bakamıyordum. Ameliyattan sonra bu kasılmalarım geçti. Beyin pili takıldıktan sonra anne olan ilk hastayım.

Emel Işıksaçan: 14 yıldır bu hastalıkla mücadele ediyorum. Bir ay önce ameliyat oldum. Ameliyat öncesinde yatamıyordum, kalkamıyordum. Gece, gündüz ayrı kabus oluyordu. Yürüme problemim vardı. Ağlama krizlerim oluyordu. Toplum içine çıkamıyordum. Arkadaşlarımla bile görüşemiyordum. Ameliyat benim için milattır. Şu an o kadar iyiyim ki… Yine istem dışı hareketlerim var ama henüz pil ayar sürecindeyim.

Medipol Mega Üniversite Hastanesi Beyin ve Sinir Cerrahisi Uzmanı Op. Dr. Ali Zırh

HASTALIĞIN SAATİNİ GERİ ALIYORUZ

◊ Parkinson hastalığını ele alacak olursak, bu ameliyat dışında ilaçla ya da buna benzer bir tedaviyle iyileşme şansı yok mu?

- Parkinson beyindeki dopaminin eksikliği. Aslında şu an bulunduğumuz odada herkesin beyninde dopamin eksilmeye başlamış durumda.

Ama bu eksiklik oranı yüzde 60-80’lere ulaştığında, ki bu 62-65 yaş grubunda toplumun 1000’de 3’ü, yani her 200 kişiden biri demek. Artık bir kritik seviyenin altına iniyor. Ona indiği zaman hastalık bulguları başlıyor. Çoğu kişide fark edilmiyor titremesi yoksa. Yaşlılıkla karıştırılıyor.  Ya da depresyon, hareket ağırlığı deniyor.

Bir çeşit şeker hastalığı gibi düşünün. Şeker hastalığında nasıl vücut insülini yapmıyor?

Bunda da beyin dopamin yapmıyor. Başlangıç tedavisi ilaç.

Nasıl şeker hastası önce perhiz yapıyor, perhiz yetmezse ağızdan ilaç alıyor, o yetmezse insülin tedavisi oluyor bu hastalık da aynı...

◊ İlaç tedavisi ne kadar sürüyor?

- Hasta en azından 3-4 sene dışarıdan anlaşılmayacak kadar iyi yaşayabiliyor. Buna zaten balayı periyodu deniyor.

Bütün aşklar gibi Parkinson’da da 3-4 senelik iyi giden dönem var.

Şekerdeki gibi, şeker hastası ilacını aldığında şekeri normale dönüyor ama şeker hastalığı ortadan kalkmıyor.

Burada da ilaç alan kişinin hareketleri normal oluyor ama dopamin eksikliği ortadan kalkmıyor.

Ancak aradan yıllar geçtikçe, bir çeşit hastalığın ilerlemesi, bir çeşit ilaçlara vücudun alışması nedeniyle, artık eski doz ve sıklığında ilaçlar yetmemeye başlıyor.

Pil aslında yüksek dozda ilacın etkisini taklit ediyor.

Hasta ilaçtan ne kadar yarar görüyorsa, temelde ameliyattan da o kadar yarar görüyor.

Biz hastalığı yok etmiyoruz. Biz hastalığın saatini geri alıyoruz. Yani 10 yıllık hastayı ben ameliyat ettiğimde, hastalığın birinci ikinci senesindeki halini geri getirebiliyorum.

◊ Parkinson yaşlılık hastalığı olarak algılanıyor. Doğru mu?  

- Benim 13 yaşında da hastam oldu.  Sadece yaşlılık hastalığı değil.

◊ 13 yaşındaki Parkinson hastası ömrü boyunca öyle mi yaşayacak?

-Yok. Onda da eksiği yerine koymaya çalışacağız. Yapılan çalışmalar beyin pilinin en iyi ilaç tedavisinden daha iyi olduğunu ortaya koydu. Biz beyin pili ameliyatına başladıktan sonra “acaba genç yaşta mı yapalım bu ameliyatı” sorusunu sorduk. Bunu destekleyen birçok veri var.

Onların üzerine de ‘’Acaba tanı konduğunda mı yapsak?’’ sorusu geldi. Yani beklemeyelim o ilaç süreçlerini diye. Riskler karşılığında ne kazanıyoruz? Ona göre hastaya karar vereceğiz.

Hastanın o riski almasına gerek var mı? İleri evrede zaten hastanın başka çaresi yok. Bir komplikasyonla da karşılaşsa yapacak bir şey yok.

◊ Peki beyin pili ameliyatını SGK karşılıyor mu?

- Evet SGK ödemezse zaten mümkün değil. 2009’dan sonra ödemeye başladı.

◊ Operasyonun riskleri neler?

- Yüzde 1 enfeksiyon riski var. Bademcik ameliyatında da bu böyle. Biz bu ameliyatları uyanık, konuşarak, fıkra anlatarak yapıyoruz. Dünyanın ilk beyin ameliyatı selfie’sini çektik.

7 Nisan’da 329 beyin pili hastası aynı ortamda bir araya gelerek Guinness rekoru kırdı.

BEYİN AMELİYATINDA 5 MİLİM BENİM İÇİN 5 KİLOMETRE DEMEK

Operasyon nasıl oluyor?

-Ameliyattan önce, hastaya odasında kafasına titanyumdan bir çerçeveyi vidalıyoruz. Bunu yapma nedenimiz; ameliyatta beynin içinde iki, üç milimetre çapındaki bir yeri bulmak ve oraya müdahale etmek. Çünkü bunu yaparken ne bir milim aşağıya gitme hakkımız var, ne de bir milim yana gitme. Yoksa hasta kör ya da felç olabilir. Kafatasını iki yerden matkapla deliyoruz. Beyin ağrıya duyarlı bir organ değildir. Lokal anestezi yapıyoruz.

O üç milimetrelik yeri nasıl tespit ediyorsunuz?

- 1905’te ünlü bir beyin cerrahı Sir Victor Horsley, ‘’Ben bunu nasıl yaparım?’’ demiş. Gitmiş Oxford’un kapısını çalmış. Oradaki Clark isimli ünlü bir matematikçiye sormuş bana bir çözüm bul diye. Şu anda hepimizin okuduğu liselerdeki kartezyen koordinat sistemi doğmuş, yani x, y, z...

O taktığımız çerçeveye göre de beynin içinde bizim her baktığımız noktanın bir x, bir y, bir de z koordinatı var. Yukarıdan aşağıya z büyüyor. Arkadan öne y büyüyor. Sağdan sola da x büyüyor gibi. Hastanın başına çerçeveyi taktıktan sonra MR’a iniyoruz. O çerçeveyle MR çekiyoruz. MR çektiğimizde artık beynin içerisinde bizim için o çerçeveyi referans alan koordinatları hesaplıyoruz. Yani x’ini, y’sini, z’sini... Nasıl ki herkesin ağzı, yüzü, gözü birbirine benzemiyor, bu hücrelerin beynin içindeki yeri de aynı değil ve bunların arasında 5 milimetreye kadar fark var.

Beş milimetre de benim için beş kilometre demek bu beyin ameliyatının içinde. Beyinde her hücrenin bir dili var.

Eğer o dili bilirseniz iş Avrupa’da seyahat etmeye benziyor. Hangi ülkede olduğunuzu anlıyorsunuz. Aynı zamanda uyanık olan hastaya biz o elektrodun ucundan mikroamper düzeyinde elektrik akımı verebiliyoruz. Uyarabiliyoruz. O cevaplara bakıyoruz.

TÜRKİYE’NİN TIP ALANINDA İLK REKORU

◊ Guinness Rekorlar Kitabı’na girmek nereden aklınıza geldi?

-Türkiye’nin tıp alanındaki ilk dünya rekoru. O gün orada aynı anda bir araya gelen ve beyninde pil olan hastalar bir ortamda bir arada bulunma rekoru kırdı. Dünyada 30-40 hastanın bir araya geldiği bir etkinlik yok. Geçen sene Parkinson’un 200. yılıydı. 1817’de tanımlamış James Parkinson. Bir İngiliz hekim bu.

Garip bir hastalık görüyor. Hasta bir yandan titriyor bir yandan felç. Bunun İngilizce’deki adına da “shaking palsy’’ demiş. O yüzden de bizim Türkçe’ye titrek felç olarak geçmiş terminolojik olarak. İlk defa 1817’de tanımlamış. Bizim Beyin Pili Hastaları Derneğimiz de her sene bir etkinlik yapmaya çalışıyor.

◊ Derneği anlatır mısınız?

- Beyin Pili Hastaları Derneği aslında bu ameliyatı olmuş kişilerin veya hasta yakınlarının kurduğu,  bilinirliğini artırıp böyle bir tedavi var bakın, biz yarar gördük, siz de görün yönünde faaliyet gösteren bir dernek.

Hastalar ve hasta yakınları kurdu. Rekor fikri asistanım Demet’ten çıktı. “Neden beyin pili hastalarını bir araya getirmiyoruz” dedi.

Nasıl yapacağız derken geçen sene 200 hastayı bir araya getirdik. Baktık Türkiye’de böyle bir şey yok. Guinness’e başvurduk.

Onlar da bize kategori açmaları gerektiğini söyledi.

Guinness’in kategori açması da uzun bir süre aldı.

3 ay sonunda kategori açıldı ve en az 250 kişinin olması söylediler.

7 Nisan’da 329 beyin pili hastası katıldı ve Guinness rekoru kırdık.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

Depresyon bir bedel

Nasıl güzel, nasıl naif ve nasıl da bilgili bir kadın var karşımda. Bir o kadar da mütevazı ve sıcak. Zeynep Selvili Çarmıklı ile tahsilini yaptığı, okuduğu, öğrendiği tüm güzellikleri paylaştığı “Pembe Fili Düşünme” adlı kitabını konuşmak için buluştuk. “Pembe Fili Düşünme” çağımızda sık rastlanan panik atak hastalığını, hayatta eksik olan, sorgulamadığımız ya da yanlış isimlendirdiğimiz birçok duygumuzu anlatıyor...

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

◊ Zeynep Hanım, psikolojinin hangi dalıyla ilgileniyorsunuz?

- Uzman psikoloğum. Üniversitede çift anadal yaptım. Psikoloji ve sinema okudum. Daha sonra da uygulamalı psikoloji alanında yüksek lisans yaptım. Aynı zamanda uluslararası sertifikalı öz-şefkatli farkındalık eğitmeniyim. Bahçeşehir Üniversitesi’nde 8 hafta süren öz-şefkatli farkındalık eğitimi veriyorum. Şimdiye kadar birebir çalışmalar da yapıyordum ama grup çalışmaları beni daha çok cezbediyor.

◊ Çağımızın en büyük sorunlarından biri kendimize karşı şefkatli olmamamız mı?

- Evet, en büyük sorunlardan biri. Yalnız burada vurgulamak istediğim bir nokta var: Ben şefkati bir duygu, bir his olarak tanımlamaktan yana değilim. Öz-şefkat bir davranıştır, eylem içerir. Hissedilen acının iyileşmesiyle ilgili bir şey yapma motivasyonunu içerir. Acı çekerken aktif olarak kendimizi yatıştırmayı ve rahatlatmayı içerir, sıkıntı içindeyken kendimize yardımcı olmak için gerekeni yapmamızı sağlar. Bu bilgi çok önemli zira çoğu insan, “Ben kendimi sevmiyorum ki, kendime karşı nasıl şefkatli olabilirim?” diye yakınıyor. Halbuki öz-şefkat eğitiminin amacı belli duyguları içimizde uyandırmaktan veya insanlara kendilerini “sevmeyi” öğretmekten ziyade, geçirdikleri zor anları fark etmelerini ve bu zor anlarda kendilerine bakım vermeye niyet etmeyi öğretmek. Önemli olan sevgi dolu olmaya, şefkatli olmaya, nazik olmaya niyet etmek. Niyet, duygulardan daha önemli. Zamanla duygular da niyeti takip edebilir.

◊ Sözel egzersizleri önemsiyor musunuz?

