GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Turizmde yeni bir oluşum: KURAP

Platformun adı “Kurumsal Acenteler Birliği” kısaca KURAP.

Adından anlaşılabileceği gibi, KURAP kurumsal şirketlere hizmet veren acenteleri çatısı altında toplayan bir oluşum.

Kurumsal şirketlere hizmet haliyle daha nitelikli bir hizmet anlamında.

KURAP bünyesindeki şirketlerin sayısı şimdilik 17 olsa da Hande Arslanalp iş hacmi olarak ciddi bir potansiyeli temsil ettiklerine dikkat çekiyor.

KURAP’ı kuran şirketler aynı zamanda TÜRSAB üyesi.


Hande Arslanalp

Ancak, babası TÜRSAB’ın kurucuları arasında olan Moris Turizm’in sahibi Moris Kasar’ın belirttiği gibi kurumsal şirketlere hizmet veren acentelerin 7 binden fazla üyesi olan TÜRSAB içinde seslerini duyurmaları hayli zor.

“TÜRSAB’ın gücüne hepimizin ihtiyacı var. Biz TÜRSAB’a muhalif değiliz. Aksine TÜRSAB’ın sırtındaki yükü hafifletmeye çalışıyoruz” diyor Kasar.

KURAP’ın önüne iki hedef koymuş.

Bunlardan birincisi “kalifiye eleman yetiştirmek” ki bu turizm sektörünün hiç kuşku yok en fazla ihtiyaç duyduğu şey.

İkincisi ise teknolojik gelişmelere daha hızlı bir şekilde adapte olmak.

Kasar “en büyük rakibimiz diğer acenteler değil internet” derken haklı.

Uçak, otel rezervasyonları artık internet ortamında yaygınlaşırken, “paylaşım ekonomisinin” in iyi örneklerinden “airbnb” ve benzeri trendler artık hayatımızın bir parçası.

KURAP’ın önüne eğitim ve teknoloji hedeflerini koyması kuşkusuz tüm turizm sektörüne yarayacak.

 

ÇOCUKLARIMIZA DA “SAĞLIKLI YAŞAM”


Aylin Somersan Coqui

SAĞLIKLI yaşam hepimizin dilinde.

Ne ki baktığınızda sağlıklı beslenme, hareketli yaşam, spor tavsiyeleri çoğunlukla büyüklere yönelik.

Peki ya çocuklar?

Dünya Sağlık Örgütü çocukların her gün en az 60 dakika fiziksel aktivite yapmasını öneriyor.

Diğer ülkelerde durum nedir bilmem ama araştırmalar Türkiye’de 6-11 yaş grubu çocukların neredeyse yüzde 60’ının düzenli bir egzersiz yapmadığını ortaya koymuş durumda.

Birleşmiş Milletler Sürdürülebilir Kalkınma Hedefleri’nin Türkiye’deki sıkı takipçisi olan Allianz Türkiye “Çocuklar için Sağlıklı Yaşam” diye kolları sıvamış.

Geçenlerde Allianz Türkiye CEO’su Aylin Somersan Coqui, çocukların hareket ve spor yoluyla  sağlıklı büyümelerine ve gelişmelerine büyük katkı sağlayacak programı tanıttı.

Coqui’nin verdiği bilgiye göre, “Allianz Motto Hareket” programı kapsamında  8 yılda 7 bölgede 42 bin çocuğa ulaşılacak.

Sekiz yıl sürmesi planlanan program kapsamında hedef okulda ve okul dışında çocukların spora alışmalarını sağlamak, becerilerini arttırmak.

Allianz Türkiye iddialı bu programa başlatırken yanına önemli STK’ları da almış.

Sosyal İnovasyon Merkezi kurucusu Suat Özçağdaş program koordinatörü.

Ege Çağdaş Eğitim Vakfı (EÇEV), Koruncuk Vakfı, Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı, Türkiye Atletizm Federasyonu projenin destekçileri arasında.

 

 

Yazının devamı...

Ferit Şahenk, Türkiye’yi “soft power” ile dünyaya açacak

Başta Ferit Şahenk olmak üzere masanın etrafında Doğuş Grubu’nun “ağır topları”  gazetecilerin sorularını yanıtlıyor.

Kimler var sayıyorum.

Doğuş Grubu Yönetim Kurumu üyesi ve CEO Hüsnü Akhan, Turizm Grup Başkanı Doğuş Yönetim Kurulu üyesi Naci Başerdem, Doğuş Yönetim Kurulu üyesi Ergun Özen, Pozitif Yönetim Kurulu Başkanı Nafiz Karadere,  DoğuşYönetim Kurulu üyesi Nevzat Öztangut ve Dream (D-Ream) CEO’su Levent Veziroğlu.

Doğuş Grubu’nun yükselen yıldızı yeme-içme sektörünü barındıran Dream’in CEO’su Levent Veziroğlu karşımda oturuyor ve Ferit Şahenk sohbete tam da yeme-içmeden söz ederek giriyor.

“Anadolu dahil Türk Mutfağını yurt dışında en iyi anlatan bir grup haline geldik. Nusret, Günaydın, Dubai’nin ardından Londra’da açılan Rüya gibi bir Türk lokantalarıyla Türkiye’nin adını duyuruyoruz” diyor.

“Bir ülkenin adının duyulmasında, kültürünün anlaşılmasında, insanların sempati ile bakmasında mutfağı önemli bir yer tutuyor. Aslında ağız tadı bir ülkenin “soft power” dediğimiz yumuşak gücü” diye konuşuyor.

Türk Mutfağı’nın tanıtımı için yıllardır yazıp çizen bendeniz için harika bir tanım.

Sonunda bu tanıtım işinin lokanta açmak gibi önemli bölümünü Doğuş gibi ülkenin önde gelen grubunun üstlenmiş olması da Türkiye için önemli bir fırsat.

