GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Sağlık olmadan güzellik olmaz

 ◊ Suna, senin en önemli özelliğin sahip olduğun bilgilerin çoğunu anneannenden öğrenmen değil mi?

- Anneannemin babaannesi Türkiye’nin ilk lokman hatunuydu. Türkiye’de seferberlik ve savaş varken, askerler yaralandığında tedavi edermiş. Doktorlar bacağına kurşun isabet eden askerlerin bacağını kesmek isterken, o doğadan topladığı otlardan macun yaparmış. Sonra onu askerlerin bacaklarına sararmış. O askerlerin bacakları kangren olmaktan kurtulurmuş. Seferberlik zamanında birçok insana deva olmuş. Ondan sonra anneanneme öğretmiş. Anneannemden de bana geçti. Rahmetli anneannem 105 yaşından fazla yaşadı.

◊ Anneannenizin ismi neydi?

- Fatma Öktem. Anneannem daha ilaç sektörü bu kadar gelişmeden önce, mesela çocuğu olmayana ilaç yapardı. Ama “Önce hekime gidin, sonra gelin” derdi. Hiçbir yaptığı ilacın parasını almazdı. Vakıf gibiydi. Diyelim ki birisinin çocuğu oldu. Ödül olarak hediyeler getirirdi. Mahallede kimin kızı evleniyorsa o hediyeler anneanneme giderdi. “Bilginin zekatını verin. Bilgiyi paylaşın ama bilgiyi paraya dönüştürmeyin, büyüsü bozulur” derdi. Anneannem cumhurbaşkanlarından başbakanlara, hatta Atatürk dahil herkese hizmet etti. Doğuya gelen bütün cumhurbaşkanlarına yemek yapardı, hastalıklarına çözüm bulurdu. Ama biz bunu hiçbir zaman reklam aracı olarak kullanmadık. Çünkü karşılık beklemeden yaptık. Tamamen sevgi ve saygı çerçevesinde...

◊ Peki senin el alman kaç yaşında oldu?

- Rahmetli anneannem köylere giderdi. “Bir kadın ters doğum yapıyor. Hadi gel” diye çağırırlardı. Ben de onun yanında giderdim. İlaç yapmasında ona yardım ederdim. Bazen “Hadi git şuradan otları al gel” derdi. Gider alırdım. Çok titiz bir kadındı. Acayip hijyene düşkündü. Rahmetli annem çok özel bir kadındı. Cenazesini çok büyük bürokratlar kaldırdı. Rahmetli Demirel de bana derdi ki “Suna, bu kadar öğretiyi öğrendin. Lütfen sen de bizim için kullan”...

RAFTA DURAN HİÇBİR ÜRÜN YÜZDE 100 DOĞAL OLAMAZ

◊ Çıkardığın ürünlerde de Bedrettin Dalan’ın sana çok desteği oldu değil mi?

- Tabii ki. 12 yıl önce bir gün Yeditepe Üniversitesi’ne çağrıldım. “Sunacığım, sen çok fazla şey biliyorsun. Gel bunları hayata geçirelim” dediler. O zaman şaka gibi geldi. 1-2 ay üniversiteye gitmedim. Tekrar çağırdılar. “Siz bizi ciddiye almadınız ama biz ciddiyiz” dediler. Böylece bütün formülasyonlarımı Yeditepe Eczacılık Fakültesi’nde, kimyagerler, biyologlar ve bitki uzmanları ile hazırladık. Ürünlerin araştırılması ve klinik raporlaması 1.5 sene sürdü. Daha sonra Sağlık Bakanlığı’ndan onay ve patentler alındı. Hem makul fiyatlı hem de kaliteli ürünler. Ülkem adına büyük işlere adım attım haddim olmayarak. 12 yıldır da devam ediyor.

◊ Bu ürünlerin devamı gelecek mi?

- Allah güç kuvvet verirse çok daha iyi şeyler yapmak, daha çok doğala dönmek istiyorum. Rafta duran hiçbir ürün yüzde 100 doğal olamaz. Neden? Çünkü elde yaptığımız doğal maskeleri anında tüketiyoruz. Ama rafta duruyorsa, onun bozulma tehlikesi vardır. Bizim ürünlerde kanserojen, sentetik, hormon gibi hiçbir katkı maddesi yok. Bebeklerinize dahi kullanabilirsiniz.

YAŞININ iYiSi OLABiLiRSiN

 ◊ Dolgu ve plastik cerrahiye ne diyorsunuz?

- Estetiğe karşı değilim ama çok mecbur kalınmadıkça yapılmamasını öneriyorum.

- Handan: Çok erken yaşlarda yapılmasını sağlıklı bulmuyorum.

◊ Mesela maskeyle yüz gerdirmek mümkün mü?

- Evet. Yaş maya ve süt... Bunun lifting etkisi var. 1 tatlı kaşığı yaş maya ve 1 çay kaşığı sütü karıştırıyorsunuz. Bu karışımı kas yönüne doğru sürüyorsunuz ve donuyor. Hiç konuşamıyorsunuz. Ondan sonra ıslatıp, kompres yaparak yıkıyorsunuz. Mesela yeşil çay ve yumurta akı da muhteşem oluyor. 1 çorba kaşığı yeşil çaya 1 yumurta akı ile 2 damla zeytinyağı karıştırıp, bununla bütün yüze lifting yapılabilir. Boyun kırışıklığı içinse zeytinyağını ılıtıyorsunuz, içine yarım limon sıkıyorsunuz. 1 çorba kaşığı bal koyuyorsunuz. Tülbenti daldırıyor ve hafifçe sıkıyorsunuz. Evde dekolte elbise giyip sar boynuna tülbenti. Tülbent boynunda kuruduğu zaman bil ki boynun düzeldi.

◊ Bu maskeler hangi sıklıkla yapılmalı?

- Haftada bir ya da iki kere yapılabilir. Mesela gül yapraklarını limonla porselen havanda döv. Ondan sonra üstüne damıtık ütü suyu doldur. Koy bir şişeye. Koy buzdolabına. Her gün cildini sil. Ya da buz kabına dök ve her gün bir tane yüzünde dolaştır. Bu sıkılaştırıcıdır. O kadar güzel oluyor ki. Mesela çok mu gözeneklerin açık? Portakal kabuğunu rendele, greyfurt ve limon kabuğunu rendele... Bir de ütü suyu doldur. Bir gece beklet. Ertesi gün koy bir şişeye. Her gün yüzünü onunla sil. Ya da buz kabına dök. Buzu yüzünde dolaştır. Yaşının iyisi olabilirsin. Yaş almak kadar güzel bir şey yoktur. Allah insana sağlıklı yaşam versin ama insan bedeninin sevgiye ihtiyacı var. Birbirine ihtiyacı var. Doğadan gelen her şeye ihtiyacı var. İnsan vücudu bıçağa, iğneye değdiği zaman bozuluyor.

KURU CiLT iÇiN KAYISI, SÜT, KAYMAK, BAL

 ◊ Sosyal medyada herkes güzel gözükmek istiyor. 10 sene önce de güzelliğe bu kadar önem veriyor muyduk?

- Herkes güzel görünmek istiyor ama insanın ruhu güzelse zaten yüzüne gözüne yansıyor. Bence doğal olarak güzel olmak daha iyi. Ben bugüne kadar hep doğallığı savundum. Bence doğal kalmak lazım. Kleopatra’yı düşünün. O dönemlerde bile kadınlar kendilerine bakmıştır. Ama doğal yollardan...Türkiye’nin çok önemli kişileri bana geliyor. Mısır unu, kil ve su karışımından peeling yapıyorum. Kayısıyı pişirip sütle, kaymakla ve balla çok kuru cildi besliyorum. Tabii ki teknolojik aletler çıktı, estetik çok yaygın.Ama şöyle bir şey de var ki herkes birbirine benzedi. Nişantaşı’na gidin, herkesin dudağı önde, yanakları şiş, kaşları alınlarında. Her şeyin normali güzeldir. Anneannem daha detoks lafı ortada yokken bir çay kaşığıyla dilini temizlerdi.Sonra bir limonu sıkardı, içerisine bir çorba kaşığı bal ve ılık suyu doldurur içerdi. Eğer diz ağrısı varsa içine bir çay kaşığı zeytinyağı katardı. Onu içtiği zaman içinin duş aldığını, bütün organlarına iyi geldiğini söylerdi. Eskiden taze zerdeçal yoktu. Toz zerdeçal vardı. Zerdeçalın büyük hastalıkları önlediğini söylerdi. İlaç yapardı. Zerdeçalın bizim ülkemizde tazesi vardır. Ben onu rendeliyorum, içerisine bir çorba kaşığı karabiber, pul biber, nane, kekik ve zeytinyağı koyuyorum.Biraz da limon dilimliyorum. Bunu yerseniz hasta olmazsınız. Anneler bile yiyebilir bebeklerinin sağlığı için. Şimdi taze zencefil var. Zencefili dilimleyin.

Biraz limon, biraz zencefil, biraz limon, biraz zencefil koyun bir kavanoza. Üzerine iyi bal doldurun bir kilo kadar. Onu çocuklarınıza doğal şurup olarak yedirin. Buzdolabına koyun. Hasta mı oldunuz? Boğazınıza iyi gelir.

DÜNYA DOĞAYA DÖNÜYOR

  “Geçmişten Günümüze Sağlık ve Güzellik” adında yeni bir kitabın çıktı... Neler anlatıyor kitabın?

- Çok özel tarifler var. İnşallah herkese şifa ve sağlık olur. Başucu kitabı gibi bir çalışma. Gerçekten tamamen doğal yöntemler var içinde. Osmanlı’daki kadınların güzellik sırlarına değindim. Bundan sonra bir iksir kitabı yazacağım. Osmanlı’daki ve Osmanlı’dan önceki ninemin iksirleri... Onları da yine üniversitedeki hekimlerin onayıyla yapacağım.

Anneannenin sana verdiği eli sen de kızın Handan’a verdin mi?

- Evet. Handan bu işi götürecek inşallah.

Handan sen genç kuşak olarak nasıl bakıyorsun annenin anneannenden aldıklarına?

- Handan: Bir kere bütün dünya artık doğal tedaviye dönüş yaptı. İnsanlar doğalarından uzaklaştıkça hasta oluyorlar zaten. İnsanlar doğal güzelleşme yolunda daha fazla arayışa girmiş durumda bana göre.

Doğala dönüş başladı yani...

- Handan: Doğala dönüş var. Çünkü insanlar yüzyıllardır bu bitkilerden faydalanmış. Bunlarla güzelleşmiş, bunlarla şifa bulmuş. Çocukken grip olurdum, annem mutlaka ıhlamur kaynatırdı. Biz öyle geçirdik hastalıklarımızı. Ben antibiyotik kullandığımı hiç hatırlamam. İlaçla çok sonra tanıştık, bizim çocukluğumuzda hep elma, portakal, ıhlamur, adaçayı, biberiye vardı. Biz bu işin mutfağında büyüdüğümüz için şanslıyız.

EVDE BRONZLAŞTIRICI NASIL YAPILIR?

 - İki tane havucu rendeleyin. Soğuk sıkma zeytinyağına o havucu, çubuk tarçını, karanfili ekleyin. 15 gün güneşte kalsın. Havuçta
A vitamini vardır.Tarçın kokusunu bırakır. Karanfil antibakteriyeldir. O karışımı beklettikten sonra süzün. Çok güzel bir bronzlaştırıcı elde edersiniz.Eğer koruyucu olmasını istiyorsanız içine 300 grama 1 çorba kaşığı kadar çok kaliteli bebek pudrası ya da pirinç nişastası karıştırın.20 faktörlük krem elde edersiniz. Diyelim ki cildin çok alerjik, beyaz tenlisin.Bir dal aloe verayı kes, küçük küçük doğra, koy blender’a. 1 su bardağı zeytinyağı ile 1 çay kaşığı da çinko oksit ekle. Yine doğal bir madde. Blender’da krem haline getiriyorsunuz.Bütün vücudunuza kullanabilirsiniz, pırıl pırıl da olursunuz.

SUYU EKSİK ETMEYİN

◊ Cildin içeriden ve dışarıdan beslenmesinin bağlantısı nedir?

- Sağlık olmadan güzellik olmaz. Önce sağlığımıza dikkat edeceğiz.Sabahları limonlu sular, ballı sular içeceğiz. Suyu vücudumuzdan eksik etmeyeceğiz ve doğru besleneceğiz.Doğal besleneceğiz. Protein de alacağız, sebze de. Saçımıza da bakacağız, tırnağımıza, ayağımıza da. Bir insan her akşam, bir Vicks kreminin içine dövülmüş Aspirin, biraz limon su ekler ve ayağına bununla masaj yaparsa, ne yorgunluk kalır ne de hastalık. Ninemin tarifidir bu.

 

Yazının devamı...

