GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Boşanma davasının kazananı olmaz



◊ Beste Hanım, avukatlığa uzanan hikayenizi anlatır mısınız? Nerede okudunuz?

- Zonguldak’ta büyüdüm. Liseyi okul derecesiyle tamamladım. Daha sonra AFS bursuyla Amerika’ya gittim. Bir sene Amerika’da yaşadım. Liseyi de orada bitirdim. Hiç tanımadığım bir ailenin yanında yaşadım. Hayatımı değiştiren şeylerden biri buydu.

◊ Kaç yaşındaydınız o zamanlar?

- 18 yaşındaydım. Bir sene boyunca annemi ve babamı hiç görmedim. Çünkü AFS’de aile ziyaretleri yasak. Programın bozulmaması için anne ve babanı hiç görmemen gerekiyor. Hayatımın hem en sert hem de en muhteşem deneyimlerinden biriydi.

◊ Aileniz nasıl karar verdi buna? Size duydukları güvenle mi alakalıydı? Mesela yaşadığınız aileyi gelip gördüler mi?

- Yok görmediler. İlk ailede çok rahatsız olduğum şeyler yaşadım. İki hafta boyunca uyuyamadım ve kendime yeni aile buldum. O aileyi bulana kadar “Beni alır mısınız?” diye insanlara gidip sormaya başladım. O dönem onlarla mümkün olduğunca az konuştum.

Aman sesimden bir şey anlamasınlar diye... Ne zaman aile buldum, onların evine taşındım, akşam annemi babamı arayıp “Size bir sürprizim var. Ben aile değiştirdim” dedim. 

◊ Bir şey olduğunu anladılar mı?

- Hissetmiş olabilirler. İlk hafta şok geçirdim. Babama telefonda “Baba, ben herhalde bunu yapamayacağım. Çok zor geldi. Ben dönsem ne yaparsın? Hayal kırıklığına uğrar mısın?” dedim. Babam “Beste, sen dünyanın neresinde olursan ol, gerçekten bana ihtiyacın olduğunda ve baba dediğinde ben yanındayım ama şu anda bana gerçekten ihtiyacın yok. Bunu da yapabilirsin. Hadi bakalım kızım” dedi ve kapattı telefonu.

◊ Ben olsam hemen uçağa binip dönmüştüm...

- Erkek kardeşim Amerika’da yaşıyor bu arada. Bir gün bize telefon açtı. İyi gelmiyordu sesi. Babamla 24 saat içinde Amerika’daydık. Benim için özel bir gündür o. Seneler sonra sözünü nasıl tutabildiğini görmek çok önemli bir şeydi.

BABAANNEM 13 YAŞINDA GİTTİĞİ DÜĞÜNÜN KENDİ DÜĞÜNÜ OLDUĞUNU ÖĞRENMİŞ

◊ Anne ve babanız ne iş yapıyor?

- Babam jinekolog. Annem de pratisyen hekim. Annem Avusturya Lisesi mezunu. Babam Zonguldak’ta doğmuş ve büyümüş. Yedi kardeşler. Annem de babam da çalışmaya devam ediyor. Hâlâ çok aktifler.

◊ Üniversite süreciniz nasıl geçti?

- Bilkent Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ni tam bursla kazandım. Sonra Birleşmiş Milletler Simülasyonu grubuna katıldım. Harvard’ın Edinburgh’da yaptığı bir toplantıya gittim. Daha sonra okul ve dekanın da olduğu bir ekip tarafından Bilkent’i temsil etmek üzere Avusturya’ya yollandım. Orada da kurgusal tahkim duruşmasına katıldım.

Bütün bunlar olurken bir yandan da staja başladım. Ama orada şöyle bir hata yaptım. Bizim zamanımızda en başarılı öğrenciler hep uluslararası hukuk bürolarına gidiyorlardı çalışmak için. Uluslararası hukuk bürolarından sana teklif geldiğinde hemen “Ben de en başarılılardan biri olduğumu kanıtlamalı ve oraya gitmeliyim” diyorsun. Ben de aynen öyle yaptım. Birleşme-devralmalar alanında çok ünlü bir hukuk bürosunda çalışmaya başladım. 3 sene boyunca da çalışmaya devam ettim ama bir tarafım da hep başka bir şey yapmak istiyordu.

◊ Ne yapmak istiyordunuz?

- Kadınlar ve aileyle ilgili bir şey yapmak istiyordum.

◊ Bu konudaki hassasiyetin nereden geliyor?

- Babaannem Erzurum’da bir aşiretin kızıymış. 13 yaşında bir düğünde göbek atıyor babaannem. İsmi Gülizar. “Gülo Gülo, bu senin düğünün” diyorlar. Babaannem “Yalancı” diyor. İnanmıyor. Yalan söylüyorsunuz dedikten sonra oynamaya devam ediyor. Akşam görüyor ki gerçekten de kendi düğünü. 13 yaşında...

◊ Hayatta mı babaanneniz?

- Vefat etti.

◊ Sonrasında neler oluyor?

- Zor günler yaşıyor. Ama öyle kuvvetli kadın ki o...  Bir tane çarşaf buluyor. Daha 14-15 yaşında. Çarşafa sarınıyor. Trene biniyor Erzurum’un bir köyünden, Zonguldak’ta aileden biraz daha kopuk olan erkek kardeşinin yanına sığınıyor. Bildiğiniz kaçıyor. Akla ve cesarete bakın.

◊ Bu hikayeyi babaannenizden mi dinlediniz? 

- Babaannem ben 5 yaşındayken öldü. Ben babamdan çok geç yaşlarda dinledim. Duyduğumda günlerce hüngür hüngür ağladım. Çok içime dokundu.

ANNEANNEM EVDEN KAÇIP ÖĞRETMEN LİSESİNE YAZILMIŞ

◊ Peki anneannenizin hikayesi?

- Anneannem, Mustafa Kemal döneminin ilk gençlerinden. Atatürk o dönem “Kadınlar okusun” demiş. Anneannem de “Sen istersin de ben okumaz mıyım” demiş. Çok küçük yaşta Çanakkale’den kaçıp Bursa’da öğretmen lisesine yazdırıyor kendini. Babası çok kızıyor. “Madem çıktın, bir daha gelmeyeceksin” diyor.

Annesi arada kaçak kaçak görüşmeye devam ediyor. Anneannem hep bana derdi ki “Bizim öğretmen lisesinin bahçesinde bir tane kiraz ağacı vardı. O kiraz ağacı benim gözyaşımla büyüdü”. Tatillerde gidemiyor. Yazı kışı, çoğu zaman tek başına okulda geçiyor. Birkaç yıl sonra babası biraz yumuşuyor ve yazları evine gitmeye başlıyor. Ama uzun süre okumak için acı çekmek zorunda kalıyor.

◊ Anneannenizin ve babaannenizin hikayesi sinema filmi gibi...

- İnanılmaz değil mi? Bu ülke hakikaten bu hikayelerle dolu. Anneannemi 2 sene önce kaybettik. Anneannem benim hayatımda çok önemli bir figürdü.

Çok güzel bir kadın ve kendi yaşadığı döneme göre de oldukça cesur. 36 yaşında evleniyor. Tek çocuk doğuruyor. “Bu kadarı yeter” diyor.

 EVLiLiK SÖZLEŞMESi TABU OLMAMALI

 Evlilik sözleşmesi ülkemizde çok tartışılıyor. Nasıl yorumluyorsunuz?

- Evlilik sözleşmesi diye bir şey yok aslında Türkiye’de. Mal rejimi sözleşmesi var. Bence tabu olmamalı. Her durumda gerekli mi bilmiyorum. Bunu çiftlerin kendi dinamikleri belirler. Ama siz biriyle evleniyorsanız onunla finansal konularda rahatlıkla konuşabiliyor olmanız gerekli. Sonuçta hayatı paylaşacaksınız. Bunu teklif etmenin bile Türkiye’de bir hakaret haline gelmesini anlayamıyorum. Bu konuları konuşmak ayıp değil. Toplum olarak daha çok konuşmaya ihtiyacımız var.

ÇEKiŞMELi BOŞANMA DAVASININ TEK KAZANANI AVUKATTIR

Boşanma davalarında kadınlar en çok hangi konuda mağdur oluyor?

- Kadının mağdur olduğu durumlar ve kadının kendini mağdur ettiği durumlar var. Eğer erkek ekonomik gücünü şiddet olarak kullanırsa, “Vermiyorum para, çık evimden” gibi durumlarda mağdur oluyorlar. Bir de kendilerini mağdur ettikleri durum var. O da bir çatışmanın içine intikam duygusuyla girmek. Hak aramak ile intikam aramak farklı şeyler. Hak aramak yerine intikam almayı isteyen, erkeği mahkemelerde süründürmenin peşinde koşanlar var. Ama erkeği mağdur edeceğim derken kendini de mağdur ediyor. Çekişmeli boşanma davaları senelerce bitmiyor. Sonra bir de mal ayrılığı davası...  Ne oldu? Senelerce sen de bunun içerisinde eridin bittin tükendin.

Yanaşmıyor çiftler.

- Zannediyorlar ki anlaşmalı boşanmak her konuda anlaşmak demek. Halbuki değil. Anlaşmalı boşanmak, her iki tarafın da dağılmakta olan ailenin yararını kendi problemlerinin üzerinde tutması demek. Ben boşanma davasını kazandım. Yok böyle bir şey. Sen boşanma davasını kaybettin. Boşanma davasının kazananı yok. Boşanma davasının kaybedeni var. Çekişmeli boşanma davasının tek kazananı avukattır. Boşanma sürecinde taraflar masalardan çok erken kalkıyor. Avukatlara da bu konuda önemli ödevler düşüyor; tansiyonu azaltıp anlaşmalı boşanma protokolü üzerindeki pazarlıkları daha uzun tutmak çok önemli.

MIRROR CIRCLE’DA GÜÇLÜ KADINLAR BiR ARAYA GELDi

  Mezun olduktan sonra neler yapmaya başladınız?

- Uluslararası şirket birleşmeleri, devralmaları yapan hukuk bürolarında çalıştım. Çokça sözleşme gördüm. Büyük sözleşmelerin pazarlığının nasıl yapıldığı konusunda deneyim kazandım. Daha sonra master yapmak istedim. Kalbimden geçen okul University of Chicago’ydu. Amerika’nın en önemli ilk beş hukuk fakültesinden biri. Dünyada en fazla Nobel ödülünü bizim okul mezunları aldı.

Bir sene orada okudum. Feminizm konusunda en ünlü isimlerden biri Martha Nussbaum benim hocamdı. İnanılmaz bir kadın. Bir gün derste dedim ki “Çok merak ettiğim bir şey var. Amerika’da açıkçası kendimi daha özgür hissediyorum. Türkiye’ye geldiğimde biraz daha yüklü ve ağır gibiyim. Neden böyle hissediyorum?” Bana dedi ki “Cevap aslında çok basit. Kolektif bilinçaltı. Senin ülkende senin çevren için kadın ve erkek aynı olabilir. Kız çocuğuyla erkek çocuğu aynı olabilir ama bir ülkede kadın daha az değerliyse bu bir gaz gibidir, kapıların altından sızar. Hepinizin omzunda yüktür”...

Bu öğrenilmiş çaresizliğimiz...

- Aynen öyle. Omuzlarımıza yerleşmiş yük. Atamıyoruz. O gün bunu derste söylediği zaman izin aldım ve sınıftan çıktım. Sarsıldım.

Bir de çaresiz bir şey söylüyor. Ne yapayım? Ülkemi mi değiştireceğim? Benim doğduğum ve sevdiğim yer burası. Ben burada yaşamak istiyorum. Sonra bu nasıl aşılır diye düşünmeye başladım. Martha Nussbaum ile ufak ufak derste bu konularda konuşmaya başladık. Hep aynı sözcük karşıma çıktı. Aynalamak, özgecilik, aynalamak, özgecilik...

Aynalamak ne demek?

- Potansiyeli birbirine denk kadınlar bir araya geldikleri zaman birbirlerinin hayatta potansiyelini hızlandırmaya başlıyor. Yani omuzlardaki yük azalsın ama aynı zamanda gerçek potansiyel ortaya çıksın. Zaten bu benim çok yanıp tutuştuğum bir şeydi. Bizim gibi Türkiye’de iyi eğitim almış kadınların üzerinde daha büyük ödev potansiyelini yaşamak. Bir meşale yanmıyor mu sizin içinizde? Benim yanıyor.

AMACIMIZ ÖNCE KENDİ ZORLUKLARIMIZI KONUŞMAK

◊ “Mirror Circle” projesi böyle mi ortaya çıktı?

- Evet. Potansiyeli olan kadınların bir araya gelmesi. Çevremde gördüğüm kadınlarla konuşmaya başladım. İnanılmaz bir sinerji oluştu. İlk önce girişim danışmanı Eda Kirali’ye anlattım. “Her türlü kadın hareketine varım” dedi.

Daha sonra Zeynep Yıldırım’ı aradım. Sade kitabının yazarı Ege Erim’i aradım. Çiçekçi Ege Soley’i aradım. Merve Zabcı, Merve Kırşan, Sera Sade, Ceylan Çığ Koz, Başak Cankeş de aynı şekilde... Bu arkadaşlarımdan bazıları da bu bütünün parçası olacağını düşündükleri insanları aramaya başladı. Hep beraber toplandık, bir platform oluşturalım dedik.

◊ Peki amacınız ne?

- Amacımız ilk önce kendi yaşadığımız zorlukları konuşmak. Mesela bir insanın anne olurken aynı zamanda işini yürütmesi gibi.

Aynı zamanda iş hayatında karşılaştığımız zorluklar ve ek olarak  networking. Yani birbirimizi daha farklı platformlara çıkarmak için destek olmak. Aynı zamanda dedik ki “Bu kadar kadın bir araya geliyorsak ve kendimiz iş hayatında başarılıysak, dışarıya mutlaka bir faydamızın olması lazım”. Ve şu anda mentor’lük yapmaya başladık üniversite öğrencilerine.

 

 

Yazının devamı...

BaşlıksızEsenler'de çocukların hayali gerçek oldu

◊ Esenler ilçesi geçmişte çok fazla olayla anılırdı. Şimdi hep iyi haberler duyuyoruz. Tebrik ederim. Öncelikle “Çocuk Sokağı” projenizi anlatır mısınız?

- “Çocuk Sokağı” ilk projelerimden biriydi. Esenler, İstanbul genelinde metrekareye en çok insan düşen ilçe. O nedenle çok yoğun bir nüfus hakim. Çocuklar da sokakta kabalıklar halinde oyun oynamak zorunda kalıyordu ve trafik olduğu için zaman zaman bu durum tehlike arz ediyordu. Ben de trafikten arındırılmış bir alan oluşturabilir miyim diye düşündüm. Burada aynı zamanda bir kültür merkezi olmasını ve geleneksel oyunların oynanmasını istedim. Mesela sek sek gibi, birdir bir gibi oyunlar oynanıyor.

◊ Anneler nasıl yararlanıyor bu sokaktan?