DREAM’İN HEDEFİ 7-8 MİLYAR DOLAR


Ferit Şahenk ve Levent Veziroğlu ile birlikte

Levent Veziroğlu ile dünyada yeme-içme sektörüyle ilgili yaptıkları araştırmalara göre dışarıda yeme trendinin hızla yayıldığını belirten Ferit Şahenk “Turizmi de kapsayan bu sektörü eğlenceyle buluşturduk. Benim “eat-tertnainment” dediğim bir konsept çıktı ortaya” diye ekliyor.

Yani insanlar yemek yerken eğlenecekler.

Nusret’in lokantalarında yaptığı gösteriler, D-Maris’te bir şubesini açan Simi’nin ünlü lokantası Manos’un müziği bu konsepte ait şeyler.

“Lokantalarımıza gelenlerin sadece yiyip gitmeleri yerine daha uzun kalacakları ortamlar yaratmaya çalışıyoruz” diyor Şahenk.

“Dream, düne kadar inşaatçı, bankacı olan grubun kendi içinde yaptığı değişim. Bu tam anlamıyla bir tutku” diye ekliyor.

Doğuş Grubu’nun hedefi Dream’i 7-8 milyar dolarlık bir büyüklüğe getirmek.

Şu anda büyüklüğü 1.2 milyar dolar olarak tescillenmiş.

Şahenk “7-8 milyar dolara yakın bir zamanda ulaşacağımızı umut ediyorum. Bu işin en güzel yanı lokanta belirli bir marjda kendi nakit akışını sağladığı zaman kendini büyütebilme imk^anına sahip” diye konuşuyor.

İMF’DEN DOĞUŞ’A TRANSFER

Ferit Şahenk’in altı yıl önce Dream’i birlikte hayata geçirdiği Levent Veziroğlu, bu yolculuğa çıkmadan önce Şahenk’in ofisini yönetiyordu.

Bu arada Veziroğlu ile sohbette ekonomist olduğu, Dünya Bankası’nda çalıştığı ardından Türkiye’de Kemal Derviş ekibinde yer aldığı ve daha sonra İMF’de 5,5 yıl Türkiye dahil 10 ülkeyi temsil ettiği ortaya çıkıyor.

Ferit Şahenk, Washington’da İMF’de görevli iken tanıştığı Veziroğlu’nun Türkiye’ye gelmeye ikna ediyor.

Veziroğlu’nun hobisi olan yeme içme işini ABD yıllarında ünlü French Culinary İnstitute’ta geliştirmiş olması Dream’in güçlü yapısına dair bir ipucu veriyor.

Zira CEO’su hem ekonomist hem mutfak kültürünü iyi bilen bir isim.

Veziroğlu’nun verdiği rakama göre, Dream çatısı altında 58 marka ve 180’e yakın lokanta var.

Medyada çıkan haberlerin aksine Nusret ABD’de çok tutulmuş ve önümüzdeki günlerde Dallas’ta yeni bir şube açacak.

Yine Dream çatısı altındaki Fenix markası Boston’da, Da Mario ise Dallas’ta açılacak.

Bu yaz aylarında tüm lokantalarda yüzde 40 ila 50 arasında bir artış kaydettiklerini belirten Şahenk en son şu bilgiyi paylaşıyor:

“2005 ile 2017 yıllarında grubumuz 9 milyar dolarlık bir yatırım yaptı. Bunun 8.6 milyar doları işlerimize, 400 milyon doları ise sosyal sorumluluk projelerine harcandı. Yaptığımız yatırımın yüzde 81’i memleketimizde, yüzde 19’u ise sözünü ettiğim lokantalar, marinalar için yapıldı”.

 

ANADOLU MUTFAĞINI DÜNYAYA TANITACAĞIM DİYEN İNGİLİZ ŞEF

DREAM  çatısı altındaki Nusret ve Rüya Dubai’nin en gözde lokantalarından.


Şef Colin Clague

Bu bilgiye, Art Dubai sırasında Dubai’nin yeme içmesiyle ilgili karıştırdığım dergide rastladım.

Rüya’nın şefi daha önce Londra’daki Zuma’da çalışmış olan İngiliz şef Colin Clague.

Ferit Şahenk, Clague’dan “Sırt çantasıyla üç ay Anadolu’yu karış karış gezdi” diye söz edince merak ettim google’a baktım.

Colin Clague, geçtiğimiz ekim ayında Varşova’daki “En İyi Şef” yarışmasında birinci gelmiş.

Bu ödül nedeniyle verdiği bir söyleşide, “Anadolu mutfağını dünyaya tanıtmak istiyorum” diyor.

Colin Clague, hem Anadolu’da gezmiş, hem 1927 yılında kurulan Borsa Lokantası’nı 1983 yılında satın alıp büyüten Rasim Özkanca’nın yanında staj yapmış.

 

 

BODRUM MÜZİK FESTİVALİ ÇITAYI YÜKSELTİYOR

BU yıl 14. Yılına giren ve bu süre zarfında 121 konserde 4 bini aşkın müzisyeni 200 binden fazla müziksever ile buluşturan Bodrum Müzik Festivali çıtayı her yıl yükseltiyor.

Sanat yönetmenliğini iki yıldan beri Tuğce Tez’in üstlendiği festivalin ilk gecesi, Devlet Opera ve Balesi Genel Müdürü tenor Murat Karahan ile Avustralyalı soprano Lauren Fagan’ı dinledik.

Bu yıl Arena di Verona’da Puccini’nin Turandot operasını söyledikten sonra sokakta alkışlanan Karahan, Fagan ve Rengim Gökmen şefliğindeki Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası bize unutulmaz dakikalar yaşattı.

Festivalin ikinci günü ise ünlü piyanistimiz Fazıl Say “Yürüyen Köşk” eserinin prömiyerini yaptı.


Denizbank ve Turkcell ana sponsorluğunda beş gün süren festival hemen hemen her akşam müzikseverlere sürprizler yaşatırken, Doğuş CEO’su Hüsnü Akhan açılışta Bodrum’u klasik müzikte dünya çapında bir destinasyon haline getirmek istediklerini söyledi.

