GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Faruk Eczacıbaşı Fırat Üniversitesi’nde dijital devrimi anlattı: Öğrenciler sordu “Doğu’da neden sanayi yatırımı yok”

Daha önce Koç Üniversitesi’nde gençlerle bir araya gelen Eczacıbaşı’na,  Elazığ’da Fırat Üniversitesi öğrencileriyle buluşmasında eşlik ettik.

Eczacıbaşı’nın bir sonraki durağı Bilkent Üniversitesi olacak.

Kitabında yer alan dijital devrimi, yapay zek^ayı, blok zinciri gibi konulara değinerek geleceğin karmaşık yapısını gençlere anlatıyor.

Onlara yol göstermeye çalışıyor.

Gençlerin gelecekleriyle ilgili sürüyle belirsizlikler yaşadıkları bir dönemde önemli bir destek.

Öte yandan Koç Üniversitesi’nden sonra Elazığ Fırat Üniversitesi’nden gelen davet oldukça anlamlı ve değerli.

Değerli çünkü hem Eczacıbaşı’na, hem ona eşlik eden biz gazetecilere Fırat Üniversitesi’nde okuyan gençlerin ne düşündüklerini, vizyonlarını anlama fırsatını veriyor.

YAZILIM ALANINDA GÜÇLÜ

Fırat Üniversitesi 1975 yılında kurulmuş.

46 bin öğrencisi arasında binin üzerinde yabancı da var.

Nijerya, Uganda, Gana gibi Afrika ülkelerinden gelenler.

Bu bilgiyi paylaşan Teknoloji Fakültesi Dekan Yardımcısı, İnşaat Mühendisliği Öğretim üyesi Prof. Bahar Demirel “Fırat Üniversite’sini yazılım alanında güçlü olduğu için tercih ediyorlar”diyor.

Üniversitede 2 tane yazılım mühendisliği bölümünün olduğunu vurguluyor.

Biri Teknoloji Fakültesi, diğeri Mühendislik Fakültesi bünyesinde.

Yazılım Mühendisliğinde iddialı olan Fırat Üniversitesi ayrıca aşağıda değineceğim iki önemli alanda öncülük yapıyor.

Öte yandan, Prof. Erhan Akın’ın başkanı olduğu Fırat Teknokent Türkiye’de ilk 20 arasında.

2017 yılında ağırlıklı yazılım olmak üzere 22 milyon liralık ciro gerçekleştirmiş.

Faruk Eczacıbaşı’nın Fırat Üniversitesi’nin Tıp Fakültesi’nde öğrencilere yaptığı sunuma dönersem, Türkiye Bilişim Vakfı Başkanı çok rahat.

Öğrencilerle iletişim kurmasını iyi biliyor, sorular yöneltiyor ve sunumunu dikkatlerini çekecek anekdotlarla süslüyor.

ÖĞRENCİNİN ZOR SORUSU

Öğrencilere “Siz dijital dünyanın içinde doğdunuz. Planlama ve öngörü dönemi geride kaldı. Yeni paradigmaya ayak uydurabilmenin tek yolu esnemeyi becermek. Bu da yaşam boyu öğrenme ile mümkün” diyor.

Bu arada Faruk Eczacıbaşı’nın “İngilizcenin dışında Fransızca, almanca, arapça, çince bilenler parmak kaldırsın” sorusuna tek tük parmak kalkıyor.

Üniversitede İngilizce bilenlerin oranı ise maalesef sadece yüzde 30.

Başta İngilizce yabancı lisan öğrencilerin en zayıf yönü ve Türkiye’nin geleceği için büyük bir eksiklik.

Hangi alanda olursa olsun küresel oyuncu olmanın en önemli şartı yabancı dil bilmek.

Soru bölümüne geçince, Faruk Eczacıbaşı’nın “Türkiye beyin Ankara dersek diğer bölgeler aynı bedenin farklı parçaları” saptamasını hatırlatan bir öğrenci kritik soruyu soruyor:

Madem hepimiz bir bütünün parçasıyız o halde neden Batı’daki sanayi yatırımı Doğu’ya gelmiyor. Neden bir staj yapacak şirket dahi bulamıyoruz?”.

“Neden Elazığlı zenginler krom madeninin çıktığı memleketlerinde çelik fabrikası kurmuyorlar”?

Bu Eczacıbaşı’nın değil yöneticilerimizin cevaplaması gereken bir soru kuşkusuz.

 

 

TÜRKİYE’DE BİR İLK: ADLİ BİLİŞİM MÜHENDİSLİĞİ

FARUK Eczacıbaşı’nın öğrencilerle buluşmasından bir gün önce Fırat Üniversitesi Rektörü Kutbettin Demirdağ’ın akşam yemeğinde öğretim görevlileriyle bir araya geliyoruz.

Prof. Dr. Bahar Demirel, Dr. Mustafa Kaya, Yardımcı Doç. İzzet Taşar ile sohbet ediyoruz.

İzzet Taşar, Fırat Üniversitesi mezunlarının ülkenin Batı’sında iş bulmakta güçlük çektiklerini anlatıyor.

Tabii can sıkıcı bir durum.

Ancak Demirel ile Kaya’nın anlattıkları içimizi umutla dolduruyor.

Türkiye’de bir ilk olan üniversitedeki “Adli Bilişim Mühendisliği” bu yıl ilk mezunlarını veriyor.

Siber güvenliğin giderek daha fazla konuşulduğu bir dönemde böyle bir bölümün mezunlarının kapışılacağından kuşku yok.

Kaya’nın verdiği bilgiye göre, bu bölümü Savunma Sanayi Müsteşarlığı, Kalkınma Bakanlığı’na önemli projeler yapıyor.