- Çocuk Sokağı sadece çocuk için değil aynı zamanda anne için de özel bir alan. Anne Merkezi ve Çocuk Merkezi de yine sokağımızda bulunuyor. Bizler hayatın koşuşturmacası içinde çocuklarımıza arzu ettiğimiz zamanı ayıramıyoruz. İstiyoruz ki çocuklarımız anne-babalarıyla nitelikli vakit geçirebilsin. “Annemle okuyorum, annemle dinleniyorum, annemle geziyorum” gibi yerlerimiz var merkezimizde mesela.

◊ Peki babalar da geliyor mu?

- İnşallah babaları da getireceğiz. “Anne Üniversitesi” açtık. Bir de “Baba Üniversitesi” açacağız. Bu proje için Milli Eğitim’le görüşüyoruz. Yeni eğitim döneminde yapmayı hedefliyoruz.

ÇOCUK SOKAĞINDAN SONRA

ÇOCUK MAHALLESİ KURUYORUZ

◊ Çocuk Sokağı’nda güvenlik nasıl sağlanıyor?

- Güvenlik kameralarımız var. Anne-babalar istedikleri takdirde çocuklarını evlerindeki bilgisayarlardan izleyebiliyorlar. Zaten bir üyelik sistemimiz var. Diğer ilçelerden de çok fazla talep olduğu için üyelik sistemi getirdik. Sadece Esenler ilçesindeki çocuklar yararlanabiliyor. Sokak projesini şimdi biraz daha büyüttük, “Çocuk Mahallesi” çalışmalarına başladık. Bir mahalleyi komple trafiğe kapatacağız. Sokaklar çocuklara, kaldırımlar yaşlılara ait olacak. Şehirlerimizde eğer güvenlik meselesini konuşuyorsak, bunun temel nedeni kaldırımlarda yaşlılarımızın olmamasıdır. Yakında yeni bir park çalışmamız başlayacak. O park da sadece çocuklar ve anneleri için olacak. Bir insanın hayatta en çok kutsadığı şey çocuğudur. Bizim de görevimiz bu şehirde yaşayan insanların şehirle gönül bağını güçlendirmektir. Esenler 2009 yılında İstanbul’da en çok suç işlenen üç ilçeden biriydi. Bugün baktığınızda en sonlarda... Polisiye tedbirlerin dışında sosyolojik tedbirlerin de alınması gerekiyor bunun için. Bu şehirde bir çocuk “Ben hayatta şunu olmak istiyorum” diyorsa ve buna ulaşması için elinden birinin tutması gerekiyorsa, Esenler Belediyesi orada hazırdır.

 ÇOCUKLAR YAŞADIKLARI YERLE GÖNÜL BAĞI KURMALI

 ◊ “365 Gün 365 Hayal 365 Çocuk” “projesi nasıl ortaya çıktı?

- İlçemizdeki tüm okulları gezdim. Okulları gezerken çocuklara “Hayallerinizi yazın, biz sizin hayallerinizi gerçekleştirelim” dedim. Her okula hayal kumbaraları koyduk. 62 bin 500 tane hayal geldi. Noter huzurunda 365 tanesini içlerinden seçtik. Şimdi her gün bir tanesini gerçekleştiriyoruz. Bazıları bisiklet hayal etmiş bazıları scooter.

Bir çocuğumuz Umre’ye gitmeyi hayal etmiş. Bir insan hayalinin gerçekleştiğini fark ederse yeni hayaller kurar. O zaman da bastığı topraklara sağlam basar. Geleceğe emin adımlarla yürür.

◊ Cumartesi günkü organizasyonda kaç hayal gerçekleşti?

- Projemizin 240’ıncı günü olduğu için böyle bir etkinlik yaptık. Bugüne kadar 244 çocuğun hayalini gerçekleştirdik. 365’i tamamladığımızda yeniden başlayacağız. Çünkü önemli olan çocukların yaşadıkları şehirle gönül bağı kurması. Sosyolojide iki şey tartışılır. İnsanlar yaşadıkları şehirde kendilerini ev sahibi olarak mı görüyorlar? Yoksa kiracı olarak mı? Eğer kiracı görürlerse şehir başka sosyal problemlerle karşılaşır. Eğer kendileri ev sahibi olarak görürlerse o zaman farklı şeyler olur. Bizim için önemli olan kendilerini ev sahibi olarak görebilmeleri, gelecekle ilgili beklentilerinin olmaları.

 GERİ DÖNÜŞÜMDE 1 NUMARAYIZ

  Önümüzdeki hafta okullar açılıyor. Okullara destek sağlıyor musunuz?

- Çocukların bütün defterlerini biz veriyoruz. Hiçbir ayrım yapmadan her okulda her çocuğa defterlerini biz sağlıyoruz. O defterleri de geri dönüşümden elde ediyoruz. Sokaklardaki çöpleri geri dönüştürüyoruz. Bir kısmı defter, bir kısmı yağ, bir kısmı da deterjan oluyor. Yoksullara dağıttığımız yağlar ve deterjanlar da oradan geliyor. Günde yaklaşık 40 ton çöp ayrıştırıyoruz. Bütün çöp arabalarımız buna göre tasnif edilmiş durumda. Evlerde de çöp ayrıştırıyoruz. Bu anlamda 1 numara olduğumuzu söyleyebilirim. Göreve ilk geldiğimde 35 hanımefendi “Çevre Melekleri” adıyla evleri dolaştı ve herkese teker teker geri dönüşümü anlattı. Bu anlamda ender belediyelerden biriyiz.

İstanbul Büyükşehir Belediyesi de plastik şişe atığı karşılığı akbil bakiyesi yükleme çalışmasına başladı. Bu konuda örnek olmuş olabilir misiniz?

- Biz 1 senedir yapıyoruz. Bizim bütün okullarımızın kantinlerinde ESMATİK adlı makinelerimiz var. Topladıkları pet şişeleri atıyor çocuklar oraya ve biz onlara kantinde kullanmaları için kontür veriyoruz. Yine sokaklarda da ESMATİK’lerimiz var. Oraya pet şişeleri attıktan sonra ekmek fişi veriyoruz. Kartlarıyla ekmek alabiliyorlar. Esenler’de moderniteyle gelenek aynı anda yaşanıyor. Ve biz bu çerçevede bir perspektif ortaya koyuyoruz. Burası aynı zamanda çok iyi bir şehir laboratuvarı. Her alanda bir şey yaparak, sosyal dokusunu değiştirmeden şehri geliştirmenin yolları aranıyor.

BAŞARILI ÖĞRENCilERiN EĞiTiMLERiNi ÜSTLENiYORUZ

Eğitim için neler yapıyorsunuz?

- Eğitim için önce mekana ihtiyacımız vardı. Mekan sorunu bir şekilde çözüldü. Eğitim tesislerimizin sayısı arttı. Dersliklerimiz 840’tan 1440’a çıktı. İyi bir noktaya geldik. Daha da iyi noktalara geleceğiz. Olimpiyat birincilerimizin ve Türkiye derecesi alan sporcularımızın sayısı git gide artıyor. “Esenler’in Yüzleri” diye bir proje başlattık. Her branşta ilk 3’te olan çocukları bünyemize alıp, eğitim hayatlarının sonuna kadar onları destekleyeceğiz. Yeter ki başarılı olsunlar. Bütün eğitimlerini biz üstlenip istedikleri zirveye onları taşıyacağız. Şu anda bunu yapmaya başladık.

Kaç senedir görevdesiniz?

- 10’uncu senemdeyim.

KÜTÜPHANE iSTENiYOR

 ◊ Esenler’de en çok istenilen şey nedir? Bununla ilgili bir araştırma yaptınız mı?

- Yakın zamanda öyle bir çalışma yaptık. En çok kütüphane isteniyor. Şimdi onu yapıyoruz. Bir kütüphane vadisi olacak. 5 merkez, 4 tarihi kütüphane olacak. Önü de 10 metre çamlık bir alan olacak. Benim şehri getirmek istediğim nokta buydu. Mesela kültür-sanat alanında çok talep olmasını istiyordum. Gerçekten de öyle oldu. Günde mutlaka 3-4 tane etkinliğimiz oluyor. Ben göreve geldiğimde 400 koltuk vardı. Şimdi 6160 koltuk var. Hepsi de tıklım tıklım dolu oluyor. Gençlerin dikkatini bir noktaya çekerseniz oraya kanalize olurlar.

Yazının devamı...

Anne-babaların eğitime ihtiyacı var

  Özcan Hocam bu mesleği seçiş hikayenizden başlamak istiyorum... Nasıl bir ailede yetiştiniz? Neden psikiyatr olmak istediniz?

- Benim annem ve babam evvela öğretmenlik yapıyordu. Sonra İş Bankası’nda memur olarak çalışmaya başladılar. 1932 senesinde Tokat Zile’ye gittik. O zamanların Zile’si elektriği, suyu, yolu olmayan, evleri kerpiçten olan bir ilçeydi. Orada kerpiç dışında ev bulmak da zordu. Zar zor biz iki katlı bir ev bulduk. Alt katta ahır vardı. Üst katta da biz oturuyorduk.

Tek evlat mıydınız?

- Evet.

Zile’deki yaşamınızı anlatır mısınız?

- Zordu. Mesela orada çatı kapatılmazmış. Kargalar vardı. Rahmetli babam, kargalardan kurtulmak için bir çan yapmıştı. Zaman zaman o çanı çekiyorduk. Kargalar kaçıyordu.

Alt katta budak vardı. Oradan da baktığın zaman arkada inekleri, kuzuları ve koyunları gören bir evdi bizimki. Biliyorsunuz 1933 senesi Türkiye’de Cumhuriyet’in 10’uncu yıldönümüydü.

O kapkara olan Zile’de tak-ı zafer kuruldu. Nedir tak-ı zafer? Dört tane direk dikildi. Onun etrafına beyaz bez geçirildi. İçinde de lüks lambası yandı.

Dolayısıyla kapkara olan Zile’nin bir iki caddesi bu şekilde aydınlandı. Anneme babama neden böyle bir şey yapıldı diye sorduğumda. “Cumhuriyet’in 10. yılı ondan” demişlerdi.

Demek ki Cumhuriyet aydınlık demekti... Bu benim hayatımın, o zaman bilmeden söylediğim, sonra anlamı ve gücünü yaşayarak öğrendiğim bir şey oldu.

Peki hekim olmanız...

- Neden hekim oldum? Çünkü Zile’de annem ve babamın görüştüğü iki aile vardı. Bunların biri hükümet tabibiydi, biri İş Bankası müdürüydü.

İş Bankası müdürünün çocuğu yoktu fakat hükümet tabibinin 3 çocuğu vardı.

Sık sık onlara giderdim. Babamdan başka gördüğüm ilk meslek hekimlikti. Üstelik orada gördüklerimi evde gelip oyuncak tavşanlara uygulamaya başladım. Kimine iğne yapardım, kiminin kalbini dinlerdim. Düşünün 5-6 yaşında ilk defa hekimlikle ilgili oyunlara başladım. Bu yüzden hekimliği seçtim.

Çocukluğunuzda etkilendiğiniz olaylardan ilk aklınıza hangisi gelir?

- Ailemin işi dolayısıyla Gaziantep’e yerleştik. Oranın en iyi okullarından biri Dayı Ahmet Ağa Okulu’ydu.

7 yaşındaydım. Birinci sınıfı okumuş olduğumu kabul ederek beni sınava aldılar. Sınavdan sonra beni 3. sınıftan başlattılar. Okula başladıktan 10 gün sonra gittim. Sınıf çok kalabalıktı. Beni de bir yere oturttular.

Herkes birbirini 1. sınıftan beri tanıyordu. Dolayısıyla ben yabancıydım. Bana takılmalar başladı.

Çocuklardan biri de biraz fazla takıldı. Hayatımda ilk ve son kez kavga ettim.

Hâlâ bir fotoğraf gibi hatırlıyorum. Yere yatırdım bana takılan çocuğu ve yumruklamaya başladım. Çocuk gitti, babasına şikayet etti. Babası kim çıktı? Okulun müdürü.

Sonra ne oldu?

- Okulun başöğretmeni ikimizi de çağırdı. “Kendi aranızda halledin. Beni karıştırmayın” dedi. Bu beni çok etkileyen bir şeydi. Düşünün o zamanın başöğretmeninin söylediği bu. Yumrukladığım kendi oğlu.

 ÖĞRETMENLER ÇOCUK RUHUNDAN ANLAMALI

  Bu olayı şimdi nasıl değerlendiriyorsunuz?

- Çocuk ruhunu tanıyan bir eğitimcinin söylemesi gereken söz. Beni çok etkiledi. Birçok öğretmene bence örnek olmalı. İşte bunlar Cumhuriyet döneminin ilk öğretmenleri galiba.

Bu konuda daha bilgi sahibi olan, daha çocuk ruhunu tanıyan, genç ruhunu tanıyan...

Ben çalışkan bir çocuktum. Bir tek fizik dersim iyi değildi. Not verileceği zaman fizik öğretmeni beni yanına çağırdı. “Diğer öğretmenler sana çok destek veriyor. Seni bana iyi tanıttılar. Sana iki not borç veriyorum. Karnene 5 vereceğim ama çok iyi çalışacaksın ve borcunu ödeyeceksin.”

Bunu da unutmam. Çok büyük bir motivasyondu.

Ne güzel... Öğrencilik yıllarınızda öğretmenleriniz çok şey katmış size...

- Gayet tabii. Birisi bunları anlatsa gülüp geçerdim. Bir örnek de üniversiteden vereyim. Üniversitede 3. sınıftan sonra çok başarılı bir talebe oldum.

Dört dersten sınava giriyorduk. Bunların üçünden geçtim. Fizyoloji dersinden kaldım. 5. sınıftan 6. sınıfa staja geçerken imtihandan geçiyoruz.  En zor imtihan da patolojik anatomi. Bütün hastalıkların yapısını ve histolojisini öğrendiğimiz ders. Düşünün 2.5 senenin sınavı bu. O sınava girdim.

O sınavda evvela yazılı, sonra mikroskobik, sonra makroskopik, sonra da otopsi yapılıyor. Mikroskopiden 1 aldım. En iyi puan. Makroskopiden ve otopsiden de. Ancak yazılı sınavda öyle bir soru geldi ki, hiçbir şey yapmamıştım. Alman bir hocamız vardı. Türkçe biliyordu ama derslerde bazen Türkçe bazen Almanca konuşuyordu. 

Yazılıya da çok önem veren bir hocaydı. “Sen kalacaksın, yazılın çok berbat” dedi. Fakat adamın vicdanı el vermedi herhalde.

Diğer notlarınızı biliyor ama...

- Evet. Beni ertesi gün tekrar çağırdı. Ertesi gün tekrar gittim. “Dün bilmediğin şeyi tekrar yazacaksın” dedi. “Hocam bakmadım” dedim. “Sen ne biçim öğrencisin, insan bilmediği şeyi gider evde araştırır. Kalacaksın” dedi.

Fakat adamın yüreği yine el vermedi. “Şuraya oturacaksın ve beyin tümörlerini yazacaksın” dedi. Ben de daha önceden nöroloji psikiyatriye girerim diye düşünerek, beyin tümörleri kitabını neredeyse ezberlemiştim. Oturdum yazdım. Hoca döndü, “Dün kalacakken bugün pekiyi alıyorsun” dedi.