- Ben sözün kendisine inanıyorum. Sözün değerli olduğuna inanıyorum. Birine “Kolay gelsin,” demenin teşvik edici gücüne, dertli bir dostuma kulak verip ona “Acını anlıyorum, yanındayım,” demenin yatıştırıcı rolüne, insan ilişkilerinde sorunları konuşmanın, söze dökmenin iletişimi kolaylaştırdığına inanıyorum. Ne gariptir ki sevdiğimiz kişilerle iletişim kurarken başvurduğumuz tüm o anlayışlı, güzel sözler, kendimizle ilişki kurarken aklımızdan uçup gidiyor. İş kendimize geldiğinde sözlerimiz çok sert ve kesin yargılı olabiliyor. Özellikle sözleri, kelimeleri kullanan meditasyonlar kendimizle aramızı düzeltmek için çok önemli.

◊ Şükretmek de iyi gelen bir şeydir değil mi?

- Şahsen şükretmek benim kalbimi açıyor. Hayatımı şekillendiren irili ufaklı tüm olayları teker teker fark etmemi sağlıyor. Şükretmenin insana iyi gelen bir şey olduğuna dair birçok bilimsel araştırma var. Böylece insan hayatın kendisine sunduğu güzel şeylerin değerini biliyor. Yaşam adeta bitter çikolata gibi. Hem acı hem tatlı. Zihnimiz hayatta kalmak için tasarlandığı için sürekli tehdit arayan bir yapıya sahip. Bizi korumak için korkutuyor, tedirgin oluyor, dertleniyor. Hayatın iyi yanlarından çok sorunlara yönelebiliyor.  Halbuki hayatı dolu dolu yaşamak için zor ve rahatsız edici duygulara yer açmayı öğrenmek kadar bizi mutlu eden duygu ve deneyimlere yer açmayı da öğrenmeliyiz. 

◊ Kitabı alan okurlarınızın en çok hangi bölümü paylaştığını gözlemlediniz?

- Çoğu kişi “Mücadele vermek ağır, kabul etmek hafiftir,” cümlesinin altını çizmiş. Biz zihnimize “Düşünme, başka şeylere odaklan” gibi komutlar verdiğimiz zaman zihnimiz bocalıyor. Düşünmememiz gereken şeyi daha fazla düşünmeye başlıyor. Küçük yaştan itibaren, duygu ve düşüncelerin kontrolümüzde olduğu, hissedip düşündüklerimizden hoşlanmıyorsak onlardan kurtulmamızın veya uzak durabilmemizin mümkün olduğu mesajlarıyla büyüdük.

“Düşünmemeye çalış”larla, “takma kafanı”larla, “korkma evladım”larla büyüdük. Oysa duygularımızın ve düşüncelerimizin üzerinde sandığımız kadar kontrol sahibi değiliz. Sanırım bu paradoksal durumdan ilk Dostoyevski bahsediyor, 1800’lü yılların sonlarına doğru. Diyor ki, “Kendinizi bir kutup ayısı düşünmemeye zorladığınızda, o lanet şeyin her dakika aklınıza geldiğini göreceksiniz”. Sonra Daniel Wegner adında bir sosyal psikolog Dostoyevksi’nin izinden gidiyor ve 1980’li yılların sonlarına doğru, düşünceyi bastırma üzerine araştırmalar yapmaya başlıyor.

Bir araştırmasında katılımcılarını iki gruba ayırıyor ve gruplardan birine beş dakika boyunca beyaz bir ayı düşünmemelerini, düşündükleri anda önlerinde duran masanın üzerindeki zile basmalarını söylüyor. Ve bir de bakıyor ki dakikada en az bir kez zil çalmaya başlıyor. Kitabımın adı da bu yüzden “Pembe Fili Düşünme”. Kutup ayısı, beyaz ayı, pembe fil… Bunların hepsi aslında aynı şeye işaret ediyor aslında: Bize rahatsızlık veren, acı veren içsel deneyimlerimizi bastırmak, bunlardan kaçmak, kaçınmak işe yaramıyor. Acıdan kaçayım derken hayatı kaçırmaya başlayabiliyoruz.

KELİMELERİN GÜCÜNE İNANIRIM

◊ Acıdan kaçmaya çalışmak yanlış mı?

- Yerine göre. Kaçılacak acı var, kaçılamayacak acı var. Diş hekimin koltuğunda oturuyorsanız anesteziyle o acıdan kaçabilirsiniz. Fakat iç dünyamızdaki sorunlara gelince işin rengi değişir. İç dünyamızdaki sorunları dış dünyamızdaki sorunlar için kullandığımız yöntemlerle çözmeye çalışıyoruz. Ama iç dünyamızda, aşk ilişkilerinde sıkça dendiği gibi, kaçan kovalanıyor. Kitabım “Pembe Fili Düşünme”de kabul etmek alternatifinden bahsediyorum. Kabullenmek değil, kabul etmek. “Kabullenmek” fiili pasif geliyor bana.

Halbuki kabul etmek çok aktif ve cesaret gerektiren bir şey. Çünkü bir şeyi kabul ettiğin zaman acıya yüzünü dönüyorsun. Acıyı bir misafir gibi şefkatle ağırlıyorsun. Savaşmayı bırakıyorsun.  Savaşmayı bırakınca, “Senin için önemli olan o şeyi yaparken, senin için önemli olan o yolda yürürken sana rahatsızlık veren duygu ve düşüncelerine yer açabilir misin?” sorusuna “Açabilirim” diye yanıt verebiliyorsun.

◊ Kelimelerin gücüne inanır mısınız?

- Artık inanıyorum. Bir meditasyon var, ismi sevgi dolu nezaket (metta) meditasyonu. Kendimize iyi dileklerde bulunduğumuz bir meditasyon. Mesela “dilerim mutlu olurum”, “dilerim huzurlu olurum” gibi sözler, iyi dilekler armağan ediyoruz kendimize. Aslında biz bunu günlük hayatta çok sık yapıyoruz. “Allah’a emanet ol, kendine iyi bak” gibi... Sevdiklerimize iyi dileklerde bulunabiliyoruz. Ama bunları kendimize söylemiyoruz. Bu meditasyonu ilk yaptığım zaman bana çok saçma gelmişti. Meditasyon öğretmenime bu kaygımdan bahsettim. O da bana, “Vücudun daha önce hiç yaralandı mı?” diye sordu. “Evet” dedim, “Dizimde ödem olmuştu”...

“İyileşmesi ne kadar sürdü” dedi. “3 ay” dedim. “Peki, biri seni hiç kelimeleriyle yaraladı mı” diye sordu. “Saymakla bitmez” diye cevap verdim. “Onun iyileşmesi ne kadar sürdü” diye sordu. O an tüylerim diken diken oldu. Çünkü seneler önce söylenen bazı şeylerin hâlâ nasıl da canımı yaktığını fark ettim. Kelimeler o kadar güçlü ki, hem yaralayıcı hem de iyileştirici olabiliyor.

◊ Nasıl iyileşecek yaralar?

- Öz-şefkatin yardımcı olabileceğine inanıyorum. Biz sosyal varlıklarız. Bu nedenle de acılarımızın çoğu, ilişkilerde ortaya çıkıyor. Ve doğrusu, bazen de ancak ilişkilerde çözülüyor. Bizim için önemli olan bazı ilişkilerde çok temel bazı ihtiyaçlarımız karşılanmamış olabiliyor. İhtiyaçlarımızı karşılamasını istediğimiz insanlar bize ihtiyacımız olanı veremeyebiliyorlar… Ve bu elbette canımızı çok yakıyor.

Kendimize böylesine bir acıyı yaşadığımız için şefkatle yaklaşabilir miyiz? Belki başka birinden iyilik veya anlayış beklediniz, belki sevilmeyi beklediniz ama o kişi o ya da bu sebeplerden dolayı size ihtiyaçlarınızı veremedi. Belki de görülme, saygı duyulma, sevilme ihtiyacınızın karşılanmadığını fark ettiniz…

Bütün ihtiyaçlarımızı kendi kendimize karşılayamayız. Ama çevremizdekilerin ihtiyaç duyduğumuz yanıtı bulamadığımızda kendimize dönmeyi, kendimize nazikçe ilgi ve şefkat göstermeyi öğrenebiliriz.

BU BİR KİŞİSEL GELİŞİM KİTABI DEĞİL

◊ Kitabınızı nasıl tanımlıyorsunuz?

- Kitabım başta Kabul ve Kararlılık Terapisi olmak üzere, Şefkat Odaklı Terapi ve Öz-Şefkatli Farkındalık yaklaşımlarına dayanıyor. Ama aynı zamanda otobiyografik bir tadı da var çünkü benim hikayelerimi içeriyor.

Ben aslında bu kitabı tavsiyeler, ezbere nasihatler vermek için yazmadım. Bir yol arkadaşı olmaya niyet ederek yazdım. Kitabımda bir hiyerarşi olmamasına özen gösterdim. Ben bilirkişi olayım, okurlarım da öğrencilerim olsun istemedim.

Kitabımın tarzına kişisel gelişim diyorlar ama ben kitabımı kişisel kabul kitabı olarak tanımlıyorum. Pembe Fili Düşünme, kendimize nasıl destek olabileceğimizi araştırmak için yazdığım bir kişisel kabul kitabı.

DUYGULARINLA SAVAŞA GİRERSEN BEDENİN DÜŞMANIN OLUR

Psikoloji öğrencisiyken kalp krizi geçiriyorum diye hastaneye gitmişsiniz ve panik atak teşhisi konmuş...

- Evet. Amerika’da öğrencilik yıllarımda ilk kez yaşadığım bir şeydi. Kalp krizi geçirdiğimi düşündüm. Meğerse panik atakmış.

Şimdi dönüp baktığınızda neden olduğunu düşünüyorsunuz?

- Nedenini bilmiyorum. Neden aramayı da bıraktım aslında. Zaten neden aramaya başladığım için bir girdabın içine girdim. Zihnimizin içinde bir gazeteci var ve sürekli “Neden?” diye soruyor. Bu aslında bir kontrol yanılsaması. Zihin düşünüyor ki, “Nedenini bilirsem çözebilirim.

“Panik ataklarıyla mücadele ettiğim o dönemde psikoloğuma “Bir anlasam bu atakları neden geçirdiğimi o zaman rahatlayacağım” demiştim. Sabırla dinledi sağ olsun. Sonra bir gün “Farz edelim ki nedenini anladın ve çözümledin, o zaman elinde ne olacak biliyor musun? Panik atakların artı içgörün” dedi bana. Haklıydı. Psikoterapi sürecinde nedeni bilmek, olayları çözümlemek, sorunu çözmez. Kaldı ki psikolojide hiçbir sorunu neredeyse hiçbir zaman tek bir nedene bağlayamayız.

Panik atak nasıl geçecek peki?

- Panik bozukluk yaşayan çoğu insan bana, “Rahatsızlığı nasıl yendin?” diye soruyor. Her seferinde aynı cevabı veriyorum:

“Yenmek sözcüğünü sevmiyorum” diyorum. Çünkü bana savaşmayı çağrıştırıyor. Duygularınla savaşa girersen bedenin düşmanın oluyor. Düşüncelerinle savaşa girerken zihnin düşmanın oluyor. Geçmişin düşmanın oluyor. Ben artık bana misafir gelen bu içsel deneyimler düşmanım olsun istemiyorum.

DEPRESYON ÜZÜNTÜ YAŞAMAMAK İÇİN ÖDEDİĞİMİZ BİR BEDEL

Ben savaşmamaya niyet ettim. Belki de bu yüzden artık ‘panik atak’ yerine ‘panik misafiri’ demeyi tercih ediyorum. Bu arada, panik hâlâ geliyor ziyaretime fakat sanırım artık ne ben ondan kaçıyorum ne o beni kovalıyor. Geldiği zaman ona merakla yaklaşmaya niyet ediyorum. Kendime de şefkatle yaklaşmaya. Çünkü her duygunun bir vadesi var. Biz onlara tutunmadıkça geçip gidecekler. Psikolojik sorunların birtakım duygu ve düşünceleri deneyimlemeye, hissetmeye gönüllü olmamakla çok ilgisi var.

Nasıl yani?

