GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Anadolu yakasında bir Avrupalı: Polonezköy

Polonezköy, Beykoz sırtlarında Polonya göçmenleri tarafından kurulmuş, güzel bir köy yerleşimi. Tarihi 200 yıla yaklaşıyor, yerleşimin kökleri 1840’lara uzanıyor. Osmanlı kayıtlarında Lehistan diye anılan Polonya, 18. yüzyıl sonlarında Rusya, Avusturya ve Prusya tarafından paylaşılınca, binlerce Polonyalı vatanını terk etmek zorunda kalmış. İşgale karşı direnişin önderlerinden Prens Adam Czartoryski, kuzeni Michal Czajkowski’yi İstanbul’da temsilcilik kurmakla görevlendirmiş.

Sonradan Osmanlı uyruğuna geçip Mehmet Sadık Paşa adıyla Kazak birliklerinin başında Kırım Savaşı’na katılan Czajkowski İstanbul’da yerleşik bir misyoner tarikatından bu toprakları süresiz kiralamış. Polonyalı, Slav asıllı, Katolik inancı taşıyan ailelerin yerleşimine olanak sağlanan köyün adı, Prens Adam Czartoryski’ye saygı olarak ‘Adampol’ olmuş. Köy toprakları, önceki sahiplerinden, Adam Czartoryski’nin oğlu tarafından 1883’de kesin olarak satın alınmış; 1908’de Kanun-u Esasi’nin ilanı ile köy, diğer Osmanlı köyleriyle eşit haklara kavuşmuş. 1923’de cumhuriyet döneminde Polonya ile dostluk antlaşması imzalanmış; köy bu arada Polonezköy adını almış.

Polonezköylüler 1938’de Türkiye vatandaşlığını, 1969’da da (Czartoryski ailesinin feragati üzerine) topraklarının mülkiyetini elde etmişler. Polonezköy bugün İstanbul’un Anadolu yakasında yeşil yollar arasından kısa sürede ulaşabileceğiniz bir turizm merkezi konumunda. Kocaman yeşil alanlar, asırlık ağaçlar arasında yer alan eski yapıların çoğu yeme-içme ve konaklama mekânları olmuş. Havuzlar, oyun alanları, yürüme ve bisiklet yolları ile doğaya kaçmak, sakin, gürültüsüz, huzurlu bir ortam arayanlar için İstanbul’un gittikçe azalan yeşili içinde bir saklı cennet; ilk kez görenler için hayret ve hayranlık uyandıran bir sürpriz.
Polonezköylüler bu ortamı hazır bulmamış; inanılmaz bir özveri, inat ve sebatla, deyim yerindeyse tırnaklarıyla kazıyarak oluşturmuşlar. Yerleştikleri dönemde çevre bakımsız, ulaşım neredeyse imkânsızmış. İstanbul’dan Beykoz’a 1,5 saat kayıkla, Beykoz’dan iki saat köye atla, ya da yaya…




Köyde son gezimizde bize eski Beykoz Belediye Başkanı Muharrem Ergül ve değerli eşi ile Polonezköy’ün duayenlerinden Sayın Antoni Dochoda mihmandarlık etti. Antoni Bey, uluslararası şirketlerde çalışmış, şimdi emekli bir yüksek mühendis. Fransızca, İngilizce, Lehce ve Almanca biliyor. Gençlik yıllarında babasıyla iki saatte köyden Paşabahçe’ye ulaştıklarını, ürettikleri ürünleri pazarda sattıklarını anlatıyor.

İrade, inat ve sebat örneği

Polonezköy’ün ilk sakinleri tarımla uğraşmış, güç koşullarda ürettiklerini daha da güç koşullarda (ayaklarında çarık, yollar çamur) pazara ulaştırmış, satmışlar. Çocuklarını o koşullarda iyi okullarda okutmaya, iyi eğitim almalarını, dünyadan geri kalmamalarını sağlamaya çalışmışlar. Başarmışlar. Köyü gezerken beni doğanın güzellikleri, insan elinin bu güzelliklere saygıyla yaptığı katkılardan daha çok, yaşam öyküleri etkiledi. İrade, inat ve sebat, bu küçücük göçmen toplumunun, hem binlerce kilometre uzaktaki anavatanlarına, hem yeni vatanlarına övünçle sunacakları işler yapmalarına, isimler yetiştirmelerine yol açmış. Dünyaca ünlü opera sanatçımız Leyla Gencer bunlardan sadece biri.



Polonezköy’ü bugün Türkiye’nin ve dünyanın her yanından insanlar ziyaret ediyor, hayranlık ve saygıyla geziyor. Ama Polonezköy’ün gördüğü ilgi, dünyada ve ülkemizde turizmin gelişmesiyle ilgili ve sınırlı değil. Tarihi boyunca çok önemli isimler bu güzel köye gelmiş, mütevazı koşullarda burada konuk olmuşlar. Köyde, İstanbul’da ölen Polonyalı ünlü şair Adam Mickiewicz adına yapılmış bir anıt var. Ünlü Macar besteci Franz Liszt, Fransız yazar Gustave Flaubert, Alman Mareşal Von Der Goltz, sonra Aziz ilan edilen Papa 23. Jean, Papa 2. Jean Paul köyün ziyaretçileri arasında.