İşte bunlar hoca. Yani bir hoca bir çocuğu değerlendirmek için bu kadar zamanını verdi. Başka bir hoca olsa “kaldın” sen deyip kapatır giderdi. İşte bunlar benim yaşayarak hayatımı etkileyen şeyler oldu. Elimden geldiği kadar da hayatım boyunca bu şekilde davranmaya kendimi alıştırdım.

Çocuğunuz var mı?

- 2 kızım var.

Mesleğinizi seçtiler mi?

- Biri Çapa’da profesör. Diğer kızım da İstanbul Teknik Üniversitesi’nde profesör.

 İNSAN OLARAK BAŞKASINA MUHTACIZ

  Benliğimizi sizce nasıl terbiye edebiliriz?

- İhsan Şükrü Aksel. Çok sevdiğimiz bir hocaydı. Türkiye’de ilk defa ana-baba okullarını kurdu. Ben Beyazıt şubesinin hekimiydim. 1960’lı yıllardı.
Fakat uzun süremedi. Daha sonra öğrencim olan 1980’lerde Haluk Yavuzer yeniden ana-baba okullarını kurdu.
Türkiye’nin birçok ilinde ana-baba okulları eğitimi vermeye başladık.
Bütün bu illere giderek ana-baba okuluyla ilgili konferanslar vermeye başladım. Karı-kocayla ilgili ilişkiler ne şekilde çözülebilir üzerineydi.

İnsanlar oraya çekinmeden gelebiliyorlar mıydı?

- Geliyorlardı. Ama gelenlerin yüzde 80’i kadındı. Halbuki hem annelerin hem de babaların eğitime ihtiyacı var.

Peki 1960 ile 1980 yıllarındaki ana-baba okullarını mukayese ettiğinizde nasıl bir tablo çıkıyor ortaya?

-1960’lardaki amatör bir uygulamaydı. Fakat daha sonra Haluk Bey’le beraber yürüttüğümüz hakikaten Türkiye çapındaydı. Ataerkil, erkek egemen zihniyetin değişmesi için bu tür şeylere gerek var.

Değişim oluyor muydu?

 Evet. Bu da gösteriyordu ki demek ki o ana-baba okulunda verilen mesajlar o aile içindeki dinamikleri değiştirebiliyor. Bunun bir devlet politikası haline getirilmesi gerekliydi.

Buna çok ihtiyaç var...

- Jung’un kelimeye reaksiyon testi vardır. Gayet basit bir testtir. “Anne” deyince çok kişi “baba” der. “Masa” deyince çok kişi “sandalye” der.Ama 100 kişiden 60-70’i “anne” deyince “baba” diyorsa bir tanesi “nefret” diyor mesela.Ben derste uyguladığımda mesela baba dediğimde “öfke” diyen öğrencilerim oluyordu.Peki neden? Baba bir kavram ama her kavram sadece anlam taşımıyor ki. Her kavramın bir duygu yükü var. Çok önemli.Benim “İnsanı Anlamak” diye bir kitabım var.

Kitabın özeti şu:
Biz insan olarak başkasına muhtacız. Çünkü tek başına bir insan olamaz.
Bizim kimliğimizin ve kişiliğimizin gelişmesi için mutlaka başkasının olması lazım.
Annemin, babamın, dostumun olması lazım değil mi? İnsanlara muhtaçsak insanlarla iletişim kurmaya muhtacız.

ŞİDDET, GELENEK-GÖRENEK VE AİLE YAPISINDAN KAYNAKLANIYOR

  “Şiddetin Dili” kitabınızdan konuşmak istiyorum. “Şiddet İngilizce, Fransızca gibi başka bir dil oldu” artık diyorsunuz. Bir alışkanlık mı bu? Niye kullanıyoruz bu şiddetin dilini?

- Şiddetin ortaya çıkması, gelenek-görenek aile yapısından kaynaklanıyor. Türkiye’de insanın ve çocuğun değeri yok. Çiğdem Kağıtçıbaşı’nın “Çocuğun Değeri” diye dünya çapında bir çalışması var. Orada Türkiye’de çocuğun ilişkisi, çıkar ilişkisine dayanıyor. Biliyorsunuz çocuğu karşılıksız sevmek lazım. Ben çocuğu severim ama ne yapıyor çocuğu seven anne ve baba? Bana ileride baksın, para kazansın diye karşılık bekliyor. Çıkar ilişkisine dayanıyor. Buna dayanan çocuğun değeri, değersizlik oluyor. Çocuk ya buna boğun eğiyor ya da eğmiyor. Boyun eğmediği zaman birkaç yol var. Bunlardan birisi kaçış yolu ise, ikincisi biraz daha öfkeli ve şiddetli...

Yani başkaldırı...

- Başkaldırma yolu. Bu da başka bir etken oluyor. Dolayısıyla da bütün bunlar Türkiye’de başkasına pek değer vermemek, başkasına pek yer vermemek gibi durumları doğuruyor. Ya benden olacaksın ya da seni ötekileştiririm.

Günümüzde evliliklerin bir projesi haline mi geldi çocuklar?

- Ataerkil, erkek egemen ailelerde, gayet tabii. Adam tahammül edemiyorsa, ayrılmak istiyorsa, gidip öldürüyor.

Neden şiddet dili? “Hayır” demek yerine, alıyor eline bıçağı ve öldürüyor. Bu da bir dil oluyor.

Türk toplumunda şiddet dili kabul görüyor diyebilir misiniz?

- Maalesef görüyor. Kabul gören bir dil. Uygulanan bir dil. Üstelik siz bunu uygulamıyorsanız da aşağılanan bir insan oluyorsunuz. Onun için biz çocukluktan beri gördüğümüz için egomuz yani benliğimiz bunları normal olarak kabul eden bir ortamda yetişmiş oluyor. Daha sonraki kimliğimiz de bu ortamın içinde kendini geliştiriyor. Ben kendimi kabul ettirmek zorundayım. Kendimi korumak zorundayım. O zaman onlar benim karşıtım, onlar öteki, o zaman onlarla ilişki kurmayayım diyorsunuz. O da yetmiyor. İlişki kurmayayım, onlara zarar vereyim. İlişki kurmayayım, onları yok edeyim gibi gittikçe dozunu artırıyor.

 TÜRKiYE’NiN RUH SAĞLIĞINI BOZAN BiRÇOK NEDEN VAR

Türkiye’nin psikolojisini nasıl buluyorsunuz?

- Şiddet var. Benim bulgum değil. Yapılan testler de bunu gösteriyor.Toplumda ruh sağlığı yerinde olanların oranı yüzde 40-50. Kalanın sorunları var. Kiminin kaygısı var, kiminin endişesi var, kiminin korkusu var...Herkesin kendine göre bir şeyi var. Ayrıca nüfusun yüzde 15-20’si de ruh sağlığı açısından hastalık tanısı alacak durumda.Aşağı yukarı bu oran hep böyledir. Fakat ruh sağlığı sorunu olanların oranı gittikçe artıyorsa, demek ki o toplumda Türkiye’nin ruh sağlığını bozan birçok neden var.Onları bulup araştırmak lazım. Türkiye’de yapılan anketler bunun arttığını gösteriyor. Kaygısı olan insan, korkusu olan insan, öfkesi olan insan, kızgınlığı olan insan...Yani olumsuz duyguları ön planda olan insanların sayısı artıyorsa, demek ki bunun kaynağında toplumdan kaynaklanan nedenler var. Onları araştırıp çözmek lazım.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Vegan olduktan sonra sağlığıma kavuştum





Annenden başlamak istiyorum... Deniz (Türkali) Hanım nasıl?- Anneciğim iyi. Kızlarla birlikte tatildeydi en son. Keyfi çok yerinde.

İstanbul’da yaşıyor değil mi?

- Evet. O, İstanbul’da Leyla’yı işletiyor. Biliyorsun Leyla’yı o açmıştı. Ondan sonra ben yeme-içme işine merak sardım. Ama veganlık bambaşka bir şey. 10 senelik bir macera benim için.

Vegan olma hikayeni anlatır mısın? Eskiden mesela pirzola ya da hamburger yiyen birisi miydin?

- Çok nadir. Hiçbir zaman et sever biri olmadım.

Peki bilinçli olarak mı yoksa bilinçsizce mi?

- Bilinçliydi ama şimdiki kadar değildi. Çok iyi beslendiğimi zannediyordum. Mesela bir hayvanın sütünün iyi bir şey olduğunu düşünüyordum. Yoğurtla yaşıyordum neredeyse... Fakat sonra çok ciddi rahatsızlıklar yaşadım peş peşe. Daha doğrusu süt ürünlerinin iyi gelmediğini anladım. Benim yakın arkadaşım Silvia Egger Gündevir, homeopati ve beslenme uzmanı... Datça’da yaşıyor. Ona gittim. Mesela o dönem sürekli sesim kısıktı. Aynı zamanda sindirim sistemim de kötüydü. Korkunç problemler yaşıyordum.

Silvia Hanım’la nasıl tanıştınız?

- Müzisyen bir abimin eşiydi. O dedi “Gel, Silvia sana bir baksın” diye. O gün bugündür ben Silvia ile yaşıyorum. Daphne’ye hamile olduğumu düşündüğüm zaman Silvia’ya gidiyordum. Milas’ta kan testi yaptırdım. Sonucu telefonda söylemelerini rica ettim. Söke’deyken hamile olduğumu söylediler. Eski eşim Tahsin (Berk) ile gidiyorduk. Silvia bize kapıyı açtı, bana baktı ve “Hamilesin değil mi?” dedi. Böyle bir kadın. Dokuz ay sonra Silvia’yla telefonda konuşurken suyum geldi. Silvia bana “Kapat, ben seni arayacağım birazdan” dedi. Aradı ve “Zeynep, çabuk olmayacak. Lütfen sabırlı ol” dedi.

Normal doğum muydu?

- Tabii ki. 3 gün sonra geldi Daphne. 56 saatten sonra doktorum Şermin Güvençer suni sancı verdi. 11 saat sonra da doğurdum. Silvia’yla tanıştığımda hiçbir hayvan eti yemiyordum. Süt hiç kullanmıyordum zaten ama yoğurt ve peynir yiyordum. Çünkü bilmiyordum hiçbir şey.

Bana dedi ki “Zeynep, hayatından süt ürünlerini, rafine unu ve şekeri tamamen çıkaracaksın”. Hemen başladım ama 2 ay boyunca kriz geçirdim. Hayatımdaki değişimi gördüğüm andan itibaren... Bir parça bile yemedim. Çünkü gördüm vücudumdaki ve ruhumdaki değişimi. Seneler ilerledikçe daha da çok, daha da çok ve daha da çok... Şu anda da kendimi bünye olarak da ruh olarak da son derece rahat hissediyorum. Çünkü yediğim her şeyi bünyem sevgiyle kucaklıyor. Kim enginar yer de kendini kötü hisseder ki?

Çok doğru...

- Hasta olmuyoruz mesela. Hasta olsak da Silvia’nın yaptığı bitkisel birtakım ilaçlarla hemen iyileşiyoruz.

Peki Daphne de vegan mı?

- Vejetaryen diyoruz çünkü o bal ve tereyağı yiyor zaman zaman. Ama neredeyse yok denecek kadar.

2-3 yaşlarında kemik gelişimi için hiç uyarmadılar mı seni?

- Ben kimseyi dinlemem ve kimseye de danışmam zaten. Benim doktorum da arkadaşım ve benim kafamda biri. Ama vegan değil. İnsanları tedavi ediyor. Herkeste gluten alerjisi, laktoz intoleransı var... Bütün çocuklar hasta değil mi? Kışın özellikle okullarda salgın var.

Evet.

- Çünkü yiyorsun, hastalanıyorsun, doktora gidiyorsun ve ilaç alıyorsun. Bu bir sektör. Bunu yıkmak mümkün değil. Dünyada veganlıkla ilgili nasıl bir patlama var sana anlatamam. Veganizm, vegan insan, vegan çocuk, vegan bebek, vegan anne, vegan yemekler, vegan pastalar, neler neler... Burası Bodrum düşün. Üç tane vegan restoran var.

 MÜZİĞE HİÇBİR ZAMAN MOLA VERMEDİM

 ◊ Zeynep Casalini şarkıcılık kariyerine devam ediyor mu?

- Ediyor.

Bir mola var mıydı bilmediğimiz?

- Mola hiçbir zaman olmadı. Ben hamileyken de Bodrum’da şarkı söyledim. 3 aylık hamileyken Badem grubuyla düet yaptım. Doğum yaptıktan hemen sonra şarkı söylemeye başladım. Ben sansasyonel biri değilim biliyorsun. Ne şarkılarım öyle ne de ben... O yüzden sistemin içinde kendini cort diye var edemiyorsun. Meraklısı, isteyeni ve seveni takip ediyor. Bundan da çok mutsuz değilim doğrusu.

Mutfağa olan sevginden dolayı mı açtın burayı?

- Aynen öyle.

Peki veganlıkla ilgili bir misyon yüklenmek istemedin mi?

- Herhangi birine “Gel vegan ol, bak şöyle iyi böyle iyi” falan diyemem. Çünkü o benim görevim değil. Ben istediğim gibi bir yer açtım. Senin kulağına bile geldi düşün. Gelen, soran ve bilgilenmek isteyen varsa sonuna kadar açığım. Her şeyi anlatırım, gösteririm, pişiririm... Ama misyonerlik başka bir şey. O çok antipatik oluyor. Ben bir video koydum mesela ve altına da dedim ki “Hem çocuklarınızın sağlıklı olmasını istiyorsunuz hem de çok yediriyorsunuz”... Bu kadar ağır değildi ama o zaman tepki duyuyor insanlar. Tepki duymadan tatlı tatlı anlatmak gerek. Merak eden öğrenir. Google diye bir şey var hayatımızda.

Ama doğru bilgi yok.

- Mesela insan bağırsağı, aslan bağırsağı, etoburun bağırsağı yaz Google’a. Onlarınki kısacık ve kalın. Bizimki upuzun. Burada beyin cerrahı bir komşum var. Harika bir adam. Ben biliyordum zaten ama geçen gün eti sindirme ihtimalimizin olmadığını anlattı. Gerçekten o eti sindirmene ihtimal yok. Sindirdiğin zaman da zaten kötü şeyler sindiriyorsun. Birincisi doğal bir şey yemiyorsun, ikincisi ihtiyacın olan bir şey yemiyorsun.

Neler var böyle başka et dışında?

- Yumurtayla ilgili şunu söyleyebilirim: Eğer bahçende böceklerle beslenen bir tavuğun varsa ve tavuğun reglini yemek istiyorsan yiyebilirsin. Bırakmışsa onu oraya, sen yemezsen tilki yer, yılan yer. Çünkü kuluçkaya yattığında bırakmıyor yumurtasını. Üstüne oturuyor. Ben hoşlanmıyorum ama tavuk bırakmış gitmişse, al ye istiyorsan. Ama sömürerek, bir hayvanı zorla yumurtlatarak ve gerçekten canını yakarak hiçbir şeyi alma, hiçbir şeyi yeme. Çünkü ihtiyacın yok. Bademin var, avokadon var, cevizin var, kajun var... Çekirdek çitle mesela. Akşam otur kabak çekirdeği çitle. Omega-3 deposu.