- Mesela depresyon, üzüntü duygusunu yaşamamak için ödediğimiz bedel. Çünkü duygu ve düşüncelerimizi olduğu gibi deneyimlemeye gönüllü olmadığımız zaman, onların şu ankinden farklı olmaları için çabalamaya başlıyoruz. Zihnimiz direnmeye başlıyor. Oysa duygu ve düşünceleri birer deneyim olarak yaşamaya gönüllü olduğumuzda, duygu ve düşüncelerimizi kontrol etmeye, onları değiştirmeye, yok etmeye çalışma esnasında oluşan gerginlik, stres ve direnç ortadan kalkıyor. Tabii bu noktada bir şeyi atlamamak lazım. Elbette gönüllü olmak, bizi rahatsız eden duygu ve düşünceleri sevmek anlamına gelmiyor. Gönüllü olmayı, ne hissediyorsak hissetmeye, ne düşünüyorsak düşünmeye yer açmak ve onları yaşamaktan kaçmamak olarak düşünebiliriz.

Kader konusunda ne düşünüyorsunuz?

- Kadere inanırım ama kendi seçimlerimizin önemine de inanırım. Bizler kontrol müptelasıyız. Çoğumuzun bilinmezliğe toleransı çok az. Kim bilir belki de kadere inanmak beni yatıştırıyordur.

Beni birbirine hiç benzemeyen iki insan büyüttü

Çocukluğunuz nasıl geçti?

- 7 yaşıma kadar annem ve babamla birlikte yılın yarısını İzmir’de, yarısını ise Miami’de geçirdim. Doğu-Batı arasında gidip gelme hali ev içinde zaten hep bakiydi çünkü birbirine hiç benzemeyen iki insan büyüttü beni. Annemle babam arasında 28 yaş fark var. Annem aslen doğulu, Ankara’da büyümüş, mülkiyeli çok entelektüel bir kadındır. Babam İstanbullu, 1950’lerde Teksas’da üniversite okumuş, hayatı ti’ye alan bir adamdır. Annem inançlı, babam agnostiktir. Farklılıklara rağmen çok büyük bir sevgi içinde büyüdüm. Hiçbir konuda dayatmada bulunmadılar. Her zaman olduğum halimle kabul gördüğümü hissederek büyüdüm.

BİR ŞANSI HAK EDİYORUM

◊ Soyadınızdan dolayı kitabınıza önyargıyla yaklaşanlara ne söylersiniz?

- İnsanların benimle ilgili önyargılara sahip olması son derece anlaşılır ve insani. Evet, ben varlıklı bir aileden geliyorum, hayatımı birleştirmeyi seçtiğim kişi de saygı duyulan bir ailenin ferdi. Ben bu kitaba çok emek verdim. O yüzden bir taraftan önyargı taşıyan insanlara hak veriyorum. Ama bir taraftan da bir şansı hak ettiğimi düşünüyorum.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

Ronaldo 'Mami' diye sarıldı

Tarladan New York’a uzanan özenilesi bir kadının hayat hikayesi için yolum bu kez Mersin’e düştü…
Yazan, yöneten, okuyan, topluma ve yaşadığı topraklara iz bırakan dünya tatlısı bir kadın Ümmiye Koçak.
Bize gözleme pişirirken öyle doğal, öyle sıcak anlatıyor ki Real Madridli dünya yıldızı futbolcu Cristiano Ronaldo’nun oynadığı Türk Telekom’un reklam filminin yönetmeni oluşunu…
Köyünde tiyatro kurmak için verdiği mücadeleyi, gündelik işe gidip biriktirdiği emeğini...
Ümmiye Koçak baş üstünde taşınmaya layık bir Anadolu kadını…

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Ümmiye Hanım, çektiğiniz filmle yurtiçi ve yurtdışında birçok ödüle layık görüldünüz… Bu süreç nasıl başladı?

- Çocukluktan başladı…

Ne yaptınız çocuklukta?

- Ben Adana’nın Çelemli Köyü’nde, 10 kardeşin altıncısı olarak dünyaya gelmişim güzel yavrum. O zamanlar kız çocukları okula gitmezdi. Ama ben 1960’ta okula gittim.

Nasıl oldu?

- Aslında tesadüfen oldu. Camiden bir anons yapıldı. Dediler ki: ‘’Her evden bir kız çocuğu okula gidecek. Gitmezse ya anne ya baba hapse girecek’’ Eyvahlar olsun! Sokakta duymuştum bu anonsu ve sevine sevine eve gelmiştim. Ama evde bir de kız kardeşim vardı. Ailem okula kız kardeşimi yolladı. Ama o birkaç gün geçtikten sonra okula gitmek istemedi. Babam düşünmeye başladı. Ben de babama ‘’Ben giderim’’ dedim. Hemen kız kardeşimin önlüğünü çıkardılar, bana giydirdiler. Ben gittim. Eğer kız kardeşim okula devam etseydi ben gidemeyecektim.

Nasıl bir duyguydu o?

- O zamandan bu zamana hep şunu sordum; “Allah’ım beni de sen yarattın, abilerimi de, erkekleri de sen yarattın. O zaman neden onlar okula gider de biz gidemeyiz? Onun iki ayağı, iki gözü, iki kaşı var. Hiçbir eksiğimiz yok, aynıyız ama neden onlar gider ben gidemem?” Ben okumayı çok istedim. İlkokuldan sonra da devam etmeyi çok istiyordum.

Babanızın sizi okula yollamak istememesinde maddi durum etkili olmuş olabilir mi?

- Aslında babam çok çağdaştı. Çok özgür büyüdük ve babamın durumu iyiydi. Hatta diğer insanlara göre çok çok iyiydi. Anneannem de varlıklı bir kadındı. Zaten beni anneannem büyüttü. O yüzden maddi durumla ilgili değil tamamen geleneklerle ilgili bir şeydi.

Okul yıllarınız nasıl geçti?

- Çok severek gidiyordum. 8-9 yaşlarındaydım. Evimiz okula çok yakındı. Ablalarım da öğretmenlerle çok iyi anlaşırdı. Soyadım Yıldız’dı. Öğretmenim bana bir gün ‘’Yıldız, git bizim evde masanın üzerinde duran kitabımı getir” dedi. Ben gittim ve kitabı aldım. Kitabın kapağı hemen dikkatimi çekti. Yaşlı bir kadın resmi vardı kapakta. Anama benzettim kadını. Kırışık yüzlü bir kadındı. Merak edip kitabı karıştırdım. Kitap sanki bizim köyü anlatıyor gibiydi…

Neydi o kitap?

- Kitabın adı “Ana”ydı. Ama içinde sedirden, işçilerden, içki içen babadan ve yoksulluktan bahsediyordu. Sanki bizim köyü anlatıyor gibiydi ama isimleri yabancıydı. Kitabın içindeki isimleri aklımda değiştirip arkadaşlarımın ismini koydum. Hangi karakter erkek hangisi kadın bilmiyordum isimler yabancı olduğu için. Hepsine kız ismi koydum ve kitabı ara ara okudum. Kitaptaki karakter sefaletin içinde hayal kurabiliyordu. Ben de kendi kendime dedim ki “Ben zaten okuyamayacağım, demek ki hayal kurmak bedava. Kimse de karışmaz. O zaman ben de her şeyi yazarım, bunun gibi yazar olurum”. O zaman hayal kurmanın bedava olduğunu öğrendim. Ve o kitap, Maksim Gorki’nin “Ana’’ kitabıydı.

O yaşta bunları düşünmeniz çok ilginç...

- Gerçekten çok hoşuma gitti ve hepsini okumak istedim.

8-9 yaşındayken bir kitapla tanıştınız ve hayal kurmaya başladınız. Peki sonra ne oldu?

- Öğretmenime “Öğretmenim, ben bu kitabı okuyabilir miyim?’’ dedim. “Yıldız, bu sana çok ağır” dedi. Kitabımı elimle kaldırdım, “Ama hafif bu, okurum öğretmenim” dedim.

“O zaman bunu okuyacaksın, yarın gelip burada arkadaşlarına anlatacaksın’’ dedi. Okul çıkışı koşarak eve gittim güzel yavrum. Gaz lambasının altında sabaha kadar o kitabı ezberledim. Çok da kalın bir kitaptı. Sabah okula gidip kitabı herkese anlattım. Uzun yıllar sonra o kitabın yazarını unutmuştum. The New Yorker Dergisi’nden röportaja gelen Elif Batuman sayesinde yeniden hatırladım. O kitap bana yol çizdi. “O yazar olduysa ben de yazar olurum. Kimse karışamaz. Düşüncelerimi yazarım’’ dedim. Öyle de yaptım ve 13 yaşında yazmaya başladım. Çok okudum yavrum, çok.

13 yaşında ilk ne yazdınız?

- İlk yazdığım öykü ‘’Keçi Palazı’’ydı. Büyükleri çok dinlerim. İyi bir dinleyici ve gözlemciyimdir yavrum. Ben bunun çok sonradan farkına vardım. Küçükken büyüklerimi dinliyordum, eve gelince hayal gücümle süslüyordum, yazıyordum ve büyüklere okuyordum. “Keçi Palazı” neydi biliyor musun yavrum…

Bir kadının hiç çocuğu olmuyor. Allah’a yalvarıyor “Allah’ım ne olursun bana bir evlat ver, isterse keçi palazı olsun’’ diye. Ona bir evlat veriyor Allah.

Bir kız çocuğu oluyor. Çocuk gündüz çok güzel ama gece keçi oluyor. Çünkü Allah’tan öyle istemiş. Bunu hayal gücümle süsleyip okudum. Arşivlerimde birçoğu yazılı.

Dinlediğiniz olayları hemen harmanlıyorsunuz o zaman…

- Aynen öyle. Çocukluğumda da incir ya da nar ağacının altına gidiyor, orada kafama göre onları yazıyordum. O gün bugündür, hep okudum ve hâlâ da okuyorum…

Tek hayalim FATMA GİRİK’i görmek

En beğendiğiniz kadın oyuncu kimdir?

- Gençleri çok bilmiyorum ama eski kuşaktan Fatma Girik’e bayılıyorum. Tek hayalim ölmeden önce onu görebilmek. O hastalanınca çok ağladım.

ÇEYİZİM YOKTU KİTAPLARIM VARDI

Kaç yaşında evlendiniz? Evlendikten sonra da okumaya devam edebildiniz mi?

- 19 yaşında evlendim. 20 yaşında çocuğum oldu. O zamanlar kadınlar evlenirken çeyiz yaparlardı. Benim çok fazla çeyizim yoktu. Daha çok kitaplarım vardı. Koli koli kitap getirdim. Sonra da ihtilalde rahmetli kaynanam “Gelin, evde kitap bulanları askerler hapse atıyorlar” dedi. Ben de kitaplarımı ağlayarak yaktım. Buraya gelin geldiğimde kocamın ailesiyle birlikte oturduk. Çocuklarım oldu, tabii ki bir köy tantanası vardı ama ben yine de okumaya devam ettim. 

Kitap bulamıyordum eskiden köyde, kayınbabamın dükkanı vardı. Eski gazeteleri getiriyordu elma sandıklarıyla. Onları okurdum.

Eşiniz ne düşünüyordu okumayı sevmeniz konusunda?

- Karışmazdı. Gündüz dinlediğim olayları akşamları yazıyordum. Eşim diyelim ki uyuyor. Onu kaldırıp yazdıklarımı okurdum. Ona mutlaka fikrini sorarım. O da her zaman ‘’Çok güzel olmuş’’ der tek gözü kapalı. Yemin ederim anlamıyor bir şey.

Köyde yazdığınızı bilen başkaları da var mıydı?

- Köyde eşimin dışında kimse bilmiyordu. Bir de ben farklı şeyler yaptım. Mesela oğlumun öğretmeni bakıcı bulamadı. Çocuk bakıcılığını başlattım.

Köydeki kadınları para kazanmaları için teşvik ettiniz yani…

- Evet. İlk önce çocuk bakmayı başlattım. Sonra temizliğe gitmeyi başlattım. Çünkü kimse gitmiyordu. Ben de önce çocuk baktım sonra temizliğe gittim. Sonra da insanların güvenini kazandım.

Bütün bunları yaparken hep kaynanamdan ve kayınbabamdan izin aldım. Çünkü kaynanamla beraber yaşıyordum. İpler onun elindeydi. Ben bu işlere başlayınca insanlar da başlamak istedi. Hem para kazandım hem tabuları yıktım.