“İnsansız Araç Sistemleri Bölümü” de Türkiye’de bir ilk.

Faruk Eczacıbaşı’nın dediği gibi, bunlar bilişimin yarını için dizayn edilmiş programlar.

 

Yazının devamı...

Para mutluluğu satın alır mı?

Ortaokul tarih öğretmenimiz bu konu açıldığında Krezüs diye de bildiğimiz Lidya Kralı Karun’un örneğini verirdi.

Zenginliğiyle pek övünen Krezüs, Pers Kralı Kirus tarafından yakalanıp ölüme mahk^um olduğunda Solon sen haklıydın” diye bağırmış.

“Zira Atinalı siyasetçi ve bilge Solon’a muhteşem hazinesini gösterip “benden mutlusu var mı?” diye sorduğunda “insanın mutlu yaşayıp yaşamadığı ölümünden sonra belli olur” cevabı aklına gelmiş.

Antik çağlarda Pers Kralı’na esir düşen, oğlunu kaybeden Krezüs’ün altınları onu mutlu etmeye yetmemiş.

Bugüne gelirsek ülkelerin zenginliği acaba insanlarını mutlu etmeye yetiyor mu?

Geçenlerde, Dünya Ekonomik Forumu’nun, “Görsel Kapitalist”  (www.visualcapitalist.com) sitesinin kurucusu Jeff  Desjardins’in kaleminden ilginç bir yazısına rastladım.

 

KATAR ZENGİN AMA MUTSUZ
Desjardins, Dünya Bankası’nın kişi başı milli gelir  verilerini ve 2017 Mutluluk  Endeksi’nin verilerini bir tabloda yan yana getirerek paranın daima “mutluluğu satın alamadığı” sonucunu varıyor.

Desjardins’nin tablosunda örneğin Kosta Rika’nın kişi başı milli geliri 15 bin 400 dolar ama mutluluğu ölçen Cantril Ladder sisteminde skoru 7.14

Kosta Rika’nın mutluluk skoru, refah seviyesi çok daha yüksek olan ABD, Belçika, Almanya’nın skorlarının üzerinde.

Öte yandan kişi başı milli geliri 127 bin dolar olan, dünyanın en zengin ülkesi Katar’ın aynı sistemde mutluluk skoru 6.37.

Aynı şekilde refah seviyesi yüksek olan Hong Kong, İrlanda, Singapur, Lüksemburg gibi ülkelerde zenginlik mutluluğa kesinlikle yansımamış.

Bu arada “Görsel Kapitalist” sitesine bir göz atmanızı öneririm.

 

PARAYI  SEV!
MUTLULUK getirsin getirmesin “Parayı Sev” diyor Çiğdem Atabey son kitabında.

Hayatının temel felsefesini “kendini sev, kendini affet, başkalarını affet ve şükret” diye özetleyen Atabey, mali müşavir ve bireysel para koçluğu yapıyormuş.

Kendisini tanımıyorum ama  kitabına “Parayı Sev” başlığını koymasına ilginç geldi.

Atabey kitabına bazı soruları sorarak başlıyor.

- Para için endişelenmekten yorulduğunuz mu?

- Paranın sizden kaçtığını mı düşünüyorsunuz?

- Paradan korktuğunuz oluyor mu?

- Zengin insanlar sizi sinirlendiriyor mu?

-Başkaları kolayca kazanıyorken, siz çok çalışıyor ve zorlukla mı para kazanıyorsunuz? gibi sorular.

Atabey “bu sorulardan üç veya daha fazlasına evet dediyseniz doğru kitabı okuyorsunuz” diyor.

 

 

İKİ KİTAP: BAYAN DEĞİL KADIN VE BİNBİR BAHÇE MASALLARI
KİTAPLARLA devam.

Yazar Buket Uzuner ve benim de dahil olduğu “Faslı Kızlar Grubu”ndan yakın arkadaşlarım gazeteci-yazar Seda Kaya Güler ile Türkiye’deki kadın hareketinin önde gelen isimlerinden, feminist ve doğasever Ceylan Orhun’un yazdığı kitaplar elimin altında.

“Faslı Kızlar Grubu”, Beijing’deki BM Kadın Zirvesi’nden sonra kurulan “Akdenizli Kadın Gazeteciler” etkinliği nedeniyle dördümüzün yaklaşık 15 yıl önce Fas’a yaptığımız ziyaret sonrası ortaya çıkmıştı.

Resmi toplantıların olduğu yapıldığı Rabat’tan sonra Casablanca ve Marakeş’e araba ve trenle yaptığımız eğlenceli ve bol serüvenli yolculuk üzerine kendimize “Faslı Kızlar Grubu” adını uygun görmüştük.

Yıllar geçti “Faslı Kızlar Grubu” dağılmadı.

Grubun üyelerinden Seda Kaya Güler’in kitabının adı “Bayan Değil Kadın”.

Yıllardan beri yapmış olduğu gibi Seda Kaya Güler bu kitabında kadın erkek eşitsizliğine dikkat çekerek, dizilerde ve kadın programlarında ataerkil söylemin her zamankinden daha fazla ön plana çıktığını söylüyor.

Bunun kadınlar kadar erkeklere ve topluma zarar verdiğini belirten Güler “öncelikle bayan değil Kadın diyerek işe başlayabiliriz. Çünkü Bayan diye bir cinsiyet yok Kadın var. Bayan bir hitap şekli ve cinsiyeti belirleyen bir sözcük ayıp olamaz” diyor.

 

YERİN FISILTISINA KULAK VERMEK

Kurduğu Anakültür Kooperatifi'yle 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü sayısız kez Güneydoğu Anadolu’nun en ücra köşelerinde kutladığımız Ceylan Orhun kalemini bu kez kadın soruna için değil büyük tutkuyla yoktan var ettiği bahçesi için oynatıyor.