Haklısın ama toplumumuzda bunlar çok tüketilen şeyler...

- İnan bana vegan çocukların dünyaya bakışları farklı oluyor. Ben insanın bu dünyadaki en önemli varlık olduğuna değil en katledici varlık olduğuna inanıyorum mesela. Çünkü hiçbir hayvandan gezegende kendisine zarar gelemez. Ama insandan geliyor işte. Gelişirken bir yandan da feci şekilde tüketiyor. İnsan ömrü çok eski zamanda 40-45 iken şu anda 80-90. Bu kadar savaş, bu kadar insan, bu kadar açlık... Hepsi birbiriyle bağlantılı. Ben çok razıyım 45 yaşında ölmeye. 47 yaşındayım ölemedim ama... Benim için önemli bir şey değil. Eğer dişin çürümüyorsa, acı çekmiyorsan, sağlıklı bir şekilde ölüyorsan, yaş çok önemli değil.

 PİJAMAYLA YÜRÜYÜŞ YAPAN KADINIM

 ◊ Kaç senedir Bodrum’da yaşıyorsun?

- 9 sene oldu.

Burada garsonluk da yapıyor musun?

- Her şeyi yapıyorum.

Müşteriler şaşırmıyor mu? Sahnede başka bir kadın burada başka bir kadın...

- Şaşırıyorlar. “Sizi birine benzetiyoruz” diyorlar. Ben hiçbir şey söylemiyorum. “Siz Zeynep Casalini misiniz?” diye soruyorlar bazen. “Evet” diyorum. Şaşırıyorlar. Ben de çok eğleniyorum.

Eğleniyorum dediğim bana çok garip geliyor. Benim öyle şöhretle falan alakam yok. Ben pijamayla yürüyüş yapan kadınım. Böyle olmayı da seviyorum. O yüzden öyle çok şöhrete gelemem. Sahneye çıkıyor muyum? Çıkıyorum. Harika zaman geçiriyor muyum? Geçiriyorum. Burada da normal yaşayabiliyor muyum? Bitti yani. Her türlü tatmin var zaten hayatımda. Her yere gidebilirim ben.

CEREN İLE DAPHNE ARASINDA ÇOK UÇURUM VAR

Büyük kızın Ceren oyuncu oldu...

- Evet. Şahika Tekand’ın okulunu bitirdi. Bu yıl seçmelere girecek. BKM tiyatrosunda yer alacak. O şu anda İstanbul’da yaşamayı tercih ediyor. Çok zor benim için. Çok istiyorum Ceren’in de buralarda olmasını. Zaten ben burayı onlar için açtım.

O da mı vegan?

- O da vegan. Ama o doğduğundan beri değil. Ceren ile Daphne arasında çok uçurum var. Ben o zaman çok cahil bir kızcağızdım...

Estağfurullah.

- Yok öyle. Doğumda 18 kilo aldım. Daphne’de 10 kilo. Anlıyor musun aradaki farkı?

Anlamaz mıyım...

- Hep yoğurt, peynir vs. ile büyüdü. Şimdi elini sürmüyor. Çünkü görüyor vücudundaki değişmeleri. Asla el sürmüyor. Daphne’ye okulda dondurma dağıtmışlar. 4 gün hasta yattı. Çok kötüydü. Bünyesi hemen tepki veriyor. Geçen gün Ceren ve Daphne tekne gezisine gittiler. İkisi için kocaman bir yemek kutusu hazırladım. Fıstık ezmesi koydum, mücver koydum, muz koydum, krakerler koydum, pesto sos koydum...

Normal hayatta anne devamlı çanta koyamaz ki...

- Koyuyorum. Daphne devlet okuluna gidiyor. Harika bir okul. Orada herkes kendi yemeğini evinden getiriyor. Kantin yok. Şükürler olsun. Ben bunun için her türlü uykusuzluğa razıyım. Umurumda bile değil. Yeter ki sağlıklı ve iyi yesin.

 PAZARA GİTTİĞİM ZAMAN MUTLULUKTAN UÇUYORUM

Peki balık tüketimiyle ilgili ne düşünüyorsun?

- Onlar da canlı, onlar da acı çekiyor, farkına varıyor. Böyle bir şeye hakkım yok yani. Mesela eskimo olduğunu düşün. Son derece eski şartlarda yaşıyorsun. Aç kalıyorsun. Mecburen foku öldürüp yiyorsun. Çünkü orada ot yok, pırasa yok... Onlara bir şey diyemezsin. Ama ben burada pazara gittiğim zaman mutluluktan uçuyorum. Ve bu kadar insanın kör olmasına şaşırıyorum. O pirzolayı yerken mesela... Sen onu gördüğün zaman “Aaa kuzucuğum” diye seviyorsun. Niye gırtlağını kesip de yediriyorsun çocuğuna ne güzel kuzu pirzolası diye! İnan bana kanserin bile en büyük nedenlerinden biri kadınlar için süt ve süt ürünleri. Eğer vegan beslenirsen ve baz istasyonunda da çalışmıyorsan, o hastalıklara yakalanman çok küçük bir ihtimal.

Bodrum’da 3 vegan restoranın olması sevindirici.

- Hepimiz neredeyse aynı anda açıldık. Acayip bir şey bu ve talep görüyor. Mesela az önce protein alerjisi olan bir çocuk için annesi gelip vegan dondurmamızdan aldı. Vegan dondurmamızı pirinç sütünden yapıyoruz. Onu da ben önerdim.

Sabah, öğle ve akşam ne yiyor Zeynep Casalini?

- Çok değişiyor. Birincisi kahve. Bu benim en kötü alışkanlığım. Bazen badem sütüyle mısır gevreği yiyorum. Bazen domates, zeytin, avokado... Vegan peynirler var.

Soya sütüyle mi yiyorsunuz?

- Hayır, soya sütü kullanmıyorum. Kendim badem sütü yapıyorum. Badem yerim, zeytin ezmesi, zeytin, domates yerim. Vegan peynirler var. Öğle yemeğinde sebze ya da canım çok isterse makarna. Burada vegan burger bile yapıyoruz... Mercimek ve nohut yemeklerini de çok severim. Çorbalar, sebzeler, baklagiller... Alternatif çok.

Kendi ürünlerini satıyor musun?

- Birkaç ay içinde başlayacağım. Mesela kendi yaptığımız vegan yoğurt gibi...

 

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Emre'nin aşk haberini sunmam

YouTube kanalın çok iyi gidiyor... Memnun musun YouTube’da olmaktan? Ne kadar zamanını alıyor?

- Aslında haftada iki video koyuyoruz. Konuları ben ve ekibim buluyoruz. Herhangi bir şey bize bir konu yaratabiliyor. Hiç aklımızda olmayan şeyler ortaya çıkabiliyor.

Sen zaten gündüz kuşağında yaptığın televizyon programlarından aşinasın bu konulara değil mi?

- Aslında öyle ama YouTube izleyicisi çok farklı. Mesela bana diyorlar ki “Çağla, yeni başlayanlar için makyaj yapar mısın?” Ben “Saçmalama, 50 tane makyaj videosu yaptım” diyorum. “Hayır” diyor, yeni başlayanlar için olacak illa. Çünkü YouTube’daki kitle çok genç. 15-20 yaş arasında çoğunluk. Daha küçük yaştaki çocuklar bile girip “Çağla Abla” diye bakıyor. YouTube kanalı açtıktan sonra çok ilginç bir şey oldu. Aquapark’a gittik çocuklarla. Elimde botla yürüyordum. Yanıma 9-10 yaşlarında kız çocukları geldi. “Biz sizi çok seviyoruz. Sizin videolarınızı takip ediyoruz. Siz en sevdiğimiz YouTuber’sınız” dediler. “Çok teşekkür ederim” dedim. Kızlar beni asla tanımıyor. Asla Çağla olarak bilmiyor. Yüzde 100 eminim. Çünkü arkamı döndüğümde çığlık attı. Kaç senedir bu camiadayım kimse arkamdan çığlık atmadı. Bu çok güzel bir şey.

Çok güzel gerçekten...

- Orada yeni bir kitle edinmek, kimse yokmuş gibi kameraya konuşmak... Dışarıda neysem orada da oyum. Nasıl aynanın karşısında “Ne biçim eyeliner çektim, olmadı” diyorsam orada da bunları söylüyorum. Aslında kanal fikri bana sorulan sorularla ortaya çıktı. “Nasıl makyaj yapıyorsun? Saçını nasıl yapıyorsun? Farı nasıl sürüyorsun? Eyeliner nasıl oraya gitti?” gibi çok fazla soru geliyordu... 

Her şeyin doğal olması bence en büyük izlenme sebebi...

- Bence de... Mesela başta biraz sohbet ediyorum. “Ne yapıyorsunuz? İyi misiniz? Ben de iyiyim. Sağ olun. Çok teşekkür ederim. Yalnızım bugün” filan diyorum kendi kendime saçma sapan...

Oyun hamuru videonu izlemiştim.

- Benim yaptığım dönemde, YouTube’da milyonlarca kez izlenen videoların başında geliyordu o oyun hamurları. Benimki de 3 milyona yaklaşmıştı.

Çekimlerde kullandığın şeyleri önceden mi hazırlıyorsun?

- Aynen. Bir gün önceden hazırlıyorum. Geçen gün yüzümde bir leke çıktı. Çıkmaz normalde. Cildime çok dikkat ederim. Güneşe çıkmam, 50 faktör koruma kullanırım. Dermatoloğuma söyledim. O da bana “Tamam sana Q-Switch yaparız” dedi. Bir tane lazer var. Birazcık rengini hafifletiyor. Ben de sürekli evde maske yaparım. Çok severim. İnternetten araştırdım. Karbonat, zeytinyağı, limon üçlüsünü buldum. Çok mantıklı geldi. Çünkü karbonat temizlik işlerinde kullanılıyor, diş parlatmada kullanılıyor... “Bu yüze çok iyi gelir” dedim. Dermatoloğumu arayıp sordum. “Gayet iyi olur. Yap” dedi. Evde oturdum onu yaptım. Cildim bebek cildi gibi oldu. Üzerindeki o ölü deri kalktı, inanılmaz oldu. Hemen “Kanalda da yapıyoruz bu maskeyi” dedim. Hiçbir şeyi yapmış olmak için yapmıyorum.

En çok hangi yaş grubu takip ediyor seni?

- 12-25 yaş arası. Zaman zaman istisnalar da olabiliyor.

Senin mankenliğin, televizyon dizilerin ve televizyon programların sayesinde edindiğin bir kitle miydi o?

- Mankenlik yaptığım dönem biraz geride kaldı aslında.

Hiç mi yok?

- Arada bir iki tane oluyor.

Çok yakıştırdığımız için demek ki hemen o çağrışım yapıyor...

- Teşekkür ederim ama şu an gerçekten de modellik mesleği diye bir şey yok. Kalmadı. Fashion Week var. Fashion Week’te de 40 manken yürüyorsa 7-8’i Türk. Gerisi yabancı. Ben artık modacı arkadaşlarım rica ederse hiçbir şey beklemeden keyif için yürüyorum. İnternet kitlesi yeni bir kitle. Bir tek belki yaşları yetmişse “Cennet Mahallesi”ndeki Sultan’ı seven bir kitle kalmış olabilir. Bana diyorlar ki “Çocukluğum sizi izleyerek geçti”... Ben de “Ne diyorsun? Öyle şey mi olur?” diyorum... Tabii biz ufacıktık ama hâlâ tekrarlarını izliyoruz” diyorlar. O da çok etkili bir iş olmuştu hayatımda.

YEMEK İÇİN YAŞAMIYORUM YAŞAMAK İÇİN YİYORUM

Vücudunun bu kadar iyi olması genetik bir şey mi? Yoksa deli gibi bakıyor musun kendine? Mesela pişi filan yiyor musun?

- Herkes “Kesin göstermelik yiyorsundur” diyor. Düşünsene... Bodrum’dasın. Evinin balkonunda aile kahvaltısı yapıyorsun. O pişi yenecek yani. Bizde öyledir ama bu her sabah yenmiyor. Geldiğimden beri iki kere yedim ve yaklaşık 2.5 aydır buradayım. Ayda bir yiyorum anlamına geliyor. O ayda bir yediğimin üzerine de çikolatayı süreceğim artık kimse kusura bakmasın. Çünkü onun haricindeki yemek düzenim çok iyi. Çok düzenli.

Dikkat ediyorsun işte...

- Evet. Yine zayıf olabilirdim ama bu kadar şekilli olmayabilirdim belki. Fit olmayabilirdim. Sadece bir deri bir kemikten ibaret olabilirdim. Gerçi kimilerine göre öyleyim ama benim için farklı bir boyutta. Çünkü çok emek verdim. Kendi eski halimi biliyorum. Bacaklarım spor yapmasam gerçekten çubuk gibi. Çocukluğumdan beri öyle. Çünkü rahmetli babam da öyleymiş. Bildiğin iskelet yani. Adamın iskeletini bana vermişler. Ben aşırı protein ve karbonhidratlı beslenerek kilomu korumaya çalışıyorum. Eğer spor yapmazsam zayıflıyorum.

Spor yapmazsan ne oluyor?

- Kilo veriyorum. Kasımı kaybediyorum çünkü. Vücudumda yağ olmadığı için sadece kas ağırlığım var. Spor da yapmazsam kası kaybediyorum. O yüzden sürekli spor yapıyorum. Hafta sonu iki gün çok ağır 1.5 saat idman yapıyorum. Burada da sürekli hareket halindeyim. Hiç yatmıyorum. Beni burada yatarken kimse görmemiştir. Çocuklarla beraberim. 5.5 yaşında baleye başladım. 17 sene bale yaptım. 18 yaşında güzellik yarışmasına girdim. 18 yaşından 39 yaşına kadar hayatım boyunca spor yaptım. O yüzden iki gün bile spor yapsam cila atmış oluyorum.

17 sene bale yapmak ne demek...

- Evet. Oldu o artık. Hayatımda spor ve yemek çok düzenli bir şekilde ilerliyor. Ben kendimi böyle çok iyi hissediyorum. Ben yemek için yaşayan biri değilim. Yaşamak için yiyorum. Yemekle aram hiç iyi değil aslında ama öğünlerimi asla atlamıyorum, ceviz yiyorum, bana en faydalı olacak balık somonsa hemen somon yiyorum. Yiyeceğim her şeyin besin değerinin yüksek olmasına dikkat ediyorum. Protein açısından da et mi yiyorum? Yanına karbonhidratı da yiyorum, sebzeyi de yiyorum, yoğurdu da yiyorum. Bunu artık bir görev olarak yapıyorum.

Mesela “Asla baklava yemem” der misin? Yoksa arada kaçırıyor musun?

- Baklavayı hiç sevmiyorum.

Peki tatlı?