Türkiye Cumhuriyetinin Kurucusu Mustafa Kemal Atatürk de 1937’de ziyaret etmiş. Ana cadde üzerinde, Nikitis ailesinin av köşkü olarak yapılmış, sonra Jozef Dochoda’ya ait olan binada konaklamış. Bina tüm güzelliğiyle ayakta… Atatürk’ün konuk edildiği iki katlı binanın biraz ilerisinde, yeşil sarmaşıklar ve ağaçlar arasına saklanmış tek katlı bir yapı var. Duvarlarında tüm öyküsü yer alıyor. Fotoğraflar, gravürler, mektup, kitap, anı eşyaları, yazılar ziyaretçileri, bir buçuk asrı aşan bir maceranın sayfalarında dolaştırıyor. Bu ev, köyün önemli isimlerinden Ryzy ailesinin. Sibirya sürgününden gelen Wincenty Ryzy’nin küçük kızı Zosia, evi Polonyalılar için bir kültür ve hafıza merkezine dönüştürmüş. Bu mütevazı ev, Polonya Devlet Nişanı sahibi ‘Ciocia Zosia’nın (Zosia Teyze’nin) isteğine uygun olarak, mirasçıları tarafından köyün kuruluşunun 150. yıldönümünde bir Etnografya Müzesi haline getirilmiş. Duvarlardaki fotoğraflar insanların, hangi toprakta yaşarlarsa yaşasınlar, gittikleri yerlere geleneklerini, inançlarını, kültürlerini de taşıdıklarını sergiliyor.



Polonezköy’ü gezerken, iki yüzyıla yakın bir zaman önce bağımsızlık mücadelesi veren bir halkla kurduğumuz dostluktan onur ve gurur duydum. Öte yandan Avrupalı bir halkın güçlükler içinde kurduğu bu güzel köyün, bin yıldır bu topraklarda yaşayanlara da örnek olmasının hayalini kurdum...

 

Yazının devamı...

Dilek ağacının altında dünyanın en eski tapınağı

Göbeklitepe, Şanlıurfa’nın 20 km kadar kuzeydoğusunda, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın en ünlü ve önemli ören yerlerinden biri. 2011 ‘den bu yana UNESCO Dünya Mirası Aday Listesi’nde, önümüzdeki yıl kalıcı listeye alınması bekleniyor.90’lı yılların ortasında Göbeklitepe’nin keşfi, dünyada bilinen ilk tapınağın tarihini, günümüzden 12 bin yıl önceye taşıdı. Ondan önce MÖ. 5 binlere tarihlenen Malta’daki buluntular, ilk tapınak sayılıyordu.


Göbeklitepe’nin, bölge halkı arasında eskiden bu yana bilinen adı ‘Ziyaret’. Daha tapınak buluntuları ortaya çıkmadan, bölge halkı tepede, taşlarla çevrili iki eski mezarın yanıbaşındaki asırlık ağacın duldasında toplanır, adak adar, kurban keserlermiş.
Tepeye verilen yerel adlardan biri de, Kürtçe ‘gire mıraza’. ‘Derde deva aranan tepe’ anlamına geliyor. Halk, burada sunulan adakların, dertlerin giderilmesine, dileklerin gerçekleşmesine yaradığına inanmış. Tapınak öreninin izleri kaybolmuş olsa da, ritüelleri derinden akan bir nehir gibi, binlerce yıl öncesinden bugünlere süregelmiş.

Sabana takılan tarih

Bölgede 60’lı yıllarda yüzey araştırması yapılmış, araştırma gerçekten ‘yüzeysel’ kalmış olmalı ki, 1985’de buralarda tarla süren Şavak (Yıldız) Amca’nın sabanına takılan buluntulara kadar kimse ilgilenmemiş. O tarihten sonra da, Atatürk Barajı altında kalacak olan Nevali Çöri ören yerindeki kurtarma kazılarının sona ermesi beklenmiş. 1994’de Nevali Çöri Kazısı’nın sona ermesinden sonra, 1995’de Alman Arkeoloji Enstitüsü’nden Prof. Claus Schmidt, bilimsel kazılara başlamış. Prof. Schmidt’in ve ekibinin çalışmaları sonucunda bugün insanlığın ilk tapınağı sayılan buluntular, bütün görkemiyle ortaya çıkmaya başlamış. İlk izlerine Nevali Çöri (Hastalık Vadisi anlamına geliyor) öreninde rastlanan Göbeklitepe buluntuları, çoğu T biçiminde dikilmiş kireçtaşı bloklarından oluşuyor. Dairesel ve oval biçimde dizilmiş bu kaya bloklarının üzerinde -bazıları üç boyutlu- çeşitli hayvan figürleri yer alıyor. Blokların bir kısmında el, kol, kemer gibi insan bedenine soyut çağrışımlar yapan çizimler var. İnsan yüzüne benzer tasvirler yok.

İnsanlığın ilk kıblesi

Sayılarının 20 kadar olduğu bilinen ve çapları 30 metreye ulaşan bu dairesel blokların orta yerinde, boyları beş metreye ulaşan T biçimli iki büyük kaya bloku var. Diğerlerinin tümü yönünü bu bloklara dönmüş. İki katlı yapı yüksekliğindeki kaya blokları, bu haliyle, Kudüs’teki, Mekke’deki kutsal yapılardan binlerce yıl önce, insanlığın ilk kıblesi gibi görünüyor. Göbeklitepe bir yerleşim yeri değil, bir ‘ziyaret’; yakın çevrede yerleşim işareti de yok. Burası, Dicle-Fırat havzasındaki avcı-toplayıcıların adaklarını sunmak için geldikleri bir kutsal mekân,bir tapınak. Ören yerindeki buluntular da bu ‘adak yeri/tapınak’ özelliklerini kuşkuya yer bırakmayacak biçimde kanıtlıyor.

Claus Schmidt...