Bitsin bu şiddet! Hapis cezası şart





 ◊ Geçen hafta, Türkiye’nin birçok ilinde öldürülen o yavru köpekle ilgili bir basın açıklaması yapıldı. Sesinizi yeteri kadar duyurabildiğinizi düşünüyor musunuz?

- İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi Başkanı Avukat Yasemin Babayiğit: Basın açıklaması 17 ilde yapıldı. Türkiye’deki 79 baronun 45 tanesinde hayvan hakları komisyonları var. Bu komisyonlarda gönüllü meslektaşlarımız çalışıyor. Basın toplantısına çok kısa zamanda organize olmaya çalıştık. 17 baro fiziki olarak basın açıklaması yaptı. Diğerleri ise yazılı olarak açıklamada bulundu.

Sapanca’da 2-3 aylık bir köpek, bacakları ve kuyruğu kesilerek katledildi. Olayı vinç operatörünün yaptığı iddialarına ne diyorsunuz?

- Av. Yasemin Babayiğit: Her ne kadar “Vinç operatörü yaptı” dense de bu bizim için asla kabul edilebilir bir şey değil. Çünkü 15 tonluk bir aracın 2 kiloluk bir hayvanın üzerinden sadece bacaklarını alacak şekilde geçmesi, kuyruğunu ve bacaklarını simetrik biçimde kesmesi mümkün değil. Bu husus veteriner hekimlerinin raporlarıyla da tespit edildi. Hekimler “Bu insan eliyle yapılmıştır” dedi. O yavru köpek maalesef hayata tutunamadı ve ameliyatta hayatını kaybetti. Bu olay hayvanseverler için bardağı taşıran son damla oldu. Ve ardından yasal düzenlemelerden beklediklerimizi dile getirmek istedik.

- Bana Göz Kulak Ol Derneği Başkanı Özge Özder:

Ben operatörün yaptığına asla inanmıyorum. Bu canlı bir hayvan ve kaçabilir. Ve bu kadar kollarının, bacaklarının, kuyruğunun düzgün kesilmesi mümkün olabilir mi? Veteriner raporları da bunu doğruluyor. Kesici bir aletle yapıldığı, raporlarda var.

- Burak Arslan:

Bir köpeğin operatör ona yaklaşırken kaçmaması neredeyse imkansız. Bir tarafına değdiği an kaçar.

- Av. Yasemin Babayiğit:

Geçen hafta yine Bursa’da bir kedinin 4 bacağı kesildi. Tecavüz edilmiş cansız bir kedi bedeni bulundu. Konya’da köpeğe dakikalarca tecavüz eden ve bunu Facebook hesabından canlı yayınlayan biri yakalandı. Adamın yüzü gözükmediği için cinsel organının adli tıp tarafından tespiti istendi. Ve tutuklandı.

- Burak Arslan: Geçen sene Anadolu’da farkındalık yaratmak için çok yere gitme fırsatımız oldu. Akıl almaz olaylara tanık olduk.

- Özge Özder: O kadar korkunç şeylerle uğraşıyoruz ki artık sinir sistemimiz dayanmıyor. Kamu spotları, medya, eğitim sistemi her alanda hayvana karşı şiddetin suç olduğunun çağrılarını yapmalı.

YENİ TASARI BİZİ GERİYE GÖTÜREBİLİR

Yasemin Hanım, sizinle 5-6 ay önce de bir röportaj yapmıştık. O süreçten bu zamana kadar yasal anlamda değişen bir şey oldu mu?

- Av. Yasemin Babayiğit:

Hiçbir şey değişmedi. Adalet Bakanlığı Kanunlar Genel Müdürlüğü tarafından bir yasa tasarısı çalışması yapıldı. Ve bu metin eşzamanlı olarak 10 ildeki adalet komisyon başkanlıkları ve cumhuriyet başsavcılıklarıyla görüşüldü.

Akabinde baroların hayvan hakları birimleriyle görüşmeler yapıldı. Biz görüşlerimizi ve çekincelerimizi paylaştık.  Çünkü çok eksik bir tasarı. Ve bizi şu andaki halden daha da geriye götürebilir.

Araya seçim girdiği için henüz bir ilerleme kaydedilmedi. Sahipli/sahipsiz hayvan ayrımı kaldırılıyor deniyor ama böyle bir şey yok. Şikayet hakkına ilişkin ciddi problemler yaşıyoruz.

Sahipli hayvanlara karşı işlenen şiddet ya da kötü muamele eylemlerinde, hayvan sahibine şikayet hakkı tanıyor.

Dolayısıyla bir kişi sahibi olduğu hayvana şiddet gösterirse kimse şikayetçi olamayacak ve cezası da olmayacak bu yeni tasarı yasalaşırsa. Şu anki Türk Ceza Kanunu’nda bir maddemiz var sadece sahipli hayvanlar için. 4 aydan 3 yıla kadar hapis veya adil para cezası var. Yeni tasarıyla bu madde kaldırılıyor.

Çünkü bir hayvan sahibi kendi hayvanına işkence, tecavüz ya da bunun gibi şiddet içeren şeyler yapsa kimsenin şikayet hakkı yok. Sahipsiz hayvanlara karşı işlenen bu eylemlerde ise sadece bir vatandaş olarak ya da baro, dernek olarak Orman ve Su İşleri Bakanlığı’na bildirimde bulunuyoruz. Bakanlığın hiç zorunluluğu yok. Eğer canı isterse bunu bir suç duyurusuna çevirecek. Canı istemezse dosyayı takipsiz bırakabilir.

HAYVAN HAKLARI SİYASET ÜSTÜ BİR DURUM

Özge Hanım, Bana Göz Kulak Ol Derneği’nin başkanısınız. Son dönemde yaşanan gelişmeleri anlatır mısınız?

- Özge Özder:

Derneği 4 sene önce Aslı Tandoğan ve Ayça Varlıer’le birlikte kurduk. Çoğunluğu oyuncu olan arkadaşlarımızla bir arada toplumda farkındalık yaratmak için çabalıyoruz.  Bugüne kadar birçok proje yaptık. 2017’nin sonlarında Bozburun’da yaşanan olaydan sonra Meclis’e gittik.  Bir tek ek maddeyle eski hayvan hakları yasasından çok daha güzel neticeler alınacağına inanıyoruz.  Bu vicdan ve siyaset üzeri bir durum. Hayvanların dili, dini, ırkı, siyasi görüşü ya da mezhebi yok. O yüzden onların hakkını savunmak için hiçbir kesimden olmanıza gerek yok. Vicdan sahibi olmanız yeterli.

Biz vicdan ve inanç sahibi bir ülkeysek, bunları düzeltmek boynumuzun borcu olmalı.

Hayvanlar toplumun en zayıf zinciri. Araştırmalar sonucunda istismarcıların ve şiddete meyilli insanların bunu ilk önce hayvanlarda denedikleri ortaya çıktı.

Biz bunu cezalandırmadıkça çocuğa, kadına yöneliyor. Yasanın verdiği cesaret, insanların içindeki şeytanı besleyen bir cesaret. 

- Av. Yasemin Babayiğit:

Beklentileri karşılamayan yeni bir düzenleme yerine, ek bir düzenlemenin ele alınması ve şu andaki 5199 sayılı Hayvanları Koruma Kanunu’nun hayvan hakları savunucuları ile yeniden değerlendirilmesiyle olayların önüne geçileceğine inanıyoruz. Şu andaki kanun tasarısı, işin mutfağında olmadan yemek tarifi vermek gibi. Uygulanabilirliği yok.

- Özge Özder: İşin daha kötü tarafı şu. Artık o kadar çok şiddet olayı oluyor ki yasanın boşluğu insanları infiale sürüklüyor. Eğitimli insanlar artık, “Tamam o zaman cezasını biz verelim” demeye başladı. Yasa çıkarmayarak toplumu suça itiyorsunuz.

- Sinan Güleryüz:

Hayvanları yasalar koruyabilmeli. İnsanlar artık cezayı kendileri vermek istiyor.

Bu çok tehlikeli. Ağaç kesmek de hayvana şiddet göstermek de insana zarar vermek de aynı benim için. Çünkü hepsi canlı.

 EMPATİ PROJESİ YAPIYORUZ

 ◊ ÜNİHAK (Üniversitelerarası Hayvanları Koruma Topluluğu) olarak siz neler yapıyorsunuz?

- Üniversitelerarası Hayvanları Koruma Platformu Gönüllüsü Kamuran Ereğli:

70 üniversitede faaliyet gösteriyoruz. Üniversiteli öğrenciler olarak, bizden büyükler ve bizden küçükler  arasında köprü oluşturmaya çalışıyoruz. Onunla ilgili yaptığımız en büyük proje de Milli Eğitim’e sunduğumuz Empati Projesi. İstanbul pilot bölge seçildi ve çalışmalara başladık.

Hazırladığımız bilgilendirme metinleriyle, tiyatro oyunlarıyla birçok gence, veterinerlik öğrencilerine, öğretmenlik okuyan öğrencilere bilgiyi vermeye çalışıyoruz.

Aynı şekilde anaokullarına, ilkokullara da gidiyoruz. Hayvanlarla empati kurmalarını sağlamak en büyük amacımız. Bunun dışında çeşitli atölye çalışmaları, boyamalar gibi etkinlikler de düzenliyoruz.

 YUNUS PARKLARI DA ŞİDDETTİR

 ◊ At yarışlarıyla ilgili ne düşünüyorsunuz?

- Av. Yasemin Babayiğit: Ekonomik şiddettir. İnsanlardaki gibi hayvanlarda da 4 çeşit şiddet vardır. Ekonomik, fiziki, psikolojik ve cinsel şiddet. Tıpkı faytonlar, sirkler, yunus parkları, hayvanat bahçeleri, deve güreşleri, horoz dövüşü, hepsi ekonomik şiddettir. Çünkü hayvan üzerinden para kazanıp hayvanı sömürüyorsunuz. TECAVÜZ ORANI VAHiM BOYUTTA

 ◊ Dünyada en kıskandığınız yasalar hangi ülkelerde?

- Yedikule Hayvan Dostları Derneği Üyesi Avukat Gülsaniye Ekmekçi: Maalesef öyle bir ülke yok. Bizim ülkemizde mevcut yasada en azından hayvanı öldürme ya da uyutma gibi bir düzenleme yok. Batı ülkelerinde neden sokakta çok fazla hayvan görmüyoruz?

Çünkü oralarda öldürme ve uyutma çok yaygın. Kısırlaştırma faaliyetleri yürütülüyor ama bunun dışında sokaktaki hayvanlar barınaklarda tutuluyor, yuva bulamayanlar öldürülüyor. Bu açıdan mevcut yasa ile Batı ülkelerinden daha ilerideyiz. Ama bizim yasamızda işlemeyen ve yetersiz yaptırımlar sıkıntı yaratıyor.

Basına yansımayan ne gibi olaylarla karşılaşıyorsunuz?

- Av. Gülsaniye Ekmekçi: Maalesef birçoğu basına yansıyamıyor. Mesela martıya tecavüz. Aklınız alır mı bunu? Barınağın yakınında bulundu martı ve hekimler tecavüze uğradığını tespit etti. Onun dışında kedi ve köpeğe tecavüz çok vahim boyutlarda. Geçen hafta Eyüp’te bir sapık yavru kediye tecavüz etti ve yakalandı. İstanbul Barosu Hayvan Hakları Merkezi olarak olaya müdahil olduk. Tutuklandı.

Ama ne kadar tutuklu kalır? Birkaç gün sonra çıkar. Ve yavru kedi o travmaya dayanamadığı için hayatını kaybetti.

- Özge Özder: Hayvanın içine silikon sıkıp öldüren, su sıkıp patlatarak öldüren, aklınıza gelemeyecek şeyler var.

- Av. Yasemin Babayiğit:

Türkiye’de 3 yıl ceza verilen bir olay oldu bugüne kadar. Eskişehir’de sahipli bir kedinin iç organlarını çıkarıp bunu kameraya çekip yayınlayan öğrenciye 3 yıl hapis cezası verildi. Emsal niteliğinde bir karar çıktı. Hakim toplum için tehlikeli biri olacağına dikkat çekti. 3 yıl ertelemesiz ve indirimsiz hapis cezası verdi. Yine Tanem Sivar’ların olayında kamuoyu baskısıyla tutuklama kararı çıktı. Ama çok uzun sürmedi.

 

 

 

Yazının devamı...

Yaşasın iyi müzik


 ◊ “Sezen Şarkıları” albümü kimin fikriydi?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın fikriydi. Ama bu Ayhan’ın ilk albümü değil. Aslında üzülerek söylemek istiyorum, değeri bilinmemiş albümleri var. Bu ülkede enstrümantal müzik maalesef çok önemli bir gözükmüyor. Ülkede müzikle ilgili kalite kaygısı var ya, işte nedenlerinden biri bu. Ayhan beni arayıp “Abi böyle bir şey yapmak istiyorum” dediğinde “Yürü” dedim.