- Çikolata seviyorum. Dondurma bazen yiyorum ama baklava, börek, kızartma filan çok çok nadir. Patates kızartması seviyorum ama onun haricinde mesela baklava hayatımda toplasan 1-2 kez yemişimdir. Alışmamışım. Gazlı içecek hayatım boyunca içmedim. Soda bile içemiyorum asitli olduğu için.

EMRE’YLE ÇOCUKLARIMIZ HARİCİNDE  BiR ARKADAŞLIĞIMIZ YOK

“Erkek çocuk annesi olmanın 5 güzel yanı” diye video çektin...

- Aslında orada biraz pratik olmayı, zamanı iyi yönetmeyi, çocuklarla oyun oynamayı, evin aslında onlara uygun bir ortam haline getirilmiş olduğunu anlatıyorum. Güzel yanları var. Etrafında enerjisi hiç bitmeyen minik minik erkek çocukları, onlara uyum sağlamaya çalışan bir anne... Bu açıdan zamanı biraz tasarruflu kullanmayı anlatıyor video da... Sadece erkek çocuğu değil, eminim siz de öyle düşünüyorsunuzdur, çocuk sahibi olmak kadar güzel bir şey yok dünyada. Ama erkek çocukların anneye olan ilgisi de tartışılmaz...

Aynen öyle...

- Şimdiki kız çocukları için babacı diyorlar. Kızlarım olsaydı ve babalarına düşkün olsalardı çok bozulurdum.

Kız çocuğu ikimizin de bilmediği bir duygu.

- Kız çocuğunu da yaşamak çok isterdim. Mesela bana bir kere Demet Şener söylemişti. Kızı “Anneciğim sen kalıyorsun, biz babamla tatile çıkıyoruz” demiş. Çok benlik bir şey değil. Allah biliyor ya bana erkek çocuğu vermiş. Onun o ilgisi, o beğenisi... “Gözünü boyamışsın. Ne oluyor?” diyor mesela. Hayranlıkla bakıyorlar. Hiçbir erkek bunu sana söylediğinde bu kadar için gitmez. Çok güzel bir duygu.

Emre (Altuğ) ile ayrıldınız. Aranız nasıl?

- Çocuklarımız dahilinde görüşüyoruz. Onun dışında bir arkadaşlık ilişkimiz yok. Çocuklarımızın adının geçtiği her yerde birlikteyiz. Çok programlı, disiplinli, birbirine hiç küsmemiş, sadece iki arkadaş gibi olabiliyoruz çocuklarımızın yanında. Kışın hatta hep birlikte tatile gittik. Aslında pedagoglar “Çok da fazla yapmayın bunu” diyor. Çocuklarınız bunu isteyebilir ama bu sefer de anne-babanın bu kadar iyi anlaşıp, bu kadar birbirleriyle eğleniyor olması, “Niye bu kadar iyi anlaşıyorlar, gülüyorlar?” sorusunu akıllarına getiriyor. Onun da bir dengesini kurduk açıkçası.

HAYATA AŞIĞIM

 ◊ Magazin figürü olarak magazin programı sunmak bir avantaj mı?

- Açıkçası çok cool hissediyorum. Sadece kendimi anons etmiyorum. Çağla Şıkel şurada göründü demiyorum. Haber turu içerisine koyuyoruz onu. Ben sunucu kimliğimle yapıyorum.

Emre’nin diyelim ki bir aşk haberi çıktı. Bunu yayınlar mısın?

- Kanalda yayınlanabilir ama benim sunmam doğru olmaz. Sonuçta orası magazin programı. Ben oranın içeriğine karışamam. Öyle bir haber gelmedi. Ama gelirse de benim anons etmem doğru olmaz. Çünkü neden? Konu büyüyecek ve farklı yerlere gidecek. Sen yapar mısın?

Yaparım ama yalansa yapmam. Aşk var mı hayatında?

- Çok şeye âşığım. Ben aşkı hiç öyle algılamıyorum. Yaptığım birçok şeye ve birçok ana âşığım. Aşk gibi beni heyecanlandıran... Sabah kahvaltıda yumurtanın üzerinde rendelenmiş avokadoyu gördüm diye de heyecanlanıyorum... Balkondan esen rüzgar... Bu da bir aşk. Ben hayata çok âşığım.

EYLÜLDE HAFTA İÇİ HER GÜN EKRANDAYIM

“50 TL altı kozmetik alışveriş” adında bir videon var. Bunlar... Gerçekten kullandığın şeyler mi?

- Tabii. Yüzde 100 kullandığım şeyler ve gerçekten de orada kullandığım far neredeyse her videomda var. Çok severek aldım. Hem de çok ucuz bir fiyata... Eğer kaliteli bir şey kullanmak istiyorsan parayı basacaksın. Fardı, rimeldi, göz kalemiydi... Onları üç beş kere sürüp atarsın ama cildi kaplayan şeyin çok önemli olması gerekiyor.

Eskiden hep bronzluğun haber olurdu... Şimdi “Güneşe çıkmıyorum” dedin. 

- Çocuklarım olana kadar güneşle yaşıyordum. O zaman kendime asla çirkin gelmiyordum. Yanıyordum da yanıyordum. İnanılmaz yanıyordum. Ama artık çıkmıyorum. Çocukların peşinde sürekli havuzdayım. Ama 50 faktör kullanıyorum. Annemi bir görsen. Annem Tarık Mengüç. Saçlar gri, suratı simsiyah. Bir kere güneşe çıkmış mı? Babam bildiğin zenci. Bildiğin Azeri zencisi. Simsiyah. Bizde güneşe çıkmasan da yanıyorsun ama zamanında biz gençken öyleymişiz.

Memleketiniz neresi?

- Baba tarafı Azeri. Annem Adanalı. Anne tarafında Çerkez de var. Biraz melezlik de var.

Yakında yeni bir dizi filan var mı?

- Yok. Dizi yapmam artık herhalde. Daha iyi bir çalışma ortamında olabileceksem onu tercih etmem açıkçası. Çünkü çok uzun zamanlar alıyor. Ben bir de mümkünse iş saatlerimi çocukların okul çıkışına göre ayarlamaya çalışıyorum. Evet çocuklarım için tabii ki çalışmam gerek ama bir yerde de onları görmem gerek kendimi iyi hissetmem için. Çünkü ben onlarla ilgilenemezsem, onların yanında olamazsam, mutsuz olurum.

MODELLİĞİN BİTMESİNE ÜZÜLÜYORUM

“Cennet Mahallesi” en çok konuşulan işin oldu?

- Çok güzel bir şey bu. Çok sempatik bir kızdı bence Sultan. Çingenelerin en tatlısı ve o ekip bence gerçekten Türk televizyonundaki en sempatik ve en efsane ekiplerden bir tanesiydi. 129 bölüm sürdü. Her bir karakter aslında insanın içine işledi.

Dizi haricinde TV programı var mı yakında?

- Evet. Eylül ayında FOX TV’de gündüz kuşağında olacağım.

Ben senin podyumda yürüyüşünü hep Sabahat Doğanyılmaz’a benzetiyorum.

- Doğru. Birkaç kişi daha söyledi bana bunu. Onun da bir atarlı havası var.

Neden modellik mesleği yok oldu sence?

- Çok dijitalleşti her şey. Artık insanların bir modele ihtiyacı yok ki. Defile yapmaya ihtiyacı yok. Alıyor kızı, giydiriyor kıyafeti, koyuyor Instagram’a. Dünyada az da olsa hâlâ yapılıyor ama bizde bitti. Niye bilmiyorum.

Bitti. Biz 5-6 sene önce günde iki defileye çıkıyorduk. Sayfalarca koreografi yazıyorduk, dans çalışıyorduk. Şimdi hiçbir şey kalmadı. Çok üzülüyorum. Bir yandan da çok şanslıyım ki en güzel zamanlarında vardım.

 YOUTUBE’DA PARA KAZANMA HIRSIM YOK

 ◊ YouTube’dan para kazanmaya ne zaman başladın?

- Aslında gerçekten şunu söylemem gerekirse bizim YouTube’daki amacımız para kazanmak değil. Çünkü benim başka bir mesleğim olmasaydı, sadece YouTube’dan para kazanmak için girseydim, bu kadar sevenim ve abonem olmazdı.

Ama sen ciddi bir vakit ayırıyorsun buna.

- Ciddi bir vakit ayırmıyorum. Mesela cuma akşamları İstanbul’a dönüyorum. Cumartesi sabah magazin programı yayını yapıyorum. 3 saat sürüyor canlı yayın. Oradan çıkıp ofise gidiyorum. İçeriklerimiz ve her şeyimiz hazır oluyor. Geçen gün 2.5 saatte 6 video çektim. Hiç kesmiyoruz. Hatasıyla yayınlıyoruz. Başladığı gibi bitiyor. O yüzden hızlı oluyor. Bazen markalarla işbirliği yapıyoruz. Ama bunlar benim kullandığım markalar olmak zorunda. Bana zayıflama çayı gelirse “Hayır” diyorum. Çünkü saçma “Ben zayıflama çayı içiyorum” demem. Yani insanları kandırmıyorum. Bir para kazanma hırsım yok ki orada. O kadar naif, o kadar sabırlı, o kadar tatlı gidiyor ki, belki de bu kadar sevilmesinin ve kısa zamanda bu kadar abonem olmasının sebebi de budur.

Abone sayısı kaç?

- Şu an 835 bini geçti.

1 milyona doğru gidiyor.

- Evet. Aslında bu rakama ulaşan çok var ama tanınmış kişilerde yok.

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Bodrum kaçış değil, varış yeridir

◊ Mehmet Bey kaç senedir Bodrum Belediye Başkanlığı görevini yürütüyorsunuz?

- Beş ay sonra 20’nci yılıma gireceğim. Dört dönem oldu. 1999’dan beri belediye başkanlığı yapıyorum.

◊ Belediye başkanı olmadan önce ne iş yapıyordunuz?

- Turizm ve hayvancılıkla uğraşıyordum. Ailemin geçim kaynağı tarım ve hayvancılıktı. Bodrum, 1983 yılına kadar göç veren bir yerdi. Burada bir memurla evlenmek sınıf atlatırdı insanlara. Çünkü maaşı vardı. Bodrum, birinci derece sürgün yeriydi.Daha sonra bu sürgün yerinden dünya şehri yaratıldı. Bu dünya şehrini bizim büyüklerimiz yarattı.Onların misafirperverliği, hoşgörüsü sayesinde oldu. Nedensiz ölümlerin kol gezdiği Bodrum’dan bakın şimdi dünya markalarının ve Türkiye’nin en iyi hastanelerinin de olduğu bir Bodrum yaratıldı.Bu geçiş süreçlerini çok iyi analiz etmek lazım.

◊ Bütün dünya starları da Bodrum’a geliyor artık...

- Evet. Dünya starlarının hepsi burada. Bodrum’un en büyük özelliklerinden bir tanesi kentsel kimliğini kaybetmemiş olması. İki katlı binalarını hâlâ koruyor. Beyaz badanalı evlerini de...Türkiye’de turizm diğer bölgelerde yükselirken şehirlerdeki bina boyları da yükseldi. Bir anda farklı boyuta getirdiler. Şehir havasına büründüler. Ama Bodrum’da her ne kadar binaların sayıları artsa da kentsel kimliği korundu.

◊ Kentsel kimliği belediye mi koruyor?

- Biz Bodrum mimarisini koruyoruz. Elimizden geldiği kadar da yaptırmamaya çalışıyoruz. Yatırımcıya da zaten söylüyoruz; “Önce Bodrum’un kentsel kimliğine saygı göstereceksin, sonra doğasına, sonra insanına. Bizlerle yaşamaya karar verirsen gel bu yatırımı yap” diyoruz. Yani “Bodrum benim için rant kapısıdır. Bu ranttan faydalanıp sonra giderim” diyorsan “Biz bu kapıyı kapatırız kardeşim” diyoruz.Çünkü başka Bodrum yok. Bir tane Bodrum var. Ben bu güzel yeri gelecek nesillere de göstermek ve yaşatmak istiyorum.

◊ Sizin için Bodrum’un önemi ve anlamı nedir? Siz nasıl anlatırsınız Bodrum’u?

- Benim için Bodrum, özgürce yaşayabilen, yolu sevgiden geçen, birlik ve barıştan söz eden insanların varış yeridir. Kaçış değil varış yeridir. Yolu sevgiden geçen insanların varış yeridir Bodrum. Benim için Allah’ın bize bir lütfudur.

◊ Bence de öyle...

- Doğasıyla, insanıyla, yaşam tarzıyla, medeni oluşuyla... Benim için Bodrum böyle bir Bodrum.Ben bu Bodrum’da yaşıyorsam benden sonraki nesiller de aynı güzelliklerde yaşasın.

◊ Bodrum bana göre dünyalı bir yer. İnsanıyla, diliyle, diniyle, turistiyle, esnafıyla, sosyetesiyle, sanatçısıyla, köylüsüyle... Her sene bütün pazarlara gidiyorum. Hepsi aynı sıcaklığında ve hiç bozulmuyor.

- Bir de orada bir şey hissetmen lazım.Bodrum her ne kadar çok büyükmüş gibi gözükse de kendi içinde örf ve adetlerle yaşayan bir yer.

◊ Bodrum’da çok isteyip de gerçekleştiremediğiniz bir proje var mı?

- Bizim için en büyük görev sağlıklı nesiller yetiştirmektir. Bunun için de gerekli olan iyi bir eğitim, iyi hastaneler ve iyi spor kompleksleridir. Benim için yol bir sene sonra açılmış, kaldırım üç ay sonra yapılmış bunlar çok önemli değil. Ama çocuklarımız için her şeyi zamanında yapmalıyız. Çocuğumuza insana saygı eğitimini küçük yaşta veremezsek, sporun ne demek olduğunu öğretemezsek ve sağlıklı yaşam için insanlarla birlikte nasıl yaşaması gerektiğini aşılayamazsak, hedefimize ulaşamayız.

◊ Peki istediğiniz gibi spor ve sağlık tesisleri yapabildiniz mi?

- Elimden geldiğince bugüne kadar okullara, sağlık kuruluşlarına ve spora destek verdim.Futbol takımından tutun da yelken kulüpleri olsun, folklor ekibimiz olsun...Dünya birinciliğimiz devar Avrupa birinciliklerimiz de... İki kadın takımımız şu anda Türkiye süper ligine çıktı. Birisi basketbol diğeri de hentbol branşında.Düşünebiliyor musunuz Bodrum bir ilçe sonuçta. Futbol takımımız da ikinci ligde oynuyor. Bunlar hep bizim desteklerimizle oldu. Ama yeterli mi? Değil. Daha fazla olması lazım. Çünkü Bodrum için hâlâ Türkiye’de televole kültürüyle yaşayan bir şehir algısı yaratılıyor.

◊ Asla öyle bir yer değil halbuki...

- Böyle bir yer değil. Şu anda en güzel kültürel etkinliklerin yapıldığı yerdir Bodrum. Caz festivalimizle, klasik müzik konserlerimizle, opera ve balemizle, Akdeniz çağında bu kadar kaliteli sanatsal etkinliğin olduğu yer yoktur.