Akhan “Dünyada müzikle anılan şehirler var. Montreal, San Remo, Salzburg gibi. Bu şehirler yıllardan beri ülke turizmine katma değer sağlıyor. Bodrum niye bu şehirlerin arasında anılmasın” derken haklı.

Öte yandan Müzik Festivali sadece müzikle sınırlı kalmadı.

Bomontiada’da önümüzdeki hafta adına müze açılacak olan Ara Güler’in Bodrum temalı fotograf sergisi, Doğuş Grubu’nun 900 üniversite öğrencisinin çalışmalarına yer veren “Sanata Bi Yer” Platformu’nun işleri  festival kapsamına alındı.

Bu arada en önemli noktayı atlıyordum az kalsın.

Festivalin bilet gelirlerinin tamamı bu yıl da Tohum Otizm Vakfı ile Bodrum Sağlık Vakfı’na bağışlanmış.

 

Yazının devamı...

Uluslararası ödüller kazanan bilim insanlarımızla gururlandık

Sözünü ettiğim bilim insanlarımız, Şirince’deki “Nesin Matematik Köyü”nün kurucusu Prof. Dr. Ali Nesin ile Sabancı Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Zehra Sayers.

Sayers bir süre önce, Akdeniz bölgesinde ileri düzeyde bilim yapan bilim insanlarına ya da gruplara verilen 2017 Rammal Ödülü’nün sahibi olmuştu. (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gila-benmayor/ortadogunun-cerni-icin-ugrasan-turk-bilim-insani-zehra-sayerse-odul-40768019)

Fransa’nın Toulouse şehrinde, 80 ülkeden 4 bine yakın katılımcıyla düzenlenen ESOF (EuroScience Open Forum) Kongresi’nde Prof. Sayers’a ödülü verildi.


Rammal Ödül Jürisi Başkanı Prof. Lauritz Holm-Nielsen, düzenlenen törende, Prof. Sayers’in, Ortadoğu ve Akdeniz ülkeleri arasında bilimsel ve kültürel bağların güçlenmesine katkısını vurguladı.

Bölgenin genç ve deneyimli bilim insanlarının önünü açtığını söyledi.

Türkiye’den bir bilim insanının böyle bir misyonu üstlenmiş olması ne kadar gurur verici.

Prof. Sayers, 2002 ile 2018 yılları arasında,  Ortadoğu’nun CERN’i olarak bilinen SESAME Projesi’nin Bilimsel Danışma Komitesi Başkanlığını yapmıştı.

ABD’DE BANA İHTİYAÇ YOKTU

Prof.Dr. Ali Nesin’e gelirsem, “Nesin Matematik Köyü”nün kurucusu olarak Türkiye’de matematik farkındalığına ve eğitimine katkılarından ötürü matematik dünyasının en prestijli ödülü “Leelavati Ödülü” sahibi oldu.


Prof. Nesin’in “Lilavati” olarak da bilinen ödülü kazanması, Nesin’i iyi tanıyan, izleyen ve hatta “Matematik Köyü” nü ziyaret etmiş olan dünyanın önde gelen matematikçileri tarafından memnuniyetle karşılanmış.

Örneğin Manchester Üniversitesi’nden Prof. Borovik, “Ali Nesin’in matematik eğitiminde yaptığı işlerin dünyada benzeri yok” demiş.

Geçtiğimiz hafta, Rio de Janeiro’daki Uluslararası Matematikçiler Kongresi’nde  açıklanan “Leelavati Ödülü” nedeniyle Ali Nesin’i tanıtan bir videoyu izledim.


1995 yılında ABD’de Kaliforniya Üniversitesi’ndeki kürsüsünü terk ederek Türkiye’ye dönen Ali Nesin “ABD’de bana ihtiyaç yoktu, Türkiye’de vardı” diyor.

Türkiye’ye dönme nedeni babası Aziz Nesin’in ölümünden sonra Nesin Vakfı’nın sorumluluğunu üstlenmek.

Bilgi Üniversitesi’nde aynı yıl matematik kürsüsünü kuran Nesin, izlediğim videoda öğrencilerine “problemi çözmeye çalışmayın, problemi anlamaya çalışın” diyor.

Ali Nesin, 2015 yılında Vehbi Koç Ödülü’nün de sahibi olmuştu. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gila-benmayor/vehbi-koc-odulu-colde-bir-vaha-ya-28309084

DAĞIN BAŞINDA BİR MUCİZE

Vehbi Koç ödül töreninde izlediğimiz değişik bir videoda, kuruluşundan iki yıl sonra 2009 yılında ziyaret ettiğim Matematik Köyü’nün nasıl gelişmiş olduğunu görmüş, çok şaşırmıştım.

Sadece ve sadece gönüllülerin, Nesin’e inanmış kişilerin katkılarıyla giderek büyüyen Matematik Köyü’nde bugün dershaneler, yatakhaneler, kütüphanenin olduğu 30’a yakın bina var.

Dağın başında bir mucize.

“Orada bir köy var uzakta, bilmesek de tanımasak da o köy Matematik Köyü’dür ve çocuklarımızın geleceğidir”

Yukarıda bağlantısı verdiğim yazının son cümlesi böyle.

Matematik çocuklarımızın geleceği ama gel gör ki bu yıl üniversite sınavına giren 2.2 milyon öğrenci matematikte dökülmüş ( temel yeterlilikte 40 soru ortalaması 5.6).

Keşke birden fazla “Matematik Köyü”müz olsaymış.

HİNTLİ MATEMATİKÇİNİN KIZI LİLAVATİ

LİLAVATİ sözcüğü nereden geliyor diye merak ettim.

12. yüzyılda yaşayan Hintli matematikçi ve astrolog Bhaskara Acharya’nın matematik bilimiyle ilgili yazdığı eserin adı Lilavati.

Aynı zamanda pek düşkün olduğu akıllı ve güzeller güzeli kızının adı.

Rivayete göre, Bhaskara, eşinin ölümünden sonra derin bir depresyona giren kızının zihnini meşgul etmek için onu matematik problemlerine boğmuş.