- Ayhan Günyıl: Aslında en başta “Perişan Şimdi”nin demo’sunu çalıp Ercan’a yolladım. Çok beğendi ve hemen bana geri döndü. Müzisyen ve prodüktör kafasıyla düşündüğü için “3-4 şarkı değil, 10-11 şarkı yapalım” dedi. O böyle söyleyince şaşırdım.

- Ercan Saatçi: Ayhan, “Sezen Aksu acaba bana şarkılarını verir mi?” diye bir kaygı duyuyordu. “Sen hiç merak etme” deyip hemen Sezen’i aradım. Ayhan’ın bana yolladığı şarkıyı da kendisine yolladım. Dinledikten sonra “Prodüktörü sensen, ne istiyorsan yap, yürüyün” dedi. Sezen’in hakkını verelim. Ondan sonra Ayhan’a “Sezen istediğin şarkıları kullanabileceğini söyledi” dedim.

◊ İyi ki Ercan’ı aramışsın...

- Ayhan Günyıl: Biz aslında her gün görüşen arkadaşlar değiliz. Arada sırada beste yapıp ona atarım mesela söz yazması için. Demo’yu çaldığımda da beynimde bir şimşek çaktı ve Ercan’ı aradım. Öyle başladı süreç. Sezen Aksu’dan ve Ercan’dan böyle bir geri dönüş aldığıma açıkçası inanamadım.

◊ Hak ettiği değeri bulamamış albümlerinden bahseder misin? Daha önce kaç albüm yaptın?

- Ayhan Günyıl: Mesela “Skylight” albümüm 7 sene boyunca bir havayolu şirketinde çaldı. Birçok ünlü isim vokal yaptı. Sonrasında “Sonbahar Yağmuru” ve içinde düetlerin olduğu “Rengarenk” albümümü çıkardım. “Sezen Şarkıları” 4’üncü albümüm.

◊ Albümde kaç şarkı var?

- Ayhan Günyıl: 10 şarkı.

◊ Ercan Saatçi Akademi’de mi yapıldı albüm?

- Ercan Saatçi: Burada bütün planlamasını, aranjesinin nasıl olacağını, hangi şarkıların yer alacağını belirledik. Kayıtlar Ayhan’ın stüdyosunda tamamlandı. Bütün şarkıların aranjesini de yine Ayhan yaptı. Ben sadece ona fikirler verdim. Bu şarkıların hepsi orijinal tonunda çalındı. Yani Sezen’in okuduğu tonda. Şarkıların armonik yapısı bozulmadı.

Kısmen orijinaline bağlı kalındı. Enstrümantal albümlerde bir şeyi icra ederken solistin yerine o enstrüman geçiyor. Burada solist gitardı ve gitarı konuşturması, şarkıyı söyletmesi lazımdı. Ayhan’da o ruh var ve hakikaten söyletti. Bu arada 10 şarkının da videosunu çektik. Evimde bir sahne var, orada çektik hepsini.

SEZEN AKSU ALBÜME BAYILDI

◊ Ercan bu işe çok mu inandın?

- Ercan Saatçi: Çok inandım. Yayınlandıktan sonra Ayhan da şaşırdı ve mutlu oldu. Çünkü bu kadar ilgi beklemiyordu. Ben gerçekten uğraşıyorum ve bunu duyurmak istiyorum. Bu CD’nin ticari bir kaygısı yok. CD satışı zaten yok. Para da istemiyoruz, ama bir dükkanın rafında gözüksün istiyoruz. Ben sadece bunun peşindeyim. Sosyal medyada da o kadar güzel geri dönüşler alıyoruz ki.

◊ Sezen Aksu albümü dinledikten sonra ne dedi?

- Ercan Saatçi: Bayılmış. Çok beğendi. “Yürüsün bu albüm” dedi.

◊ Başka arayan isim oldu mu?

- Ayhan Günyıl: Ajda Pekkan aradı. Çok beğendiğini söyledi. Tebrik etti. “Bundan sonra bu albümün devamı gelecek mi?” diye sordu.

◊ Bu albüm yüz güldürdü; sizce başka işler için de umut olacak mıdır?

- Ercan Saatçi: Bana kalırsa evet. Bu birçok müzisyeni -enstrümanı ne olursa olsun- cesaretlendiren bir çalışma.

Bunu bir dönem Hüsnü Şenlendirici’nin albümü çıktığında yaşamıştık. Ama Hüsnü’den sonra sadece klarnetçiler çıktı ortaya. Ondan sonra yok oldu. Bu albümle birlikte eminim ki birçok müzisyen benzer işler yapmak isteyecek. Biz kapımızı açarız. Yeter ki iyi müzisyen olsunlar ve iyi müzik yapsınlar.

Başka bir şeyin peşinde olmasınlar. Mesela Ali Karacan mektup yazmış, albümü çok beğendiğini söylemiş. Bir iş insanının böyle düşünmesi bizi çok mutlu etti. Bütün radyo yöneticileri geri döndü.

 21 SENEDİR TARKAN’LA ÇALIŞIYORUM

 ◊ Kaç senedir gitar çalıyorsun?

- Ayhan Günyıl: 25-30 sene oldu.

◊ Gitar çalmaya nasıl başladın?

- Ayhan Günyıl: Abilerim müzisyen ve Almanya’da yaşıyorlar. Ben de Almanya’da doğup büyüdüm. Bana ben daha çocukken gitar almışlardı. Fakat üzerine düşmedim. Gitar çalmaya başlamam askerlikten sonra oldu. Çok kıymetli bir hoca olan Raffi Arslanyan’dan özel dersler aldım.

◊ Ne maceralar yaşadın bu zamana kadar?

- Ayhan Günyıl: Hemen Ayhan Günyıl oluvermedim. Düğün salonlarında da çalıştım, pavyonlarda da, barlarda da... Hâlâ da devam ediyorum. Bunun yanı sıra stüdyo müzisyenliği yapıyorum. Bugüne kadar 800 civarında albüme çalmışımdır.

◊ En uzun süre çalıştığın isim Tarkan mı?

- Ayhan Günyıl: Tarkan’la 21 yıldır birlikte çalışıyoruz.

YENİ NESİL BESTENİN DEĞİL SOUND’UN PEŞİNDE

Ercan, eskisi gibi ömürlük şarkılar neden yapılamıyor?

- Ercan Saatçi: Çok nedeni var. Yapılmaz mı? Kesinlikle yapılabilir. Ama ekonomik, politik, demografik sebepleri var. Bu alımla ilgili. “Ne verirsen onu alıyorlar” deniyor ya. Arz-talep meselesi. Şu an popüler müzik akımları var. Bize göre müzik sayılmayabilir, kimine göre de şahane şeyler. Ama aslında bu albüme verdiğimiz kıymet bütün bunlardan dolayı oluyor. Gerçek müzisyenler, gerçek müzik var. Ve biz bunu anlatmaya çalışıyoruz. Yine öyle ömürlük şarkılar yapılabilir. Ama bu sadece bizim ülkemizde olan bir sorun değil. Dünyada da böyle. Amerika’da ve İngiltere’de 80’ler ve 90’larda yapılan müthiş şarkılar artık yok. Yerlerini başka şeyler aldı. Bunu çok yadırgamıyorum.

Çünkü her şeyin değişirken bunun değişmemesi eşyanın tabiatına aykırı. Önemli olan ruhu kaybetmemek. Benim dönemimin bestecileri eminim benim gibi düşünüyorlar. Ama yeni nesil besteciler besteden çok sound’un peşindeler.

Sound ararken arada ruh kayboluyor. Şarkı bir şey anlatıyor, sana dokunuyor, kalbe dokunuyor, bir şeye dokunuyor... Ama şimdiki nesilde her şey sound üzerine. O yüzden onlara “sabun köpüğü” diyorum.

Evet çok popüler oluyorlar. Ama aradan 5 sene geçiyor ne şarkının ismini ne de söyleyenini hatırlıyorsun. Ben Ayhan gibi bu işi hakkını vererek yapan, popülariteyi kirletmeden kullanan müzisyenlere çok güveniyorum. Biz iyi şeyler üretirsek dinleyici de onu alır. Buna radyolar, televizyon, magazin programları dahil.

- Ayhan Günyıl: Bence çok öyle değil. Ben elektronik müziği çok fazla sevmiyorum.İnsanların da artık bu sound’lardan bıktığını düşünüyorum. O yüzden de yeni albümümü benimsediler, sevmeye başladılar. Çünkü içinde elektronik sound yok. Yaptığım aranjelerde de elektronik sound neredeyse kullanmıyorum. Akustik çalışıyorum daha çok.

OKTAY’IN AŞK ŞiiRiNi BESTELEDiM

 ◊ Oktay Kaynarca ile bir düetiniz yayınlandı sosyal medyada. Birlikte mi yazdınız o şarkıyı?

- Ercan Saatçi: Oktay’la oturup da “Hadi şöyle bir şarkı yapalım” filan demedik. Oktay bana bir gün mesaj attı. Ben de “Herhalde kız arkadaşına atacaktı, yanlışlıkla bana gönderdi” diye düşündüm. Çünkü bir aşk şiiriydi. “Bu ne?” dedim. “Bundan şarkı olur mu” dedi. “Olabilir” dedim. Oktay “O zaman yapsana bir şarkı” dedi. Ertesi gün o şiirin dokusu bana arabesk bir hicaz yaptırdı. Birkaç kelime ekleyerek şarkı sözü haline getirdim. Oktay’a “Kim okuyacak bunu, şarkıyı yaptım” dedim. “Senin okuman kalacak” dedi. “Niye benim okumam kalıyor, benim tarzım değil” dedim ve Oktay’ı stüdyoya çağırdım. Ben demo için okumuştum. Oktay stüdyoya geldi, ona da okutturdum. Sonra mix yaptım. Sonra benim evde bir video çektik ve internete koyduk. Şarkı çok ilgi gördü. YouTube’da paylaşmıştık ama talep gelince iTunes ve Spotify’a da verdik.

ROYAL ACADEMY’YE HAZIRLIYORUZ

 ◊ Ercan Saatçi Akademi’de herkes eğitim alabiliyor mu?

- Ercan Saatçi: Yaş konusunda bir kısıtlamamız yok. 60 yaşında davul, 50 yaşında vokal dersi alan öğrencimiz de var, 6 yaşında piyano eğitimi alan öğrencimiz de. Müzik yapmak istesinler yeter.

Müziğin her branşı, her enstrüman var. Hepsinin ayrı ayrı hocaları var. Biz konservatuvar okuduğumuz için müfredatı biliyoruz. Konservatuvardaki gereksiz dersleri attık, hap gibi öğretiyoruz. Onun dışında biz Yeditepe Üniversitesi’nin bir koluyuz. YÖK’e bağlıyız ve sertifika verebiliyoruz. Artık günümüzde bu sertifikalar öğrencilerin çok işine yarıyor. Milli Eğitim’e de bağlıyız. Bu arada en önemli özelliklerimizden biri de şu; biz Royal Academy’yiz.

Londra’daki o meşhur Royal Academy’nin sınav merkeziyiz. Çocukları oraya hazırlıyoruz. Mayıs’ta Royal Academy sınavımız vardı. 30 öğrencimiz sınava girdi. Onlardan bazıları çok iyi dereceyle geçti.

 KENDİ ALBÜMÜMÜ ÇIKARIYORUM

 ◊ Rec by Saatchi adında bir müzik şirketin var. Orada neler yapıyorsun?

- Ercan Saatçi: Ayhan’ın albümünü de ondan çıkardık. Müzik şirketim akademinin içinde bir bünye oldu.

Ben uzun yıllardır bitiremediğim kendi albümümü bitirdim. Sonbaharda 20 yıldan sonra kendi albümümü çıkaracağım. Ama öncesinde bir single hazırlıyorum. Senin az önce “Neden ömürlük şarkılar yok artık?” dediğin türden bir şarkı. Kızımla yaşadığım bir olay anlatayım sana. Bir şarkı dinliyorduk, “Bu benim şarkım kızım” dedim. “Hadi canım” dedi. Kızım da bilmiyorsa birçok kişi bilmiyor demektir.

Çünkü şarkılar genelde söyleyen isimle bağdaştırılır. “Kimin romanı?” diye sorarsan yazarını söylersin. Ama “Kimin şarkısı?” dediğin zaman söyleyenin adı akla gelir. Başkalarına verdiğim şarkılar konseptli bir albüm çıkaracağım.

 

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

Yazının devamı...

Yalnızlığı keyfe çeviren bir kadınIn hikayesi















Nilgün Bodur kimdir?