 50 TL’lik lahmacun yiyen 5 milyon euro’luk yatıyla geliyor

 ◊ Bodrum’daki bazı yerlerin fiyat politikaları çok eleştiriliyor. Fiyatlarda bir standart belirlemek imkansız ?

- Serbest ekonomi dediğimiz ekonomi var. Bir şeyi altına satamazsın ama üstüne satabilirsin.Onun için insanlar kendini nerede mutlu hissediyorsa denize oraya girmeye gidiyorlar.Şu anda oturduğumuz yerin de halk plajı gibi bir yeri var, sadece çay içiyorsun, ne şezlong parası veriyorsun, ne de şemsiye parası...Bu tarz yerlerden hoşlanmayan arkadaşlarımız için de çok lüks beach’lerimiz var. Onlar da gidip orada eğlenebiliyorlar.Burada önemli olan, Bodrum’a gelen herkesin kendi yaşam tarzına, cebindeki parasına göre, denize girebilir, eğlenebilir ve yemeğini yiyebilir olması.Siz bakmayın lahmacunların 50 TL yazıldığına... Onlar burada sezon açılışını gösterir. 50 TL’lik lahmacunu yiyen arkadaşın bir derdi yok çünkü 5 milyon euro’luk yatıyla geliyor.Özel sipariş veriyor. Ayranı özel oluyor, eti özel oluyor. Sonra da haber olsun diye de teknesine servis yapılıyor.Farkında bile değil lahmacunun 50 TL olduğunu. Onun için fark etmiyor.

BARINAKLARIMIZDA KLASİK MÜZİK ÇALIYOR

◊ Bodrum’un yaz-kış nüfusu kaçtır?

- Bizim kış nüfusumuz her ne kadar tabelada 160 bin yazıyorsa da 250 bin civarındadır. Çünkü büyük şantiyelerde çalışan işçilerimiz var. Yaz nüfusumuz da ortalama 800 ile 1 milyon 200 bin arasındadır.Ama biz hükümetimizden 160 bin kişiye göre ödenek alıyoruz. 160 bin kişi olarak aldığımız ödenek karşısında 12 aylık nüfus ortalamamız 700 bine geliyor. 700 bin kişiye hizmet ediyoruz. Biz belediye olarak çok zor şartlarda esasında görev yapıyoruz.

◊ Yazlık diğer yerlerin de nüfusu böyle mi oluyor? 

- Böyle ama bu kadar yoğunluk yok oralarda. Sıkıntılarımızdan bir tanesini de taşeronların belediyeye geçmesi bölümünde yaşadık.Biz taşeron yasasına kış ayında yakalandık. Kış ayında diyelim ki biz çöpü 100 kişiyle topluyorsak yazın 300 kişiyle topluyoruz ama bizim kadromuza 100 kişi geçti.Çöp kamyonumuz var ama şoförümüz yok. Alamıyoruz. Geçici işçiyle çözüyorduk bunları. Şu anda çöp biriminde çalışan arkadaşlarımız o kadar fedakârca çalışıyor ki... Neredeyse 24 saat nefes almadan çalışıyorlar. Bodrum turizmine gölge düşürmemek için...Halkımızın da bizlere yardımcı olması lazım. Budanmış ağaçlarını, eski yataklarını, klozet kapaklarını getirip çöp bidonunun yanına atmasın. Bize haber etsinler.Biz zaten gidip alıyoruz. Baktık işe yarayanlar var onları ihtiyaç sahiplerine yolluyoruz.

◊ Sokak hayvanlarıyla ilgili de projeleriniz var. Anlatır mısınız?

- İki tane barınağımız var.Yoğun bakımdan tutun da ameliyathanelere kadar her   şeyimiz var.

◊ Yaz bitiminde köpeklerini terk edip burada bırakanlar için ne söyleyeceksiniz?

- Maalesef bu çok üzücü.İnsanlar Bodrum’a gelirken tatilde bir hayvana bakalım diye düşünüyor.Sonra hayvanlarıyla geliyorlar ama dönüşte burada bırakıyorlar.Biz elimizden geldiği kadar kampanyalarla tekrar sahiplendirmeye çalışıyoruz. Barınaklarımızda bakıyoruz.Bizim barınaklarımızda mama vardır. Yemek artıkları yoktur.Bir de klasik müziğin hayvanlara çok iyi geldiğini öğrendikBarınaklarımızda o yüzden klasik müzik yayını yapıyoruz.

DEPREMDEN SONRA KONUT SATIŞI YÜZDE 125 ARTTI

İlk defa bu sene Bodrum’da “eyvah trafik” dedim...

- Esasında trafiğin bu kadar sıkışık olması hoşumuza gidiyor. Çünkü biz kalabalıktan para kazanıyoruz ama bir de bu işin gerçeği var. Bodrum, özellikle geçen seneki depremden sonra daha da yoğunlaştı. Çünkü hiçbir yıkım olmadı. Evler çok sağlam ve dayanıklı. Depremin hissedilme oranı 7.3’tü biliyorsunuz.Böyle olunca da deprem fobisi olan birçok insanımızın yönü bir anda Bodrum’a döndü. Herkes müthiş derecede Bodrum’dan ev almak için yarışır hale geldi.Geçen sene kayıtlara baktığımızda konut satışlarında yüzde 125’lik bir artış var bir yılda. Önümüzdeki 50 yıla baktığımızda Türkiye’nin elindeki en büyük cevher şu anda Bodrum.Dünyanın tanıdığı tek marka şehir de Bodrum. Bundan dolayı da Bodrum’a çok büyük yatırımlar yapılıyor. Four Seasons mesela 1 milyar 200 milyon dolarlık yaptı. Hollywood’un ünlü şirketi Paramount dünyada ilk isim hakkını Bodrum’daki otele verip Bodrum’da açıyor.Düşünebiliyor musunuz? Mandarin diye bir otel var. Akdeniz çağında sadece Bodrum’da var. İstanbul’da inşaatı yeni başladı.Onun dışında dünyaca ünlü birçok otel zinciri var. Bu kadar marka zincir otelleri Türkiye’nin başka hiçbir yerinde bulamazsınız. Antalya’da böyle markalar yoktur.

◊ Gerçekten öyle...

- Türkiye’de turizmde zaman zaman konaklama sektörü karıştırılır. Bodrum, turizm yapan bir bölgedir. Bize 56 ülkeden turist gelir.Havalimanına inen bir turist, taksiye de biner, akşam restoranda yemeğini de yer, gece kulübünde eğlenmeye de gider...Konaklama sektörü dediğimiz, özellikle Antalya tarafındaki otellere baktığımızda, havalimanına müşteri iner, otobüslere alınır, otele gider, bütün 1 haftayı otelinde geçirir, tekrar otobüsle havalimanına gelir ve gider.  Bu konaklama sektörü. Bunun da faydası var. Bunun da ekonomiye büyük katkıları var.Cumhurbaşkanımızı gerçekten takdir ettim

◊ Dünyada hangi tatil beldesiyle yarıştırırsınız Bodrum’u?

- Her ülkenin kendine göre isim yapmış tatil yöreleri var. Fransa’nın Cannes’ı var. Türkiye’nin de Bodrum’u var. Geçenlerde gazetede okudum. Ölmeden önce denize girilecek ilk üç yerin içinde Bodrum var.Maldivler’le yarışıyor biliyorsunuz. Bunlar güzel şeyler. Biz Bodrum’u hep marka yapmak için çalıştık. Ben Bodrum’un tanıtım başkanlığını da yapıyorum. Burada kendimize göre Bodrum’un tanıtım logolarını oluşturduk, kitaplarımızı bastık, yurtdışı fuarlarında büyük stantlar açtık. Yurtdışında Türkiye’nin dışında bir yöreymiş gibi algılıyorlar burayı.Onun için bütün turizm bölgesinde yaşayan arkadaşlarımıza şunu söylüyorum; asla yörenin tanıtımından vazgeçmesinler. Tanıtım çok önemli. Her bölgemizin kendine göre çok güzel özellikleri var. Kimisi yemeğiyle meşhur, kimisi kalesiyle, kimisi de şarabıyla... Türkiye’de her bölge ayrı bir destinasyon alanı olabilir. Ben Van’a gittim, hayran kaldım. O kadar güzel bir turizm potansiyeli var ki orada.Bunlar hep Türkiye’nin turizm gelirini milyon dolarlara çıkarabilecek şeyler. Bodrum olarak biz Türkiye ekonomisine ciddi katkı sağlıyoruz.

◊ Daha artabilir mi bu rakam?

- Bodrum’a altyapı, yol ve trafik sorununu çözecek 2 milyar dolarlık yatırım yapsınlar, eğer yılda 20 milyar dolar kazandırmazsam belediye başkanlığından istifa ederim. Açık ve net söylüyorum. Mevcut hükümetimiz 2 milyar dolar yatırım yapsın,  arıtma tesisleriyle, yoluyla...2 milyar doların karşılığı onlara her sene 20 milyar dolar geri döner. Bodrum böyle bir yer ve bu kadar marka olmuş bir yer yok dünyada.

Kültür ve Turizm Bakanımız Mehmet Ersoy bu noktada sizce bir avantaj olabilir mi?

- Çok büyük bir avantaj. Ben Cumhurbaşkanımızı gerçekten takdir ettim. Niye takdir ettim? Çünkü 16 yıllık iktidarlık döneminde, sağlık, eğitim ve turizm... Demek ki burada kendilerini eksik gördüler ki özel sektörde başarılı olmuş isimleri atadılar. Bu da gerçekten turizm açısından iyi bir şey.

ANADOLU HALKI BiZE  DESTEK VERDi

  Bu sene turizmde hedefinizi tutturdunuz mu?

- Son iki yıldır turizmde müthiş bir düşüş yaşadı Türkiye. Bodrum da bundan nasibini aldı. Bizim en büyük şansımızın Anadolu halkının bize hep destek olmasıydı.Yerli turist her zaman geldi. Şu anki rakamlara baktığımızda, 2017’ye göre yüzde 71 yurtdışı artışı var. 2017’den bahsediyorum ama bizim için önemli olan 2012-2014 arasındaki turizm artışını yakalamak.

O zamanı yakalayamadık daha.

- Şu anda daha yakalayamadık. Mesela İngiliz misafirlerimizden örnek vereyim. 2012-2014 yılında 500 bin civarında İngiliz vatandaşımız gelirken geçen sene bu rakam 85 bine düştü. Bu sene 250-300 bin civarında seyrediyor. Yükseliş var.500 bini geçtikten sonra turizmde yükselişe geçtik diyebileceğiz.

KIYAFETiMLE DENiZE ATLADIM

 ◊ Geçtiğimiz günlerde bir vatandaşı boğulmak üzereyken kurtardınız. Nasıl oldu o olay?

 - İş çıkışı arkadaşlarımla yemek yiyorduk. 4 kişiydik masada. Sahil kısmına da 3 kişi geldi. Bir yaşlı kadın vardı. Ve ona gösterilen saygı çok hoşumuza gitti.Sonra yaşlı kadının bornozunu çıkardılar, elinden tuttular ve yavaş yavaş denize soktular.Anneleriydi sanıyorum. Denizde ilgileniyorlardı.Bir süre sonra çocukları birazcık açıldı.Anneleriyle kıyıya yakındı. Yemek arasında kafamı bir anda çevirdim ve yaşlı kadının suya kapaklandığını gördüm. İçimden “Yüzmeyi ne kadar seviyor ki nefessiz bile bu kadar kalabiliyor” dedim. Sonra hemen farkına vardım. Suda bu kadar durması imkansızdı. Hemen elbiselerle denize koştum. Gittim, yan çevirdim. Morarmış vaziyetteydi.

◊ Yanındakiler kimmiş peki?

- Kızı ve damadıymış... Üç gün sonra öğrendik. Anneleri “Ben suda biraz oyalanayım, siz yüzün” demiş. Sonra ayağı taşa takılmış, kendini toparlayamamış.Bildiğim şekilde ilk müdahaleyi yaptım. Sonra ambulans geldi.Yoğun bakıma alındı, tedavisi yapıldı. Şimdi sağlığı iyi. 5 saniye geç kalsaydım kurtaramayabilirdik. Sağ olsunlar, belediyeye teşekkür ziyaretine de geldiler.Halkın içinden geldim ve halktan hiç kopmadım

 ◊ Halkın içinde bir başkan olduğunuzu biliyorum. Bunu Bodrum sevginize mi bağlıyorsunuz?

- Ben insan ömrünün çok kısa olduğunu düşünüyorum. İnsanlar mutlu yaşasın diye uğraşan bir belediye başkanıyım. Biz hiçbir zaman problemin parçası olmaya çalışmadım. Çözümün parçası olmaya çalışan bir belediye başkanı profili çizdim. İnsan odaklı çalışırsanız insanların yüzündeki mutluluk da size güzel bir şekilde yansıyor. Biz bütün gün güzel ve pozitif enerjimizi veriyoruz. İnsanların negatif enerjisini alıyoruz. Bu aldığımız negatif enerjiyi de tabii zaman zaman farklı biçimde gösterebiliyoruz. İşte bu tepkiyi gösterdiğimiz yer en yakınlarımızdır. Bu da evin içidir. Ya abinizdir, ya kız kardeşinizdir, ya annenizdir, ya eşinizdir ya da çocuklarınızdır.

Eğer ailem beni bu kadar tolere etmeseydi bu yaptığım bazı agresif hareketleri sevgi dolu karşılamasaydı, ben de bu kadar halkın içinde uzun süreli belediye başkanlığı yapamazdım. Bütün bu güzelliklerin arkasında aile yatıyor. Bir de ben halkın içinden belediye başkanı olarak geldim ve ben hiç halktan kopmadım.

DERDİ OLMAYAN KİMSE BELEDİYE BAŞKANININ KAPISINDA BEKLEMEZ

◊ 20 senedir de devam ediyorsunuz...

- Biz de masanın karşı taraflarında çok oturduk. Mesela benim oturduğum taraftan söyleyeceğim bir kelimenin, masanın öbür tarafındaki insanı ne kadar mutlu ya da mutsuz edeceğini biliyorum. Onun için halk beni bu kadar çok seviyor. Derdi ve sıkıntısı olmayan hiç kimse gelip belediye başkanının kapısında 2-3 saat beklemez.

Bizim halkımız bir de seçilmişlere çok saygılıdır. Zaten ürkek gelir odaya. Bir de kasıntı birisi olursa karşısında daha da ürker. Bu sefer anlatacağını da anlatamaz. Heyecan yapar. Ama ondan biri olursan derdini anlatır. Mesela ben çoğu kişinin gözünde başkan değilimdir. “Bizim Mehmet” derler bana. “Bizim Mehmet’e gidelim bu işi çözer”, “Bizim Mehmet’e gidelim bu işi halleder” derler.

Benim odama da girdiği zaman ve derdini anlattığı zaman, ben bütün takdir hakkımı vatandaştan yana kullanırım. Çünkü biz de yasalarla ve kanunlarla yönetiliyoruz. Yönetmelik var. Ama oradaki bütün takdir hakkımı, takdir kullanılacaksa, vatandaştan yana kullanırım.