Matematik problemlerini çözmek gerçekten kıza iyi gelmiş.

Günümüzde Pisagor Teoremi’ne başvurularak çözülen karmaşık problemleri çözmeyi başaran Lilavati Hindistan’ın önde gelen ilk kadın matematikçisi.

Bhaskara’nin kızının adını taşıyan önemli eserinin büyük bölümünün Lilavati’nin çözmeyi başardığı problemler olduğuna inanılıyor.

Yazının devamı...

İKSV’nin son raporu, farklı olup birlikte yaşamanın anahtarını veriyor

Suriyeli kalabalık aileler sabahın köründe çimenlere pikniğe gelmişlerdi.

Çaylar, ekmekler, ortadan ikiye bölünmüş karpuzlar, çoluk çocuk neşeyle kahvaltıya hazırlanırlarken sabah sporu yapan bizim mahallenin sakinleri onlara doğru endişeli bakışlar fırlatıyordu.

Bir kereden fazla yakaladım o bakışları.

Ve aklımdan gayriihtiyari şu düşünce geçti:

“1960’larda Almanya’ya ilk göç eden Türkler muhtemelen aynı endişeli bakışlara maruz kalmışlardı”.

Almanya yıllar boyu Türkler dahil ülkedeki yabancıların entegrasyonunu konuştu, tartıştı ve sorun h^al^a çözülebilmiş değil.

Bugüne ve bize gelirsek, Türkiye’de 3,5 milyon Suriyeliyle artık aynı havayı soluyoruz.

Sanırım hepimizi “Endişeli bakışlar fırlatmadan onlarla birlikte nasıl yaşayacağız? Kültürel farklılıklarımızı nasıl aşacağız?” gibi sorular yakından ilgilendiriyor.

Bunları yeterince tartışmadığımız kesin.

 

GÖÇ VE ENTEGRASYONU ARAŞTIRIYORLAR

İKSV’nin, kültür politikalarımıza hem veri, hem vizyon anlamında 2011 yılından beri yayımladığı raporların sonuncusu tam da bu sorulara yanıt arıyor.

Vakfın bu ay içerisinde yayımladığı 7. Raporunun başlığı “Birlikte Yaşamak: Kültürel Çoğulculuğu Sanat Yoluyla Geliştirme” .

Rapor, Kanada Trent Üniversitesi’nden Dr. Feyzi Baban ile Wilfrid Laurier Üniversitesi’nden Dr. Kim Rygiel tarafından kaleme alınmış.

Raporun yazarları Kuzey Amerika ve Avrupa’da göç, mülteci, entegrasyon gibi sorunlara yönelik araştırma yapan isimler.

İKSV’nin raporu, farklı kültürler barındıran toplumlarda,  uzun vadede bir arada yaşamak için kültür ve sanatın rolüne odaklanıyor.

Avrupa ve Türkiye’de başarılı örneklere yer veriyor.

Rapor elime geçtikten bir iki gün sonra, sonra bir televizon kanalında Dr. Feyzi Baban ile İKSV Kültür Politikaları Direktörü Özlem Ece’nin sohbetine rastladım.

 

AMAÇ KİTLEYİ ÇEŞİTLENDİRMEK

Özlem Ece, İKSV’nin 7 yıldan beri devam eden kültür politikaları çalışmalarının temel ilkesinin, toplumdaki tüm birimlerin, sanat, kültür faaliyetlerine katılmasını sağlamak  olduğunu söylüyor.

“Amacımız kitlemizi çeşitlendirmek. Özellikle dezavantajlı gruplar arasında kültür ve sanatı yukarı çekmeye çalışıyoruz. Bu süreçte biz de öğreniyoruz” diyor.

Dr. Baban, meslektaşı Dr. Kim Rygiel ile birlikte üç yıldan beri İtalya, Danimarka, Almanya ve Türkiye’de “farklı kültürlerin, etnik kimliklerin, dinlerin bir arada nasıl yaşadıklarını” araştırdıklarını anlatıyor.

Araştırma 5 yıllık bir proje.

Dr. Baban “İKSV’nin raporunda sanat ve kültür üzerinde bulgular var. Rapor bizim araştırmanın parçası oldu” diyor.

Avrupa’daki “ farklı olup nasıl birlikte yaşarız” araştırmalarından 2 cevap çıkmış.

Asimilasyon ve çokkültürlülük.

“Her iki yaklaşımın da sakıncaları var” diyen Dr. Baban’a göre, farklılıkları tanımak önemli ama insanlar esas birbirleriyle etkileşim içerisinde olmalı.

İşte bu noktada Gaziantep’teki Kırkayak Kültür Derneği örneğini veriyor.

 

GAZİANTEP KIRKAYAK ÖRNEĞİ



Kırkayak Kültür Derneği, şehre yarım milyon Suriyeli mültecinin gelmesinden önce kurulmuş.

Ancak Suriyeli mültecileri de derneğe katarak ön plana çıkmış.

Dr. Baban “Kırkayak Suriyeli mültecilere bir alan açmış. Birlikte öğrenip gelişiyorlar” diyor.

Derneğin mültecilerin Gaziantep’e entegrasyonundan önemli bir misyon üstlendiğini belirterek “Antepliler ile Suriyeliler arasında etkileşimi sağlıyor” diye konuşuyor.

Suriyeli sanatçılara destek olan dernek bir mutfak projesinde Antepli ve Suriyeli kadınları bir araya getirmiş, film etkinliklerinde Türkçe arapça broşür basmış.

Dr. Baban diyor ki “Biz Suriyelilere bir kitle gözüyle bakıyoruz, Oysa her bireyin kendi hik^ayesi var”.

İstanbul’daki ise Hamiş Suriye Kültür Evi, işte bu hik^ayelerin anlatılmasına önayak olan bir dernek.

Suriyeli ve Türkler, Hamiş’i Suriyelilerin “ötekileştirilmesine” karşı birlikte çalışmak için kurmuşlar.