Türkiye’de birçok önemli alanda arkeolojik kazı izni bulunan Alman Arkeoloji Enstitüsü, 1995’den 2014’de kadar burada çalıştı. Eski dönemlerde üzeri özel olarak kapatılmış izlenimi veren bu toprak yığınlarını açtılar, gün ışığına çıkardılar. Kazı Başkanı Prof. Schmidt, adı Göbeklitepe ile özdeşleşen bir bilim insanı olarak tanındı. Schmidt, yöre insanları ile yakınlık kurmuştu; eşi de bir Türk arkeolog.
2008’de Göbeklitepe’yi ilk gördüğümde, insanda şaşkınlık ve saygı uyandıran anıtsal bloklarından çok etkilenmiş; tarihin derinlerine indikçe daha neler öğreneceğimiz konusunda merakım ve bu toprakların görkemli mirasına hayranlığım artmıştı.
Ancak, bilimsel kazıların, 1995’ten 2008’e, 13 yıldan beri sürüyor olmasına karşın, alanda yeterli düzenleme, gezi rotası, çevre düzeni, güvenlik önlemi görünmemesinden tedirgin olmuştum. Durum, Göbeklitepe’nin bütün özgünlüğüne ve eşsizliğine karşın, bu özensizlik Alman kazılarının genelinde bir istisna değildi. Aynı tedirginliği Hattuşaş’da da yaşamış, kısa sürede -Yazılıkaya’daki bariyerler gibi- bazı koruyucu önlemler alınması için uğraşmıştık.

Bir heykel kayboluyor...

2010 kazı dönemi sonunda Göbeklitepe’de tatsız bir olay yaşandı. Akşam ilk belirtileri görülen bir heykel buluntusunun çıkarılması, daha dikkatli bir çalışma gerekçesiyle- ertesi güne ertelenince, sabah çalınmış olduğu anlaşıldı.Bu hırsızlık olayı elbette çok önemliydi; kazı ekibiyle ve Alman Arkeoloji Enstitüsü’yle bakanlık arasında gerginliğe, bakanlığın soruşturma açmasına yol açtı. Hem kaybolan heykelin giderimi, hem de kazı izninin iptali gündeme geldi.

Aynı tarihlerde Türkiye’deki yabancı kazılarına, bir Türk yardımcı bulundurmaları, yıllık kazı sürelerini uzatmaları, kaynaklarını ve güvenlik önlemlerini arttırmaları, bilimsel sonuçları kendi dillerinin yanısıra Türkçe de yayınlamaları gibi kurallar getirmiş, yabancı kazı heyetlerinin ve elçiliklerin direnmelerine karşın, kuralları uygulamaya koymuştuk. Benzer verimlilik kural ve düzenlemeleri Türk üniversitelerinin kazıları için de öngörüldü ve uygulandı.İşin ibret verici yanı, yüzyıldan bu yana Türkiye’nin arkeolojik zenginliğini ülkelerine taşımış bulunan yabancıların itirazlarına, bizden de bazı kıdemli bilim insanlarının -üstü kapalı- destek vermesi oldu.

Tanıtım bombardımanı başlıyor

Tam bu eşikte, medyada ve özellikle de digital ortamda inanılmaz bir Göbeklitepe tanıtımı başlatıldı. Bu tanıtım ve sahiplenme bombardımanına göre, Alman Arkeolojisi 15 yıldan beri Şanlıurfa’da Göbeklitepe gibi dünyaca önemli bir ören yerini gün ışığına çıkarıyor, uğraşıyor ve fakat Türkiye’nin bundan haberi yok, kimse ilgilenmiyordu. Oysa durum bunun tam karşıtıydı. Bir yabancı arkeoloji kuruluşu, enstitü ya da üniversitesi, bir ören yerinin kazı iznini almışsa, bu izin, yetkilerin yanısıra sorumluluk ve yükümlülükleri de içeriyordu. Çevre düzeni, güvenlik, depolama, bulguların bilimsel yazımı, hatta kazının gerektirdiği kamulaştırma bedellerine kadar, tümü kendilerinin sorumluluğundaydı.



Ancak bizde ‘bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar’ bu bombardımanın hemen etkisinde kaldı. Sözde Göbeklitepe’yi sahiplenirken, aslında yabancı kazı ekibinin ustalıklı savunmasını benimsemiş oldular. Bu ortamda Göbeklitepe’nin iznini iptal etmek nerdeyse olanaksızlaştı.Kaybolan heykelin karşılığı olarak sınırlı bir maddi tazminat alındı; Alman Arkeoloji Enstitüsü, Göbeklitepe’nin ihtiyaçlarına yönelik daha kapsamlı bir bütçe ayırmayı ve ören yerinin düzenlenmesi için yeterli kaynak bulmayı üstlenerek çalışmaya devam etti. Eş zamanlı olarak, Göbeklitepe’de karşılama merkezi, ziyaretçi güzergâhı ve koruma önlemleri için proje çalışmaları başlatıldı.

Son hali sevindirici

Kazı Başkanı Prof. Schmidt, 2014’de beklenmedik zamanda vefat etti. Göbeklitepe’de ve Şanlıurfa’da bugün iyi duygularla anılıyor. Kazı, şimdi Şanlıurfa Arkeoloji Müzesi Müdürlüğü ile Alman Arkeoloji Enstitüsü’nün ortak çalışmasıyla sürdürülüyor.
Göbeklitepe’yi en son bu yılın (2018) mart ayı ortasında gördüm. Avrupa fonundan bulunan kaynakla, kazı çalışmalarının tamamlandığı bölgenin üstü çatıyla kapatılmış. Çatı, koruyucu işlev açısından iyi ve uzaktan bakınca alana görkemli görünüm veriyor. Ancak seyir terasında gezerken, anıtsal kaya blokları -doğal olarak- aşağıda kaldığından, eskisi kadar etkileyici olamıyor.
2011’de bakanlık DDY ile protokol yaparak, demiryollarından çıkarılan tüm ahşap döşemelerin (traverslerin) kullanım hakkını almış ve ören yerlerinin gezi yollarında kullanılmasını kararlaştırmıştı. Harran’da, Ahlat’ta, Metropolis’te, Teos’ta, bir çok yerde bu uygulama yapıldı.