Harika bir şey... Peki tiyatroya nasıl başladınız?

- Bir gün köydeki okula tiyatro geldi. O zaman da ben hep köy kadınlarının sesini nasıl duyururum diye düşünüyordum. Çocuklar “Anne, okula tiyatro gelmiş. Anneniz babanız da gelsin dedi öğretmen” dediler. Ben gittim. 43 yaşındaydım o zaman.

En önde şalvarımla yere oturdum. Öylece izledim, izledim, izledim… O an aklımda düşündüğüm tek bir şey vardı. Acaba bu çocukların ismi kendi ismi mi? Başka adı var mı? Kafamda kurgulamaya başladım. Oyun bittikten sonra tiyatroculara “Yavrum, senin adın ne?”’ dedim. “Ali”’ dedi. “Ama az önce Veli’ydi” dedim. Güldü.

“Teyze ya o benim rol adım’’ dedi. Eve geldim. Gece sabaha kadar uyumadım. Dedim ki köyde Ayşe Teyze ile Fatma Teyze kavga ediyor. Utanıyor bana anlatırken. Ben de onların yaşadıklarını yazsam, adlarını değiştirsem, köyün meydanında onlar gibi oynasak, kaynanası görsün, kayınbabası görsün, Ayşe Teyze görsün, Fatma Teyze görsün ve yanlışlarını düzeltsinler… İşte yola böyle çıktım.

Sonra hemen bir oyun mu yazdınız?

- Hemen yazdım.

“SEN FEMİNİST MİSİN” DEDİLER

Oyuncular kimlerdi?

 - O zamanlar oyuncu bulmak hiç kolay olmadı. Zor olacağını biliyordum. İlk önce üniversite bitirmiş bir arkadaşıma gittim. Ona teklif ettim. “Ben yapamam. Okula git’’ dedi. Okula gittim. Okuldan beni kovuncaya kadar gittim. En sonunda orada çalışmaya fırsat buldum.

 “Ben tiyatro yapacağım” dedim ve yüzümü kapattım. “Kapatma. Neden kapatıyorsun yüzünü” dedi okul müdürü. “Utanıyorum yaşımdan” dedim. “Utanma, fikir çok güzel” dedi. “Kadınların sesini duyurmak istiyorum. Buradaki kadınlar çok çalışıyor. Erkekler çınarın dibinde oturuyor” dedim.

“Fikir güzel ama dedikodu olur” dedi. Ben de “Neden dedikodu olsun ki” dedim. Hayatımda ilk defa duyduğum bir cümleyi söyledi: “Sen feminist misin?”

Sizce neden öyle dedi?

- Çünkü “Erkek olmayacak benim tiyatromda. Neden dedikodu olsun” dedim.

O da, “Sen feminist misin?’’ dedi. “Ben onun ne olduğunu bilmem ama dedikodu olmasın diye erkek almayacağım’’ dedim. Ondan sonra kadınlarla ekmek yaparken “Tiyatro gelmiş. Biz de o çocuklar gibi tiyatro yapalım mı?’’ dedim.

“Ne tiyatrosu kız?’’ dediler. “Sen dağdan odun getirmiyor musun? Bağ bahçede çalışmıyor musun? Ev işini ihmal ediyor musun?’’ diye sordum.

“Şimdiye kadar bütün bunları yaptınız. Hiç takdir edilip alkışlandınız mı? Eline sağlık hanım diyen oldu mu? Gelin ben sizin yaşadıklarınızı yazayım, adınızı da değiştireyim, seyredip görsünler. O zaman belki alkışlarlar” dedim.

“Ümmiye Abla, gerçekten takdir edilip alkışlanır mıyız?’’ dediler. Kimisi, “Yaptık diyelim, ne olacak?’’ dedi.

Ben de dedim ki, “Vali, kaymakam geliyor, hoş geldin diyemiyoruz. Hoş geldin demeyi öğreniriz...’’

RONALDO “MAMİ” DİYE SARILDI

 ◊ Cristiano Ronaldo ile reklamda oynadınız ve aslında o reklamın yönetmeni sizdiniz…

- Evet.

Madrid’e mi gittiniz?

- Madrid’e gittim.

Nasıl geçti o çekimler?

- Ben insanların hiç paralarına, mevkilerine, kıdemlerine bakmıyorum. Onun nesini takdir ediyordum biliyor musun yavrum? Parasını pulunu veya meşhur olmasını değil, insani yönünü… Anasına düşkün ve gerçekten çok yardımsever. Onu çok takdir ediyorum. Telekom’dan teklif gelince, hemen kabul ettim. Madrid’de 100’den fazla insan vardı çekimde. Ronaldo’nun bacağı kadar yoktum.

Bana bakınca “Mami” diye sarıldı. Gerçekten evladımmış gibi hissettim. Sevginin, dilinin ve ırkının olmadığını gördüm. Çekimler çok sıcak geçti.

7 OYUNCU BULABİLMEK İÇİN 40 KAPI GEZDİM

O kadınların eşleri itiraz etmedi mi?

- Etmez olurlar mı… 40 kapıya gittim o zaman. 7 oyuncu bulabilmek için 40 ev dolaştım. Ve çok argo kelimelerle karşılaştım. Kendi kendime “Ümmiye, kızım sabret. Bu argo kelime kullananlar öyle bir zaman gelecek sana kendileri gelecek” dedim. Ve yavrum ben o tiyatroyu kurdum. En çok hoşuma giden de ne oldu biliyor musun? Kadınlar kendi yaşadıklarını seyredince “Ümmiye abla, sanki beni yazmışsın” dediler. Halbuki öyleydi. Tiyatroyla bir kesime ulaştık ama benim istediğim çok daha büyük bir kitleye ulaşmaktı. Kadınların birleştiğinde neler yapacağını insanlara anlatmak istiyordum. Çocuklar bir şey soruyor annelerine. Anne “Ben bilmem, baban bilir” diyor. Sonra aynı kadın geliyor “Ümmiye Hanım, kızım okula giderken, saçını aç anne. Ayağına şalvar giyme diyor” diye bana anlatıyor.  Sen zamanında çocuğuna ben bilmem baban bilir dersen, bu çocuk da seni böyle küçük görür. Kendinizi geliştireceksiniz. Bu bizim elimizde. Çocuklarımızın sorduğu soruları biz cevaplayacağız.

Arslanköylü kadınlar, bulumbuşuk adını verdikleri geleneksel bitkiyle börek yapıyor.

HAK VERİLMEZ SÖKE SÖKE ALINIR

 ◊ O ilk tiyatro oyunundan sonra ne yapmaya karar verdiniz?

- Maalesef tiyatronun toplumumuzda çok fazla yeri yok. Ücretsiz de oynasan kimse gitmiyor tiyatroya. Dedim ki “Ümmiye, tiyatroda iş yok. Sen sesini duyuramazsın” Benim sesimi duyurmaya çok ihtiyacım vardı. Çünkü kadınların gücünü, istenildiğinde neler yapılabileceğini kanıtlamak istiyordum. Zekiyiz, akıllıyız, birleşmemiz lazım. Bunu farkına varmamız lazım. Onun için “Bir sinema filmi çekelim” dedim.

Parayı nereden bulacağınızı düşündünüz mü?

- Sinema filmi çekeceğim ama nasıl olacak? Ama bunu bugün düşünüp ertesi gün çekmedim. Bunun alt yapısı için tam 5 yıl uğraştım. İlk önce sinema filminin nasıl çekildiğini görebilmek için birçok dizide rol aldım. Sonra “Ümmiye, sen artık kıvamına geldin, öğrendin. Hadi bakalım şimdi senaryo yazma zamanı” dedim.

Dizilerde nasıl rol aldınız?

- Tiyatrodan dolayı herkes tanıyor ya beni, öyle ulaştılar bana.

Sinema filmi sürecini anlatır mısınız peki?

- 2005 yılında bir öykü yazdım. Adı “Yün Bebek”. Çok ses getirdi. 

Senaryoyu da siz mi yazdınız?

- Evet ben yazdım... Ben filmini çekeceğim deyince birçok yerden teklif geldi. Ama ben Mersin’de, Mersin Sinema Derneği ile çekmek istedim. Onu yaparken, gece 2’de kalkıp Hatay’a narenciyeye gidiyordum.

Yevmiye o zamanlar 25 liraydı. Akşam eve 8’de gelip yemek yiyip odama çekiliyordum. Kağıda senaryo yazıyordum Ama bilgisayarda araştırıyordum, senaryo nasıl yazılır diye. Bu konuda oğlum ve kızım da yardım etti Onlar öğrettiler bana bilgisayar kullanmayı. Ardından profesyonel insanlara götürdüm, incelettim. Ama her şeyin benim istediğim gibi olmasını istedim.

Çünkü bu benim hayalimdi. Bir kadının istenildiğinde dağda, taşta, bayırda, nerede olursa olsun başarabileceğini kanıtlamak istiyordum.

Bana “filmin yönetmeni sen ol” dediler. Yönetmeni oldum. Kaymakamlık, Mili Eğitim, Valilik, Kültür Bakanlığı destekledi. Tabii ki tek başıma çekmedim güzel yavrum. Hiç kimse tek başına bir şey yapamaz. Şu gördüğün koskocaman köy beni destekledi.

Filmin konusu neydi?

- Filmin konusu; kadının kadına şiddetiydi. Şiddetin her iki türlüsü yani. Bu konuda yaşadıklarımdan yola çıkarak çeşit çeşit hikaye yazdım.

Sonra düşündüm ve dedim ki; “Ayşe Teyze ile Fatma Teyze kavga ediyor ve çocuk ortada kalıyor. O zaman kadının kadına şiddeti çok önemli. Biz davranışlarımıza dikkat etmeliyiz”. Öleni de öldüreni de biz doğuruyor, biz büyütüyoruz yavrum.

Ben böyle dediğim zaman da deniyor ki  “Ümmiye Hanım, biz ataerkil bir toplumda yaşıyoruz. Söz hakkımız yok”. Ben de insanlara diyorum ki: “Güzel yavrum, hak verilmez, alınır. Hem de söke söke alınır istenildiğinde...”

Bizim Arslanköy’ün bir sözü vardır: Kadın isterse tekeden teleme yapar. Yani, erkek koyundan süt sağar, peynir yapar. Yeter ki biz isteyelim. Biz çok zekiyiz ama nedense birbirimizi çok kıskanıyoruz.

“Yün Bebek” kaç dakikalık bir film?

- 90 dakikalık uzun metrajlı bir sinema filmi. Bu film bana Avrasya’nın en iyi kadın sanatçı ödülünü getirdi. İlk kez TRT 2’de yayınlandı. İlk telif hakkını aldı. Gerçekten bu film şiddetin her iki türlüsünü anlatıyor.

Peki para kazandınız mı?

- Ben parayla hiç ilgilenmedim. Filmi destekleyenler parayı yapımcıya verdi. 

Filmden sonra, Türkiye’nin sizi tanıması nasıl oldu?

- Türkiye beni TRT’deki “Ana Ocağı” programıyla tanıdı. Üç sezon o projenin ekran yüzüydüm.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Çocuklar için ayrı bir alo imdat hattı olmalı

◊ Oğuz Hocam, Acıbadem Üniversitesi Suç ve Şiddeti Araştırma Merkezi Müdürü olarak ne gibi çalışmalarınız var?
- Suç ve şiddeti her boyutuyla araştırıyoruz. Hem demografik, hem saldırgan, hem mağdur, hem boyutunu çalışıyoruz. Diyoruz ki: Türkiye’de suç var mı? Var. Gelişmiş ülkelerin hepsinde bir şeyden bahsederken var ya da yok diye, mutlaka sayısal veri, demografi dediğimiz yaş, cinsiyet gibi şeyleri söylemek lazım. Ama bu Türkiye’de çok az. Bu tip merkezler dünyada bunu çalışıyor. Mesela bizim 2016’da yayınladığımız bir pedofili raporu var. İmdat adında bir derneğimiz var ve derneğin internet sitesinde bunu yayınladık.