Ceylan Orhun ile 1 Ocak 2004 yılında birlikte ilk ağacı (nar) diktiğimiz Mazı’daki çıplak arazi bugün nadide bitkilerin de olduğu bir cennet köşesi.

Mazı’daki bahçesinin gelişim sürecini anlatan Ceylan Orhun, hik^ayesini bahçecilik serüvenine gönül verecek olanlar için kıymetli bilgi, belgelerle destekliyor.

“Yolu açılıncaya tepelere tırmanarak, duvarları aşarak ulaşabildiğim araziye her seferinde saatlerde orasında burasında yerin fısıltılarına kulak verdim, ekeceklerimi gözümde canlandırdım” diyen Orhun’un kitabı bahçecilik kültüründe önemli bir boşluğu dolduruyor.

Yazının devamı...

Türkler “terbiyeli “ tavuğu sevdi sıra Ruslarda

Daha önce Danone, Ülker gibi markalarda üst düzey yöneticilik yapmış.

Mumcu ile Tavuk Dünyası’nın açacağı 150. restoranı kutlamak üzere tavuk soslarında kullanılan kekiğin toplandığı Kaz Dağları’nda buluşuyoruz.

2017 yılında yüzde 60 büyüyen, 2018 yılında ise yüzde 47’lik bir büyüme hedefleyen Tavuk Dünyası’nın aylık tavuk tüketimi 350 ton.

Sıkıntılı dönemler geçiren beyaz et üreticilerinin yüzlerini güldüren bir rakam bu.

Tavuk Dünyası’nın başarı hik^ayesi ise yatırımcılarının yüzlerini güldüren bir hik^aye.

2012 yılında Mustafa Kaya tarafından kurulan Tavuk Dünyası ilk yıl şube sayısını 12’ye çıkartıyor.

2012-2015 yıllar arasında kaydettiği yüzde 532’lik büyüme ile TOBB’un “En Hızlı Büyüyen 100 Şirketi” araştırmasında ilk üçe girince yatırımcıların dikkatini çekiyor.

Şirkete özel sermaye fonu Mediterra Capital 2015 yılında ortak oluyor.

Ahmet Faralyalı ve Murat Ertürk’ün kurucu ortak oldukları Mediterra Capital hissesini 2017 yılında yüzde 76’ya, 2018 yılı başında ise yüzde 82’ye çıkartıyor.

2020 YILINDA 1 MİLYAR LİRA CİRO

Logo Yazılım, Söke Un, Lucky Fish, Arzum gibi markalara da yatırım yapmış olan Mediterra Capital’ın finansal ve stratejik desteğiyle Tavuk Dünyası hızla büyüyor.

Mumcu 2018 yılında 500 milyon liralık, 2020 yılında ise 230 lokanta ile 1 milyar liralık bir ciro hedeflediklerini söylüyor.

Tavuk Dünyası’nın başarısının sırrı kuşku yok ki, kemiksiz ve derisiz tavuk etinin kekiğin baş rolde olduğu, 12 farklı baharat içeren soslarla 12 ila 14 saat kadar terbiye edilmesi.


Volkan Mumcu

Formülleri gizli tutulan “marinisyon” yani terbiye işlemi markanın merkez mutfağında yapılıyor buradan soğuk zincirle restoranlara dağıtılıyor.

Tavuk Dünyası’nın 150 restoranından yüzde 85’i franchise modeliyle işletiliyor, yüzde 15’i ise markaya ait.

2017 yılında yeni restoranlar için toplam 40 milyon liralık bir yatırım yapıldığını belirten Mumcu, bunun 15 milyon liralık kısmının Tavuk Dünyası tarafından gerçekleştirildiğini söylüyor.

RUSYA’DA GAGAWA MARKASI

Sohbetimizde Mumcu, Türkiye’de 38 şehirde faaliyet gösterdiklerini ve “kırmızı et” diyarları diye bilinen Adana, Gaziantep gibi şehirlerde de hızla büyüdüklerini söylüyor.

Üstelik Adana’daki restoranlar en iyi ciro yapanlar arasında.

Yurt dışında ise şimdilik sadece Rusya’da 4 restoran olduğunu belirten Mumcu “Rusya’ya odaklandık çünkü tavuğumuz sevildi ve hızla büyüyoruz. Beşinci restoranınız yolda” diyor.

Tavuk Dünyası “Gagawa” markasıyla hizmet verdiği Rusya’da 2018 yılında 10 restoran, birkaç yıl içerisinde ise 30 restoran açmayı hedefliyor.

Rusya’da bir “merkez mutfak” olduğunu belirten Mumcu, Körfez ülkelerinden ve Suudi Arabistan’dan da talep geldiğini vurguluyor.

“İlerde Orta Avrupa’ya da girebiliriz” diyor.

FAST CASUAL NEDİR?

Tavuk restoranlarında “global bir marka” bir marka olmayı amaçlayan Tavuk Dünyası Amerikalı KFC’nin izinde mi?

Volkan Mumcu’ya markanın fast food sayılıp sayılmayacağını sorduğumda “Biz fast food değil, fast casual kategorisine giriyoruz” diyor.

Peki “Fast Casual” yemek tarzı nedir?

Aynen “Fast Food” gibi ABD’den dünyaya yayılan “Fast Casual” son 20 yılın trendi.

Birincisinden farkı, daha kaliteli yemeğin, daha şık ortamlarda garsonlar tarafından servis edilmesi.

“Fast Casual” restoran endüstrisinin önümüzdeki yıllarda katlanarak büyüyeceği hesaplanıyor.