MUĞLA BÜYÜKŞEHİR BELEDİYE BAŞKANLIĞI’NDA GÖNLÜM VAR

 ◊ Önümüzdeki sene seçimler var. Muğla Büyükşehir Belediye Başkanlığı’na aday olacağınız konuşuluyor. Doğru mu?

- Halktan böyle bir talep ve istek var. Artık bunu ne şekilde değerlendirirler bilmiyorum ama görevden kaçmayız.

◊ Peki gönlünüz var mı?

- Var.

<div class="hr-video-seperator-line" style="height:10px; background: #ff017e;"></div>

SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

Yazının devamı...

Mutlu aşk da var hayatta!






Yeni kitabın hayırlı olsun… “Mutlu Aşk da Var!” ne anlatıyor bize?

- “Mutlu Aşk da Var!”, hepimizin özlem duyduğu bir cümle... Ben bu özlemden yola çıkarak aşkın aslında yanı başımızda olabileceğini, her ne yaşamış olursak olalım aşktan vazgeçmemek ve ona tüm kalbimizle inanmak gerektiğini anlatmak istedim.

Bunu yaparken de aynı zamanda deneyimlerimden, dinlediğim ve tanık olduğum hikayelerden ilham alarak aşkı bulma ve ona sahip çıkma ile ilgili püf noktaları verdim. Kitabım aşka inanmaktan vazgeçenlerin hislerini yeniden gözden geçirmesini sağlayacak.

 Aşkla barış imzalamalarına yardımcı olmasını ümit ediyorum. Çünkü aşk ancak inanmış bir yürekte filizlenebilir. Hayatımızda mutlu aşk istiyorsak ona inanmayı seçmeliyiz...

Bu kitabı yazmak nereden aklına geldi?

- Son zamanlarda çevremdeki herkesin aşkla ilgili bir sorunu olduğunu fark ettim. Öyle ki kimileri aşka kırgın, kimileri kavgalı, kimileri ise ona karşı çok umutsuz... Oysa umutsuzluk aşkın kimyasına ters. Hem aşkta mutlu olmak isteyip hem de bunun imkânsız olduğunu düşünürseniz, elbette elinizde bir tutam hüsranla kalakalırsınız.

 Öncelikle mutlu aşkın bu zamanda da ve her şeye rağmen var olabileceğini aktarmak istedim... Bunun için de umut dolu bir aşk kitabı yazmaya karar verdim. Ben her ne yaşamış olursam olayım, aşkın güzelliğinden ve bana vereceklerinden asla vazgeçmiyorum. Hiç kimse de vazgeçmemeli. Aşka yeniden güvenmeye ihtiyacımız var.

Sence insanlar aşka neden küsüyor?

- Elbette yaşanmış olumsuz deneyimlerin bunda rolü çok büyük. Umduğunu bulamamak ya da doğru insan olmadığını fark etmek... Bir de başka insanların negatif yönlendirmeleri de var elbette.

 Oysa her insan kendi deneyiminden sorumlu. Başkaları aşkta mutlu olamıyor diye sizin de öyle olmanız gerekmiyor. O yüzden benim tavsiyem; yaşanılan her şeyi geride bırakıp sadece mutlu olmaya odaklanmak...

Bir de aşkla ilgili söylenmiş tüm olumsuzluklara kulağımızı tıkamak... Kimsenin sizi aşka karşı zehirlemesine izin vermeyin.

AŞK BİR HEDEF DEĞİL YAŞAMIN KENDİSİ

Bu kitap sence okurlarının hayatına nasıl dokunacak?

- Bence aşka farklı bir bakış açısıyla bakmayı deneyecekler. En azından buna karşı istek duyacaklar.

Aşkın sandıklara kaldırılmış, dünya üzerinden silinmiş bir duygu olmadığını, hâlâ tüm canlılığı ve tazeliği ile bizimle olmaya devam ettiğini fark edecekler.

Hep beraber, dünyanın bu en eşsiz duygusuna karşı kalbimizi ferahlatıp, rahatlatacağız. Önyargılarımızı kıracağız. Bizi aşağı çeken tüm geçmiş kayıtlardan kurtulacağız. Sonra da ona kavuşmak için doğru zamanı bekleyeceğiz.

Peki terzi söküğünü dikebiliyor mu?

- Aşk bir hedef değil, yaşamın kendisi... Eğer aşka bir hedef olarak yaklaşırsanız, onun doğallığını yok eder, elinizde bir kriterler listesiyle dolaşır durursunuz.

Ben aşkın hayatım boyunca bana yaşattığı muhteşem deneyimlerin kıymetini bilmiş, bunlara şükretmiş ve onunla geçirilecek daha nice güzel anı heyecanla bekleyen biriyim. Aşkla kavga etmek yerine, hayatıma dahil olmuş ama görevini tamamlayınca oradan uzaklaşmış kimseye karşı öfke duymuyorum.

Tam tersi benim için hepsi çok değerli... Yani ben aşkla meselesi olmayan ama hâlâ beklentisi bulunan ve bundan da keyif alan biriyim. O yüzden evet kendi söküğümü dikebiliyorum.

Kitabında günümüzde ilişkilerinin de PR’ının yapıldığını ve buna tanık olduğunu yazmışsın. Gerçekten reklam ilişkileri hâlâ var mı?

- Bu sadece ülkemizde değil, tüm dünyada kullanılan bir yöntem. Yani yaşanılan ilişkilerin çevresinde dikkatleri üzerine çekmek, kendinden konuşturmak. Bilhassa da albüm ve film tanıtımları öncesinde...

Bu tüm ünlüler reklam aşkı yaşıyor demek değil ama bizler ışıltılı dünyanın albenisine kendimizi çokça kaptırıyor ve filmlerdeki gibi bir aşkın peşine düşüyoruz.

Ben diyorum ki, film aşklarını bırakıp, her şeyiyle sadece size ait olan, sizi yansıtan bir öykü yazın.

Herkesin mutluluk ölçüsü farklıdır. İlişkinizi başkalarıyla kıyaslamayın. Bu size sadece mutsuzluk getirir. Onun yerine aşkın ve yüreğinizdeki heyecanın tadını çıkarın.

ZERRİN ÖZER DIŞINDA KİMSEYE VEFA BORCUM YOK

26 yıldır istikrarlı bir şekilde bu işi yapmandaki en büyük faktör ne olabilir?

- Çok çalışmak… Üretmek, yeniliği takip etmek. En önemlisi işini severek yapmak.

Çok vefalısın… Herkes de senin vefandan hep bahseder…

- Bunu duyunca gözlerim doluyor. İnsanın kendisi için duyup duyabileceği en güzel cümle bu olmalı. Ama bunu kendi açımdan anlatmak isterim: Benim vefa duygum Zerrin Özer için var.

Çocukluk hayalimde başka bir meslekle uğraşmak varken, o bana bu sektörde bir kapı açtı ve böylece ben de ilerledim. Onun dışında kimseye vefa borcum yok. Kalbimde çok özel yeri olan insanlar var, gözümü kırpmadan yanlarında olacağım.

En kötü günde hep sen varsın insanların yanında. Bu vefa değil de ne…

- Ben geçmişime ve hatıralarıma sahip çıkıyorum sadece. Her ne yapıyorsam birileri için değil, kendim için yapıyorum...

Beni kimin yanında görüyorsanız bilin ki zamanında bir yerde kalbime dokunmuştur, hatıralarımda yeri vardır. O belki de beni hiç tanımıyordur ama bana bir duygu yaşatmıştır...

Nasıl başarabiliyorsun herkesin sevgisini kazanmayı?

- Sezen Aksu içimde yaşattığım duygunun şarkısını yapmıştı yıllar önce. “Ama fazla da üzülme, hayat bitiyor bir gün. Ayrılıktan kaçılmıyor. Hem çok zor hem de çok kısa bir macera ömür.

Ömür imtihanla geçiyor. Ben bu yüzden hiç kimseden gidemem, gitmem” diyordu şarkısında.

Kim bana ne yaşatırsa yaşatsın, ölümün olduğunu bildiğim için tevazuyla sarılıyorum bacaklarına; gitmesinler benden, hep kalsınlar, ben nefes aldıklarını bileyim diye.

Ölümün varlığını en yakın arkadaşım Ajlan Büyükburç’un ölümüyle o acıyı en derinden ve çok ufak yaşta hissedince, hayat beni bu konuda beklentisiz yaptı. Karşılıksız sevmeyi öğretti. Ama ben halimden çok memnunum. Kısaca ölümün var dünyada acı söz söylemeden geçip gitmek istiyorum.

ÜRETEMEDİĞİN ZAMAN YOK OLURSUN

Sosyal medya fenomenlerinin akıbetini nasıl gözlemliyorsun? Şöhret olmak artık çok mu kolay?

- Sosyal medya fenomenlerinden en çok takip ettiğim isim Kerimcan Durmaz. Kendine bir yol açtı ve o yolu çok iyi değerlendirdi.

Yaptığı ismi de paraya çevirdi.

Sosyal medya hesabını kullanarak dikkat çekti.

DJ’lik yapıyor bir makyaj ürünü çıkardı kendi adına, büyük bir konser salonunda şov yaptı. Meşgul oluyor ve meşgul ediyor… 

Şöhret olmak çok kolay ama kalıcı olmak çok zor. Üretim olmalı. Üretmediğin zaman yok olur gidersin. Alternatifi bol, tüketimi hızlı bir çağda yaşıyoruz.

Şöhret sence zehirli bir şey mi?

- Şöhret pırıltılı bir kelime değil mi? Kulağa hoş geliyor. Artıları olduğu kadar eksileri de var.

Şöhreti kullanış şekline bağlı. Eğer şöhretsen her an krize hazır olman gerekiyor. Eğer o kriz ile başa çıkabilirsen güçlüsündür.

Kimleri üstat görüyorsun?

- Erkan Özerman, Lisa Tuna, Ahmet San ve Stelyo Pipis benim ustalarımdır. Onlara bakarak, onları takip ederek, onlarla yakın temasta olarak yolumu çizdim.

Kaç kişilik bir ekibin var?

- Toplam 7 kişilik bir ekip ile çalışıyorum.

STAR OLMAK İÇİN SESE VE ŞARKIYA GEREK YOK

Sana göre star olmak için ne gerekli olan ne?

- Star olmak için ne sese ne şarkı ya gerek var bence… Etki gücü olmalı o kişinin. Lider gücü olmalı. Söylediğini dinletmeli, kitleleri arkasından sürüklemeli. Bu özellikler varsa gerisi gelir zaten.

Mesleğinin tam tanımını yapar mısın?

- Günümüzde tüketilebilen her ürün ve hizmet grubundan fazla rakiplerin olduğu eğlence dünyasına hizmet veriyorum. Giderek rakiplerin çoğaldığı bir dünya eğlence dünyası. Marka olan veya markalaşma sürecindeki bireyin, topluluğa hızlı ve sürdürülebilir metotlarla o kalabalığın içinden sıyrılması, heyecan yaratması, parlaması ve dikkat çekmesi için çalışıyorum.

Yani kuş mu konduruyorsun?

- İletişim danışmanı kuş kondurmaz, bir kuş varsa onu uçurur. O kuşun uzun soluklu uçmasını sağlar.

Sence imajla marka arasındaki fark nasıl?

- İmaj geçicidir, marka her şey. Her ünlü kendini marka sanıyor. Oysa bu iş çok ayaklı ve entegre bir proje. İmaj, marka olmanın ayaklarından sadece biri. Pazar analizi hedef kitle belirleme ve konumlandırmanın akabinde PR, imaj yönetimi ve medya planı beraber yürütülmeli. Bizim ünlüler genelde marka denince bilinirlik anlıyorlar.

HER ŞEYİ BİLDİĞİNİ ZANNEDEN BİRİYLE ÇALIŞAMAM

Bu piyasada en kırgın olduğun isim kim?

- Ben de insanım,  kırılabiliyorum.

 Ama benimki geçici oluyor. Kendi içimde halletmeyi öğrendim yıllar içinde bunu. Ölümün olduğunu bildiğin zaman kırgınlık ve küslük anlamsız kalıyor.

Aynı anda birçok sanatçıyla çalışmak rekabet açısından bir sorun yaratıyor mu?

- Ben işimi yapıyorum ve onlar için en iyisini yapmaya gayret ediyorum. Onlar da bunu çok iyi biliyor.

 Evet rakip olabilirler ama onlar için en iyisini yapmak için çaba gösteren biri olduğumu çok iyi bilirler. Biri ayrıcalıklı değildir. Hepsi kıymetli ve özeldir. Onu kalpten hissederler. Bunu bildikleri için de hiçbir sorun olmaz.

Asla çalışmam dediğin biri var mı?

- Aklıma bir isim gelmedi ama her şeyi bildiğini zanneden başına buyruk biriyle çalışamam.

Dünya starlarından en çok kimle çalışmak isterdin?

- Michael Jackson ya da Oprah Winfrey.

Türkiye’de hayal ettiğin herkesle çalıştın mı?

- Evet… Türkiye’nin en önemli starları yıllardır benim ve ekibimle çalışıyor. O yüzden hep şükrediyorum Allah’a.

SEZEN AKSU KALBİMİN KAPISINI AÇTI

◊ Sezen Aksu’dan çok mu etkilendin?
- Sezen Aksu benim kalbimde kilitli bir kapının açılması için anahtar oldu. Annemin vefatından önceki ve sonraki dönemde, ben acılar içinde kıvranırken hayatla olan tecrübelerini benimle o kadar içten paylaştı ki, kalbimde kapalı duran bir kapıyı açtı. Ben de şimdi kalbinde kapalı kapıları olanların kalbini açmak için çalışıyorum. “Mutlu Aşk da Var!” böyle çıktı işte… O bana merhem oldu. Belki ben de başkalarının acılarına merhem olurum. Onun benim kalbime dokunduğu gibi dokunabilirim birilerine.

◊ Sezen Aksu herkesin kalbine dokunan biri. Sen onun en çok hangi yönünü seviyorsun?

- Hayata bakışı… Büyüdükçe küçülme becerisi. İnsanları kayıtsız şartsız sevmesi. Onno Tunç ‘a olan aşkı. En çok da Onno Tunç ile olan aşk hikayesi. Her karşılaşmamızda, her buluşmamızda mutlaka bir şekilde konuyu aşka getiriyorum. Gözlerinin dolmasından, gözleri dolu dolu bu eşsiz deneyimini anlatmasından o kadar çok etkileniyorum ki... O aşkı ondan dinlemeyi seviyorum. Ben çok şey öğreniyorum kendisinden. Kurduğu her cümle, her kelimesi bir öğreti benim için...

 

 

 

 

 

 

 

Yazının devamı...

Mezopotamyalı kadınlar dünyanın kaderini değiştirecek

◊ Ebru Hanım, Mardin’de uzun yıllardır şefliğini yürüttüğünüz bir restoranınız var. Mutfağa uzanan hikayeniz nasıl başladı?