Ülkede yapılan her şey kötü değil

Göbeklitepe’de -martta gezdiğimde- ziyaretçi güzergâhında, travers yerine kalıp taş döşeniyordu. Beton kullanmadan sıkıştırılmış zemine yerleştirilen taşların dağılmaması için, iki yana dar beton kalıp dökülmüş ancak kalıbın kolaylıkla sökülüp kaldırılmasını sağlamak için de, altına geo-tekstil keçe serilmişti.Yapımı henüz tamamlanmakta olan karşılama merkezi üniteleri modern ve ihtiyaca elverişli bir görünüm taşıyor. Karşılama merkezini yapan kültür destekçisi Türk girişimci, her yıl kazılara önemli bir maddi destek vermeyi de üstlenmiş. Karşılama merkezinde panolardan ve digital ekrandan bilgiler alacak olan ziyaretçiler, yürüyerek ören yerine ulaşacaklar.
Yaşlılar ve engelliler için lastik tekerli küçük taşıyıcılarla ulaşım planlanmış.



Kendi payıma, yıllar önce toz toprak içinde gördüğüm Göbeklitepe’nin son halini, çatıya ve gezi güzergâhına yönelik bazı duraksamalarıma ve abartılı bulduğum itirazlara karşın, olumlu, sevindirici buldum. Ülkemizde, her şeyin olumsuz yönünü görmeye, olumsuz her eleştiriye de hemen inanmaya ve yaymaya hazır geniş bir kamuoyu var. Bazıları bunu iyi niyetle, bir kamusal dikkatle yapıyor; bazen da kişisel nedenler, kıskançlıklar, çekişmeler bu tür karalamalarda etkili oluyor.Kuşkusuz yapılan her şey mükemmel olmuyor; bazen yapılanlar karşısında insan gülmek mi, ağlamak mı gerektiğini şaşırıyor.Ama bu ülkede yapılan her şey kötü değil, elbet iyi şeyler de var ve yanlışların yanında doğruları, iyi şeyleri de görmek, özveriyle çalışanların heveslerini kırmamaya özen göstermek de gerekiyor.

Yazının devamı...

Taşların oya gibi işlendiği bir kalekent

Güneydoğu Anadolu’nun kültürel zenginliği ve turizm potansiyeli bende hep Endülüs çağrışımları yaratır. Bunu daha önce de yazdım. Hatay’dan başlayıp Gaziantep, Şanlıurfa ve Diyarbakır merkez olmak üzere birçok çevre ili de içine alan bu coğrafya, mimarisi, mutfağı ve müziği ile gerçekten eşsiz ve çok etkileyici bir yolculuk rotasıdır.Bu rotanın en farklı ve çarpıcı duraklarından biri Mardin. Mardin ya da halkın bugün hâlâ söylediği isimle Merdin, büyük Mezopotamya Ovası’nın Anadolu sınırlarında kale gibi yükselen kayalıkların üzerine kurulmuş, neredeyse bütünüyle bir tarihsel anıt şehirdir.

Medeniyetler şehri

Bu şehrin insanı etkileyen birçok özelliği sıralanabilir. Tarih boyunca ve hatta bugün nice kavmin ve dinin ahenk içinde yarattığı bir birlikte yaşam kültürüdür Mardin. Asurlulardan bu yana, Araplar, Süryaniler, Kürtler, Ermeniler, Türkler ve daha niceleri bu şehrin yamaçlarına yerleşmişler, bugün merak ve hayranlıkla gezilen nice eser bırakmışlar.Anadolu’nun hiçbir şehrinde -Antakya’nın hakkını da teslim ederek- bu kadar iç içe, yan yana, duvar duvara camiler, medreseler, manastırlar, kiliseler göremezsiniz. Mardin’de bu mabedlerin sadece binaları değil, sedaları da, duaları da iç içedir.

Bütün yapılar taş işçiliğinin birer sanat eseri. Dinsel ya da kamusal yapıların, varlıklı ailelerin görkemli konaklarının yanı sıra, sokak aralarında sıradan evlerin duvarında, saçak ya da kapı süslemesinde de bu zarafeti görebilirsiniz.Mardin’i özel kılan da aslında bu taş işçiliği. Eski şehirde evlerin birbirinin hukukunu gözeten yerleşimi, taşın sadece bir yapı malzemesi değil, aynı zamanda bir sanat objesi olarak kullanılması, ortaya bütünüyle bambaşka, işlenmiş, süslenmiş bir şehir çıkarmış.Doğu topraklarındaki gezilerimde -savaştan önce- gördüğümde Halep de bu kadar etkileyici bir şehirdi. Ortasında yükselen kale-sarayı ve yapıların taş işçiliği ile Mardin’in, farklı konumda ama benzer güzellikte bir eşi gibiydi. Ne yazık ki, savaş bu güzelim şehri, insanlarıyla birlikte perişan etti.