Dr. Baban’ın dikkat çektiği gibi, Kırkayak, Hamiş gibi örnekler Avrupa’ya göre çok az.

Zaten raporun son kısmında, yerel yönetimlere bu tür girişimlerle, STK’larla koordine çalışmaları tavsiyesi var.

İKSV’nin raporunun tamamına şu adresten ulaşmak mümkün: http://www.iksv.org/tr/raporlar/birlikte-yasamak-kulturel-cogulculugu-sanat-yoluyla-gelistirmek

 

 

Yazının devamı...

İstiklal Caddesi’nin yeni gözbebeği: Salt Beyoğlu

 

1930’larda, İstanbul’un gece hayatını, ünlü restoranlarını, sanatçılarını  “Gardenbar Geceleri”, “İntermezzo” gibi kitaplarında anlatan Fikret Adil’in ya da “kürklü, şapkalı ve eldivenli hanımefendilerin” İstiklal Caddesi”nden söz etmiyorum.

Vakko’nun henüz terk etmediği, dükk^anların ucuz mallarıyla dışarı taşmadığı, ağaçların kesilmediği, kitapçıların, galerilerin bol olduğu bir İstiklal Caddesi aklımdaki.

Çin malı kaldırım taşlarının döşenmesiyle başlayan çöküşü hepimiz biliyoruz.

İki- üç yıl önce alt yapı çalışmaları için iş makinelerinin istilasına uğrayan İstiklal Caddesi artık iflah olmaz derken geçtiğimiz eylül ayında bir mucize oldu.

Teğet Mimarlık (Mehmet Kütükçüoğlu) tarafından yeniden tasarlanan Yapı Kredi Kültür Sanat binası caddeye bir “hayat öpücüğü” konduruverdi.

Tam Galatasaray Meydanı’ndan başınızı kaldırdığınızda binanın içinde görünen İlhan Koman’ın Akdeniz Heykeli caddeyi kucakladı.

Birkaç ay önce bölgeyi 2,5 yıl önce terk etmiş olan Salt Beyoğlu eski yerine döndü.

İstanbul Modern hemen hemen aynı bölgedeki geçici mekanına taşındı.

Borusan Müzik Evi ve Arter zaten hep oradaydılar.

 

GARANTİ BANKASINA AİT BİNADA
Salt Galata ve Salt Beyoğlu Araştırma ve Programlar Direktörü Meriç Öner sohbetimizde, insanların İstiklal Caddesi’ne sanat ve kültür etkinlikleri için geri döndüklerini söylüyor.

Salt kurumlarının İletişim ve Yönetim Direktörü Derya Açar Ergüç’ün de katıldığı sohbet, kapılarını 2011 yılında açan, 2015 yılında kapattıktan sonra yenilenerek yeniden açılan Salt Beyoğlu üzerinde yoğunlaşıyor.

Salt Beyoğlu, 19. yüzyılda inşa edilmiş Garanti Bankası’na ait bir binada.

İyi ki, Beyoğlu’nun tarihi binalarından bazıları Garanti, Yapı Kredi, Akbank, Borusan gibi kurumların mülkiyetinde diye düşünüyor insan.

Zira bu kurumlar binalarını sanat ve kültürün hizmetine vermişler.

Bu arada İş Bankası’nın da yine İstiklal Caddesi üzerine, Teğet Mimarlık tarafından tasarlanan müzesinin de eli kulağında.

Salt kurumlarına dönersem, ünlü mimar Alexander Vallaury 1890’larda yaptığı Osmanlı Bankası’nın eski binasında 2011 yılından beri hizmet veren Salt Galata,  çoğu mimar ve sanatçılara ait zengin arşivi, kütüphane ve araştırmacılara açık dijital belgeleriyle öne çıkıyor.

Salt Beyoğlu ise kapıların açık olduğu mek^anında sergiler için daha müsait.

 

SALT KURUMLARI KAMUYA AÇIK, ÜCRETSİZ
Sohbetimizde Meriç Öner, “Salt kurumları kamuya açık, ücretsiz” diye hatırlatıyor.

Günde bir milyondan fazla kişinin geçtiği İstiklal Caddesi’nin üzerindeki Salt Beyoğlu’nun giriş katı “Forum”.

Hem belgesel, uzun metrajlı filmlerin gösterildiği “açık sinema” yine giriş katında.

Binanın birinci katına ise Mimar Han Tümertekin’in tasarladığı Robinson Crusoe Kitapevi taşınmış.

Robinson Crusoe Kitapevi, İstiklal Caddesi’nde mülklerin el değiştirmesi, kiraların artması sonucu yerinden olmuş, Beyoğlu Salt’ın daveti üzerine binanın üst katlarından birine yerleşmişti.

Superpool Mimarlık tarafından tasarlanan kafesi Neolokal’ı işleten şef Maksut Akşar’ın ekibine teslim edilmiş.

Beyoğlu Salt’ın en üst katı şahane bir Kış Bahçesi.

Mimar Aslıhan Demirtaş tarafından tasarlanan Kış Bahçesi’ndeki bitkiler için 15 ton toprak taşınmış.

Beyoğlu Salt, geçen hafta sona eren, iki güncel sanatçı Aydan Murtezaoğlu ve Bülent Şangar’ın “Devamlılık Hatası” sergisiyle kapılarını açmıştı.

Meriç Öner eylül ayında “iddialı bir sergiye” hazırlandıklarını söylüyor.

Yazının devamı...

Kadın startup’ların getirisi iki misli ama nedense daha az yatırım çekiyorlar  

Yapılan araştırmalar, ortalama olarak erkeğin kazandığı her 1 dolara karşı kadının 80 sent kazandığını ortaya koymuş durumda.

İş hayatında kadın ile erkek arasındaki bir diğer adaletsizlik ise yatırım alanında.

Kadınların kurdukları startup’lar erkeklere göre, ortalama 1 milyon dolar daha az yatırım çekiyorlar.

Hem de daha yüksek k^ar elde ettikleri halde.