- 20 yıl boyunca dünya markaları için kurumsal iletişim yöneticiliği yaptım. Hayatım kurumsal iletişimdi. Bir markayı parlatmak, cilalamak, satışını artırmak, 360 derece yani... Sosyal medyasından halkla ilişkilerine kadar her şeyini yürütüyordum. Kendi mesleğimde de bilinen biriydim. Sabah 5’te kalk, gece 11’de gel şeklinde inanılmaz yoğun bir tempom vardı. Hayat benim için çok değerli. Bir gün “Ben 40 yaşına gelince bu işleri bırakacağım. Allah bana bir kapı açsın” dedim. Ve ben bir ara boşandım. Bahçeşehir’de 20’nci katta oturuyordum. Boşandığımda kıştı. Kış aylarında boşanmamak gerekiyor. Çok sıkıcı. Ayrıldığım eşim kanserdi. 5 sene tedavisi sürdü. O kanserken ben ona sağlıklı yemekler yapıyordum. Ama her şeyi sadece onun için yapıyordum.

Kanseri atlattıktan sonra mı boşandın?

- İyileştikten 5 sene sonra boşandım. Valla şu an dipçik gibi! Ondan sonra boşandım, ev aldım, oraya yerleştim falan derken “Ne yapacağım?” dedim kendi kendime. Yalnızım. Biriyle yaşamaya alışmışım. Annemler Kocaeli’ne gitmişti. “Dur ya Nilgün, hep bu adama baktın, kendini unuttun, şu sağlıklı yemekleri, o güzel sunumları kendine de yap” dedim. Sonra o yemekleri kendime yapmaya başladım. İşyerinde birine mi sinirlendim? Yemek fotoğrafı paylaşıp altında bir şeyler yazıyordum. Avokadodan giriyorum kıskançlıktan çıkıyorum öyle düşün...

Bunları hep sosyal medyada mı yapıyorsun?

- Evet. O zamanlar sosyal medyada 200 takipçim vardı. Ama insanlar yazdığım şeylere gülüyorlardı. Bu arada ben çocukluğumdan beri “Büyüyünce yazar olacağım” diyordum. Çünkü yan komşumuz Yaşar Kemal’di. Ondan çok etkilendim. Anneme içli köfte yaptırıp yaptırıp ona götürürdüm. Ve çocukluğumdan itibaren yazmak istedim. Hayatım boyunca edebiyata ilgim vardı. Fakat kurumsal hayat, maddi dertler, ekonomik sıkıntılar, koca filan derken yazacak zamanım olmamıştı. Yemek yapmaya başlayınca kurumsal hayattan ayrılmak istedim. Barınaktan köpek sahiplendim. “Ben ne yapacağım? Bir B planı olmalı” dedim.

Bu arada domates maskelerini koymaya başlamış mıydın sosyal medyaya? Maskelerin popüler olmuştu...

- Daha başlamamıştım. İki ramazan önce başladım. Sonra çok popüler oldu. Bu arada ben hiçbir zaman profesyonel bir ekiple çalışmadım. İnsanlar öyle zannediyor.

Taşı altını çevirdim

Sosyal medyadan para kazanıyor musun?

- 4 senedir Instagram’dan kazanıyorum. Çünkü marka işbirlikleri yapıyorum. İki senedir danışmanlık yapıyordum. Onları da şimdi bıraktım. Taşı altına çevirdim. Ben öyle bir tipim. Hiçbir zaman da para kazanmaktan korkmam. Çok büyük iflaslar geçirdik. 12 yaşında kek satarak Avusturya Lisesi’nde okudum. Okulda kek satarak para kazandım.

Gerçekten mi?

- 12 yaşından beri babamdan bir kuruş almadım. Kek yapıyordum. Çaylı kek bir de. Sütlü değil. İki tane kek yapıyordum. 32 dilime bölüyordum. Sınıf sınıf dolaşıp onları satıyordum. Tren pasomu onlardan çıkarıyordum.

Süt pahalı diye mi çayla yapıyordun?

- Evet. Annemin demlediği çaylardan kalanları kullanıp çaylı kek yapıyordum. Yemek yapma olayım da o zamanlara dayanıyor.

İnanmıyorum...

- Şimdi herkes “Çok lüks yaşıyorsun. Köpekli sosyete kadınısın” filan diyor ama hiç öyle olmadım. Hâlâ aileme bakıyorum. Benim parayla ilgili derdim olmaz. Ben her zaman kazanırım. Sadece çok kazanmaktan her zaman korkarım. Azıcık aşım ağrısız başım kafasındayım. Parayla ilgili hiç korkmadım.

DELİRMEMEK İÇİN YEMEK YAPIYORUM

“Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” biten bir ilişkinin üzerine mi yazıldı?

- Evet ama ilişki dışında hayatımdan çıkan kadın arkadaşlarım, patronlar filan da var. Ama yazmaya başlamam şöyle oldu: Bir gün İclal Aydın’ın programına konuk oldum. Bana “Nilgün, bence senin yemek yapman değil kitap yazman gerekiyor” dedi.

Ve yayıneviyle konuştu. İlk kitabım “Organik Aşk” öyle çıktı.

Sonra bir yemek kitabı çıkardım, “Kalp Dostu Tarifler” adında. Kardiyoloji Derneği’nin tanıdığı tek sağlıklı mutfak şefiyim bu arada Türkiye’de. Benim bütün tariflerim özgündür. Bir yerden kopyalamam. Genelde de un, yağ ve şekersiz tariflerdir.

Ne ara bunları  biriktirebildin?

- Çünkü ben delirmemek için yemek yapan bir insanım. O benim dedikodum, o benim kafamı duvara vurmam, o benim acı çekmem... Yemek yaparken derdimi unutuyorum. Maske de öyle.

“Sıradaki Teşekkürüm Bana Yanlış Yapanlara” kitabı da yine bir ilişkiden sonra yazıldı değil mi?

- İki senelik bir ilişkim vardı. Aramızda yaş farkı vardı. Benden küçüktü.

O süreçte yaşadıklarımdan sonra yazdım o kitabı. Bir sene yalnızlığımın tadına vardım. Şu anda da çok güzel bir aşk yaşıyorum. “Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim”i teslim ettiğim gün Antalya’da İstanbullu bir adamla tanıştım.

“Sen Gittin Ya Ben Çok Güzelleştim” intikam kokan bir kitap değil bence.

- Değil. Kitabın arkasına bakan zaten bunu görecek. Sadece hayatta değil ayakta da kalarak, mutlu olarak, kahkaha atarak yenin düşmanlarınızı.

BİZ CENNET MAHALLESİ GİBİ BİR AİLEYİZ

En büyük intikam, intikamı bile düşünmemektir diyorsun...

- Evet... Ben ayrıldığım adamları genelde kim olursa olsun ölü sayarım. Benim kocamın Instagram’ı açıktır ama bir kere bile bakmam. Aynı şekilde eski sevgililerimin hesaplarına da... Giderken ses çıkarmak, ortalığı karıştırmak, başarısız bir intihar teşebbüsü gibidir. Bunu kitapta da yazdım.

Not bırakırsın, ağlarsın, incitmeye çalışırsın... Teşebbüs, başarısız intihar teşebbüsü gibidir. Sessiz sedasız gideceksin. Kadın öyle gider. Öyle gittim ben...

Gerçek giden öyle gider...

- Ve bir daha bu gidişin dönüşü olmadığını biliyordur kadın. Ondan sonra diyorum ki “Adamın dönüp dönmemesi hiç önemli değil ki. Ben ona bir daha dönmeyeceğim”.

Bunu bilerek gidiyoruz. O zaman adamı ölü sayacaksın. Çünkü aslında yaşarken bitmiş oluyor.

Peki yeni kitabını nasıl anlatırsın?

- Kitap, acı çekme sürecini ve yalnızlığı keyfe çeviren bir kadının hikayesi. Yalnız kalmaktan keyif alan ve kendini yeniye hazırlayan... Ama bundan sonra hep yalnız, kedilerimle yaşayacağım gibi değil.

Mükemmel aşka kendini hazırlayan kadının hikayesi.  Bu arada mizah da var kitabın içinde. Trajediyi komediye çevirme benim ailemden gelen bir şey. Biz Cennet Mahallesi gibi bir aileyiz. Ağlarız, zırlarız ondan sonra da oynarız. 

◊ Paylaştığın videolara yorum yapanlar genelde dertli kadınlar mı?

- Evet. Güzin Abla gibi oldum. “Nasıl ayakta duruyorsun?” sorusu çok soruluyor. Mesela diyorlar ki “Ben de ayrıldım senin gibi ama 8 aydır dışarı çıkamıyorum”. Ben ayrılığımdan sonra 3’üncü gün Alaçatı’ya gittim. Hoş ayağıma taş bağlayıp denize atlamayı düşünüyordum. Ama yine de giderim, keyfini çıkarırım. Bir gün o kadar çok nasıl ayakta durduğum sorusu soruldu ki toplu cevap verdim; “Siz ona sorun o nasıl ayakta duruyor” diye. “Ben bensiz edemezdim” dedim. Böyle düşünmek gerekiyor hayatta.

◊ Maskelerle ilgili “Dermatolog musun sen” diye kızanlar oluyor mu?


- Yok. “Maske okulu var da ben mi gitmedim” diyorum. İnsan kendi cildini tanır. Benim yüzüm kayış gibi ve her şey oluyor. Hiçbir şey alerji yapmıyor.

◊ Benim videolarında en sevdiğim şey güzel çıkma endişenin olmayışı.


- Bugün sıfır makyajla geldim buraya. Balık gibiyim. Videoları profesyonel çekelim dediler, istemedim. Bazen insanlar eğlenmek için seyrediyor, maskeyi yapmak için değil.

 

 

 

Yazının devamı...

Bizim davulumuzu kimse susturamaz


Kaç senedir bu işi yapıyorsunuz?

- Ali Durgun: Neredeyse 80 senedir, kuşaktan kuşağa bu işi yapıyoruz. Bu iş bize baba yadigarı, atalarımızın emaneti. Dededen oğula sonra da torunlara geçiyor. Bir de bu bizim geleneksel müzisyenliğimiz. Zaten müzisyenlik bizim ezelimizde var. Ben kendim udiyim. Gazinolarda ud çalıyorum. Ramazan haricinde kendi ekmeğimi ud sayesine çıkarıyorum. Sadece ramazanda davul çalarak insanlara hizmet veriyoruz. Biz kimseden zorla bir şey beklemiyoruz. Bizim içimizden gelen şeyler bunlar.

Kaç yaşındasınız?

- Ali Durgun: Ben 48 yaşındayım.

- Batuhan Yüceturanlı: 18 yaşındayım.

- İbrahim Durgun: 20.

- Uğur Ürtekin: 34.

- Polat Durgun: 13.

Bu meslek hepinize babanızdan mı kaldı?

- Uğur Ürtekin: Bana dedemden kaldı. Dedem aşağı yukarı 40 seneden beri davul çalıyordu oturduğumuz semtte. O vefat ettikten sonra da 18 senedir ben devraldım. 16 yaşından beri her ramazan, sahur vakti sokaktayım.

Ramazan ayları dışında ne iş yapıyorsunuz?

- Uğur Ürtekin: İspark’ta çalışıyorum.

Başka meslekleri olanlar da var mı?

- İbrahim Durgun: Ben kasaplık yapıyorum. Davul bana da babamdan kaldı.

- Batuhan Yüceturanlı: Bizde de babadan kalma bir meslek ablacığım. Artık babalarımız bu işi bırakma yaşında. O yüzden ben babamın yerine gidiyorum.

Ramazanda hangi günler bahşiş toplanır?

- Ali Durgun: Ramazan ayının 15’inci gününde. Bir de bayram sabahı. Ama onun dışında vermek isteyenler de oluyor. Artık eskisi gibi “bahşiş illa şu gün toplanacak” diye bir kural yok.

Çaldığımız yerler, mahalleler büyük olduğu için 8’inci gün ve 10’uncu günde çıkıyoruz. Çünkü iki günde o kadar yeri dolaşamayız. Yerlerimizi bitirmemiz gerek. Bahşiş konusunda kimseye bir baskı yapmıyoruz. Sağ olsun Sulukule mahallesi muhtarı da bize çok destek oluyor. Bazı muhtarlar var davulculara hiç saygı göstermiyor. Ama bizimki her derdimize koşuyor. Aile gibiyiz.

Hepiniz bu semtte mi çalıyorsunuz?

- İbrahim Durgun: Bir tek ben Ümraniye’de çalıyorum. Abimler uzun yıllardır orada oturuyor. Oranın da yerli davulcuları var ama abimler bir mahalle aldı. Ben de geceleri Sulukule’den Ümraniye’ye gidip onlara yardım ediyorum. Onun dışındaki bütün arkadaşlar ve akrabalarım Sulukule’de.

RAMAZANDA EN FAZLA 2 BİN LİRA KAZANIRIZ

Bir davulcu ramazanda ne kadar kazanır?