Modern işgal

Mardin bu açıdan şanslı bir kent. Bölgenin göreceli olarak en sakin, genelde huzurlu yerleşimlerinden biri. Kurtuluş Savaşı yıllarında bile işgal ve savaş yıkımı görmemiş. Şehri işgale niyetlenen Fransız’lar, yalçın kayalar üzerinde yaşayan halkın direncini ve kalenin müstahkem konumunu görünce vazgeçip gitmişler.Ancak bütün şehirlerimizde yaşanan sorunlar Mardin’in de yakasını bırakmamış; eski evlere yapılan uygunsuz-yakışıksız beton eklerin yanı sıra, bir dönem şehir içinde bazı yapılar da, minarelerin ve çan kulelerinin oluşturduğu eşsiz silueti yok etmek istercesine yükselmişti.Son yıllarda bu konularda duyarlığın artmasıyla bu uyumsuz yapılaşma bir ölçüde önlenmiş görünüyor. 2010 Yılı ve devamında, dönemin Valisi sayın Hasan Duruer’in gayretleriyle bazı çirkin yapılar kamulaştırılmış, sonra da yıkılmıştı.

Bu temizlik sürecinde, kapısı muhteşem bir taş ustalığı eseri olan Kız Lisesi önünde, yıkılması gereken birkaç duvara ilk balyozu vurma şansı bulduğumu, bugün de buruk bir mutlulukla anımsarım.Son gördüğümde bu çalışmalar kısmen sonuç vermiş, tarihi şehirde tabela temizliği -benzer bazı kentlere örnek olacak biçimde- sağlanmış; uyumsuz kamu yapıları ya yıkılmış ya da kısmen uyumlu hale getirilmiş. Ama hâlâ bir kısım yapıların temizliği ve trafikle ilgili sorunlar var.Bu eksikler giderilince Mardin’in, örneğin Toledo gibi dünya çapında ünlü bir müze kente dönüşmesi -sadece benim hayalim değil- bir gerçek olabilir.Şehrin tepesinde tarihi kale ve çevresinde askeri bölge olarak kullanılan alan, önceki yıllardaki umutlu sözlere karşın, hâlâ boşaltılmamış. Oysa bu alan halka açılabilir ve bütün Mezopotamya’yı sınırsızca görecek bir büyük parka dönüştürülebilirdi.

Masal şehir

Hızlı nüfus artışının getirdiği yoğunluk yamaçların eteklerinde yeni bir şehir yaratmış. Bu şehre de Mardin demek doğru olmaz. Abartılı yüksekliklerin yanısıra, yapıların görünümü hiç bir açıdan Mardin’i çağrıştırmıyor; Anadolu’nun her yanında hüzün verici örneklerini gördüğümüz bir beton yığını..Mardin’in eteklerindeki bu Yenişehir’le, 20 km mesafedeki en büyük ilçesi olan Kızıltepe neredeyse birleşmiş konumda; yüksek ve özensiz yapılaşmaları da birbirine benziyor.



Oysa yamaçlardaki tarihi şehir, bugünün sözde göğe tırmanmaya çalışan mimari anlayışından çok farklı. Daracık yollardan girilen birbirine saygılı yapılar, iç avlulardaki eyvanlar, gece sohbetlerine mekân olan tahtlar, bir sokaktan diğerine kolaylıkla geçmenizi sağlayan abbaralarla bu şehir, göğü görmekte zorlanarak yaşadığımız, yaşarken bunaldığımız bugünkü şehirlerden çok farklı.
Onun için Mardin’e ‘masal şehir’ diyorlar. Hem gece kale eteklerindeki ışıklarıyla bir masal alemine benziyor, hem de masalların masalı ‘Şahmeran’ın en güzel resmedildiği yer burası.Yapıları, anıt eserleri saymakla bitmez: Ulu Cami, Şehidiye ve Latifiye Camileri, Zinciriye Medresesi, Kırklar (Mor Behnam) Manastırı, bugün üniversitenin kullandığı eski postane binası bunlardan sadece birkaçı.

Her yanı sürprizlerle dolu

Mardin’de gezerken ‘Mor’ sözcüğü ile çok karşılaşıyorsunuz. Mor, Süryanice ‘Aziz’ anlamına geliyor. Merkezde ve ilçelerde birçok manastır, ‘Mor’ olarak başlayan isimler taşıyor. Bunlardan şehir içindeki Mor Behnam Manastırı Süryani inancının Metropolit Merkezi.
Medreselerin en ünlüsü, Mezopotamya’yı ayaklarınızın altında hissedeceğiniz Kasımiye Medresesi. Avlusunda akan suyun iç içe geçtiği havuzların insan yaşamının evrelerini anlattığını öğrenmek bile başlı başına bir ders gibi.



Manastırların en ünlüsü de Deyrulzafaran. Dünyanın en eski mabetlerinden biri, adı Safran Manastırı anlamına geliyor. Altında binlerce yıllık bir güneş tapınağı, üstünde birkaç kilise yapısı var.Son yıllarda manastırın dostları çevreyi yemyeşil bir bağa çevirmişler, üzüm, zeytin ve badem yetiştiriyorlar. Bu güzel ürünleri işleyip karşılama merkezinde satışa da sunmuşlar. Benim alıp evde tadına baktıklarım gerçekten nefisti.



Mardin’in yapılarının mimarisini ve başka özelliklerini burada anlatamam. Sadece Kasımiye’yi yahut Deyrulzafaran ya da Ulu Cami’yi anlatmak için herbirini ayrıca yazmak gerekir. Daha şehir içinde birbirinden güzel iki müzeden, gördüğüm en işleyen, cıvıl cıvıl Arkeoloji Müzesinden ve Sabancı Müze-Galerisinden bile söz edemedim. Onun için Mardin’i anlatmak bu sayfaya sığmaz, gidip görmelisiniz.
Hem sokaklarında dolaşır, badem şekerlerini ve güzel yemeklerini tadar, hem de Midyat’a ve belki Dara’ya kadar uzanır, yeni sürprizlerle karşılaşırsınız.

Yazının devamı...