 

Yazının devamı...

İnan Kıraç’ın “sanayi yatırımı kadar değerli” dediği İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 10 yaşında

Tepebaşında, yine Vakfın kanatları altındaki Pera Müzesi’nin birkaç adım ötesinde yer alan İstanbul Araştırmaları Enstitüsü 10 yıla bakın neleri sığdırmış?

Uluslararası 150’den fazla sempozyum, konferans ve söyleşi, 38 yaşın ve 23 süreli sergi.

Geçen kasım ayında izlediğim “İstanbul’da Bizans’ı Keşfetmek” sempozyumunda uluslararası çapta Bizans uzmanlarını dinleme fırsatı bulmuştum.

Oxford, Sorbonne gibi üniversitelerle de işbirliği yapan enstitü, İstanbul’un Bizans, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerini araştıran akademisyenlere doktora sonrası için burs veriyor.

Kütüphanesinde 50 bine yakın kitap ve dergi, arşivinde 135 bini aşkın fotoğraf barındırıyor.

Bunlara ek gravür, harita, İstanbul’un kültürel mirasına ilişkin gazete kupürü ile araştırmacılar için tam bir hazine.

 

GALATASARAY’A NEDEN BAŞKAN OLMADI?

Geçen akşam enstitünün 10 yılı nedeniyle İnan Kıraç ile bir araya geldik.

Dört katlı enstitüyü barındıran ve 19. yüzyılda İtalyan mimar Guglielmo Semprini tarafından yapılan tarihi apartmanın kitaplarla dolu salonunda şık sofralar kurulmuş.

İnan Kıraç, Pera Müzesi’nde birazdan değineceğim serginin küratörlüğünü yapan Prof. Dr. Zafer Toprak ve Doğan Hızlan ile aynı masayı paylaşıyoruz.

İnan Kıraç yemek öncesi konuşmasına “Suna Kıraç olmasaydı burası olmayacaktı, Koç Üniversitesi olmayacaktı, ben de Galatarasay Kulübüne olacaktım” diye başlıyor.

Kendisini gibi Galatasaraylı olan gazeteci Abdi İpekçi’nin 1974 yılında kendisine kulüp başkanlığı önerdiğini belirten Kıraç, Suna Hanım’ın tepkisini şöyle aktarıyor:

“Başkan olursan seni boşarım. Hem Tofaş gibi yeni bebeğin sana ihtiyacı var, hem başarılı olursan Vehbi Koç seni kıskanır”.

Ali Koç’un Fenerbahçe adaylığının konuşulduğu bir dönemde ilginç bir anekdot.

Neticede Kıraç Galatarasay Kulübüne değil Galatarasay Eğitim Vakfı’na başkan oluyor.

Kıraç başkan olduğu 1982 yılından bugüne vakıf için 306 milyon dolar toplamış.

SUNA KIRAÇ’IN SON ESERİ

“Eğitim, bilim, kültür ve sanat alanlarına yapılan yatırım sanayiye yatırım kadar değerli” diyen Kıraç, İstanbul Araştırmaları Merkezi için “Suna’nın son eseri ama yenileri de gelebilir” diye konuşuyor.

Suna Kıraç’ın vizyonunu öven İnan Kıraç “Burasını Atatürk, Osmanlı ve Bizans için çok istedi. Bizans’ı yok etmeyelim, aksine büyütelim dünyaya pazarlayalım” dediğini aktarıyor.

Kıraç konuşmasında, ünlü mimar Frank Gehry’ye, yıllar önce TRT binasının yerine ısmarlamış olduğu müze kompleksi projesine de sözü getiriyor.

“Proje hayata geçmiş olsaydı Ayasofya ile Süleymaniye’nin birbirleriyle konuştuğu noktada olacaktı. Maalesef olmadı, çeşitli engeller nedeniyle yapamadık. Hayata geçmemiş olmasının üzüntüsü hala içimde” diyor.

Kıraç, Gehry’nin projesiyle ilgili yaşadığı sancılı süreci “Suna Kıraç Kültür Merkezi Niye Olmadı” kitabında anlatmıştı.

Ancak kitap yayınlanmamıştı.

PERA MÜZESİ’NDE NOSTALJİ: BİR ZAMANLAR İSTANBUL’DA DENİZ SEFASI

NOSTALJİK olmak hakkımız,  zira İstanbul’u tanıyamıyoruz artık.

Pera Müzesi’nde yeni açılan İstanbul’da Deniz Sefası: Deniz Hamamından Plaja Nostalji” Sergisi İstanbul’un Cumhuriyet ile birlikte gelişen kendine has deniz kültürüne odaklanıyor.

İstanbul yeryüzünde içinden deniz geçen tek şehir.

Boğazda, Haliç’te kayık sefalarını hep biliriz ama Osmanlı’da denize girme olayı yok.

Ancak Tanzimat sonrası Batı’dan gelen esintiyle 19.yüzyılın ikinci yarısından itibaren tahta perdelerle çevrili deniz hamamları girmiş İstanbulluların hayatına.

Sergiyi birlikte gezdiğimiz küratör, bilim insanı Prof. Zafer Toprak, Cumhuriyetin arifesinde deniz hamamlarından plajlara geçişin “devrim niteliğinde” olduğunu söylüyor.

Plajlarda güneşlenerek denize girmeyi ülkelerinden kaçarak İstanbul’a gelen Beyaz Ruslardan öğrenmişiz.

Hatta “fülürye” kuşundan adını alan meşhur plaj Rusların şivesiyle Florya’ya dönüşmüş.

Marmara’ya tutkun olanların nostaljileri farklı.