- Ali Durgun: Bir davulcunun ramazanda kazanacağı para, güzel yerde çalıyorsa en fazla 1500-2000 TL’dir. O da kazanırsa... Gülben Hanım bu iş biraz insanların vicdanına bağlı. Biz hepimiz oruç tutuyoruz. Zaten kazandığımız paranın yarısı iftara gidiyor. Kapısının önünden geçtiğimiz ama para vermeyen insanlar da var. Kimseden zorla para istemiyoruz. Bir de bize karşı olan insanlar var. Onlar saygısını çok yitirmiş. Onlara da sabrediyoruz. Çünkü mesleğimizi onlar yüzünden bırakmak istemiyoruz. Onlara karşı dik durmak zorundayız. Çünkü biz bu mesleği severek yapıyoruz.

Doğru. Bahşiş toplamaya çıktığınızda başınıza gelen olumsuz bir olay oldu mu?

- Uğur Ürtekin: Maalesef oluyor. Bir ay boyunca ramazan davulu çalıyoruz geceleri. Bazı insanlar bahşiş toplamaya gittiğimiz zaman, “Ben oruç tutmuyorum. Bahşiş veremem” diyor. Biz de zaten tek kelime söylemiyoruz kendilerine. “Canınız sağ olsun” deyip devam ediyoruz.

Geçen sene mesela adamın biri sarhoştu. “Çalma” dedi. Ben mesela akşamları davul çaldığım zaman, kendi semtimde ilahi okuyorum. Adam çıktı ve “Burada davul çalma” dedi. Tartışmaya girdik. Sonra sağ olsun mahalle sakinleri araya girdi. Biraz ona kızdılar, bağırıp çağırdılar. “Gel kardeşim. Sen davulunu çal. Sıkıntı yok. Kimse sana bir şey söyleyemez” dediler. Bundan 8-9 sene önce güzel para topluyorduk. Şimdi istediğimiz parayı toplayamıyoruz. Çünkü bu bölgede çok fazla Suriyeli oturmaya başladı.

- Ali Durgun: Acayip bir çileyle karşılaşıyoruz. Arkadaşın da söylediği gibi, insanların zilini bastığımız ve “Hayırlı ramazanlar, hayırlı iftarlar” dediğimiz zaman sanki insanlara hakaret etmişiz gibi davranıyorlar. Bazıları bize çok ağır hakaretler ediyor. Eskiden inanın böyle bir durumumuz yoktu. Bundan 5 gün önce bir evin zilini çaldık. Adam çıktı, “Sen kimsin? Sen kimsin de benim zilimi çalıyorsun?” dedi bana. 23 yaşındaki çocuk bana hakaretler yağdırdı. Kendimi zor tuttum kavga etmemek için. Sabırlı olmasam, ona o fırsatı bırakmam da, elden bir şey gelmiyor.

Bizim yerimizde başkası olsa inanın ona anlayacağı cevabı verir. Bu mahallede böyle şeylerin olmaması için uğraşıyoruz.

Biz o kadar sabırlıyız ki Allah’a sığındık bekliyoruz.

DIŞARIDAN GELEN DAVULCULAR EKMEĞiMİZİ ÇALMAYA ÇALIŞIYOR

Saat kaçta çıkıyorsunuz?

- Ali Durgun: 01.30-02.00 gibi başlıyoruz.

Saat 03.00’te bitiriyoruz. Gecenin o saati düşünün karşımıza her şey çıkabilir. Fakat biz kötülüğe meyil vermiyoruz. Neden vermiyoruz? Korkmuyoruz. Yüreğimiz Allah’la. Kimse bir şey yapamaz. Bize bir şey yapmaya kalkan olursa ikinci davul gelir, 10’uncu davul gelir, Bizden çok yaşayanlar var burada. Çok Ali’ler var, çok Uğur’lar var, çok İbrahim’ler var.

Ne insanlar gidip gelir buradan... Bir konu daha var. O yüzden sesimizi duyurmak istiyoruz. Mahallere dışarıdan gelen davulcular var. Bizim emeğimizi, ekmeğimizi çalmaya çalışıyorlar. Onlara emeğimizi yedirmeyiz.

Mahalle dışından nasıl geliyorlar? Sonuçta insanlar sizin yüzünüzü tanıyorlardır...

- Ali Durgun: Eskiden daha fazlaydı. Şu anda biz izin vermiyoruz. Mahalle halkı bizi tanıdığı için artık onlara para vermiyor. Ben geçenlerde bahşiş toplamaya gittim. Benim bölgeme birkaç kişi girmiş para toplamaya. Allah’tan oturanlar ve apartman görevlileri bizi tanıdığı için onları içeri almamış.

“Biz davulcumuzu tanıyoruz yıllardan beri. Gelip buradan para toplamaya hakkınız yok” demiş ve göndermişler.

YEMEK VEREN DE VAR EL SALLAYAN DA

Hepiniz resmi olarak izin alıyorsunuz değil mi?

- Uğur Ürtekin: Her sene düzenli olarak izin alıyoruz. Hem belediyemizden hem de muhtarımızdan.

Mahallelilerden sizi sahur için davet edenler oluyor mu?

- İbrahim Durgun:

Oluyor. Yemek hazırlayıp yanımıza vermek isteyenler de oluyor. Siz de gördünüz mahalleyi gezdik. İnsanlar aslında bize çok sıcak bakıyor. Mahallemizin insanlarını çok seviyoruz.

Pencerede başında her gece heyecanla bizi bekleyen insanlar oluyor.

Pencerelerden bize el sallıyorlar. Bunu yaşatmak için ne gerekiyorsa yapıyoruz. 

MUHTARIMIZ DESTEK OLUYOR

Gelenekler bitiyor mu sizce?

- Ali Durgun: Bence öyle. Şu anda gördüğümüz neticeler de onu gösteriyor. Uğur da biliyor. Uğur benim yanımda 12 senelik davulcu.

Bizim bu geleneğimize karşı olanlar var. Allah’tan muhtarımız başımızda olduğu için devam ettirebiliyoruz.

Belediye başkanımız da çok destek oluyor. Bundan 4 yıl önce, belediye başkanımız, davulları koyarak bizi Fatih bölgesinde araçlarla gezdirdi. Bunu herkese ibret olsun diye yaptı. Bizim davullarımızı kimse susturamaz. Osmanlı’dan, dedemizden, atamızdan, ecdadımızdan kalan bir yadigârı kimseye yedirmeyiz.

20-30 insan bir davulu engelleyecek duruma gelemez. Çünkü mahalle halkının yüzde 90’ı bugün oruç tutuyor. Oruç tuttuğu için de bu kötü insanlara örnek olsun diye karşı geliyorlar. Çalacağız. Israrla çalacağız.

Eğer ki bizim önümüzde durmak isteyen insanlar varsa, mahalle arkamızda zaten şu anda. Devlet de arkamızda. Biz bunlardan korkmuyoruz.

HIRSIZLARDAN KORUYORUZ

◊ Gece vakti kötü şeyler de çıkabilir karşımıza dediniz. Mesela hırsızlık gibi olaylara tanıklık ediyor musunuz?
- Ali Durgun: Mahallemizde davul çalarak bütün kapıların önünden geçiyoruz.
Kapıların önünden geçtiğimiz için hangi kapının önünde yabancı birini görsek şüpheleniyoruz. Hemen ne yapıyor, neden burada diye bakıyoruz. Ev sahibinden daha çok sahipleniyoruz. Mesele geçen sene olmuştu.
Bir hırsızı yakaladık. Adam her gün bizim geçtiğimiz evin önünde kapıyı zorluyordu. Hemen polis çağırdık. Yakalandı. Böyle olaylar da yaşıyoruz. Bizim hayatımız bu.
Bize saygısızlık yapan insanların bunu bilmesini istiyoruz. Kapısına koşuyoruz, her şeyine koşuyoruz, gecenin saat
03.00’ünde uykusuz kalıyoruz. Bazen sahurumuza yetişemiyoruz. Bize sabırlı olmalarını rica ediyoruz.

FUTBOLCU OLACAĞIM AMA DAVULU BIRAKMAM

Polat, gördüğüm en küçük davulcusun. Okula gidiyor musun?

- Polat Durgun: Evet. 5’inci sınıfa gidiyorum. İki senedir hafta sonları babama yardım etmek için onunla gece davula çıkıyorum. İleride ben tek başıma bu işi yapmak istiyorum. Davul çalarken çok eğleniyorum. Babam bazen bir sokakta tek başıma çalmama izin veriyor. O zaman daha zevkli.

İleride ne iş yapmak istiyorsun?

- Polat Durgun: Futbolcu olmayı düşünüyorum. Galatasaraylıyım. Messi’yi çok seviyorum.

- Ali Durgun: Hem okuyor hem futbolunu oynuyor.

  Futbolcu olsan da yine davul çalmaya devam eder misin?

- Polat Durgun: Tabii ki de. Babamın mesleğini de çok seviyorum. Ritimleri babamdan öğrendim.

Başına gelen ilginç şeyler oluyor mu?

- Polat Durgun: İki hafta önce bir kadınla kavga ettim. “Merhaba, bahşiş topluyoruz abla” dedim. “Tamam. Bir dakika bekle” dedi. Bekledim. Bir abi geldi. Kadın, “Bahşiş istiyor” dedi. Adam küfür etti bana. “Abi niye küfür ediyorsun?” dedim. “Vermiyorum bahşiş falan. Gidin buradan. Sizin davulunuzla biz uyanmıyoruz” dedi.

Öbür apartmandakiler çıktı. “Her gün uyandırıyor sizi. Çocuğa bahşiş vereceksiniz” dedi. Sonra başkaları verdi ama onlar vermedi.

“Tamam, vermiyorsa kalsın” dedim. Ondan sonra dışarı çıktım. Dışarıda da küfür etmeye devam etti. Ama mesela bana yemek veren, harçlık verenler de oluyor.

Bir tane abla vardı. Bana hep güzel tatlılar veriyordu. Taşındı. Evini bilsem yine yanına giderim.

- Ali Durgun: Polat’ı çok seviyor herkes.

 

 

Yazının devamı...

Annem ‘Bir masal kahramanı olacaksın’ dedi

Gülben Ergen, ünlü balet Tan Sağtürk’le bir araya geldi. Sağtürk, dansa başlama hikayesinden kurduğu okullara, erkeklerin baleye bakışından kızının baleye olan ilgisine kadar her şeyi ayrıntılarıyla anlattı....

Fotoğraflar: Murat ŞAKA

Uzun yıllardır dans okullarınız var. Ülkemizde dansa olan ilgi, okullarınızın ayakta kalması için yeterli mi sizce? Çünkü bale hep farklı görülür…

 - Evet, çok elit hatta opera da, halktan uzak gibi hep değerlendirilirdi. Bizlerin de algısı öyleydi. Sonrasında biz onun çok da doğru olmadığını gördük. Çünkü o iletişimi kurmadığınız zaman size gelen çok küçük bir kitle olabiliyor. Ya da böyle Anadolu Ateşi gibi büyük şovlar yapacaksınız ki geniş kitlelere ulaşabilesiniz. Ben Diyarbakır, Elbistan, Kahramanmaraş gibi birçok yere gittim ve insanlara anlatmaya çalıştım.

Öyle mi?

- Düşünülenin aksine erkeğin de yapabileceği, bütün sanat dallarını içeren bir sanat dalı olduğunu... İki tane klip yaptım. Ticari klipler değil bunlar. Orhan Gencebay’a gittim. Orhan Gencebay bana “Bir Teselli Ver”i verdi ve o şarkıyla dans ettim. Ardından bunu klip haline getirdim. Aynı klibi, aynı hareketlerle, Mozart’ın Requiem’i ile yaptım. Projeksiyon makinesiyle görüntüler izlettim. Baktım ki Orhan Gencebay’ın müziği ile olan yorumu müthiş beğenildi. Mozart Requiem ile olan algılanmadı. Dokunmadı insanlara. Orhan Gencebay’ı seyrettirdikten sonra baktım o da hoşlanılabilir hale getirdi sanki insanları. Dolayısıyla birtakım eserler üretmeye başladık bale için. Baktım ki insanlar artık yavaş yavaş gelmeye başladılar ve “Bu işi çocuklarımız yapabilir mi?” diye sormaya başladılar.

“Bir Teselli Ver”, baleyi insanlara daha da yakınlaştırdı mı?

-Evet. Çünkü Gencebay’ı berberde de dinliyorlar evlerinde de. Dolayısıyla bu kadar saygın bir kimliğin bize destek olması çok önemliydi. Türkiye’de opera dışında tutunabilecek bir dal bulamıyorum kendime.

Orhan Gencebay’ın şarkısı işi yaradı o zaman…

- Yaradı. İlk çıkış noktası o oldu. Herkesin oluşturduğu bir duvar var hayatında; tuğlalarla, eliyle kazıya kazıya… O duvara ne dolduracak? Ben o duvara, her zaman söylediğim cümlenin arkasında durmayı koydum. Dolayısıyla Türkiye’ye geldiğim zamanda bütün yapacağım dediklerimi yapmaya çalıştım. O zamanki tüm röportajlarıma ya da yakınımdaki söylediklerime bakıyorum. Ne diyorsam onu yaptım.