The Boston Global Management Consulting (BCG) danışmanlık şirketinin, startup’lara dünya çapında yatırımcı bulan,  mentorluk hizmeti veren ABD merkezli MassChallenge ortak araştırmasının sonuçları ilginç.

Söz konusu araştırma net bir hedefle yola çıkmış:

“Kadınların kurdukları şirketler erkeklerin kurdukları şirketlerden hangi konularda ayrışıyor”.

Ortaya şöyle bir tablo çıkmış:

- Erkeklerin kurdukları startup’lara yapılan 1 milyon dolarlık yatırıma karşılık kadınların kurdukları strartup’lara 935 bin dolar yatırılmış.

- Yatırımdaki bu farka rağmen, kadın startup’lara yatırılan her 1 dolar 78 sent getirmiş, erkeklere yatırılan ise yarısından da az 31 sent getirmiş.

Özetle kadınların kurdukları startup’lara yatırım yapanlar daha k^arlı çıkıyorlar.

KADINLARA NEDEN DAHA AZ YATIRIM?

Peki durum böyle olduğu halde neden kadınlar erkeklere oranla daha az yatırım çekiyorlar?

BCG’nin analizine göre, bunun üç çarpıcı nedeni var.

- Birincisi, kadınlar sunumlarında, özellikle teknik konularda erkeklere göre daha çetrefil sorulara maruz kalıyorlar.

Yatırımcılar, kadınların yeterli teknik donanıma sahip olmadıkları önyargısıyla hareket ediyorlar.

- İkincisi erkekler girişimciler kadınlara oranla sunum yaptıklarında çok daha fazla ataklar.

Yatırım isterken daha cesur davranıyorlar.

Kadınlar ise sunumlarında hem daha temkinli, hem yatırım konusunda daha az talepk^ar.

Kadınların daha az yatırım çekiyor olmalarının üçüncü nedeni ise gayet basit.

- Erkek yatırımcılar, kadınlar tarafından kurulan startup’ların ürün ve hizmetlerine pek aşina değiller.

Zira bu startup’ların ürünleri çoğunlukla kadınlara yönelik.

Çoğunlukla kadınlar kendi deneyimlerini temel alarak yola çıkıyorlar.

İşte tam bu noktada sayıları erkek yatırımcıların hayli gerisinde olan “kadın yatırımcıların” önemi ortaya çıkıyor.

MELEK YATIRIMCI AHU SERTER’E AVRUPA’DAN ÖDÜL



SÖZ kadın yatırımcılardan açılmışken, tanıdığım en cesur yatırımcılardan biri olan Ahu Büyükkuşoğlu Serter’e Avrupa’dan ödül geldi.

Fark Holding Yönetim Kurulu Başkanı ve aynı zamanda Arya Kadın Yatırım Platformu’nun kurucusu olan Ahu Büyükkuşoğlu Serter,  Avrupa Melek Yatırımcılar Ağı Kongresi’nde (EBAN Congress) Avrupa’nın En İyi İş Meleği ödülünün sahibi oldu.

Ödüle yatırım dünyasına katkıları olan, kadının iş dünyasında güçlenmesine destek veren kadınlar aday gösteriliyor.

Her fırsatta kadın yatırımcılarla yatırım dünyasının daha da geliştiğini dile getiren Serter Türkiye’nin önde gelen melek yatırımcılarından biri.

Şimdiye kadar yatırım yaptığı startup’ların sayısı 35 civarında.

PROF. DR. BETÜL TANBAY, AVRUPA MATEMATİK TOPLULUĞU BAŞKAN YARDIMCISI SEÇİLDİ


BOĞAZİÇİ Üniversitesi Matematik Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Betül Tanbay Avrupa Matematik Topluluğu (European Mathematical Society) Başkan Yardımcılığı’na seçildi. 

Avrupa Matematik Topluluğu’nun yeni başkanı ise Alman Prof. Volker Mehrmann.

1 Ocak 2019 tarihinde görevine başlayacak olan Prof. Tanbay, iki yıldan beri Avrupa Matematik Toplululuğu Yürütme Komitesi üyesi.

Avrupa’da matematiğin gelişmesi amacıyla 1990’da kurulan topluluğun kurumsal üyeleri Avrupa ülkelerinin matematik dernekleri.

Türk Matematik Derneği de 2008 yılından beri topluluğun kurumsal üyesi.

Prof. Dr. Tanbay, 1948 yılında ünlü matematikçi Cahit Arf tarafından kurulan derneğin ilk kadın başkanı olarak başkanlığı 2010-2016 yılları arasında yürütmüştü.

Tanbay halen derneğin Onur Kurulu’nda.

Yazının devamı...

Troya Müzesi nihayet açılıyor

Prof. Dr. Aslan, Troya kazıların efsane başkanı, Tübingen Üniversitesi’nden Prof. Dr. Manfred Osman Korfmann ile birlikte 2003 yılında kazıları gezme şansını yakaladığımda onun yardımcısıydı.

1988 yılında Korfmann’ın başlattığı yeni dönem Troya kazılarına öğrenci iken katılmış olan Prof. Aslan tam 30 yıldan beri Troya ile nefes alıp veriyor.

“Yeni Başlayanlar için Troya” kitabına, Homeros’un 2700 yıl önce kaleme aldığı İlyada Destanı’ndaki Troya Savaşı’ndan başlıyor, antik şehrin arkeolojik serüvenini anlatıyor.

Troya’nın arkeolojik serüveni da uzun yıllar devam edecek.

Zira, Aslan’ın 2003 yılında antik şehrin sadece yüzde 10’unun ortaya çıkartılabildiğini söylediğini hatırlıyorum.

Daha önce Troya ile ilgili başka kitaplar da kaleme almış olan Prof. Aslan’ın son kitabı, Troya’nın, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesi’ne girmesinin 20. yılı nedeniyle ilan edilen “2018 Troya Yılı” na denk geliyor.

Avrupa, 2018 yılını “Kültür Mirası Yılı” ilan ettiği için haliyle “Troya Yılı” Avrupa’nın dikkatini çekiyor.