Kadıköy yakasında oturanların aklında Ragıp Paşa Köşkü’nün hemen dibinde, ortasında bir manolya ağacı olan güzelim Caddebostan Plajı kalmış.

Bense Adalar’da bir zamanlar balıkların oynaştığı masmavi denizi özlüyorum.

Pera Müzesi’ndeki sergi, İstanbul’un daha naif, daha güzel, daha mutlu günlerine ait bir dönemi kapsıyor.


*1930'lar Caddebostan Plajı

37. İSTANBUL FİLM FESTİVALİ AFİŞİNE SANATÇI ELİ DEĞDİ

İKSV’nin 37.İstanbul Film Festivali 6-17 Nisan günleri arasında.

200 kadar film arasında seçimde yine zorlanacağız.

Birini izlerken, diğerini kaçırmanın üzüntüsünü yaşayacağız.

Uluslararası Yarışmada ise Altın Lale için yarışan, uzak ve yakın diyarlardan 11 tane iddialı film var.

37. Film Festivali’nin afişi ise Art Dubai’ye de katılmış olan, minyatürlere modern dokunuşuyla bilinen Murat Palta’ya ait.

Yazının devamı...

Bu KOBİ hem dünyaya açılma hem cinsiyet eşitliğinde iddialı

Bantboru’nun ikinci nesil patronu Sinan Gider, Arçelik’in talebi üzerine “kondenser boru” imalatına girdiklerini ardından 1982 yılında Oyak Renault’nun talebiyle otomotiv sanayiye adım attıklarını anlatıyor.

Bugüne geldiğimizde Bantboru, Türkiye’de Oyak Renault’nun ve Ford Otosan’ın tek tedarikçisi.

40 milyon euroluk cirosunun yüzde 15’i beyaz eşyadan geri kalanı otomotiv sanayiden.

Sinan Gider, 500 çalışanıyla kendilerini KOBİ olarak gördüklerini söylüyor ancak bu sektörde global oyuncu olma iddiasını gizlemiyor.

2013 yılından beri Almanya Fransa sınırındaki bir kasabada üretim tesisi kurulmuş.

Peugeot, Mercedes’in çeşitli serilerine ve BMW’nin elektrikli modelleri için üretim yapan tesise yakında yenileri eklenecek.

 

YURT DIŞINDA ÜRETİM TESİSLERİ

Sinan Gider, 2017 yılında Turquality’nin desteğini aldıklarını ve İspanya, İngiltere, Hindistan’da üretim için hazırlıklara başladıklarını söylüyor.

Hem Avrupa’da hem Asya’ya yatırım global oyuncu iddiasındaki bu şirket için isabetli bir karar.

Bantboru’nun aynı vizyondan hareketle aldığı başka bir isabetli karar ise Birleşmiş Milletler Kadının Güçlenmesi İlkeleri’ni (WEPs) imzalamış olması.

Türkiye’de Koç Grubu şirketlerinin başını çektiği WEPs imzacıları arasına otomotiv sektörü yan sanayiden bir KOBİ’nin katılmış olması önemli.

Bantboru’nun 500 çalışanı arasında 420 mavi yakalı arasında sadece 30’u kadın.

Beyaz yakalıların ise yüzde 50’si kadın.

Sinan Gider beş yıl zarfında hem mavi, hem beyaz yakalılarda kadın oranının yüzde 50’ye ulaşacağını belirtiyor.

Bu arada Bantboru WEPs imzacısı olur olmaz şirkette kadın çalışanların ve çocuklarına kodlama eğitimine başlamış.

 

TÜRKİYE’NİN TEK KADIN OFFROAD YARIŞÇISINA DESTEK

Sinan Gider ile sohbet ettiğimiz öğle yemeğinde masada Türkiye’nin tek kadın Offroad yarışçısı var: İlayda Hancı.

İlayda Hancı Sinoplu ve aynı sporu yapan babasının izinde gidiyor.

2013 yılında, henüz 18 yaşında iken Karadeniz Offroad şampiyonu oluyor.

2016 yılında Türkiye Offroad şampiyonluğunu kapıyor.

Yunanistan’da zor koşullarda yarışıyor.

Türkiye Otomobil Sporları Federasyonu’nun (TOSFED) lisanslı tek kadın Offroad yarışçısı olan 23 yaşındaki İlayda Hancı geçen yıl sponsor bulamadığı için yarışamamış.

İşte tam bu noktada imdadına, cinsiyet eşitliği ilkelerini imzalamış ve buna inanmış olan Bantboru yetişiyor.



Bantboru
2018 yılında İlayda Hancı’nın sponsorluğunu üstleniyor.

Hancı şimdi 250 bin liralık destekle Türkiye Offraod Şampiyonası kapsamında 7 yarışa hazırlanıyor.

İlayda Hancı adını iyi izleyin derim.

Offroad sporunda Türkiye’den bir dünya şampiyonu yolda.

 


Özel sektör ile çevre örgütleri kol kola tarımı iyileştirme peşinde

ÇİFTÇİLERİMİZİN yaş ortalaması 57 imiş.

Markalaşmayı başarmış ailelerin çocuklarını ayrı tutarsak, kırsal alanlarda yetişmiş gençler tarıma uzak.

Ya çok zahmetli bulduklarından, ya da yeterince gelir getirmediğini düşündüklerinden bu işe el atmayı pek istekli değiller.

Oysa bu bereketli toprakların verimliliğini artıracak,  daha az su, daha az zararlı kimyasal kullanacak eğitimli genç çiftçilere ihtiyacı var.

Bu hafta peş peşe katıldığım iki toplantıda şu gerçeği fark ettim:

Özel sektör ve çevre örgütleri sürdürülebilir bir tarım için değerli işbirlikleri kuruyorlar.