Tan Sağtürk, kızı Ada ile ilk kez 4 Haziran tarihinde TİM Show Center’da sahneye çıkacak.

TEKVANDODA TÜY SIKLET ŞAMPİYONU OLDUM

Dans sevdanız öğrencilik yıllarınızda mı başladı?

- Konservatuvarda başladı. Neredeyse 40 yıl önce devlet konservatuvarına girdim. O sırada TRT tek kanaldı. Bir program vardı ve çocukları toplayıp götürdüler. Aralarında ben de vardım. Devlet konservatuvarından bir hoca koreograf olarak TRT’de çalışıyordu. Sonradan benim hocam oldu. “Tan mutlaka konservatuvara girsin” demiş aileme. Fakat ailem ilk başta çok üstüne düşmemiş. Ben tekvando yapıyordum. Hatta Türkiye Tekvando Tüy Sıklet Şampiyonu olmuştum.

Tekvandodan baleye geçiş nasıl oldu?

- O sonradan hocam olan kişi Ankara’ya haber vermiş. TRT Opera Balesi Genel Müdürlüğü’nden arandık. Tam da 1980 askeri döneminde. Annem telefonu kapattıktan sonra “Bir sandalye çek karşıma. Seninle konuşmak istiyorum” dedi. “Tan, böyle bir durum var. Senin konservatuvara girmeni arzu ediyor Suna Şener. Var mısın?’’ dedi. “Peki bale ne?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Annemin anlatış biçimi beni herhalde çok etkiledi.

Nasıl anlattı anneniz?

-  “Benim sana tüm anlattığım masalları biliyorsun ya onun müzikli olduğunu, sahnede senin olduğunu ve perde açılınca seyirciyle buluştuğunu düşün” dedi. Bunu hiç unutmuyorum. Sonrasında da “Bir masal kahramanı olacaksın” dedi.

Annenizin mesleği neydi?

- Annem TRT’de yayıncıydı. Oradan emekli oldu. Annemle o konuşmayı yaptıktan sonra ben hatırlamıyorum ama annemden bir gün düşünmek için süre istemişim. Ertesi gün de “Evet” demişim. Daha sonra konservatuvar sınavına girdim ve kazandım. Sonra bir anda herkes tarafından gösterilen bir çocuk olunca, çocuk da etkileniyor bundan. Bütün konservatuvar yaşamım 10 yıl boyunca o şekilde geçti. Ankara Devlet Konservatuvarı’nı bitirdim. Çok önemli kişiler vardı sınıfımızda. Mesela Fazıl Say. Müdürümüz Cüneyt Gökçer’di.

Konservatuvardan sonra yurtdışına mı gittiniz?

- Okul bitmek üzereyken opera ve balede erkek ihtiyacı vardı. Bizim hızlıca bitirebilmemiz için sınıf atlatıldı. Bir de askerlik vardı. Çünkü uzun süre askerlik yapacaktık ve bu da bünyemize zarar verebilirdi. O dönemde, Devlet Opera Balesi’nde, Dostoyevski’nin Budala diye bir eseri dönecekti. Bu sırada Devlet Opera Balesi, tam konservatuvardayken, “Sen gel bizimle dans et bir an önce” dediler. Derken o dönem festivaller çok arttı Ankara’da. O sırada da Fransız Genç Balesi gelecekti. Fakat konservatuvara uğrayıp genç yeteneklere bakmak istediler. Daha sonra bize baktılar ve benim için okula teklifte bulundular. Ben klasik bale yaptığım için, hep klasik baleyi yapmak istiyordum. Daha sonrasında mutlaka yaparız ama önce bir klasik eserlerde dans etmeliydim ben. O yüzden teşekkür ettik onlara. Fakat o sırada, annem iş için Viyana’ya gitmişti. “Tan, Viyana Operası’nı görmen lazım. Ben bir para ayırdım sana. Sınavı da varmış. Gidip orayı gör ve sınava gir” dedi. Şubat tatiline denk geliyordu. Ben de Viyana’ya gittim. Sınava girdim. İki kişi seçilecekti beni ve bir Fransız’ı seçtiler. Kontratımı aldım ve geldim. Kontratı da imzalamış bulundum. Hatta hiç unutmuyorum. Kontratım için bir ev tahsis etmişlerdi. Bir de bir araba.

 FRANSA HÜKÜMETİ VATANDAŞLIK VERDİ

Ne kadar kaldınız orada?

- Okulun bitmesini bekliyordum. O sırada Fransız Genç Balesi konservatuvara geldi. Bizi seyrettiler. “Bu çocuğu alıp gitmek istiyoruz” dediler. Ve onlar da bir kontrat teklif etti. Sonra karar verip Fransa’ya gittim. 9 sene Paris’te yaşadım. Fransa’da devlet sanatçılarıyla yıllık kontrat yapılıyordu. Ama Jacques Chirac hükümeti birkaç kişiye ömür boyu kontrat verdi. Onlardan biri ben oldum. Baş dansçılığa kadar yükselmiştim.  Elysee Sarayı’nda Jacques Chirac ve eşi bir yemek verdi. Bana bir zarf uzatıp “Bunu kabul etmenizi rica ediyorum” dediler. Açtım zarfı. İçinden Fransız pasaportu çıktı. Beni vatandaş yapmışlar. Tabii ki Türküm ben her şeyden önce. Ama bence buna layık görülmek çok değerli.

Kaç tane Tan Sağtürk Dans Okulu var?

- 9 tane İstanbul'da açtık. Trabzon'da, Samsun'da var, şimdi Bodrum ve Antalya'da açıyoruz. 13’ü bulduk. Diyarbakır, Elbistan, Mardin, Gaziantep gibi şehirlerde açtık ama oralarda kendi ismimi koymadım. Bir ticari meseleye onları sokmadım.

BALE YAPAN DİNLEMEYİ ÖĞRENİR

Balet olmasaydınız ne olurdunuz?

- Hangi kulvara girersem onu çok iyi düzenleyebileceğimi ve iyi bir arşiv oluşturacağımı düşünüyorum. Daha da önemlisi iyi dostluklar kuracağımı düşünüyorum.

Bir koreograf söyleyemediklerini dansıyla anlatır mı?

- Anlatır. Mesela beni günlük yaşamda tanıyanlar sahnede başka bir adamla karşılaştıklarını söylerler. Kızım bile bunu söylemiştir, “Baba, orada tanıyamadım. Sen başka bir adam oldun” diye. Bu başka bir ruh hali.

Kaç yaşında dansı bıraktınız?

- Ben çok erken bıraktım aslında Devlet Opera Balesi’ni. 34 yaşındaydım. Fakat çok doymuşluğum da olmuştu artık. Çok fazla dans ettiğimi düşünüyorum.

Ailelere bale konusunda nasıl bir çağrı yaparsınız?

- Bir kere balerin olmak zorunda değiller. Çünkü profesyonel olarak yaptıkları zaman apayrı bir meslek dalı olarak gitmesi lazım ama herkesin bu eğitimden geçmesi gerektiğini düşünüyorum. Başarısından, mutluluklarından, sağlıklarından kuşku duymasınlar diye. Bale yapan insan dinlemeyi de öğrenir.

Öyle mi?

- Okulumda 7-8 öğrencim vardı. ”Hepimiz Robert’i kazanacağız” dediler. Ben de dedim ki “Hepiniz kazanacaksınız ama kazanamayanlar çok hayal kırıklığına uğrayabilir. Bu kadar iddialı gitmeyin”. “Tamam hocam. Teşekkür ediyoruz, çok destek oldunuz’’ dediler. Geldiler. Sekize sekiz. Hepsi Robert’i kazandı. Çok geniş düşünebiliyorlar baleden sonra.

Yurtdışında baleye verilen önemin ülkemizde verilmemesi sizi üzüyor mu?

- Atatürk Kültür Merkezi’nin bir dönüm noktası olması gerektiğini düşünüyorum. Bunu sadece bale için söylemiyorum. Ülkemizin tüm sanatları için söylüyorum.

ERKEKLERDE KIRILAMAZ BİR DUYGU VAR

Aileler erkek çocuklarını baleye yollama konusunda neden önyargılı davranır?

- Erkeklerde gerçekten hâlâ kırılamaz bir duygu var. Bunu halk danslarımız son derece kırmış durumda. Bence çok önemli. Erkek sayısının fazlalığı onu gösteriyor. Ama bu tip sanat dallarında, özellikle bale gibi konularda mesela Türkiye’nin doğusunda daha fazla ilgi var. Batı’da durum daha zor. Halbuki biz hep tam tersini düşünürüz. Diyarbakır’da mesela erkek sayısı daha fazla. Burada insanların kulaktan kulağa, mahalle baskısıyla, bu tip meselelere tabu gibi baktığını ve çalışmak istemediklerini gözlemliyorum. Ben sevilmemle beraber bunun daha çok kırıldığını düşünüyorum.

KIZIM DA DANS EDİYOR

Kaç çocuğunuz var?

- Bir kızım bir de oğlum var.

Çocuklarınızın danslar arası nasıl?

- Oğlum daha ufak ama kızım severek yapıyor. Hatta bu sene onu da hazırlayacağım.

Severek mi yapıyor yoksa sizden dolayı mı yapıyor?

- Kızım Ada bunu itiraf edemiyor belki ama sanki benim için yapıyor gibi… Sorunca “Severek yapıyorum” diyor. Ben de ona inanmaya çalışıyorum.

Eşiniz Rus. Nasıl tanıştınız?

- Eşimle Türker İnanoğlu’nun bir müzikalinde tanıştım. Tabii yıllar geçti, aklımızda kalmışız birbirimizin. Biliyorsunuz yurtdışında üniversiteyi bol bol bitiriyorlar. Rusya’da özellikle. Bol bol üniversite okumuş. Çok aşık oldum. Evlendik ve 10 yıl geçti. İki çocuğumuz oldu.

Eşiniz çalışıyor mu?

- Bizim dans kıyafetlerimizi üretiyor.

Annenizin mesleğini söylediniz. Babanızın mesleği neydi?

- Babam benim kahramanım aslında hakikaten. Akıl veren, inanılmaz entelektüel bir adam. 4 üniversite, 4 bölüm bitirmiş. Yatılı okul okuduğum için uzun süre çok ayrı kaldım ailemden. Fakat sürekli irtibat kurduk onlarla. Bağlantı içindeydik. Konservatuvara başlarken “Senin tercihlerin çok önemli. Bizi yönlendirecek olan senin tercihinin kuvveti” demişti bana. Arkamda da durdu annemle beraber. Ailem İzmirli. Onlar bu yüzden de biraz daha açık fikirlilerdi.

Yazının devamı...

İyi ya da kötü olmak bizim seçimimiz

Tasavvufa giden her yolun, her sesin, her bilginin öğrencisi olduğum için sosyal medyada takibe aldığım, videolarını izlediğim genç bir isim; Hakan Mengüç... Ustalığı değil çıraklıkta harmanlanmayı seçenlerden. Üflediği ney’den çıkan “hu” sesinin anlamına şükredenlerden... Mengüç’ü hem yeni kitabını hem seminerlerini konuşmak için minik ofisinde ziyaret ettim. İşte Mengüç’ün 15 yaşında başlayan tasavvuf yolculuğunun etkileyici hikayesi...

Fotoğraflar: Levent KULU

Sizi sosyal medyadan tanıdım. Yazarlığınız dışında yaptığınız işin tam adı nedir?

- Temel olarak sufi felsefesini, Mevlana’nın öğretilerindeki pozitif düşünceyi, hayata olumlu bakmayı, acıların üstesinden gelmeyi, sosyal medyada ve seminerlerde anlatıyorum. Ben anlatıcıyım. Aslında sufi olarak tanınıyorum. Sufi nedir? Sufi felsefesini benimsemiş kişiye sufi denir.

Ağırlıklı olarak nerelerde seminerler veriyorsunuz?

- Daha çok halka açık seminerler oluyor. Üniversitelere de gidiyoruz. 

Sufizm ve Mevlana ile nasıl tanıştınız?

- 15 yaşında tanıştım. Bir gün bir dergâhta ney dinletisine şahit oldum. O anda neyin sesine âşık oldum. Sonra ney öğrenmeye karar verdim. Ney öğreten hocam aynı zamanda tasavvuf hocam oldu. Yolculuğum öyle başladı. Birçok yere gittim. Başka hocalardan da eğitimler aldım. Şimdi 32 yaşındayım. 17 senedir tasavvuf ve sufi felsefesine inanıyorum ve anlatmaya çalışıyorum.

Hocanız ney öğretirken sizi en çok etkileyen şey ne oldu?

-Bunun uzun bir yolculuk olduğunu… Bir de neyin hikayesi.