Taşı toprağı tarih Şanlıurfa

Şanlıurfa’yı ilk ziyaret edişim galiba 80’lerdeydi. O zamanlar hemen herkesin ilk -ve neredeyse tek- ziyaret mekânı olan Halilürrahman Camii’nde gezmiş, çevredeki çocuklardan aldığımız balık yemlerini havuza serpiştirmiş, kökü Hz. İbrahim’e kadar uzanan öyküler, akşam da geniş ve serin bir han avlusunda tarifsiz güzellikte türküler dinlemiştik. Bir başka defa -sanırım 90’ların başındaydı- henüz düzenlenmekte olan tarla görünümündeki havaalanına, küçük bir özel uçakla inen ilk yolcular arasındaydım. Oradan Atatürk Barajı’na gidip, ülkenin bu dev yatırımı hakkında bilgi sahibi olmaya çalışmıştık.

İlk görevim Şanlıurfa

2007 Eylül’ü başında, bakanlık görevime başladığım gün masamın üzerinde bulduğum bir davet mektubuna uyarak, bu kez ‘Tarihi Kentler Birliği’ toplantısına katılmak için Şanlıurfa’ya gittim. Vali Kemalettin Gazezoğlu Kültür Merkezi’nde yapılan toplantı, ilk görev günümün heyecanı yanında, katılımcıların niteliği açısından da -benim için- çok önemli ve değerli oldu.

Halilürrahman Camii’nin hemen yanı başında özel bir park alanı için kazı yapılan Haleplibahçe’de mozaikler henüz yeni bulunmuştu. O gün ilk kez gördüğüm Amazon Kraliçeleri Mozaiği, bugün şehrin ortasında yükselen, Türkiye’nin en büyük müzesinin ve çevresindeki Arkeopark içinde yer alan Mozaik Müzesi’nin temel fikirlerinin oluşmasına yol açtı. Sonra bu fikrin takibi için defalarca yolculuk yaptım Şanlıurfa’ya; tabii -başka bir yazı konusu olan- Göbeklitepe’ye, Harran’a, Eyüp Nebi’ye, Viranşehir’e de uzanarak.

Nekropole çeki düzen

Geçen yıl müzelerin ve Arkeopark’ın son halini görmeye gittiğimde, -tıpkı Gaziantep Zeugma Mozaik Müzesi’nin son halini gördüğüm an gibi- tarifsiz bir duygu yoğunluğu yaşamıştım. Bu yıl yeniden Urfa’ya gittim. Bu kez müzeler alanının hemen karşısında, doğuda Kızılkoyun Nekropolü’nün yapılaşma yığınından temizlenmiş bölümünü gezdim. Önceki yıllarda halk arasında ‘mağaralar’ diye bilinen bu kaya mezarlarının üzerinde gecekondu yapılaşması vardı; mezarların birçoğu bu yapıların çeşitli ihtiyaçları için gelişigüzel kullanılmış.

Şanlıurfa Büyükşehir Belediyesi’nin çabalarıyla temizlenip ziyarete açılması amaçlanan nekropol, çeşitli boyutlarda ve süslemelerle dolu 60 kadar mezarı barındırıyor. Mozaiklerin bir kısmı korunmuş, çoğunluğu büyük ölçüde tahrip olmuş. Bir kısmında mezar sahipleri ve aileleri hakkında bilgiler içeren Süryanice yazıtlar var.

En büyük müze alanı

Nekropolün bazı bölümlerinde farklı dönem izleri, örneğin Roma etkisi açıkça görülüyor. Uzmanların söylediğine göre aslında Haleplibahçe’nin her iki yakasındaki yamaçlar bu tür mezar yapılarıyla dolu. Batı yamaçları da temizlenip ortaya çıkarıldığında bugün Türkiye’nin en büyük müzeler alanına sahip olan Şanlıurfa, Kale’den Halilürrahman Camii’ne, oradan Haleplibahçe’ye, Doğu ve Batı Nekropolleri’ne uzandığında, dünyanın en büyük müze alanlarından birine sahip olacak.

Büyüleyici manzara

Kızılkoyun bölgesi dışında Şanlıurfa Kalesi eteklerinde önemli düzenlemeler yapılmış. Bu alanda da önemli birkaç mezar var. Ancak yükseltiye çıkınca, insan, mezarlardan daha çok şehrin genel görünümüne dalıp gidiyor. Arsızca yükselen birkaç yeni yapı bu görünümü bozmasa, kale eteklerinden bakınca kendinizi ‘El Ruha’ ya da ‘Edessa’nın mistik derinliklerinde hissediyorsunuz.

Emeği geçen herkese…

Şanlıurfa’da, şehrin tarih ve kültür dokusunun başarıyla ortaya çıkarılmasının altında bir “ortak fikir ve eylem birliği” var. Yerel ve merkezi yönetim, kültür, çevre, turizm yönetici ve gönüllüleri Şanlıurfa’nın müstesna özelliklerini, tarihini, mimarisini, mutfağını, müziğini dünyaya tanıtmaya azmetmiş görünüyorlar. Sadece yöneticileri dinlerken değil, örneğin kaya mezarlarını gezerken, orada çalışan nöbetçi gençlerin konuları bir arkeolog veya sanat tarihçisi gibi bilgi ve daha da önemlisi coşkuyla anlatmalarını dinlerken, bu ortak heyecanı onların sesinde duyuyorsunuz. Bu heyecanın hiç azalmadan sürmesini diliyorum, Şanlıurfa’da ve ülkemizin her yanında. Çünkü buna çok ihtiyacımız var.