- Babamın Mardin özlemleriyle büyüdüm. İstanbul’da büyüdük. Babam bizi hiç Mardin’e getirmedi. Dört kardeşiz.Annem çok becerikli bir kadındır. Zaten babam çok aşık olmuş anneme. Ama annem çok güzel ve becerikli olduğundan dolayı gelin geldikten sonra babamın ailesi tarafından çok ezilmiş. Annemin bütün talihsizliği iki kız çocuğu doğurmasıyla devam etmiş. Çünkü o dönemlerde herkes erkek çocuk doğurmasını bekliyormuş.Annemi çok eziyorlar. Annemin ilk çocuğu da kız oluyor. Ondan sonra babam diyor ki “Benim üç kızım var ama hepsini erkek gibi yetiştireceğim”. Ardından da İstanbul’a taşınıyorlar.

◊ Diğer iki kız kardeşiniz ne iş yapıyor?

- Ablam Kanada’da ünlü bir firmanın pazarlama müdürü. Diğer ablamın da reklam ajansı var. Benden sonra bir de erkek kardeşimiz oldu. Görsel iletişim üzerine çalışıyor. Aslında tam bir mucit.

◊ Babanızın size olan yaklaşımı nasıldı?

- Babam hep gurur duydu bizimle. Evin erkeği gibi yetiştirdi gerçekten bizi. Her işi yapabilirim diye beni çok motive etti. Babamla birlikte hiç Mardin’e gitmedik.Bizi götürmedi. Ama memleketini özlediğini çok anlatırdı.

◊ Neden gitmedi?

- Anlamadık biz de. Marmara Üniversitesi Turizm ve Rehberlik bölümü mezunuyum. Turist rehberliği yapıyordum. 1998 yılında ilk evliliğimi yaptım. Eşim de rehberdi.1999 yılında depremden sonra turizm bitme noktasına gelmişti. İşsiz kaldık. Eşime ‘’Gel Mardin’e gidelim” dedim.Eşim de bana “Ne işimiz var orada?” dedi. “Ben çok merak ediyorum” dedim. Öyle gittik Mardin’e... Gittiğimde çok büyülendim. “Burada yaşayalım. Fark yaratalım. Turizm yaparız” dedim.  “Olur” dedi.

◊ Bir anda hayatınız değişti yani...

- “Hayatta her zaman bir amacınız olsun. Amacınız doğrultusunda gidin” derdi babam. Ben Mardin’e gidiyorum dediğim zaman babam çıktı karşıma. “18 milyon nüfuslu İstanbul’dan sonra sen 80 bin nüfuslu Mardin’de ne yapacaksın? Bu iş olmaz. Sen bu kültürde yaşadın’’ dedi.Eşim İzmirliydi. Ben çok gözü kara biri olduğum için “Her işi yaparım. Gideceğim” dedim.Ve gerçekten gittik. 1999 yılı aslında Mardin’de güvenlik sorunu vardı.O dönem istatistiklere bakmıştım. O yıl içinde sadece 11 bin turist gelmişti.“Ben burada turizm yapacağım” dedim. Bir kadın olarak o dönemde bu… Dayımın evinde kalıyorduk. 4 katlı bir ev.Gelinler, çocuklar hepimiz bir aradaydık.Bana hayır diyemiyorlardı. Kadınlar çalışmıyordu.Kadınları hep evde tutmuşlar. Çalışmalarına gerek kalmamış.Ama ben orada turizm yapmaya başladıktan sonra farklı bir kadın modeliyle karşılaştılar.Evdeki konular değişti. Ebru’nun dantel ve oyaları gitti, Ebru’nun turistleri otobüsleri olmaya başladı konular...restoran açıyorum dedim, ‘sen deli misin?’ dediler

 ◊ Peki aşçılığa başlamanız nasıl oldu?

- Ben her şeyi annemden öğrendim. Annem çok iyi bir aşçıydı. Mardin’de turizm yapmaya başladıktan sonra turistleri götürebildiğim bir restoran vardı sadece.2000 yılının eylül ayında bir Alman turist grubu geldi. Akşam otelde yemek yemek  istemediler. Biz de o restoranı ayarladık.Grubum 28 kişiydi. Hepsi de Alman Konsolosluğu’nun misafirleriydi. Yemekten sonra bana dediler ki “Ertesi gün nerede yemek yiyeceğiz?’’ Ben de onlara “Yine burada yiyeceksiniz’’ dedim. Çünkü onların başka alternatifi yoktu. Meğerse yemekleri beğenmedikleri için gitmek istememişler.Bir rehber büyüğüm “Bak Ebru, Radikal bir karar aldın. Herkesi sürükledin peşinden ve Mardin’e geldin. Alternatif yaratmak zorundasın’’ dedi.O gece eve gittim. Ağlıyorum. Babam karşı. Eşim bölgenin koşullarına alışamadı. Ve gitti. Ben yengemlerle kaldım. “Ne oldu’’ diye sordu yengem. “28 kişiyi yemeğe götürecek hiçbir yer yok’’ dedim.

◊ Evde yemek yaptık demeyin bana...

  - Yaptık. Ama ben değil yengem. “Kaçta gelecekler’’ dedi. Biraz da otoriter bir kadındır. “Tamam öğle yemeğinde buraya gelin’’ dedi. Sonra grup liderini eve getirmek için ikna etmeye çalıştım. Sonuna grup gerçekten eve geldi...

◊ Mest oldular mı?

- Tabii benim başımdan aşağı kaynar sular döküldü. Ne yaptığımı orada anladım. Beni ne bekliyor? Beni nasıl karşılayacaklar? Ne var evde? Ne yaptılar? falan derken yengemle beraber bütün mahallenin kadınları bizim evdeydi gittiğimizde.

◊ Şahane bir şey...

- Küçük bir kuzenim var, adı Şeyhmus. Yengem ona çeyiz hazırlıyordu. “Şeyhmus’un çeyizlerini indirdim. Tabaklar kırılırsa kafanı kırarım senin’’ dedi. Ondan sonra bütün sofra hazırlandı. Yer sofrası. Saat 4’te bitti yemek. Bütün tur programı altüst oldu. Ama çok beğendiler. Ardından grup lideri iş teklif etti, “Bu işi benimle yapar mısın” diye. 

◊ O mahalleden oraya gelen komşu…

- Yengem “İş çıkarma bize’’ dedi. “İş çıkaracak bir şeyim yok. Ben size grupları getireceğim. Siz yemek yapacaksınız. Bu kadar. Ben size para ödeyeceğim bunun karşılığında” dedim.

Çoğunun okuma yazması yok. Çocuklarını çağırdım. Menüleri hazırladım. 1-2-3-4. menü. Sonra bu iş böylece gelişti. Kadınlar da kendi paralarını kazandıkça işlerine daha da sıkı bir şekilde sarıldı.

◊ Bu iş kaç yıl sürdü?

-2000 Eylül’de başladık, 2001 Mart ayında İtalyan bir turist grubu aldım. Ama yaşları büyüktü ve onları yere oturtamazdım. Gidip masa ve sandalye aradım. O zaman da Mardin Müzesi yeni açılmıştı.  Gittim müzeye. Müze bana “Valiye git’’ dedi. Mardin valisi o dönem Temel Koçaklar çok şey ifade ediyor benim için. Kafeteryayı verdi bize. Kafeteryayı düzenledik kadınlarla. Herkes evinde yemeğini yapıyor. Kadınlar ellerinde tencerelerle resmi geçit töreni gibi müzeye gidiyor. Her gün olmaya başladı bu. Herkes soruyor. “Ne oluyor’’ diyorlar. Diyorum ki “Bugün mevlit var, düğün var…’’

Mevlitlerin ve düğünlerin sonu gelmeyince şikayet ettiler. Sonra bu iş böyle olmaz dedik. Eve gittim. Çok ağladım. Biz turizmle para kazanabiliriz... Bunu anlatmaya çalışıyorum ama insanlar anlamıyorlar. Burada fark vardı. Bu sefer ağlayan tek ben değildim. Benimle birlikte 21 kadın daha ağlıyordu.

◊ Çünkü onlar da para kazandılar.

- Aynen öyle. Sonra o değişime onlar da inandı. “Ben evimi kuracağım’’ dedim yengeme. “Tamam git’’ dedi. Gittim bir ev buldum. Eve bayıldım. Muhteşem bir ev. Sonra kadınları topladım. Bana büyük bir anahtar verdiler. Hâlâ asılıdır Cercis’te. “Restoran açıyoruz’’ dedim yengeme. “Sen deli misin? Ne işimiz var bizim? Bizi topa tutacaklar. Ben dul kadınım. Sen de öylesin” dedi. “Çok konuşma’’ dedim.

Kadınları topladım. Çok sıcak karşıladılar. Yaparız dediler. 8 Haziran 2001 Mardin’de ilk restoran açıldı. Mardin’in ilk turistik işletmesiydi.

 ÇOCUKLARIM 10 LİRA YEVMİYEYLE ÇALIŞIYOR

◊ İsmini nereden buldunuz?

- Cercis Murat 1947-1977 arasında orada yaşamış olan Süryani ailenin adı. Sahipleriymiş.  Sonradan öğrendim ki babamın çocukluk arkadaşıymış. Bu iş böyle başladı. Çok büyüdü.Çok işler yaptık. Özellikle kadınlar çalıştı.  O dönemde etraftakiler benim hakkımda her şeyi söyledi. Açtıktan 4 ay sonra 60 yaşlarında bir beyefendi geldi. Kaba saba bir adam. “Sen Ebru musun?’’ dedi. “Evet” dedim. “Çay söyle’’ dedi. Söyledim.Korktum adamdan önce. Telefon açtı çocuklarını çağırdı. Geldiler. “Ben seni gördüm. Çok iş yaptın. Benim evim var. Onu restoran mı yapalım? Yoksa otel mi yapalım?’’ dedi. “İşte kırılma noktası bu” dedim. Çünkü eğitim ve gelir düzeyi düşük olan bir yerde bir şey yapmak istiyorsanız önce yaptığınızı göstermeniz gerekiyor ve ben gösterdim. 21 kadınla birlikte bu sefer başka değişimler başladı. Turist sayısı 11 binden bugün ilk yarıda 1 milyonu gördü.Bu da Mardinlilerin yapmış olduğu yatırımlarla oldu. Bir küçük restoran örneğinden yola çıkarak oldu. Mardin başka bir yere gitti. Özellikle kadınların istihdamına çok dikkat ettik. İçkili bir yer işletiyorsunuz. Kadınsınız. İnsanların alışık olmadığı bir iş yapıyorsunuz. İnsan ilişkileri gerekli ve o kadınlar hakkında da çok şey söylendi.Ön kapımızın tam karşısında bir kahve var. Kadınlar girip çıkmakta sıkıntı yaşamaya başlamıştı ilk zamanlar. Çünkü sosyal bir baskı vardı. Arkada bir kapı vardı mahalle arasından gelen. O kapıyı açtık. Kadınlar oradan girip çıkmaya başladı. Ama yıllar geçtikçe bu sosyal baskı ortadan kalktı. 

◊ Yengeniz hayatta mı?

- Yengemi geçenlerde kaybettik. Restoran açtı yengem Ankara’da gelinleriyle birlikte. Bir süre orayı işletti. Yengemin hayatında da büyük değişimler oldu. Yengem benim için çok şey ifade ediyor. Bana çok şeyler yaptı.

◊ Peki bırakıp giden eşiniz?

- Ayrıldık. Daha sonra kaçmasın diye Mardinli buldum. Yeniden evlendim.

◊ Çocuklarınız var mı?

- İlk evliliğimden bir kızım oldu. İkinci evliliğimden de bir kızım ve oğlum var.

◊ Onlar girdiler mi işin içine?

- Daha küçükler ama günlük 10 lira yevmiyeyle burada çalışıyorlar. Çünkü önemli olan bütün gün iPad’de oynaması değil bir disiplin öğrenmeleri.

KIZIM HASTALANINCA TARIMA BAŞLADIM

 ◊ Bir dönem İstanbul’da da şubeniz vardı...

- Evet 2008 yılında açtık. Başarılı bir şekilde 2012’ye kadar yürüttük. 2012 yılında hiçbir anne babanın inşallah yaşamayacağı bir olay yaşadık. Ortanca kızım rahatsızlandı.Beyninde bir tümör saptandı. Hayatımızın dönüm noktasıydı. Kızımla ilgilenmek için İstanbul şubemizi kapattık. Hemen Mardin’e döndük. Kızım ameliyat oldu. Ameliyatı başarılı geçti. Ben o sırada isyan ediyordum. Bu niye oluyor diye. Cevabı çok basitti. Yediğimiz içtiğimiz her şeyden...Bu bir işaretti benim için. Ondan sonra ben tarımı ve toprakları araştırmaya başladım. Ve araştırdıkça insanların para kazanmak için topraklarımızı harcadıklarını gördüm.O dönemden sonra hayatım değişti. Okuduklarımdan çok etkilendim. Çünkü toprakta insan sağlığına çok büyük zararları olan kimyasallar kullanıldığını gördüm.Tarım artık küreselleşti. Ve çok şey değişti. Eskiden Edirne’den aldığınız domatesle Diyarbakır’dan aldığınız domates aynı değildi. Şimdi ikisi de aynı. Çünkü biyolojik çeşitliliğimizi öldürmeye başladık. Tohumdaki en büyük kaybımız bu olacak.  Tarım 13 bin yıl önce bu topraklarda başlamış. 8 bin yılda oluşmuş bir tohum kültürümüz var. Fakat günümüzde çiftçi çok bilinçsiz.

◊ “Topraktan Tabağa” adlı bir projeniz var. Anlatır mısınız?

- Bu kadar araştırma yaptıktan sonra Mardin’de ne yapabiliriz diye düşündük. Yerel tohumlarımızı ve buğdaylarını bulduk. En yaşamsal kaynağımız... Dünyada buğdayın ilk üretilmeye başladığı yer Mezopotamya bölgesidir. Bulduğumuz tohumları çiftçilerden aldık. Ve öğrendik ki susuz yetişiyormuş. Günümüzde iklim değişikliğinden dolayı su kaynakları her geçen gün azalıyor. İlerleyen yıllarda bizim bulduğumuz bu tohumlar susuz yetiştiği için çok önemli bir noktaya gelecek. Bunu Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü ile konuştum. Ve bu bir proje haline geldi. Türkiye’de 6 milyon kadın çiftçi var.

Ak Parti Eski Mardin Milletvekili şimdi ise İzmir milletvekili olan Ceyda Bölünmez Çankırı bize çok destek oldu. Onun vasıtasıyla Jülide Sarıeroğlu ile tanıştık. O da bize çok destek oldu. Geleneksel tarım yöntemlerini öğrettiğimiz kadınlara istihdam sağladı.

Kadınlar 9 ay boyunca eğitim aldı ve bu sürede devlet madden onları destekledi. Eğitim bittikten sonra ürettiklerini satabilmeleri için onları kooperatiflere bağladık. Bu iş çok büyüdü. Birleşmiş Milletler Gıda ve Tarım Örgütü en büyük destekçimiz. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığı bize devamlı destek oluyor. Olabildiğince bu projeyi desteklemek istiyoruz. Olası bir kuraklıkta aç kalmamak için yapabileceğimiz çok şey var.

Yazının devamı...