Neyin hikayesini anlatır mısınız?

- Aslında birkaç hikayesi var. İlk önce bir kamışın ney olma yolculuğunun ortalama 3 yıl sürdüğünü anlatmıştı. Bir kamış koparıldıktan sonra ve ney olana kadar birçok acıdan geçiyor. Yani görünürde bir acı sürecinden geçiyor. Mesela kamış ilk önce bir ayrılık çekiyor. Kendi vatanından koparılıyor. Hayatımızda yaşadığımız ayrılıklar gibi... Çünkü bir ayrılık acısında insan kendisiyle ancak yüzleşebiliyor. Yine sufiler ‘’Leyla’dan geçmeden Mevla’yı bulamazsın’’ derler. Çünkü karşımızdaki kişi bize ayna tutuyor.

Ney, ilk önce bir ayrılık acısıyla başlıyor. Kopartılması ve kendi vatanından aslında ayrı düşmesi...

Biz de hem bu dünyaya geldiğimizde de ayrı düşüyoruz ruhtan. Tasavvufta vahdet-i vücud inancı var. Sonra neyin üzerinde kabuklar oluyor. Sonra kabuklarını sıyırıyoruz. Bu kabuklarından sıyrılmaya da kişinin egosundan sıyrılması deniyor. Çünkü biz onun kabuğunun ötesine geçmedikçe ney üzerinde bir işlem yapamıyoruz.

Kişi de bir şeyi öğrenmek için egolarını kenara bırakmadıkça hiçbir şey öğrenemez. Tasavvuftaki karşılığı bu. O yüzden ilk önce ben oldum demeyi bırakacak ve öğrenmeye açık olmak gerek. Yine sufiler ‘’Ben oldum demek ben öldüm demektir” derler. Daha sonra ney kabuklarından sıyrıldıktan sonra 1 sene bekletilir.

Neden?

- Bu kamışların içinde su oluyor genelde ve suların atılması için bekletiliyor. Buna sabır evresi deniyor. Bunun tasavvuftaki karşılığı ‘’Hayatta istediğimiz her güzel şey için bir bekleme evresi vardır ve o beklemeyi kabullenmeliyiz’’... Ona sabretmeliyiz ama bu sabır bizim kültürümüzde anlaşıldığı gibi kadercilik gibi değil. Hatta şöyle söyleniyor;  ‘’Sabretmek öylece oturup beklemek değildir. Sabır; dikene bakıp gülü, geceye bakıp gündüzü hayal edebilmektir.’’ Mevlana yine ‘’Sabır boyun eğmek değil, mücadele etmektir’’ diyor. Bu bir enstrüman öğrenirken de öyle.  Bu işin bir süresi var ve buna sabredilmeli.

Ney bekletildikten sonra içi deliniyor. Şu an hâlâ kamış halinde ve henüz hiçbir özelliği yok. Kamışlar biraz yamuk olur normalde. Onu ateşte birazcık düzeltiriz. Bu düzeltilmeye bütün kamışlar dayanamazlar. Bazıları kırılır. Çok enteresandır ki 100 kamış aldığınızda onun içinden 5 tanesi sona ulaşabilir. Bunu da aslında hayatımızda görüyoruz.

erkes işe bir hevesle başlıyor insanlar sonuna kadar çok az insan gidebiliyor. Sonra kızgın bir demirle onun içini deliyoruz. Boğum aralarını deliyoruz. Buna da hiç olmak deniyor. Şems diyor ki ‘’Şu dünyada herkes bir şey olmaya çalışırken, sen hiç ol’’.

Hiçlik makamı...

-Evet. Hiçlik makamı. Menzilin daima yokluk olsun. İnsanın bir çömlekten farkı olmamalı. Nasıl çömleği çömlek yapan içindeki boşluksa insanı insan yapan da benlik zannı değil hiçlik bilincidir. Hiçlik bilincini anlatmak zor.

Peki sonra hangi işlemlerden geçiyor?

- En sonda artık, üçüncü senesine doğru yaklaşınca kamış, ona başpare dediğimiz kısmı takıyoruz.

Kendi tasavvuf yolculuğunuzda en çok nerelerdeki anlatımlardan etkilendiniz?

 - İran’da  sufi eğitimi aldım. Orada çok şey öğrendim. Hem hem seyahat ederek hem de onların anlatımları çok etkileyiciydi. İlk hocam da çok kıymetliydi. Sonrasında Mesnevi’den de çok etkilendim.  

 METİN HARA İLE YAKLAŞIMIMIZ FARKLI

Günlük hayatta en sık karşılaştığınız soru ne?

- Düşüncelerimi durduramıyorum, ilişkim kötü gidiyor, hayır diyemiyorum, özgüvensizim, öfkemi kontrol edemiyorum gibi problemler.

İnanan bir bedende öfkenin barınması mümkün mü sizce?

-O felsefe içselleştirilmişse olmuyor zaten.

Sizi Metin Hara ile benzetiyorlar. Ne diyorsunuz?

- Dışarıdan öyle görüyorlar ama aslında farklıyız. Metin’i de tanıyorum. Farklı yaklaşımlarımız var. Bütünsel baktığımızda aynı bakıyoruz ama anlatış şekillerimiz farklı.

Dünyanın tasavvufa bizden daha çok ilgili olmasını neye bağlıyorsunuz

- Ülkemizde bilinmiyor. Mevlana’nın dünyada bilinen ezberlenmiş şiirleri var. Yabancılardan duyuyoruz bunları ama bizim ülkemizde bilinmiyor. Hani bir laf var ya “İnsan en yakınındakinin değerini bilmezmiş’’ diye.  Bunun için de ben elimden geleni yapıyorum.

NEY ÜFLERKEN İSTER İSTEMEZ HU DİYORSUNUZ

15 yaşında dergâha neden gitmiştin?

-Enteresandı. O zamanlar bir radyo kaseti dinlemiştim. Eskiden radyo kasetleri vardı. Aziz Mahmud Hüdayi diye… O beni çok etkilemişti. Onu ilk dinledikten sonra böyle birisini aramaya başladım benim de bir hocam olsun diye.

Kaç sene sürdü ses çıkarmanız?

- Hızlı ilerledim. 2 ay içinde normal ses çıkarıyordum. Ama o sesin mükemmelleşmesi yıllarınızı alıyor.

Hep hu diye mi verilir nefes?

- Dudağınızı o şekilde yapmanız gerekiyor yoksa sesiniz çıkmıyor. İster istemez hu diyorsunuz yani.

BU DÜNYAYA NEDEN GELDİĞİNİZİ SORGULADINIZ MI?

“İlişkin senin aynandır” diyorsunuz kitabınızda. Bunu nasıl tarif edersiniz?

- Bir şekilde seni sana gösteriyor. İçindeki korkuları, kaygıları, kaybetme korkusunu, öfkeyi, siniri, bir şekilde tek başınayken göremiyorsun. Ama biri karşına çıktığında bunlar su yüzüne çıkmaya başlıyor. İnsanların büyük değişimleri, ayrılıklardan ya da büyük aşk acılarından sonra olur. Çünkü tam bir yüzleşme yaşıyorlar.

İnsanlar genel olarak çok öfkeli. Ağzından kötü laf çıkana iyi bir şey gelir mi?

- Mevlana demiş ya ‘’Sen düşünceden ibaretsin’’. Bir şeylerin hemen çözülmesini bekliyor insanlar. “Kendimi umutsuz hissediyorum. Ne yapabilirim? İş bulamıyorum. Ne yapabilirim?” gibi sorular soruyorlar.

ZAHMET OLMADAN RAHMET OLMAZ

Ne diyorsunuz böyle diyenlere?

- Bu dünyaya neden geldiğinizi hiç sorguladınız mı? Ben neyi iyi yapıyorum? Neyi yaparken kendimi çok iyi hissediyorum? Bu sorular kişinin kendi içinde en sevdiği işi ortaya çıkartıyor.

Herkes sevdiği işi yapma şansına sahip değil ki.

- Değil ama bunun için çabalarsa yapabilir. Engel yok. Ya da yaptığı işi sevebilir. Yaptığı işin içindeki sevdiği yönleri ortaya çıkartabilir. Çünkü hayatın içinde hep böyledir. Zahmet olmadan rahmet olmaz.

Mevlana ve Şems diyaloglarından sizi en çok hangisi etkiler?

- Tasavvufta 4 kapıdan bahsedilir. Şeriat, tarikat, marifet ve hakikat. Mevlana’yı Mevlana yapan Şems’tir. Şems’in karakterini çok severim. Gerektiği yerde serttir, gerektiği yerde yumuşaktır. Ortama uyum sağlar, su gibi.

Mevlana sonuçta ilmi alıyor, bütün kitapları okuyor, ilmi konuda geliştiriyor ama manevi konuya bir şekilde yükselememiş. Şems ona gelip diyor ya “Bundan sonraki yolculuğumuz başlıyor. Kır kalemin ucunu. Bundan sonraki yolculuğumuz, aşk yolculuğu. Aşkı kalem yazmaz ki kitaplarda bulasın”...

İşte o beni çok etkileyen noktalardan birisi.  

OLAYLARA VERDİĞİMİZ ANLAMLAR HAYATIMIZI BELİRLER

Kötü biri olmak bir seçim midir sizce?

- Kötü biri olmak bir seçimdir. İyi biri olmak da bir seçimdir ama tabii bazı insanların içinde kötülük olduğuna inanıyorum. Benim inancıma göre hayatımızı belirleyen yaşadığımız olaylar değil, o olaylara verdiğimiz anlamlar. Mevlana’nın zaten en güzel sözleri bu konudadır. Birisinin başına bir şey gelir lanet eder, bir diğeri de onun için bir ders olduğuna inanır. “Bazen dertler yağmur olur başına yağar, ama unutma ki rengarenk gökkuşağı da yağmurdan sonra çıkar” der Mevlana.

NASIL VAZGEÇİLMEZ KADIN OLUNUR?

Bugüne kadar YouTube’da en çok izlenen videonuz neydi?

- Nasıl Vazgeçilmez Kadın Olunur? diye bir video yapmıştım. 2 milyonu geçti.

Peki nasıl vazgeçilmez kadın olunuyormuş?

- Aslında burada birazcık kadın ve erkek davranışlarını inceledik. Bir kadın kendi başına mutluysa, kendi kendine yetiyorsa, bir erkeğe muhtaç olmadığını düşünüyorsa, işte o zaman enerjisi en üst düzeyde oluyor. Hep şunu söylerim. Mutluluğumuza 1 ile 10 arası puan verelim. 10 mükemmel, 1 çok kötü olsun. Eğer sen 4 isen, bunu 7 yapmak için bir ilişkiye başlıyorsan, o ilişki çok bozulmaya müsait bir ilişki oluyor. Çünkü bir şeyleri almak için gidiyorsun oraya. Ama sen 7’ysen ve ilişkin seni 9’a çıkarıyorsa, o ilişkin bittiğinde tekrar 7’ye iniyorsun ve hayatına devam edebiliyorsun. O yüzden ben şunu öneriyorum özellikle ilk ayrılıklarda. Kendi kendine yetebilmeyi, kendi kendine mutlu olabilmeyi öğren, bir başkasına muhtaç değilimi içsel olarak hisset. Ondan sonra bir ilişkiye ancak sağlıklı bir şekilde başlayabilirsin.

KENDİMİZE BEN NEYİM DİYE SORUYORUZ

Kitabı okuyanlar ne bulacaklar?

- Kitabın ismi “Ben Ney’im.’’ Bunun iki anlamı var. Hem ben neyim diye kendimize soruyoruz hem de ben “Ney’im”... Biraz önce anlattığım gibi, ney enstrümanının ne olduğunu, insana ne kadar benzediğini, sabrın ve hiç olmanın ne demek olduğunu...  Ayrıca hayat yollarında karşılarına çıkabilecek sorunlara Mevlana ve sufi felsefesiyle nasıl yaklaşabileceklerini sunuyor kitap.

 

Yazının devamı...

Liseyi dışarıdan bitirdim

Siirt’ten Diyarbakır’a oradan da İstanbul’a uzanan sıcacık, gerçek bir yaşam yolculuğu dinliyorum Yunus Emre Yıldırımer’den. Umut dolu, alçakgönüllü ve bir o kadar da güleryüzlü. “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz” dizisinin gizli kahramanlarından biri o.
Bu hafta “Bal Kaymak” isimli sinema filmi ile de karşımızda olacak. Eski starlık anlayışlarını ve kurallarını yerle bir eden bir tevazu ile benimle konuşurken o sırada dizinin başrol oyuncusu, çok sevdiğim arkadaşım Oktay Kaynarca geliyor bizi ziyarete.
“Abi hoş geldin” diye ayağa kalkıp karşılayan Yunus Emre ile diyalogları buram buram dostluk kokuyor. Birbirini ezmek yerine yüceltmek üzerine kurulu bu başarı dolu işin tüm emekçilerini tebrik ediyorum.