◊ Derneğin adı neden İmdat?
- İ “İstismar’’, M “Mağdur’’, D “Dayak’’, A “Aşağılama”, T “Tecavüz’’. Onların birleşimi olarak “İmdat” dedik. Orada Türkiye’de pedofilinin durumu ile ilgili bir rapor yazdık. Meclis komisyon kurdu ve pedofili raporunu bizim verilere dayanak yaparak yayınladı.

◊ Raporun detaylarını anlatır mısınız?
- Türkiye’de pedofili kapalı kutu bir konu. Kapalı toplumlarda daha çok gözüken bir şey. Çocuğu cinsel obje olarak görmekten bahsediyoruz. 0-18 yaş arası herkese çocuk diyoruz ve biz Çocuk Hakları Sözleşmesi imzalamışız.
Çocuğu cinsel bir obje olarak gördüğü zaman adam, ona yanaşıp, onunla bir ilişki kurmaya çalışıyor. Bunu da iki türlü yapıyor. Ya direkt saldırıyor ya da sinsice, yavaş yavaş, adım adım yaklaşıyor ve onunla bir ilişki kuruyor.
Sonra çocuğu tehdit ediyor. ‘’Bunu birisine söylersen, o zaman senin de başın belaya girer’’diyor. Bu yüzden bu vakalar gizli kalıyor. Zaten cinsel suçların kadınlarda gizli kalma oranı 8’e 1 gibi. Çocuklarda 12’ye 1 gibi. Bu istismar pedofililerde de 15’e 1 gibi. 5 vakanın sadece 1’i ortaya çıkıyor. 14’ü susuyor ve bir daha konuşmuyor.

◊ Peki aileler çocukta bir farklılık olduğunu nasıl anlayabilir?
-Anne bakıyor, çocuk altına kaçırıyor. Okula gitmek istemiyor. Sürekli ağlıyor. Temizliğine dikkat etmiyor. Belli ki bir derdi var. İşte o derdi aramak gerek. Annelere bunu öğretmek lazım önce. Çocuk gelip de “dan dan” söylemez. Anne-babaların hep iletişimi çok yoğun tutmaları lazım. Arkadaş olmaları gerek ki çocuk hiç kapatmasın kendini.

PEDOFiLLER ÇOCUKLA YAKINLIK KURULACAK MESLEKLERi TERCiH EDERLER
◊ Pedofiller genellikle en yakındaki kişiler mi oluyor?
- Yok. Pedofiller genelde yabancılardan oluyor ama onunla gidip dostluk kuruyor. Hep de üzgün, içine kapanık çocukları seçiyorlar. “Üzgünsün galiba. Ne oldu? Ders mi kötüydü?’’diyor. O da diyor ki, hoca şöyle yaptı falan. “Gel çalıştırayım ben seni’’ diyor.

◊ Kimler olabilir mesela?
- Çocukla yakın ilişki kurulabilecek meslekleri her zaman daha çok tercih ediyorlar. Servis şoförleriyle ilgili televizyonda bir konuşma yaptım. Servis Şoförleri Odası beni mahkemeye verdi. Ondan sonra yapılan çalışmada da yüzde 60’ı sabıkalı bulundu... Antrenörlük, öğretmenlik, servis şoförlüğü gibi çocuklarla yakın ilişki kurulabilecek meslekleri tercih ediyorlar ki onlara kolay ulaşabilsinler.

◊ Pedofilinin patolojik sebepleri nedir?
- Bir grup diyor ki “Pedofili hastalık.’’ Çünkü parafili diye bir şey var psikiyatride. Yani elinde olmayan dürtü bozukluğu. “Hastalık işte, elinde değil” deniliyor. Ama hiçbir pedofil ortamda polis varken bu suçu işlemiyor. Psikiyatrik anlamda hastalık diye sınıflayabiliriz ama bunu tartışmamız lazım. Çünkü o zaman dürtü bozukluğuysa, neden polis varken de yapmıyor? Polis varken durdurabiliyor kendini.
Dürtü bozukluğu grubunda değerlendiriyorsak bile hastalık grubuna almayacağız. Çünkü hastalık dediğin zaman ceza kanunu ne diyor?
Ceza ehliyeti var yok tartışmasına girerim. Hastaysa ceza çekmez, hastaneye gider diyor ya. Pedofilleri orada değerlendiremeyiz bence.

REHBER ÖĞRETMENLER KİLİT İNSANLARDIR
◊ Sizin tanık olduğunuz vakalarda genelde çocuğu getiren anne mi oluyor? Ya da bu olayın açığa çıkmasında kimler etkili olur?
-Genellikle rehber öğretmenler. En önemli kilit insanlar onlar. Çünkü evde yaşanan istismarda eğer olay ilerlemişse, bu anne göz yumduğu içindir. Anne olaya ses çıkarmamıştır ve katılımcı olmuştur. Ama okulda rehber öğretmen bilinçliyse, bu konuda eğitim aldıysa, o zaman öğretmen anlar çocukta bir sıkıntı olduğunu. Sıkıntıyı deşer, bulur ve bulunca da o getirir. Bize en çok gelen rehber öğretmenlerdir. O yüzden rehber öğretmenler çok önemli.

◊ O süreç nasıl oluyor?
- Öğretmen ilk önce sağlık personeliyle görüşüyor. Çünkü vaka olduğu zaman doktor geliyor, muayene ediyor. Vakayı saptıyor. Doktorların, rehber öğretmenlerim bilinçlenmesi çok önemli. Bir de hakimlerin ve avukatların da bu konuda bilinçlenmesi gerek.

◊ Rehber öğretmenler okulda gözlem yapmak açısından bilinçlenmeli değil mi?
-Evet. Mutlaka çok iyi eğitilmeliler ki olayı yakalasınlar. Hakimler de bu olayları değerlendirirken herhangi bir vaka gibi bakmamaları lazım. Çünkü çocuk orada çok kötü bir travma yaşıyor. Ondan sonra gidiyor. Mahkemeye çıkıyor. Bir daha travma yaşıyor...

7 YAŞINDAKİ LÖSEMİ HASTASI ÇOCUK BABASI TARAFINDAN İSTİSMAR EDİLMİŞTİ
◊ Son 10 seneye bakacak olursak sizce vakalarda bir artıştan bahsetmek mümkün mü?
- Çok net bir artış var ama dünyada da artış var. Türkiye’de niye artıyor? Türkiye’de cinsel amaçlı olayların çoğunun altında bir öfke var. Bir öfkenin dışa yansımasından dolayı bir artış var.

◊ Tanık olduğunuz eminim çok olay vardır. Bunlardan birini anlatır mısınız?
- Onkoloji servisinde tedavi gören bir kız çocuğu vardı. Lösemi hastasıydı. Serviste yatarken televizyon seyrediyormuş. O sırada bir öpüşme sahnesi görüyor ve öpüşme sahnesinde ‘’Aaa, biz babamla bundan oynuyorduk’’ demiş. Hemşire duymuş bunu. Böyle tesadüfler, ayrıntılar olayı ortaya çıkıyor.

◊ Bunu size hangi birim haber veriyor?
- Genelde dünyadaki uygulama şu: -Türkiye’de de oluyor yaklaşık 10-15 yıldır- Çocuk istismarı müdahale ekipleri kuruluyor. Pediatrist, kadın doğumcu, hukukçu, sosyal hizmet uzmanı, psikolog hepsi beraber çalışmalı. Bir vaka geldiği zaman bu ekibi bir araya topluyorsunuz. Türkiye’de de böyle bir yapı kuruldu. Bu olaydaki hemşire de hemen o ekipteki sorumluyu çağırıyor. O zaman ekip başı bendim. Biz durumu tartıştık. Sonra babasıyla konuşmaya karar verdik.

◊ Annesine de haber verdiniz mi?
-Annesi ölmüştü. Babasını çağırdık. Bir çocuk psikoloğumuz da çocukla görüştü..

◊ Çocuk kaç yaşındaydı?
-7.

◊ Sonrasında ne oldu?
- Babanın suçlu olduğu ortaya çıktı ve hapse girdi.

İDAMA KARŞIYIM
◊ Son zamanlarda kimyasal hadım konuşuluyor. Bazı kesimler de idam istiyor Bu konuda ne düşünüyorsunuz?

- İdama karşıyım ama kimyasal hadıma yandaşım.
Anti androjen dedikleri bir grup ilaç var. Mesela araştırmalar yapıyorlar ve görüyorlar ki bu anti androjen kullanıldığı zaman hem öfke azalıyor hem de cinsel saldırıların kontrolü mümkün oluyor. Adamın cinsel saldırı için herhangi bir motivasyonu olmuyor. O yüzden bunun yapılmasında zarar yok.

CEZALARDA CAYDIRICILIK YOK
◊ Sizce kimyasal hadımdan başka caydırıcı ne olabilir?
- Cezaların var olması yetmiyor. Türk Ceza Kanunu’na bakıyorsun. Dünyadaki en iyi kanunlardan biri. Ama uygulamada sorun var.
Mesela iyi hal indirimi Bunun bir mantığı vardır ama her cinsel suçta iyi hal indirimi mi olur? Türkiye’de her cinsel suç işleyen bir iyi hal indirimi alıyor.
Suç işleyen iyi hal indirimi alacağını düşünüyor. Sonra “Bir süre sonra af da çıkacak. Ben fazla yatmam” diye düşünüyor.
Caydırıcılık yok. Biz o cezaların uygulanmasını düzeltmemiz lazım.

183 HATTI HÂL YETERLİ DEĞİL
◊ Oğuz Hocam İmdat Derneği’ni anlatır mısınız? Bu röportajı okuyan kimler size başvurabilir?
- Derneğimize baktığımız zaman, hukukçu, sağlık, doktor ve psikologlardan oluşuyor. Genç bir ekibimiz var. Daha çok iki alanda odaklanmak istedik. Türkiye’de konularla ilgili çok az veri var. Veri konuşuyoruz, diyoruz ki ‘’Türkiye’de çocuk istismarı çok arttı’’ Tamam arttı. Kaç tane arttı?
Bunları bilmiyoruz. Demek ki biraz sayılara yönelmek lazım. Saha çalışmaları yapmak lazım. O nedenle veri araştırması yapıyoruz. Bunun dışında bizim çalışma alanlarımızdan biri de danışmanlık vermek. Bizim hem bu konuda eğitimli, yetkin psikologlarımız hem de hukukçularımız var. Böyle bir konuya maruz kalan kişinin birinci nokta bilmesi gereken ‘’Ben şimdi ne yapabilirim?’’ Çünkü çoğu insan bilmiyor.

◊ Sizi arayabilirler mi?
- Evet. Aradıkları zaman ne yapması gerektiği ile ilgili tüm bilgiyi derneğimizden alabilirler.

◊ Sizin derneğinizden biri yardım isteyen kişiyi gerekli yerlere de götürüyor mu?
-Götürüyor. İlk aşamayı geçmek çok önemli. İlk aşamada bir destek veriyoruz. Benim şöyle bir iddiam var. Dünyada bu problemi çözen ülkelerin çoğu problemlerini “Alo İmdat” hatlarıyla çözmüşler. Çok çok önemli bir şey. Mesela Amerika’daki telefon hattı kaç? 911.
Bunu herkes biliyor. Nasıl biliyor? Televizyonda duyuyorsun, dizide duyuyorsun. Ben derste soruyorum.’’Bizde mesela var mı?’’ diyorum. Kimse ses çıkarmıyor. ‘’Amerika’da kaç?’’ diyorum. Herkes 911 diyor. Şimdi Türkiye’de yeni yeni hizmet veriyor 183 Hattı. Ama hâlâ yeterli değil. Ben diyorum ki çocuklar için ayrı bir imdat hattı olsun. Telefon başında da uzmanlar olmalı. 183 farklı nedenlerden dolayı da arayan çok insan var. İtalya, Almanya, Portekiz gibi ülkeler bu konuda çok iyi. Şimdi Portekiz modelini buraya getirmek için bir çalışma yapıyoruz.