Mutfak Müzesi’nin güvercinlikleri

Şanlıurfa insanı şaşırtan bir şehir dedim ya, boşuna değil. Türkiye’nin de dünyanın da birçok yerinde yapıların duvarlarında kuş evleri vardır. İstanbul’da da bunların birkaç güzel örneğini biliyorum. Şanlıurfa’da gördüğümüz biraz farklı. Eskişehir merkezinde, Ulu Camii’nin hemen karşısında eski bir konak, Büyükşehir Belediyesi’nce Mutfak Müzesi’ne dönüştürülmüş. Daracık bir sokaktan girdiğinizde dört duvar içinde geniş bir avlusu, yaz ve kış eyvanları olan büyükçe bir eski Urfa evi.Avlunun bir duvarı sıra sıra nişlerle dolu. ‘Kuş takaları’ denilen bu nişler, gelip geçici güvercinler için bir tür ‘misafirhane’.Karşı duvarda ise daha büyük ve derin sadece iki yuva var. Bunlar da konağın devamlı, ev sahibi sayılan güvercinleri için. Şanlıurfa böyle bir yer, sadece gelip geçen insanların değil, kuşların bile rahatını düşünmüş bir şehir…

Yazının devamı...

Kızıl güneşin battığı sular

İstanbul’dan Marmara’nın güneyine ulaşmak artık eskiye oranla çok daha kolay ve rahat. Tekirdağ-Çanakkale üzerinden yapacağınız keyifli yolculuğun, İzmit Körfezini kısaltan Osman Gazi Köprüsü alternatifi yanında, Yenikapı’dan Bandırma feribot olanağı da var. Marmara’yı seyrederek yapacağınız iki buçuk saatlik yolculuk sizi doğruca Bandırma’ya ulaştırıyor. Biz bu yolu seçtik.



Bandırma-Susurluk- Balıkesir-Havran-Edremit yolu sakin ve güzel. Yol üzerinde doğanın bereketini sofranıza getiren, yeşilin içine saklanmış, göl kıyılarında güzel yol lokantaları var. Balıkesir, Kurtuluş Savaşımızda ilk Kuvayı Milliye örgütlenmelerinin yapıldığı yurt köşelerinin öncüleri arasında yer alıyor. O yüzden güzergâhta, önemli arkeolojik eserlere ev sahipliği yapan Bandırma Arkeoloji Müzesinin yanı sıra, Balıkesir Kuvay-ı Milliye Müzesi de mutlaka görülmesi gereken bir tarih durağı olarak ziyaretçilerini bekliyor.

Edremit Körfezi

Yolun sonunda, çevresindeki birçok tatil yöresine açılan bir son istasyon gibi Edremit, Kazdağları’nın eteğindeki büyük, mavi körfezin adıyla bilinen bir ilçe. Körfezle aynı adı taşımasına karşın denizden 10 km kadar içeride; yüksek katlı yapılarıyla bir tatil beldesi olmaktan çok, ilk bakışta sıradan bir Anadolu kenti izlenimi veriyor. Ama batıya doğru uzanan kıyı boyunca Zeytinli, Akçay, Güre, Altınoluk gibi iç turizmimizin bilinen, gözde mekânları sıralanıyor.



Edremit yöresi, denizi ve temiz havası ile olduğu kadar, zeytinciliği ile de ünlü. Hemen her yerleşimde zeytincilikle ilgili bir küçük müze ya da sergi var. Güre’de yüreklerindeki doğa sevgisini eyleme dönüştürmüş iki kardeşin eseri olan Sarıkız Etnografya Müzesi’ni gezdik. Daha önce Kaz Dağlarında Tahtakuşlar Köyündeki Etnografya Müzesini de görmüştüm.
Bu tür etnografik derlemeler yörenin özelliği haline gelmiş; ilgi çekiyor, kültür varlıklarının yitip gitmesini önlüyor. Bu tür girişimlerin önemli, kutlanması gereken değerli çalışmalar olduğuna inanıyorum.



Kazdağları’nın söylenceleri

Kazdağları’nın mitolojideki adı İda Dağı. Homeros, İlyada destanında İda Dağında yaşananlardan uzunca söz eder; mitolojik varlıklar arasındaki serüvenlerin, aşkların, kavgaların, kıskançlıkların sonu gelmez. Bu söylencelerin çokluğu ve sürekliliğinden, Kaz Dağlarının temiz havasının her çağda insanların hayal gücünü geliştirdiği anlaşılıyor.  Sarıkız, bu söylenceler arasına Anadolu Türkmenlerinin kattığı bir öyküdür. Güzelliği dillere destan bir Türkmen kızının, hakkındaki asılsız söylentiler yüzünden babası tarafından dağlarda terk edildiği, ama zamanla bu güzel kızın masum ve ‘ermiş’ olduğu anlatılır bu destanda.



Kıyı boyunca Çanakkale’ye doğru uzanan güzel kasabaların yanı sıra Kaz Dağları da bugün önemli bir turizm bölgesi haline gelmiş. Dağın yamaçlarına sıralanmış köyler her keseye hitap eden pansiyonlar, ahşap evler, butik oteller, lokantalarla dolu. Birçok tanınmış insan, huzurlu bir yaşam için çevrede kendine bir köşe aramış, kimi ev almış, kimi mütevazı bir işletme açmış. Ünlü sanatçı Tuncel Kurtiz de, bu köylerden birinin, çok sevdiği Çamlıbel’in yamaçlarında 2013’ten bu yana sonsuzluğun sessizliğinde yaşıyor.

Biz, Ege yolculuğumuzun ilk günlerini -eski dostum ve meslektaşım sevgili Mehmet Öngen’in konukseverliği ve güler yüzlü rehberliğine teslim olarak- Kaz Dağının eteklerinde geçirdik. Güre’nin termal zenginlikleri ve Ayvacık’ın yamaçlarında Yeşilyurt Köyünün eşsiz manzarasıyla tanıştık. Yol boyunda, arkeolojik kazı mevsiminin sona ermesi nedeniyle ‘Antandros Gönüllüleri’nin kazı ekibine verdiği veda yemeğine rastlamak güzel bir sürpriz oldu.