TURİZM İKİYE KATLADI

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ilan edilen “Troya Yılı” kapsamında, ulusal ve uluslararası düzeyde çok sayıda etkinlik düzenleniyor.

Dolayısıyla Çanakkale bu yıl, uluslararası işbirlikleriyle kültür, sanat, bilim ve spor etkinliklerinin merkezi haline gelmiş durumda.

Etkinliklerle ilgisi olan kurum ve şirketler haklı olarak “Troya Yılı” nedeniyle Çanakkale’de olup biteni duyurmak, medyayı dahil etmek için kolları sıvadılar.

Bu arada meşhur Troya Atı’nın bu yıl dünyanın en önemli turizm fuarlarına katılması ve Çanakkale’nin “sürdürülebilir bir turizm destinasyonu” haline dönüşmesi çalışmaları da meyvelerini vermiş.

Öyle ki bu yılın ilk yarısında Troya’yı ziyaret edenlerin sayısı geçen yıl aynı döneme göre yaklaşık ikiye katlanmış.

Rakam vermek gerekirse 2017 Ocak-Haziran dönemi Troya’yı ziyaret edenlerin sayısı 136 bin 106, bu yıl aynı dönemde ise 233 bin 643.

Yıl sonuna kadar rahatlıkla 500 bini bulabilir.


MÜZE EN BÜYÜK HAYALİYDİ

Doğrusunu söylemek gerekirse “Troya Yılı” projeleri arasında beni en fazla heyecanlandıranı “Troya Müzesi”nin nihayet açılacak olması.

Müze, 2005 yılında  63 yaşında kaybettiğimiz Prof. Manfred Osman Korfmann’ın en büyük hayaliydi.

2003 yılındaki Troya gezisi sırasında bakın ne demişti?

“Müze açılırsa dünyanın çeşitli müzelerine dağılmış olan Troya eserleri yurt dışından getirtilebilir”.

Bu eserler arasında kuşkusuz en ünlüsü 19. yüzyılın ikinci yarısında Hisarlık kazılarında Troya’yı ortaya çıkartan amatör arkeolog Alman Schliemann’ın kaçırdığı “Troya Hazinesi”.

Schliemann 1890 yılında ölümünden kısa bir süre önce hazineyi Berlin Ulusal Müzesi’ne hediye etmişti.

1945 yılında Berlin düştüğünde Troya Hazinesi’ni Berlin Hayvanat Bahçesi’nin altındaki bir sığınakta bulan Ruslar bunu Rusya’ya kaçırmıştı.

“Priam Hazinesi” diye de bilinen hazine bugün Moskova’daki Puşkin Müzesi’nde ve uzun yıllar boyunca Almanya ile Rusya arasında ihtilaf konusu olmuş.

Bkz (http://www.hurriyet.com.tr/troya-altinlari-neden-puskin-muzesi-nde-213173)

Troya Hazinesi Rusya’dan bize döner mi pek emin değilim.

Hazine anlamında şimdilik  2012 yılında ABD Penn Müzesi tarafından bize iade edilen 24 parça altın takıyla idare edeceğiz gibi görünüyor.

MÜZE PROJESİNİN SAHİBİ YALIN MİMARLIK

Önümüzdeki haftalarda açılması planlanan “Troya Müzesi” uzun yıllardan beri gündemde ve biraz da “yılan hik^ayesi”ne dönmüştü.

Düşünün ki, 2003 yılında Korfmann’ın dile getirdiği müze için Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından ancak 2011 yılında yarışma açılmış.

Çanakkale’de Tevfikiye Köyü’ndeki müze için açılan yarışmaya 132 proje katılmış.

Mimar Cengiz Bektaş başkanlığındaki jürinin (Han Tümertekin, Emine Fatma Ögün, Ayşen Savaş, Murat Tabanlıoğlu) birinci seçtiği Yalın Mimarlık’a ait (Ömer Selçuk Baz) projenin inşaatına 2013 yılında başlanmış.

Masif ahşap, masif taş, brüt beton gibi malzemelerin kullanıldığı  müzenin sergi salonu 3 bin metrekare ve içinde Troya ve Troas şehirlerinden yaklaşık 2 bin eserin sergilenmesi planlanıyor.

“DÜŞLER ÜLKESİ TROYA” SERGİSİ



2018 yılının “Troya Yılı” ilan edilmesi nedeniyle yıl boyu sürecek etkinliklerden biri de temelleri Çanakkale’nin Çan ilçesinde atılan Kale Grubu’nun desteklediği “Düşler Ülkesi Troya” Sergisi.

Önümüzdeki Cuma günü Çanakkale Piri Reis Müzesi’nde açılacak olan sergi EPOS 7 (Etnik Popüler Sanatları Koruma ve Geliştirme Derneği) ve yeni nesil sanatçı platformu BASE işbirliğinde hayata geçiyor.

27 Ağustos tarihine kadar devam edecek olan sergi kapsamında 29 genç sanatçı Troya efsanesini yeniden yorumluyor.

Derya Yücel’in küratörlüğündeki sergi 19 Eylül ile 19 Ekim tarihleri arasında İstanbul’da Arkeoloji Müzesi’ne bağlı Darphene-i Amire’de sergilenecek.

 

 

Yazının devamı...

Türkiye inovasyon sıralamasında geçen yıla göre yedi sıra düştü

Geçen hafta açıklanan 2018 Küresel İnovasyon Endeksi’nde Türkiye 126 ülke arasında 50. sırada yer aldı.

Geçen yıl aynı endekste 43.sıradaydı ve bir yıl öncesine göre bir sıra gerilemişti.

Türkiye’nin bu yıl yedi sıra birden gerilemesi bir yana inovasyon meselesinde her yıl peş peşe zemin kaybetmesi oldukça ciddi bir durum.

Dünyanın Sanayi 0.4’ü konuştuğu bir dönemde inovasyonda güçlü bir varlık gösteremiyoruz.