◊ O nasıl bir model?
- Onlar alo imdat ve online bilgisayardan başvuru merkezi kurmuşlar Portekiz’de ve oraya herkes başvuruyor. Bilgisayar kullanmayan kalmadı aramızda.
Tık tık tık başvurabilirsin ve çok daha rahat çalışan, ulaşılan bir nokta bu. O modeli burada bir modelleme olarak yapıp sonra devlete diyeceğiz ki ‘’Bak kardeşim böyle bir şey var.’’ Bizim derneğim Alo İmdat hattını da öyle yapmıştık.
Ben bunu küçük bir dernek olarak kendi ekibimle yapabiliyorsam, devlet bunu hayli hayli yapar. Sabah sekiz akşam beş mesai saatleri içerisinde yürütülmemeli. Şimdi geldiği nokta daha iyi ama yine yetmez.


Fotoğraflar: Murat ŞAKA

 

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Bir fotoğrafla hayatı değişti

Güney Afrikalı olmanız çektiğiniz fotoğrafların içeriğini etkilemiş olabilir mi?

- Evet, kesinlikle… Bir kadın olarak yaşadığım ülke benim için çok önemli. O nedenle beni etkiliyor.

Çocuğunuz var mı?

- Hayır. Kariyerime geç başladım. Çok fazla seyahat ediyordum. 58’e yakın ülkeye gittim. Geleneksel bir hayat için zamanım olmadı. 40’lı yaşlarımda ruh ikizimi buldum. Şimdi mutlu bir beraberliğim var.

Bir fotoğrafın hayat değiştirebileceğine inanıyor musunuz?

- Değiştirebilir. Buna şahit oldum. Ama ben fotoğraf çekerken insanlara bu konuda asla söz vermiyorum. Bibi Aisha’nın fotoğrafını çektikten sonra onun hayatı değişti.

ŞİDDET UYGULAYAN KOCASINI TERK ETTİĞİ İÇİN BURNU VE KULAĞI KESİLDİ

Bibi Aisha’nın hikayesini anlatır mısınız?

- Bibi Aisha ailesi tarafından 14 yaşında evlendirilen bir çocuk. 14 yaşında kocası ile yaşamak zorunda bırakılmış. Sürekli şiddet görüyormuş. Bu sebeple bir gün ailesinin evine kaçmış. Fakat babasının evine geri döndüğü için bunu öğrenen komşuları onu polise şikayet etmiş. Afganistan’da eğer kocanızın yanından kaçarsanız tutuklanıyorsunuz. Böyle bir kural var. Yaşadıkları köydekiler onu tutuklanması için polise ihbar etmiş. Bir süre gözaltında kalmış ve polis Aisha’yı ailesine geri vermiş. Sonrasında aile de kocasını çağırmış Aisha’yı gelip götürmesi için. Bu olay çevredeki kadınlara örnek olsun diye kocası Aisha’nın burnunu ve kulağının bir kısmını kesmiş. Ve Aisha’nın ailesi o sırada kaçmasın diye onu tutuyormuş. Bu olay olduktan sonra Aisha hastaneye yatmış ve Afganistan’da bulunan Amerikan askerleri durumu fark etmiş. Tedavi için Kabil’e göndermişler. Ardından Amerikan ordusu medya ile bağlantı kurmuş. Aisha tedaviden sonra bir sığınma evine götürülmüş. Time Dergisi benimle bağlantıya geçti fotoğraflarını çekmem için. Benden istedikleri sadece Bibi Aisha’nın hikayesi değildi. Afganistan’da başarılı olmuş kadınları da çekmemi istediler. Sonrasında Afganistan’a gittim. Orada çektiğim ilk fotoğraf Aisha’nınkiydi.

Aisha ile ilk karşılaşmanızı anlatır mısınız?

- Gittiğim yerde bir çadır ve çadırın içinde kırmızı bir halı vardı.  Aisha orada oturuyordu. Onu görür görmez büyülendim. Çok güzeldi. İlk başta burnunu ve kulağını fark edemedim. Yanımda bir öğrenci vardı ve tercüme için bana yardım ediyordu. Aisha’nın yanına gittiğimde ilk yaptığım şey kameramı yere koymak oldu. Çünkü hiçbir şey konuşmadan fotoğrafını çekmek kabalık olurdu. Onunla iletişim kurmaya çalıştım. Ona “Bir dakika gözlerini kapat ve ruhunun iç güzelliğini dinle” dedim. O da bunu yaptı.

Bir kadın olarak en çok neyden etkilendiniz?

- Beni en çok etkileyen şey onun yaşadıklarıydı. Burnunuz olmadan nasıl yaşayacağınızı düşünün. Onun yaşadıkları gerçekten çok zor şeylerdi. Aisha çok utangaçtı. Pozitif bir ruhu yoktu. Bu da çok normaldi. Çalışırken işimi iyi yapıyor muyum, karşımdakinin ruhuna hitap edebiliyor muyum diye çok stres altındaydım. Böyle bir olayda fotoğraf çekmek çok daha zor. Fotoğrafı çektikten sonra Time Dergisi benden daha üzücü bir fotoğraf bekliyor diye düşündüm. Çünkü benim çektiğim fotoğraf farklı, Aisha’yı güçlü gösteren bir portreydi. Time Dergisi’ne fotoğrafı yolladığımda fotoğrafı kapakta kullanacaklarını söylediler. Sonrasında benden çekim aşamasının detaylarını öğrenmek istediler. Kapağa “Eğer biz Afganistan’ı terk edersek başımıza ne gelir” başlığını attılar. Bu başlık dünyada ciddi anlamda ses getirdi. Çok sayıda dilde bu konu hakkında makale yazıldı. Ve o kapak fotoğrafından sonra Aisha, Amerika’ya gitti. Ben de o fotoğraftan sonra 20 ülkeye gittim.



ŞİMDİ AMERİKA’DA YAŞIYOR

O ülkelere farklı projeleriniz için mi gittiniz?

 - Evet. Güney Afrika’da yaptığım diğer kadın projelerimle ilgiliydi.

Bibi Aisha’nın şu anda nasıl bir hayatı var?

- Amerika’da Afgan asıllı Amerikalı bir aile birlikte yaşıyor. İki kez Amerika’da görüştük. Burnu ve kulağı için estetik operasyonları geçirdi. Ailesiyle herhangi bir bağı kalmadı. 

KUSURSUZ OLMAK ZORUNDA DEĞİLSİNİZ 80 KİLOYLA DA MUTLU OLABİLİRSİNİZ

◊ Sizce bunun önüne geçmek için ne yapılmalı?
- Güney Afrika’da bir proje yaptım. Bu projede kadınları iç çamaşırlarıyla çektim. Ama çektiğim kadınlar tırnak içerisinde söylüyorum, kusursuz vücutlara sahip değillerdi. O kadınları çekerken onlara sadece iç güzelliğine bakmaları gerektiğini söyledim. Çünkü herkesin 50 kilo olması gerekmiyor.
İnsanlar bedenleriyle mutlu olmalı. 80 ya da 90 kiloyla da mutlu olabilirsiniz. Kadınların çektiğim fotoğraflarda güzelliklerini ortaya çıkarmaya çalıştım.
Ben fotoğrafçı olarak kadın meselesine dikkat çekerek mücadele ediyorum. Erkeklerin daha yumuşak ve anlayışlı olduklarında dünyanın daha güzel olacağını düşünüyorum. Artık Güney Afrika’da erkekleri de bebek arabası sürerken görebiliyorsunuz.
Yavaş yavaş değişim başladı. Kadınlara yönelik şiddet tartışmalarında erkekler de tartışmanın içinde olmalı. Onlar da bir şeyler söylemeli.
Sadece bu konuyu kadınların konuşması gerekmiyor. Bunun tek başına yeterli olacağını düşünmüyorum. Kadına yönelik şiddeti savunan erkeklere diğer erkeklerin dur demesi lazım.
Güney Afrika’da yine yaptığı bir projede şiddet görmüş kadınların hikayesini 3 ay dinledim. Aklımı kaçıracaktım bir süre sonra. Çok üzücü şeyler duydum.


Türk Telekom Yılın Basın Fotoğrafları 2018 Yarışması jürisi

1980’LERİN SONUNDA DİYARBAKIR VE VAN’A GİTTİM

Türkiye’ye ilk kez mi geliyorsunuz?

- Bu üçüncü gelişim. İlk kez 1980’lerin sonunda turist olarak Diyarbakır ve Van’a gelmiştim. Ramazan ayıydı. İki şehirde toplam 30 gün kaldım. Sadece sırt çantamla çıkmıştım yola. O zamanlar çok küçüktüm. Öğrenciydim. Doğu’yu görmek istedim. Birçok ülkeye böyle ani ziyaretlerim olmuştu. Benim için Diyarbakır ve Van muhteşem bir tecrübeydi. O zamanlar profesyonel olarak değil amatör olarak fotoğraflar çekmiştim.

Bu kadar hikayeye tanık olduktan sonra ruhunuzu dinlendirmek için ne yaptınız?

- 5 sene Paris ve Londra’da yaşadım. Sık sık Avrupa’ya gidiyorum. Bu bana iyi geliyor.

ŞİDDETİN SEBEBİ ATAERKİL TOPLUM YAPISI

Yaptığınız diğer projeleri anlatır mısınız?

 - Johannesburg’da hapishanede kocalarını öldürülen kadınlarla ilgili bir proje yaptım. Kadınların büyük çoğunluğu kocalarından gördüğü şiddet sonucu kocalarını öldürmüşler. Bazıları kocalarını öldürmek için kiralık katil tutmuş. Bazıları o gelişen şiddetle kendileri öldürmüş. Kavga sırasında kazara ölenler de olmuş. Fakat hepsi fiziksel olarak şiddete maruz kaldıkları için kocalarını öldürmüş. Bazı kadınlar hapishanede küçük çocukları ile birlikte kalıyordu. Bazı kadınlar bana çocuklarının kocaları tarafından istismar edildiğini anlattı. Ardından Kongo Demokratik Cumhuriyeti’nde bir proje yaptım. Kongo’nun Doğu tarafında kadınlara periyodik olarak askerler tarafından tecavüz edildiğini öğrendim. Oraya gittim. Bölgedeki kadınlar geçimlerini tarlalardan sağlayan çiftçi kadınlardı. Onların hikayesini fotoğrafladım.


Kongo’ya izin alarak mı gittiniz?

- Evet, özel izinle gittim. Kadınların yüzlerinin gözükmesini istemedim.

Işığı kullanarak onların yüzlerini sakladım.

Dünyada kadın fotoğrafçı sayısı erkekler kadar çok değil. Bunu cinsiyet ayrımcılığına mı bağlıyorsunuz?

- Aslında dünyada kadın fotoğrafçılar var. Ama evet sayıları erkeklere oranla daha düşük. Güney Afrika’da özellikle sayımız çok fazla. Sanat alanında özellikle tüm dünya için konuşacak olursam kadın sayısı çok fazla.

Fakat bazı kültürlerde kadın fotoğrafçı olmak kolay değil. Toplum baskısı kadınları bu anlamda çok etkiliyor.

Bir kadın olarak kendimi dezavantajlı görmüyorum.

Çünkü ben istediğimi bir şekilde elde etmeyi başarıyorum. Güney Afrika’da şimdi getto diyebileceğimiz bölgelerde gelir düzeyi düşük siyahi kız çocuklara fotoğraf eğitimi veriyorum.

Onlara öğretmek çok zor çünkü evlerinde farklı bir baskıda yetişiyorlar.  Temizlik ya da yemek yapmak gibi görevleri var çocuk olmalarına rağmen. Ama kadınların her geçen gün daha güçlendiklerini düşünüyorum.

En azından kendi ülkemde bunu gözlemliyorum.

Bizim ülkemizde de kadına şiddet maalesef çok yaygın.  Dünyadaki bu şiddeti erkek egemen toplumlara mı, inançlara mı yoksa farklı faktörlere mi bağlıyorsunuz?

- Ataerkil toplum yapısına bağlıyorum. Bence bu biraz da erkeklerin büyüme şekliyle ilgili.


Jodi Bieber’ın Kongo’da çektiği bir fotoğraf.
 

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

 

Yazının devamı...

Bize o hakkı Atatürk verdi hakkımızı savunuyoruz






Zümran Hanım bir video çektiniz ve sosyal medyada yayıldı… O videoyu çekmek nereden aklınıza geldi?