◊ Siirt’te doğup Diyarbakır’da büyümüşsün... Nasıl bir çocukluk geçirdin?
- Annem bana 8 aylık hamileyken İstanbul’da doğum yapmak istemiş. Ama ben sürpriz yapıp erken dünyaya gelmişim.
Biz üç kardeşiz. Bir abim bir de kız kardeşim var. İkisi de farklı mesleklerde. Abim işletmeci. Kız kardeşim de turizmci.

◊ Siirt’ten Diyarbakır’a geçişiniz nasıl oldu?
- Ben doğduktan sonra babamın tayini Diyarbakır’a çıkmış. Bir sene sonra kız kardeşim doğmuş. Maddi sorunlar nedeniyle beni İstanbul’a anneannemin ve dedemin yanına yollamışlar. 4 yaşıma kadar onlarla büyüdüm.
Onlara karşı hassasiyetim çok fazla. Dedem pazarcılık yapıyordu. Ne erikler gelirdi...

◊ Büyüyünce ne olmak istiyordun?
- Diyarbakır’dayken bir dönem veteriner olmak istedim. Hayvanlarla çok zaman geçiriyordum. Ama ben okul hayatını hiç sevmedim. Özellikle liseyi. Çift dikiş gittim.
Sonra babamın tayini İstanbul’a çıktı. Diyarbakır’da da lisede sınıfta kalmıştım. “Ben okumak istemiyorum” dedim. Liseyi sevemedim. Rahmetli dedem “Okumayacaksan, çalışacaksın” dedi. “Tamam” dedim. Bir tekstil işine başladım.
Sonra oradan bir büfeye geçtim. Her değiştirmemde dedem “Okuyacak mısın?” diye soruyordu. Ben de ona “Hayır” diyordum. 19 yaşımda askere gitmek istedim. Bana “Sen ilkokul mezunusun” dediler. “Bu böyle olmaz” dedim. Babam iktisat mezunu, amcam Galatasaray Üniversitesi mezunu, diğer amcam çevre mühendisi. Askere gitmekten vazgeçip okumaya karar verdim. Liseyi 2.5 senede dışarıdan bitirdim. Ama meslek lisesi olduğu için acayip bir sistem vardı ve ben yine okula gidiyordum. Sonra tiyatroyla tanıştım.

◊ Nasıl oldu?
- Annem baktı, herhalde “bu çocuktan bir şey olmayacak” diye düşünüp “Fatih Belediyesi’nin tiyatro kursu var. Oraya git” dedi.

◊ Hiç aklında yokken annen dedi diye mi gittin?
- Aslında vardı. Ben Yetkin Dikinciler hayranıyım. Diyarbakır’dayken onun oyunlarına giderdik. Onunla büyüdüm.
Annem bizi her hafta tiyatroya götürürdü. Oradan içimde bir şey kaldı. Annem ilkokul mezunudur ama üniversite mezunlarına taş çıkartır.



EZBER YAPACAĞIM ZANNEDİYORDUM BİR ANDA DOĞAÇLAMA İSTEDİLER
◊ Peki Doğu’nun getirdiği ve yetişmene bağlı olarak bir utangaçlık var mıydı?
Evet. Daha fazla kendi içine kapanıksın. Ben bir şeyleri alıp ezberleyeceğiz sanıyordum. Herhalde tiyatro böyle bir şey diye düşünüyordum. Ama hemen doğaçlamayla başladı. Hoca dedi ki: “Anahtar ol, kapıyı aç!” Ben saçmaladım tabii orada bir şeyler. Ama aslında bu yapılan doğaçlamalar, oyuncunun özgüven kazanması içindi.

◊ Hocaların kimlerdi?
- Benan Ülgen vardı tanıyacağınız isimlerden. Gerçekten bu işi layığıyla yapan bir adamdır.

◊ Tiyatro kursunu başarıyla bitirebildin mi?
-Tabii. Oradan mezun oldum. Orada 4 yıl boyunca da, konservatuvara kadar çocuk ve büyük oyunları oynadım.
Neredeyse oraya yatıp kalkıyorduk.
Sokak tiyatrosu yapıyorduk. Hacivat, Karagöz filan.
Orası çok şey kattı bana. Sonra “Artık konservatuvara girmek lazım’’ dedim. Devlet konservatuvarları yaş sınırı koymuşlardı. 21 yaşından sonra almıyorlar.
Böyle bir sınır var. Benim elimde olsa öğrencileri 22 yaşından önce konservatuvara almam.
Ben o zaman 24 yaşındaydım. Rahmetli bizim hoca Müşfik Kenter, Haliç Üniversitesi’nin bölüm başkanıydı.
Oraya girdim. Güzeldi. “Öğrencilik hayatında nerede keyif aldın?’’ dersen, ben konservatuvarda keyif aldım. Sonra yüksek lisansa başladım. Ama bir süre sonra dondurdum...

◊ İlkokul mezunu çocuk nereden nereye getirdi kendini...
- İlk önce bireyin çocuğunu keşfetmesi lazım.
Matematikten anlamıyor mu? Geometriden anlamıyor mu? Anlayacaksın değil! Uğraş tamam bir yere kadar ama belki çocuğun başka şeyi var, başka bir yere gidecek. Başka bir şey olacak.

EŞİMLE İLK KEZ BİRLİKTE KAMERA KARŞISINA GEÇTİK
◊ “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”a gelinceye kadar neler yaptın?
- Konservatuvara girdikten sonra yardımcı oyunculuk, figürasyon yaptım. Kendime bir alan açmaya başladım. Çünkü benim artık geriye gitme lüksüm yoktu. Bir kere ailede mimliyim. Okulu bitirmemişsin. Okumak istemiyorsun. Ticarete atılmışsın. Öyle bir durum var. Sevdiğin bir işi yapman için uğraşman lazım. Yorulman lazım. Ben sabah 6’da kalkıp okula gidiyordum. Arkadaşlarım da öyleydi. Okula gider idmanımızı yapar, ondan sonra derslerimize girerdik uykusuz bir şekilde. Biraz çabalamak lazım. Çabalamadan olmuyor. Sonra bir şekilde başladı. “Elif’in Günlüğü” ile başladım televizyona. Sonra “Hatırla Sevgili” oldu. “Evimin Erkeği”, “Mavi Kelebekler”, “Fatih Harbiye”, “Sardunya Sokak” diye devam etti.

◊ “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”dan sonrası için hedeflerin neler? “Bal Kaymak” adında yeni filmin vizyona giriyor bu hafta…
- Hedef demeyelim ama gönlümden ileride komedi yapmak geçiyor. İşimi çok severek yapıyorum. Bundan başka bir iş yapamam. Dizi, tiyatro, sinema… Buna hepsi dahil. Bazen tiyatro başka derler. Evet başka, doğru…

◊ Ama dizideki para tatlı geldikten sonra tiyatro zor gelmez mi şimdi?
-Yok. Öyle değil. Tiyatronun dinamizmi çok başka. E tabii tiyatrodan bir şey kazanamıyorsunuz. Ama ben yaparım. Para kazanmama gerek yok benim tiyatrodan. Benim şu ana kadar tiyatrodan en fazla kazandığım para, oyun başına 80 liradır. Devlet tiyatrosunda böyleydi ama çok güzel geliyordu. Tiyatro sürekli bir şey katar. Kendi bedenini hissedersin. Başka bir yapıdır. Dizideki sirkülasyon daha farklı. Tiyatroda o enerjiyle ondayken bile oyunu veriyorsun ve devam etmek zorundasındır. Onun heyecanı çok başka. Orada kendini keşfettiğin için, dizide de o ritmi yakalarsan, çok güzel şeyler ortaya çıkabilir. Sadece yapı olarak şöyle bir durum var. Tiyatroda 300 kişinin duyması gereken ses, jest fazla abartı olmamak gayesiyle gerekli. Dizide biraz daha minimal.

◊ “Bal Kaymak” nasıl ortaya çıktı?
- Dizimizin de yönetmeni olan Onur Tan düşünmüş beni. Geçen yaz beni aradı. “Yunus, sana bir haberim var. Bir film çekiyorum. Melisa’yı istiyorum” dedi. Melisa eşim bu arada. “Abi olur” dedim. Çok sevindim ama beni düşünüyor zannettim ilk başta. “Onun için de çok keyifli olur’’ dedim. O zaman “Söz” dizisi başlamış mıydı Melisa’nın bilmiyorum. Daha sonra Onur Abi beni aradı ve “Sen de oynayacaksın. Bir rol var’’ dedi. Çok güzel bir kurgu yaptı bence. Hikaye de çok güzeldi. Makedonya’da çekildi. Ağustos ayında gittik oraya. 1300 rakımlı bir tepedeydik. İnanılmaz bir yerdi… 11 gün Lazarapole’de, 3 gün de Ohrid ve Üsküp’te çektik.

◊ Neydi bu filmin farkı?
Eşimle oynuyor olmam... Bir de burada kendimi çok mutlu ve çok huzurlu hissettim. Zaten gittiğimiz yer öyleydi. Birçok şeyden çok fazla uzaktık. Telefon bir yerde çekiyordu. Oraya gidince internet kullanıyorduk. Her açıdan çok değişikti.

◊ Seyirci senden çok farklı bir karakter mi görecek?
- Kesinlikle çok farklı.

◊ Filmin türü ne sence?
-Aslında komedi gibi gözüküyor ama bence dram.

OKTAY KAYNARCA’NIN KENDİSİ DERS OLARAK OKUTULMALI
◊ Sence “Eşkıya Dünyaya Hükümdar Olmaz”ın bu kadar tutmasının sebebi ne?
- Bir kere Raci Şaşmaz ve Bahadır Özdener’in başarısı. Tartışılmaz zaten. Biz gençtik. O zaman “Ekmek Teknesi”, “Deli Yürekler” vardı. Senaryo matematiği çok iyi her şeyden önce.

◊ Dizi sektörünü nasıl yorumluyorsun?
- Dizi sektörü artık eskisi gibi değil. Daha fazla dizi var. Artık yurtdışına satılıyorlar. Bir kere pasta olarak birçok oyuncuya kapı açıldı. Hem mezun, hem alaylı, hem bu işe gönül vermiş birçok insan artık bu sektörde olabilir. Önceden daha zordu işimiz bence. 120-130 dakika tabii ki çok fazla.
Bence bunu başarmak senarist olarak çok zor bir şey. Böyle bir işi çekebilmenin tek yolu iyi bir ekip. Kendi setimiz için şunu söyleyebilirim, ben böyle bir ekip görmedim. Herkes birbirine inanılmaz saygı gösteriyor. Mesela Oktay (Kaynarca) Abi bu kadar çalışan bir adamın sıfır egoyla bu işi yapması… Geçen gün bir şey söyledim. “Konservatuvarda bu adam ders olarak gösterilmeli’’ dedim. Şöyle yazılmış “Konservatuvarda oyunculuğu ders olarak gösterilmeli”. Hayır, Oktay Kaynarca’nın oyunculuğunu eleştirebilecek bir durumda değiliz. Oktay Kaynarca’nın kendisi yani kişiliği ders olarak gösterilmeli.

◊ Ne açıdan?
- Yaşayış, duruş tarzı, egosunun olmaması…
Böyle bir adamın bu şekilde olması inanılmaz. Abilik böyle bir şey. Dizinin103 bölüm gitmesinin en büyük nedeni de bu. Çünkü herkes işini çok seviyor.

◊ Bu diziden sonra jön oynamak gibi bir hayalin var mı?
- Ben derdi olan bir karakterleri seviyorum. Şu anda oynadığım gibi takım oyunu içinde olmayı tercih ederim.
Oyuncuyu taşıyan yardımcı oyuncudur aslında. Çünkü o ona pas verir. Itır (Esen) Abla öyle söylerdi.
Otururlarmış Zeki Alasya, Metin Akpınar, Tarık Akan, birlikte senaryolar yazarlarmış.

STARLARA ARTIK ÇABUK ULAŞABİLİYORSUN
◊ Star oyunculuk kavramı diye bir şey bitti mi sence? Starlar sosyal medyayla daha bir dokunur hele mi geldi?
- O tamamen teknolojiyle alakalı bir şey. Şu andaki durum öyle tabii. Neden öyle ama? Daha çabuk ulaşabiliyorsun ve daha çok görebiliyorsun. Hikaye paylaşıyor, görebiliyorsun ama önceden kimi nasıl göreceksin? Benim dönemimde mesele Kenan İmirzalıoğlu’nu “Deli Yürek”te izlerken, ben nereden göreyim? Televizyonda izliyorduk. Şimdi daha çok yakınlaşabilirsin. Bir de dönem farkı var.
Çok değil 5 sene öncesiyle 5 sene sonrası arasında çok fark var. Ben bile hâlâ Instagram’ı çok kullanamıyorum.

 

Yazının devamı...