Küresel İnovasyon Endeksi, Dünya Fikri Mülkiyet Örgütü (WİPO), dünyanın en büyük işletme okullarından İNSEAD ve ABD Cornell Üniversitesi tarafından ortak düzenleniyor.

Küresel İnovasyon Endeksi, ülkeleri fikri haklardan, eğitim harcamalarına, bilimsel ve teknik yayınlardan mobil uygulama geliştirmeye kadar 80 göstergeyi kapsayan bir yelpazede ele alıyor.

İnovasyon endeksinin her yıl bir teması var.



TEMA: ENERJİDE İNOVASYON

Geçen yılın teması “Tarım ve Gıda Sistemlerinde Yenilik” idi.

Bu yılın teması “İnovasyon ile Dünyaya Enerji Vermek”.

Yani, dünyanın artmakta olan enerji talebini, iklim dostu, yenilikçi “yeşil teknolojilerle” karşılamak.

Bu yılkı İnovasyon Endeksi’ndeki ilk 10 ülke sırasıyla  İsviçre, Hollanda, İsveç, İngiltere, Singapur, ABD, Finlandiya, Danimarka, Almanya ve İrlanda.

İsviçre sekiz yıldan beri birincilik sırasını kaptırmıyor.

Avrupa ilk 10 ülkenin sekizini barındırarak şampiyonluğu elinde tutuyor.

Dolayısıyla “Avrupa’dan bu saatten sonra bir şey olmaz” diyenlerin ne kadar yanlış düşündükleri ortaya çıkıyor.

11 yıldan beri yayınlanmakta olan “Küresel İnovasyon Endeksi”nde istikrarlı bir şekilde sıçrama yapan ülkeler arasında Endonezya, Malezya, Hindistan. İran, Meksika, Tayland, Vietnam gibi ülkeler var.

Malezya’nın Bilim, Teknoloji ve İnovasyon Bakanlığı olduğunu biliyorum.

 

AR-GE YATIRIMI YETERSİZ Mİ?

Türkiye’ye gelirsek, 126 ülke arasında 50. sırada olmamız ve sürekli geriye düşmemiz akla şu soruyu getiriyor:

Acaba ülkenin Ar-Ge yatırımı gerçekten yetersiz mi?

Nitekim bu endeksin yayınlanmasından birkaç gün sonra dikkatimi çeken bir haberde Türkiye’nin 2017 yılında Amazon’un yarısı kadar Ar-Ge harcaması yapmadığı vurgulanıyordu.

Amazon 2017 yılında 22.6 milyar dolarlık Ar-Ge harcaması yaparken, Türkiye aynı yıl merkezi yönetim bütçesinden 2.9 milyar dolar (10 milyar 710 milyon) harcama yapmış.

TUİK verilerine göre,  Türkiye 2016 yılında özel sektör ve kamu birlikte Ar-Ge’ye 24 milyar 641 milyon (8.1 milyar dolar) harcamış.

2018 yılı merkezi yönetim bütçesinden Ar-Ge’ye ayrılan başlangıç ödeneği ise 12 milyar 950 milyon lira.

Ar-Ge harcamalarına ülke örneği vermek gerekirse, Küresel İnovasyon Endeksi’nin birincisi İsviçre gayri safi yurt içi hasılaya göre Ar-Ge’ye en fazla harcama yapan ülkelerden biri.

Harcamaların üçte ikisi özel sektör tarafından yapılıyor ve bu miktar 16 milyar İsviçre frangı tutarında.

 

 

Endeksteki iyi haber: Endüstriyel Tasarımda öne çıkıyoruz

ÖTE yandan Küresel İnovasyon Endeksi’nin bazı ülkelerin güçlü yanlarına da vurgu yaptığı bölüm Türkiye’ye iyi haber.

“Dünyayı İnovasyon ile Aydınlatalım” başlığı taşıyan tabloda Türkiye “Yaratıcı Çıktılar” başlığı altındaki kutucukta “Endüstriyel Tasarım” ile yerini almış.

Demek ki hiç farkında olmadan “Endüstriyel Tasarım”da bayağı yol almışız.

Mimarlık Dergisi’nin Ocak-Şubat 2014 tarihli sayısında yer alan, Yaşar Üniversitesi’nden Dr. Fatma Esen Taylor’un “Küreselleşmenin Türkiye’de Endüstriyel Tasarımın Gelişimine Etkileri” başlıklı makalesi (http://www.mimarlikdergisi.com/index.cfm?sayfa=mimarlik&DergiSayi=389&RecID=3302) bunun nedenine ışık tutuyor.

AB üyelik programı çerçevesinde  yapılan düzenlemeler “Endüstriyel Tasarım” konusunda gelişmeler kaydedilmesi mümkün kılmış.

Taylor, uluslararası pazarda sivrilmek isteyen beyaz eşya, vitrifiye ve tıbbi cihazlar, cam ev eşyası, mobilya gibi sektörlerin endüstriyel tasarım danışmanlıklarından hizmet aldıklarını belirtiyor.

 

UNESCO İSTANBUL’U TASARIM ŞEHRİ SEÇTİ

Gerçekten tasarım ile ön plana çıkan markaları, her sektöre damgasını vuran tasarımcıları medya olarak az yazmadık.

İstanbul Tasarım Haftası,  İKSV’nin İstanbul Tasarım Bienali gibi etkinliklerini de öyle.

Nitekim yukarıdaki makale  “Uluslararası endüstriyel tasarım sergileri ve etkinlikleri , İstanbul’u dünyanın tasarım merkezlerinden birine dönüştürerek Türkiye’nin küresel ekonomideki payını büyütmeyi amaçlayan küresel bir kültür projesinin kapsamında ele alınmaya başlanmıştır” diye bitiyor.

Taylor bu makaleyi dört yıl önce yazmış.

Üç yıl sonra yani 2017 yılı Kasım ayında Unesco İstanbul’umuzu Tasarım Şehri seçti. (bkz. http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/gila-benmayor/unesco-istanbulu-tasarim-sehri-secti-40640043).

Kimin haberi var?

 

Yazının devamı...