- Zümran Ömür: Biz köy kadınlarını desteklemek için yöresel kahvaltı hazırlıyoruz. Buna da “Boğatepe kahvaltısı” diyoruz. Çok sayıda misafir geliyor burada kahvaltı yapmak için. O videoyu da kahvaltıya gelen bir misafir çekmiş. Özel olarak yapılan bir çekim değildi. Fransızca bildiğimi öğrenince “Fransızca konuşur musun?” dediler. Fransızca ile başlayıp Türkçe ile bitirdim. Gelen misafirimiz bunu yayınlamış ve sosyal medyaya düşmüş. Bilinçli bir çekim değildi.

Doğma büyüme Boğatepeli misiniz?

- Zümran Ömür: Doğma-büyüme Karslıyım. Selim ilçesinden Boğatepe’ye gelin geldim. Yakışıklı Kazım Bey’i kaçırmak istemedim.

Kazım Bey siz de bir şeyler söylersiniz artık…

- Kazım Ömür: Hanımın güzelliği yetiyor, laf söylemeye hiç gerek yok…

Bu köyün başlıca geçim kaynağı hayvancılık ve peynir üretimi değil mi?

- Zümran Ömür: Evet. Köyümüzde 6 tane mandıra var. 4 kaşar, 2 de gravyer mandıramız var. Bunun dışında da geleneksel üretimi devam ettiren küçük atölyelerimiz var. 

Hong Kong’a bile peynir yolluyormuşsunuz…

- Kazım Ömür: Buradan dünyanın birçok yerine peynir gidiyor. Avrupa’da bizim süt ürünlerinin girişi yasak. Ama vatandaşlar kendi imkanlarıyla götürebiliyor. Geçen sene burada Çin Büyükelçisini ağırladık. Çin’in önemli iş insanlarıyla buraya gelip mandıralardaki üretim sürecini gördüler. Burada 5 saat kaldı. Köyümüzü ve üretim sürecini çok sevdi. Burada önemli olan şey üretmek. Bu ülkeyi seviyoruz ve üzerimize düşen sorumlulukları yerine getirmeliyiz. Biz de bu sorumluluk neticesinde üretim sürecini devam ettiriyoruz. Üretimle birlikte kültürümüzü de devam ettirmiş oluyoruz.

Köyde bir de peynir müzesi var.

- Kazım Ömür: Evet. Türkiye’nin ilk eko peynir müzesini yaptık. İlhan Abi (Koçulu) çok değerli bir insandır. Onun aklına geldi böyle bir müze yapmak. Tamamen kendi köy halkımızın katkılarıyla oluşturduğumuz bir müze oldu. Dünyada ikinci. Köyümüze gelen ziyaretçiler ilk önce müzeye gitmek istiyor.

Zümran Hanım dernek başkanısınız. Derneğinizi anlatır mısınız?

- Zümran Ömür: Derneğimizin ismi Boğatepe Çevre ve Yaşam Derneği. Ben ve İlhan Koçulu Abim beraber sürdürüyoruz. Derneği 2007 yılında kurduk. Köyümüzde 650 çeşit bitki türü var. Bunun farkındaydık ve kadınlarımız için ne yapabiliriz diye yola çıktık. Kadınlar ve erkeklerle birlikte çalışmalara başladık. Öncelikle eğitim sürecimiz oldu. Çok sayıda eğitim aldık. Tıbbı bitkilerin bizim için koruyucu olduğunu öğrendik. Biz köy kadınıyız, sabah akşam inek sağıyoruz. Burada yapmamız gereken çok iş var. O yüzden bitkilerle ilgili uzmanlar köyümüze gelerek bize eğitimler verdiler. Eğitimlerden sonra da dernek faaliyetlerini başlattık.

KADIN, EŞİNİN ARKASINDA DEĞİL YANINDA YER ALMALI

Neler öğrendiniz o eğitimlerde?

- Zümran Ömür: Hangi hastalıklara hangi bitkinin iyi geldiği, nasıl kullanılması gerektiğine kadar birçok şey öğrendik. Demleme usulleri, bitki kurutma teknikleri vs. çok kapsamlı bilgiler edindik. Bitki kurutmak için atölyeler bile kurduk. Bitkinin günün hangi saatinde toplanacağı bile çok önemli. Çünkü hedefimiz insan sağlığı. Eğitimlerde şunu da gördük. Kadınlarımız doktora gittiklerinde kendilerini ifade edemiyorlardı. İletişim ve sağlık kursları da aldık. Biz çok et ağırlıklı beslenen bir köydük. Bunun yanlış olduğunu ve sebze tüketmemiz gerektiğini öğrendik.

Bunun için seralar hazırladık. Çünkü 2400 rakımlı bir yerdeyiz. 2400 rakımda sebze yetiştirmek neredeyse imkansız. Soğuktan dolayı ağacımız bile olmaz. Bu zor şartlar altında sebze yetiştiriyoruz.

Derneğiniz kadınlara bunlar haricinde nasıl destek oluyor?

- Zümran Ömür: Kadınlarımızın kendi el becerileri var. Mesela yöresel kahvaltı hazırlıyoruz dışarıdan gelen misafirler için. Herkes evinde kahvaltı veriyor ve bu da kadının bütçesine katkıda bulunuyor. Böylece kadının da aile içinde söz hakkı oluyor.

Derneğimizin bir hedefi de kırsaldaki kadının toplumda yer almasını sağlamak. Kadın, eşinin arkasında ya da önünde değil, yanında yer alsın istiyoruz. Mesela benim eşim bana çok büyük destek oldu. Derneği kurduğumuzda eşime bu sürecin içine girmek istediğimi söyledim. Eşim de bana “Şimdiye kadar hep sen benim arkamdan koştun, toparladın. Şimdi sen başar ben senin arkandayım” dedi. 45 kadınla birlikte derneği erkeklerin elinden aldık. 

Derneğinizin en büyük hedefi nedir?

-  Zümran Ömür: Biz üretmek istiyoruz. Böylece bu kültürü gelecek nesillere de taşımış olacağız…

120 saat fransızca dersi aldık

  Bu sene trenle Kars’a gelmek çok meşhur oldu. Bunu neye bağlıyorsunuz?

- Kazım Ömür: Bizim uzun yıllardır verdiğimiz emek sonucunda yıllık 5-6 bin ziyaretçimiz oluyordu. Buradan memnuniyetle dönen insanlar bunu paylaşmaya başladı. Doğu Ekspresi’nin nostaljik bir yolculuk olması insanlara cazip geldi. Kars’ta inanç turizmi var, tarih turizmi var. Bunun dışında doğa ve spor turizmi var. Bunların hepsi önemli faktörler. Kars’ın kışı ayrı yazı ayrı güzeldir. Bir de toprağımızı hiç kirletmedik. O nedenle mesela bizim köyümüzde 650 çeşit bitki var. 

Turistlerin Boğatepe’ye gelmelerindeki ilk sebep peynir müzesi mi?

- Kazım Ömür: Peynir müzesi, önceki dönemlerde burada yaşamış Malakanlardan kalan evler, bitki çeşitliliği gibi nedenler etkili oluyor.

Fransızcayı öğrenmek nereden aklınıza geldi?

- Zümran Ömür: Kafkas Üniversitesi’nden bir hoca tuttuk. Köyümüze geldi.

- İlhan Koçulu: Bu 2000 yılında başlayan bir süreçti aslında. Burada ekolojik döngüye uyumlu bir üretim süreci olduğu için insanların dikkatini çekti. 2009 yılında Fransa’da ve Belçika’da faaliyet gösteren Tamadi derneğine üye olduk. Dayanışmacı turizm organizasyonu. Burada şirketler yok. Sadece eli toprağın içinde olan yerel dernekler, sendikalar, belediyeler çalışıyor. Şu anda 27 ülkede faaliyet gösteriyor. Biz de o derneğin yönetimindeyiz. Üye olduktan sonraki yıl gruplar gelmeye başladı. Bunlar dayanışmacı gruplar olduğu için köyümüzdeki evlerde misafir ediyorduk onları. Ev sahiplerinin çiftlik işlerine de yardım ediyorlardı. Fakat ailelerle iletişim sorunları yaşanıyordu.

Sözlükler ve gönüllü öğrenciler yardımıyla iletişim kurulabiliyordu. Böyle bir ihtiyaç ortaya çıkınca köy kadınlarına Fransızca eğitimi verilmesine karar verdik.

Kaç kadın eğitim aldı?

- İlhan Koçulu: 40 kadın başladı, sonra sayıları düştü. Hoca cumartesi ve pazar günü geliyordu. Her geldiğinde 4 saat sürüyordu eğitim. Toplamda 120 saat ders alındı.

KADINLARI BİLGİYE DAHA KOLAY ULAŞTIRMANIN YOLLARINI ARIYORUZ

Fransızcayı daha da ilerletmek için bu eğitimleri tekrarlıyor musunuz?

- Zümran Ömür: Ben de köyümüzün diğer kadınları da bunu ister.

- İlhan Koçulu: Şu anda en temel ihtiyaç internet kullanımı. Dünyayla iletişime geçmek için internet kullanımı şart. O nedenle geçtiğimiz hafta internet kullanımı eğitimleri başladı. Buradaki kadınları bilgiye daha kolay nasıl ulaştırırız, bunun yollarını arıyoruz. Onlar bilgiye ulaştıkça yeni Zümran’lar çıkacak.

İlhan Bey sizi tanıyabilir miyim?

- İlhan Koçulu: Ben bu köyde doğup büyüdüm. Köydeki herkes gibi ben de çobanım. Hayvan yetiştiriciliği ve peynir üretimi yapıyoruz. Peynir ustasıyım.

Bu köyde herkesin kadınların önünü açmak için seferber olduğunu gördüm… Ülke olarak buna çok ihtiyacımız var diye düşünüyorum…

- İlhan Koçulu: Buna insanlığın ihtiyacı var.

- Zümran Ömür: Mustafa Kemal Atatürk bize seçme ve seçilme hakkı verdi. Biz kadınlar olarak bu hakkımızı savunuyoruz. Atatürk’ün izniyle de kendimizi güzel yerlerde görmek istiyoruz.

HEDEFİMİZ KOZMETİK ÜRÜNLER İMAL ETMEK

Köyün ihtiyaçları neler?

- İlhan Koçulu: Köyün sosyal alanları çok yetersiz. Burada birçok şeyi kendi imkanlarımızla yapıyoruz. Mesela müzenin olduğu yer köyün sınırlarını ihlal eden atların hapishanesiydi. Atıl durumdaydı. Atıl durumda olan yerleri kullanıma açtık. Köyün merkezinde eski bir okulumuz var. Orayı faaliyete geçirebilirsek bitkilerden doğal kozmetik eğitimlerine başlayacağız. Sonrasında da bir atölyede imalata başlamak istiyoruz. Bu köydeki kadınlar için çok ciddi bir ek olacak.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Cinsel şiddet gücünü sessizlikten alır

Ayten Zara’yı sosyal medya paylaşımlarıyla tanıdım. Çocuklar için sarf ettiği çabaya hayran kalmakla yetinmeyip kendisini aradım ve bilinçlenmemiz için uzun uzun sohbet ettim.
Ders verdiği Bilgi Üniversitesi’nden, Milli Eğitim Bakanlığı ile birlikte yürüttüğü projelerine, Van’ın, Kilis’in çocuklarına, oradan da Afrika’ya uzanan acılara kadar her şeyi konuştuk Ayten Hanım’la.
İyi ki böyle kadınlarımız var! İyi ki çocuklara hayatını adayan, acı ve travma üzerine yıllarını vermiş bu emekçi kadını tanıdım...

Fotoğraflar: İbrahim YURTBAY

Ayten Hanım cinsel istismar vakaları maalesef çok arttı. Bir psikolog olarak sizce cinsellik çocuklara nasıl anlatılmalı?

- Çocuk ihmal ve istismarı; çocuğa bakmakla yükümlü, çocuk tarafından güvenilen birinin çocuğun, fiziksel, duygusal, zihinsel ve sosyal gelişimini olumsuz etkileyen kötü muamelesine denir. Şu bilinmeli ki, istismar olayının kendisi dursa bile çocuk üzerindeki etkileri durmaz, devam eder.