Örneğin Anadolu Efes ve WWF-Türkiye.

Tarım sektörünü uzun yıllardan beri destekleyen Anadolu Efes, WWF-Türkiye ile birlikte hayata geçirdiği “Akıllı Tarım” projesiyle işin içine teknolojiyi de dahil ediyor.

Arpa ve şerbertçiotu üretimi yapan çiftçiler “toprak ve hava sensörleri” , “uydudan tarla takibi” gibi uygulamalarla tanışacak.

Projenin en önemli ayağı, kırsal alanlardaki genç nüfusun teknolojiyle ilgisini çekmek ve tarıma yönelmelerini sağlamak.

Tarıma yönelik bir diğer işbirliği Nestle ile TEMA arasında.

2011 yılında TEMA ile “Fıstığın Bol Olsun” projesini başlatan Nestle, 210 bin kişinin geçimini sağladığı Antep fıstığı üretiminin kalite ve verimliliğini arttırmak için elini taşın altına sokmuş durumda.

Nestle-TEMA işbirliğiyle eğitim, mentorluk programlarına katılan antep fıstığı üreticileri yedi yılda yüzde 52 oranında verimlilik sağlamış.

 

Yazının devamı...

Perulu gençler futbolcu yerine şef hayalini kuruyor... Bizim gençlerin hayali ne?

Neden diyeceksiniz?

Çünkü gastronominin bir ülkeye hem ekonomik hem sosyal açıdan neler katabileceğini işi en iyi bilenlerin ağzından fırsatını buldum.

Dünyada fırtına gibi esen Peru Mutfağı’nın bir ülkenin kaderini nasıl değiştirdiğini yaz sonu Peru’ya yaptığım geziden ziyade İstanbul’da daha iyi kavradım.

Gastronomi, Peru gibi yoksul diyebileceğimiz bir ülkeyi bambaşka bir dünyanın kapılarını açarken, Danimarka gibi refah seviyesi yüksek bir ülkenin hükümetini gastronomiyle ilgili bir “Eylem Planı” hazırlamaya sevk ediyor.

Kişi milli geliri 63 bin dolar olan Danimarka gibi bir ülke gastronomiyi daha fazla turist, daha fazla gıda ihracatı için bir araç olarak görüyor.

Danimarka Gıda Organizasyonu direktörü Oby Andersen’i dinlerken, dünyanın en iyi lokantaları arasında olan Noma ve şefi Rene Redzepi’nin başını çektiği “Yeni İskandinav Mutfağı”nin nasıl yükseldiğini anlıyorsunuz.

Bunun arkasında ne yazık ki Türk Mutfağı’nın dünyaya açılmasındaki büyük eksikliği olan devletin vizyonu ve stratejisi var.

 

SOSYAL KALKINMANIN FORMÜLÜ

Peru Dış Ticaret ve Turizm Bakanlığı’na bağlı olarak çalışan ve Peru’nun ihracatından, turizminden, imajından sorumlu olan PromPeru’nun direktörü İsabella Falco bakın ne diyor?

“Gastronomiyi ekonomik kalkınma ve büyümenin motoru olarak görüyoruz”.

“Peru Mutfağı ekonomik büyümenin yanı sıra ülkemizde sosyal değişimi sağladı. Yoksulluğa çare oldu. Futbolcu olmak isteyen gençlerin şimdi en büyük hayalleri şef olmak. Şefleri rock star gibi görüyorlar” diye devam ediyor.

Perulu gençlere bu hayali veren kişi, kendi ülkesinde yüzyıllardan beri devam eden mutfak geleneklerini, gıdalarını (patatesin geçmişi 13 bin yıllık) yücelten şef Gaston Acurio.


Gaston bize sosyal kalkınmanın formülünü verdi” diyor İsabella Falco.

Peru’da her yıl 18 bin çocuk şeflik eğitimi alıyormuş.

Gaston Acurio kıvılcımı ateşlemiş, ardından dünyanın dört bir yanında açılan başarılı Peru lokantalarını başarılı yukarıya taşımış.

Bugün dünyanın en iyi 50 lokantası arasında en üst sıralarda Peru’dan üç tane lokanta var:

Central, Maido ve Astrid&Gaston.

Geldiğimiz noktada gastronomi tüm bir ülkenin çocuklarına bir mesleğin hayalini kurduruyor.

Acaba bizim çocuklar hangi mesleğin hayalini kuruyorlar?

Zengin bir mutfak geleneğine, zengin ürün yelpazesine sahip, yüksek oranda mesleksiz gencin olduğu Türkiye Peru’nun başardığını başaramaz mı?

Lima'da dünyanın en iyi 8. Lokantası seçilen Maido'nun kapısında...

 

TÜRKİYE BİR STATEJİ BELİRLER Mİ?

İstanbul’daki zirvenin başka bir konuşmacısı Manchester Üniversitesi’nden İsmail Ertürk.

Ertürk’ü 2012 yılında Mersin Ticaret ve Sanayi Odası’nın Akdeniz Oyunları öncesi düzenlediği “Kültür Ekonomisi ve Turizm” konferansında dinlemiştim.

Ertürk, İngiltere’de son dönemlerde gerçekleştirilen anketlerde gastronominin İngiliz turistin seyahat etme nedenleri arasında üçüncü sıraya oturduğunu söylüyor.

Günümüzde finansal sermaye ve kültürel sermaye ekonomiyi belirleyen iki şey” diye konuşan Ertürk Dünya Ticaret Örgütü’nün gastronomiyi 2012 yılından beri mercek altına aldığını söylüyor.

Avrupa Birliği’nin 2020 stratejisinde “Gastronomi Şehirler Ağı” önemli bir yer tutmuş.

Bu ağa dahil olan şehirlerde gastronominin ekonomiye katkısının ölçülmüş.

Ertürk’e göre, gastronomi artık bir Ar-Ge’si, bir ekosistemi olan bir alan ve Türkiye bununla ilgili bir strateji belirleyecek ise bunları göz önüne almak zorunda.

“Türkiye Peru’nun kinoa’sı gibi geleneksel ürünlerinden büyük gelir sağlayabilir” diyor.

Şöyle ilginç bir karşılaştırma yapıyor:

Şili’nin 2003 yılında Çin’e sattığı ucuz şarap 25 milyon dolar civarında.

2016 yılında ise Şili’nin Çin’e markalı, katma değerli şarap ihracatı 250 milyon dolar.

“Türkiye’nin yükselen bir sektör olan televizyon dizilerinden elde ettiği gelir aşağı yukarı Şili’nin tek bir ülkeden elde ettiği gelire denk”diyor.

Yazının devamı...

STEM’de en yüksek kız öğrenci oranına sahibiz ama teknoloji sektöründe kadın oranı düşük

Almanya’dan e postama düşen endeks sadece meslektaşım Didem Eryar Ünlü’nün dikkatini çekmiş.

Oysa endeks Türkiye açısından önemli ve umut verici veriler içeriyor.

Söz ettiğim, merkezi Berlin’de olan teknoloji kariyer platformu Honeypot’un “2018 Teknolojide Kadın Endeksi”.

Honeypot’un endeksine göre , STEM bölümlerinden  fen, teknoloji, matematik ve mühendislik eğitimi mezunu kız öğrenciler oranında birinciyiz.

41 ülke arasında STEM mezunu kız öğrencilerimiz yüzde 37.11 oranla ilk sıraya yerleşmiş.

Japonya STEM mezunu kız öğrenci oranında yüzde 15.25 ile listenin en sonunda.

Bu başarıya elbet sevinelim ancak Honeypot’un endeksi Türkiye’ye özgü yaman bir çelişkiyi de barındıyor, şöyle ki:

STEM mezunu kız öğrencilerin yüksek oranına rağmen teknoloji sektöründe çalışan kadın istihdamı sadece yüzde 9.91.

 

STEM MEZUNU KIZLAR NEREDE?

Şimdi bu çelişkiyi nasıl açıklarsınız?

STEM eğitiminde başarılı kızlarımız neden teknoloji sektöründe varlık göstermiyorlar?

Fen, Matematik, Mühendislik dallarından mezun kız öğrencilerimiz iş hayatına atılmak yerine evde mi oturmayı tercih ediyorlar?

Neden STEM mezunuyla teknolojide çalışan kadınlar arasında fark dağlar kadar?

Teknolojide sektöründe çalışan kadınların oranının en yüksek olduğu ülkeyi merak ediyorsanız yüzde 30 ile Bulgaristan.

İkinci sırada yüzde 28 ile Avustralya geliyor.

Öte yandan endekste Türkiye’nin karnesine artı olarak yansıyan önemli bir veri daha var:

Türkiye, teknoloji sektöründe kadın-erkek ücret eşitsizliğinin en az olduğu ülke.

Bu sektörde kadın-erkek ücret eşitsizliği yüzde 8.42, oysa teknolojide kendimize örnek aldığımız Güney Kore’de yüzde 41.17.

Prof. Aziz Sancar’ın Kız Çocukları için Stem Kampı’nın öğrencileri

 

OECD’DE EN DÜŞÜK KADIN İSTİHDAMI

Honeypot’un ortaklarından Emma Tracey, Türkiye ile ilgili yaptığı analizinde şöyle diyor:

Genel ücret eşitsizliğinde pek çok ülkeye göre iyi durumda. Teknoloji  sektöründe en düşük gelir eşitsizliğini kaydetmiş. Ama öte yandan Türkiye OECD ülkeleri arasında en düşük kadın istihdamına sahip: yüzde 31.55. Yani kadının çalışmasının önünde kültürel engeller olsa da çalışma hayatına dahil olanlara pek çok ülkeye oranla daha adil bir ücret politikası uygulanıyor”.

Dedim ya yaman çelişkiler ülkesi burası.

Honeypot’un endeksini incelemek isteyenler https://www.honeypot.io/women-in-tech-2018/eur adresine göz atabilirlerler.

 

STARBUCKS’TAN EŞİT ÜCRET VAADİ

MADEM söz kadın-erkek arasında eşit ücretten açıldı bununla ilgili son bir gelişme kahve devi Starbucks’tan.

Bir süreden beri, ABD’de ücret eşitliği uygulayan Starbucks bundan böyle Kanada, Avrupa, Japonya, Çin’deki kahve zincirlerinde çalışan herkese (kadın-erkek, azınlık) eşit ücret politikası uygulayacağını duyurdu.

Starbucks’ın Türkiye’de aynı politikayı uygulayıp uygulamayacağını merak ettim, sordum.

Türkiye’de Shaya Grup tarafından temsil edilen Starbucks’ın burada zaten “eşit ücret” uygulamakta olduğu cevabını aldım.

 

TÜRKİYE BİLİŞİM VAKFI’NDAN “OYNAYARAK ÖĞRENME” ÖDÜLLERİ

TÜRKİYE Bilişim Vakfı, matematik ve fen bilimlerinin Milli Eğitim Bakanlığı müfredatına uygun bir şekilde “oyunla” öğretilmesi için bir süreden beri “KOD Ödülleri Eğitim Oyunları” yarışması düzenliyor.

Önceki gün düzenlenen ödül töreninde finale kalan 26 oyun arasından ilk üçe giren yarışmacıya  ödüllerini veren TBV Başkanı Faruk Eczacıbaşı’na göre “KOD Ödülleri” eğitim sistemimize büyük katkı yapacak.