Çocuğun yaşadığı cinsel şiddet travması gelişme dönemlerinde farklı sorunları doğurur. Cinsel istismar konusunda çocuğu bilinçlendirerek korumak için önce cinselliği anlatmak gerek. Biz daha cinselliği konuşamazken bunun şiddetini anlatamayız.  Cinselliğin, insan doğasının ve hayatının doğal bir parçası olduğuna inanmalıyız ki rahatça birbirimize anlatalım.

Cinselliği sadece seks ile ilişkilendiriyoruz. Seks ise hoyrat, bedensel hazza dayalı bir etkileşim. Oysa cinsellik sevişme ile ilişkilidir. Bir sevgi alışveriş biçimidir. Hatta sevginin-aşkın en güçlü ifade ediliş biçimidir. Çocuğun kendisi ve dünyası arasındaki arabulucu olan gücü bedenidir ve bundan dolayı cinselliğini biliyor, konuşuyor ve merakını rahatlıkla gideriyor olması gerekiyor.

Yapmamamız gereken tek şey cinselliği, utanca, günaha, kire, suçluluğa bulaştırmadan anlatmak. Anlayabileceği dilde anlatmak. Çocuğun bedenini tanıması, cinsel istismar çeşitleri ve saldırganın kimler olabileceği hakkında bilinçlendirelim. Sağlıklı dokunma ve temasın ne olduğunu ve kimlerle olacağını öğretelim.

Ebeveynler olarak çocukları yakından takip edip, gözlemleyelim.  Cinsel istismar sırasıyla en fazla baba-kız, abi-kardeş, dede-torun, akraba-çocuk, komşu-çocuk, öğretmen-öğrenci ilişkilerinde görülüyor.

O zaman çocuklara öncelikli olarak “Ben dahil hiç kimse senin bedenine ve cinsel bölgelerine dokunmamalı. Dokunan olursa korkma güvendiğin bir büyüğüne anlat’’ denmeli.

Cinsel istismar vakalarıyla çalışıyorsunuz. Kaç senedir bu çalışmaları sürdürüyorsunuz?

- Klinik psikoloji master ve doktoramı İngiltere’de yaptım. 1991 yılında beri bu konuda çalışıyorum. Cinsel istismar vakaları orada da çok yaygın. Avrupa’da istismar olayları rapor ediliyor.

Bizde neredeyse cinsel istismar vakalarının yüzde 90’ı saklanıyor. Ancak yüzde 10’u ortaya çıkıyor. Aslında bu ülkede cinsel şiddet ezelden beri vardı ama hep inkar edildi. Mağdur korunmayıp suçlu da yeterince cezalandırılmadığından mağdurlar yaşadıklarını rapor etmiyorlar.

Sizce bunun nedenleri neler?

- Türkiye’de çocuk ve ergenlerin maruz kaldığı ihmal ve istismar aslında çok yaygın ve karmaşık bir sorundur. Cinsel istismar için yasada ciddi boşluklar var.

Caydırıcı cezalar vermek gerek. Ülkemizde, çocuk istismarının görülme sıklığına, ne tür cinsel istismarın gerçekleştiğine ve hangi yaş grubunun bu riski daha fazla taşıdığına dair net veri sağlayan toplum tabanlı ve geniş ölçekli bir çalışma bulunmamakta.

Artmasını neye bağlıyorsunuz?

- Ekonomik, sosyal, psikolojik olarak yaralanıyoruz. Aile içi, toplumsal şiddet çok fazla. Cinsel şiddet gibi insan hak ihlalleri fazla oluyor. Önleyici, rehabilite edici ve koruyucu tedbirler çok az. Mesela çocuklara yönelik cinsel şiddeti önlemek için suçu işleyenleri hem cezalandırmak hem de rehabilite etmek gerek.

İngiltere’de konuştuğunuz bir çocuk ya da ebeveyniyle Anadolu’da konuştuğunuzun arasında ne fark var?

- Orada çocuk ve ebeveyn daha bilinçli ve kendini derdini ifade etme hakkına sahip. En önemlisi de çocuk sadece ailenin değil, devletindir. Çünkü çocuğu toplumun vicdanı olarak görüyor. Çocuğu maksimum düzeyde koruyarak toplumun da vicdanını korumuş oluyor.

Cinsel şiddet uygulayan birinin başına mutlaka kendi çocukluğunda böyle bir şey gelmiş midir?

- Klinik çalışmalar bunu gösteriyor. Saldırganların yüzde 90’ı erkekler. Onların da birçoğu çocukluklarında fiziksel ya da cinsel şiddete maruz kalmış oluyor.

Yarası derin ve iyileştirmek için kimse bir şey yapmamış.  Şiddet sarmalı da böyle oluşuyor. Çocuk en yakınından şiddet görüyor, onu koruyacak kimse yok.

Ruhu ve bedeni şiddet dolan çocuk büyüyünce kendi çocuğuna ya da diğer çocuklara uyguluyor.

Ayten Zara, Anadolu’yu dolaşarak çocuklara ve ebeveynlere cinsel ihmal ve istismar konusunda bilinçlendirme eğitimleri veriyor.

ANNELER KORKMAMALI SESLERİNİ ÇIKARTMALI

◊ Anadolu’yu dolaşıyorsunuz. Çalışmalarınız neler?

- 2005 yılında öğrencilerimle birlikte çocuk istismarıyla ilgili önleyici çalışmalar yapmaya başladık. Öğrencileri 3 ay boyunca cinsel istismar konusunda eğitiyorum. Sonra da İstanbul ve özellikle çocuk istismarlarının olduğu Doğu ve Güneydoğu illerinde aile ve çocukları bu konuda bilinçlendiriyoruz.

Şimdi de tüm yöre halkını (imamlar, muhtarlar ve belediye çalışanları) bilinçlendirmeye başlayacağız.  Özellikle çocuk gelinlerin ve cinsel istismarların çok olduğu illeri seçiyorum. Sadece bilinçlendirme değil, kız çocukları okula gitsin diye çocukların eğitim koşullarını iyileştiriyoruz. 

◊ Gittiğiniz bölgelerde ne kadar kalıyorsunuz?

- En az 2 hafta. Bazen aylarca kalıyoruz.

◊ Bu gönüllü yaptığınız bir çalışma değil mi?

- Evet tüm bu çalışmaları gönüllü olarak yapıyoruz. İl ya da İlçe Milli Eğitim Müdürlükleri sayesinde okullara giriyoruz.

◊ Duyduğunuz vakalarda sizi en çok ne şaşırtıyor?

- Çocuk, aylarca ya da yıllarca cinsel şiddete maruz kalıyor ve kimsenin bunu fark etmemesi çok üzücü. Ya da anne var ama çocuğu yeterince korumuyor. Sonra anlıyorum ki anne de çocukken yaralanmış, kendi derdinde... Bu nedenle çocuğu koruyamıyor.  Anne ihmal ettiği için çocuklar istismar ediliyor. Çocukken zorla evlendirilmiş ve istismar edilmiş annelerin de çocukları riskli grubu oluşturuyor. Her ikisinin de psikososyal destek verilerek toparlanması gerekiyor.

◊ Hep mi buna tanık oluyorsunuz?

- Çalıştığım vakalarda 10 yıl boyunca istismar edilmiş çocuklar var. Baba gece 2’de kalkıyor ve kızının yatağına gidiyor. Bu çok tipik bir örnek. Anne 10 yıl boyunca bunun nasıl farkına varmaz? Her istismarın arkasında bir ihmal var. Özellikle küçük çocuklar ve bebekler saldırganların hedef grubu. Bu çocuklara kolay erişimi, yani ebeveynlerin birinin gözetlememesi ve korumaması yüzünden çocuk istismara maruz kalıyor.

◊ Peki anne ne diyor?

- Çocuğun istismarını anne ile konuştuğumda “Haberim yoktu” diyor. İnkar ediyor. Ama çocuk “Annem biliyordu” diyor. Çocukluk ya da gençlik dönemlerinde mağdur olmuş çok kadınla çalışıyorum. Onların öfkesi ve kırgınlığı daha çok annelerine karşı. “Bana bunu babam yaptı ama annem biliyordu ama beni koruyacak hiçbir şey yapmadı” diyor.

◊ Cinsel şiddet gücünü sessizlikten alır demişsiniz…

- Cinsel şiddet dokunmayla başlar. Korkutma, yanlış yönlendirme, tehditle sessiz kalır ve sonra da cinsel şiddetin dozu artar.

Yani dokunmayla başlayan cinsel şiddet cinsel ilişkiye devam eder. Çocuk korkunca anlatmayınca, kimse de bir şey yapmayınca yıllar boyunca sürer.  Çocukların ruh sağlıkları için en çok ihtiyaçları olan şey şefkat ve güvenebilecekleri bir yetişkindir. O da aileden biri oluyor. Failler de çocukların yetişkinlere olan bu güvenini kullanarak istismar ediyorlar. 

Ayten Zara’nın ebeveynler için önerdiği kitap.

EN YAKIN ARKADAŞIM BABASI TARAFINDAN TACİZ EDİLDİ

Ayten Hanım neden bu mesleği seçtiniz? Çocukken şahit olduğunuz olaylar oldu mu?

- Ben yaşamadım ama yaşayan çok arkadaşım vardı. En yakın arkadaşım babası tarafından yıllarca taciz edildiğini anlattı. Üniversitedeydik bunu anlattığında. Duyduğumda donup kaldığımı hatırlıyorum. Ne diyeceğimi, yapacağımı bilememiştim. 

Ağlayarak mı anlattı size?

- Ağlamadı. Anlatanlar iki şekilde anlatır. Kimisi sadece ne olduğunu anlatır. Kimisi de duygusuyla ne yaşadığını anlatır. Duygusuyla anlatması çok zordur. Bu daha çok terapilerde oluyor. Arkadaşım bana anlattığında zihnen buz kestiğimi hatırlıyorum. O yıllardan beri çalışmaya başladığım, İngiltere’de de devam ettiğim bir konu oldu bu.

Siz eğitim aldıktan sonra o arkadaşınızın yaralarını sarabildiniz mi?

- Ben saramadım. Ama ben onun her zaman yakın arkadaşı oldum. O zamanlar onun yaralarını nasıl saracağımı da bilmiyordum. Arkadaşımın en büyük şansı çok iyi bir adamla karşılaşmış olması oldu. O iyileştirdi onu. Travmaya uğramış ve çok ellenmiş insanların karşına yardımcı melekler çıktığında çok iyileştirici oluyor. Yani karşınıza iyi bir adam, bir öğretmen ya da iyi bir psikolog, teyze, komşu çıkıyor. Bu insanlar da yaralı çocuk ve insan için bir süre koltuk değneği, şifa oluyor.

KİMYASAL HADIM ETKİLİ BİR YÖNTEM DEĞİL

Kimyasal hadım konusunda ne düşünüyorsunuz?

-  Bana göre kimyasal hadım etkili bir yöntem değil. Çünkü tecavüz ya da istismar eylemi daha çok kafadaki karanlıktan kaynaklı olarak gerçekleşir. İstediğiniz kadar hadım edin eğer adamın kafasında bir plan varsa bunu farklı yollardan da yapabilir. Dolayısıyla zihindeki karanlığı aydınlığa çıkarmak gerekli.

Zihindeki bu karanlık sadece bireysel düzeyde değil, toplumsal düzeyde. Cinselliği konuşamadığımız, çocuklarımıza anlatmadığımız ve okullarda bilinçlendirme yapamadığımız için karanlıkta kalıyoruz.

Devlet bu konuda ne yapmalı?

- Öncelikle sivil toplum olarak bizlerin baskı kurması ve tepkisini devam ettirmesi gerekli. Devlet, bilinçlendirmeyi toplumsal düzeyde, eğitim merkezlerinde, okullarda yapmalı. Yasalarda çok ciddi boşluklar var. Bu boşlukların doldurulması gerekli. Ceza indirimi alan, dışarıya salınan ve tekrar bu suçu işleyen birçok erkek var. Dolayısıyla ceza verilse bile bu yetmez. Bu işi yapan kişilerin tedavi edilmesi gerekir.

Bu insanlar tedaviyle değişebilir mi?

- Değişir. Rehabilitasyon çalışmaları yapmak gerek. Yoksa istediğiniz kadar ceza verin, bir şey değişmez.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...