 

Yazının devamı...

Çağdaş sanatçılarımızın Art Dubai çıkarması

Bu yıl 48 ülkeden 105 galerinin katılımıyla Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Güney Asya’nın en büyük sanat fuarı olma iddiasındaki Art Dubai’den gelen davet üzerine Dubai’deyim.

Art Dubai’yi 2014 yılında, Contemporary İstanbul’un sponsoru olan Akbank ekibiyle ziyaret etmiştim.

Sanat fuarı hem katılımcılar hem içerik açısından dört yıl öncesine oranla çok daha zengin.

En son Kayseri’deki biletall.com olmak üzere Türkiye’de şimdiye kadar 10 şirkete toplam 1 milyar doların üzerinde yatırım yapmış olan The Abraaj Group Art Dubai’nin ana sponsoru.

10 yıldan beri veriler Abraaj Group Sanat Ödülü fuarın en prestijli ödülü.

Art Dubai’nin bu yıl önemli bir partneri daha var:

Suudi Arabistan’ın çiçeği burnunda Misk Sanat Enstitüsü.

Veliaht Prens Muhammed Bin Salman’ın sürpriz reformlarıyla son dönemlerde adından sıkça söz ettiren Suudi Arabistan,  Art Dubai’de sanatta iddialı bir çıkış yapmış durumda.

 

SUUDİ ARABİSTAN’IN SANAT ÇIKIŞI

Belli ki, Suudi Arabistan, yirmi yıl aşkın bir süredir sanat vakıflarıyla, müzeleriyle sanat ve kültür dünyasında önemli adımlar atmış olan BAE’nın emirlikleri Shrajah, Dubai, Abu Dhabi’yi rol model olarak görmüş.

Diğerleri gibi “petrol zengini kültürsüz ülke” imajını silme çabasında.

Bakalım nasıl başaracak?

Art Dubai’de sanal gerçeklik gözlükleriyle seyrettiğim “Suudi’yi yeniden tanımlamak” belgeselinde Suudili genç çağdaş sanatçılar çalışırken görülüyor.

Atölyelerde kadınlar da var, erkekler de.

Geleneksel uzun elbisesiyle atölyesinde yerel motiflere çağdaş bir yorum getiren genç kadının başı açık.

Fuar alanında yemek yerken sohbet ettiğim, aynı uluslararası gazeteci grubuyla Dubai’ye davet edildiğimiz son derece modern Ciddeli genç bir gazeteci belgeseldeki sanatçının yakın arkadaşıymış.

“Cidde Riyad gibi değil, kadınlar çok daha özgür. Sokağa çıktığımda hafifçe başımı kapatırım o kadar” diyor iyi İngilizcesiyle.

Veliaht Prensin reformlarını ilgiyle izliyor ama ülkesinin Yemen Savaşı’yla ilgili sansür uygulandığını da gizlemiyor.

 
Elif Uras

ELİF URAS’IN SOLO SERGİSİ

Art Dubai’de bu yıl Türkiye’den beş galeri katıldı.

Sanat fuarının en gösterişli köşelerinden birinde Galerist, New York’ta yaşayan ancak çoğunlukla İznik’in atölyelerinde üreten ressam, heykeltraş Elif Uras’ın eserlerini sergiliyor.

Art Dubai için özel eserler üretmiş olan Elif Uras’ın solo sergisi hayli ilgi görüyor.

Galeri X-ist genç çağdaş sanatçılar Murat Palta ve Emin Mete Erdoğan, Sanatorium Yağız Özgen, Ali İbrahim Öçal, Galeri Zilberman Azade Köker, Erinç Söymen, Burçak Bingöl ile katılırken, Galeri Öktem&Aykut Jennifer İpekel ile burada.

Genç sanatçı İpekel, Art Dubai’nin bu yıl ilk kez uyguladığı bir programla sanat fuarına katılmış.

Sanatçılara Dubai’de 4 ila 8 haftalık çalışma imk^anı tanımış olan yeni bir program için 11 yabancı sanatçı seçilmiş ve İpekel bunların arasında.

Bu yıl Art Dubai yine ilk kez Türkiye’den önemli bir grup koleksiyoneri davet etmiş.


Jennifer İpekel

OTELLERİN DOLULUK ORANI PARİS’İ GEÇMİŞ

Dört yıl aradan sonra geldiğim Dubai’de inşaatlar da, turistler de patlama yapmış.

Deniz kıyısından uzaklaştığınızda gökdelenlerin arasında nefes alınmıyor.

Ne ki turistler Dubai’yi seviyor.

İngilizce yayınlanan The National Gazetesi’nin haberine otellerin doluluk oranı Paris’in otellerini geçmiş.

Özellikle Hindistan, Çin ve Rusya’dan Dubai’ye gelen turist sayısında büyük artış olduğunu belirten gazete turizm sektöründe istihdamın 10 yılda yüzde 119 arttığının da altını çizmiş.

Deniz, kum, güneş tamam ama bence BAE’nin giderek canlanan sanat kültür yaşamı da turistleri cezbediyor.

BAE içinde seyahat etmek pek kolay.

Nitekim gazeteci grubumuzla iki gün peş peşe, Dubai’den otobüsle ünlü Fransız mimar Jean Nouvel’in imzasını taşıyan Louvre Abu Dhabi’yi Sharjah Sanat Vakfı’nın müzelerini gezme fırsatını buldum.

Bu mek^anlar Ortadoğu’nun sancılı ülkelerinin sanatçıları için iyi bir sığınak.

Louvre Abu Dhabi ise ayrı bir yazı konusu.


Yağız Özgen



Yazının devamı...