Antandros kazıları

Antandros, Altınoluk yakınlarında yolun hemen üstünde yer alan güzel bir ören yeri. 2000’den bu yana bilimsel çalışmalar yapılıyor. Denize bakan yamaçlarda ortaya çıkarılan yerleşimlerde çok güzel taban mozaikleri var. Yıllar önce gördüğümde çok etkilenmiştim; bu kez son durumu yeniden görmek istedim. Gördüklerimden, kazı başkanının coşkulu anlatımından,
tüm ekibin gayretinden çok mutlu oldum. Koca kazanda pişen çorbaya birazcık ‘tuz katmak’ ve sonra tadına bakmak da, kazı alanlarında yaşadığım anıların en güzellerinden birisi olarak şimdiden belleğimde özel bir yer aldı.



Edremit Körfezinin son durağı Körfez’in batı ucundaki Asos oldu. Asos, tarihi beş binyıl önceye uzanan, antik çağların önemli şehirlerinden biri. Üzerinde kurulduğu kayalıklar son derece dayanıklı. Kentin, andezit taşı kullanılan kamusal yapılarının çoğunun 18. yüzyılda büyük ölçüde ayakta olduğu biliniyor. Ne yazık ki, 1839’da 2.Mahmud’un, 1880 sonrası da Abdülhamid’in izniyle Fransız ve Amerikalı arkeologlar birçok önemli yapı parçasını ülkelerine taşımışlar.

Asos’un tepeye en yakın bölgesinde Sultan 1. Murad döneminde yapıldığı bilinen küçük bir cami var. Sultan Murad’a izafeten HÜDAVENDİGAR adıyla anılan tek kubbeli, kare planlı caminin giriş kapısı, daha önce aynı yerde bulunan bir kiliseden devşirilmiş; kapı üstündeki taşta süslemeler ve kiliseyi yapana yazılı dua, eski dönemin -bugünden ileri- bir hoşgörü belgesi olarak aynen duruyor.



Batan gün kana benziyor

Asos’un eteklerinde Behramkale adıyla küçük bir köy var. Asos, güneye, denize ve bütün Körfez’den görünen Midilli (Lesbos) Adası’na bakan yamaçlarda kurulmuşken, Behramkale kuzeye bakıyor. Geçimi büyük ölçüde gelen ziyaretçilerin alışverişlerine dayanıyor. Aşağıda deniz kıyısında da oteller ve lokantaların yan yana sıralanmasından oluşan küçük bir iskele var. Yeteri kadar bakımlı olduğunu söylemek zor! Türkiye’nin Asos’ta bilimsel kazılara başlaması neredeyse yüzyıl sonraya, 1981’e kalmış.

Bu önemli yerleşimden bugün arazide tiyatronun, agoranın, sur duvarlarının izleri seçilebiliyor. Bir de, akropolde birkaç sütunu bütün görkemiyle ayakta duran Athena Tapınağı.Günü, Athena Tapınağının sütunları arkasında güneşin batışını izleyerek tamamladık. Güneş körfezin ufkunda sulara inerken önce kızardı, sanki sular yandı, sonra sarardı ve kayboldu. Güneş sulara inerken tapınağın sütunları sanki göğe yükseliyordu.

Yazının devamı...

Perge’yi görmeyen Antalya’yı görmüş sayılmaz

Antalya dünyanın her yanından ziyaretçi alan, ülkemizin özel bir turizm merkezi. Her yıl bir ya da birkaç otel dünyanın en iyileri arasına giriyor. Ama Antalya’ya gidip de sadece otelleri, kumsalları ve güneşi görüp gelenler, aslında çok şeyi görmemiş olurlar. Çünkü Antalya, doğası, deniz kıyıları ve kıyı boyunca otellerinden ibaret, dünyanın bir çok yerinde bulabileceğiniz sıradan bir tatil beldesi değildir; bunlardan çok daha fazladır.

Görkemli antik yerleşimleri, güzel eserleri bağrında saklayan özel bir tarih merkezidir. Doğudan batıya mesafesi 600 km’yi aşıyor. Bu 600 km boyunca doğuda Gazipaşa’da Güney Kale’den, batıda Patara ve Xsanthos’a kadar her adımda yeni bir ören yeri ile karşılaşabilir, kendinizi ansızın tarihin içinde, bir Doğu Roma şehrinin döşeli sokaklarında ya da sırtını kayalara vermiş tiyatro sıralarında bulabilirsiniz. Bu tiyatro sıraları bazen Kaş’taki gibi sahnesi denizin içindeymişçesine kıyılardadır; ya da Termessos gibi, Makedonyalı İskender’in bile ulaşamadığı dağ yamaçlarında...

Pamfilya’nın en ünlü kenti

Benim bugün Antalya’ya gitmişken mutlaka görmenizi önereceğim yer ne çok uzak kıyılarda, ne de tırmanmanız gereken dağ doruklarında. Neredeyse şehir merkezinde, havaalanının yakınında, Aksu kasabasında: Perge. Perge’nin tarihi, bilim insanlarının bulgularında 4.000 yıl kadar önceye gidiyor. Ama Anadolu’nun birçok şehri gibi, yükselişi 1. yüzyıl sonlarında Roma’nın barış ve bolluk döneminde.

Anadolu’yu 19. yüzyılda baştan başa gezen ve gözlemlerini ‘Asie Mineure’ adlı üç ciltlik eserinde toplayan ünlü gezgin Charles Texier, kuruluş tarihi bilinmeyen Perge’nin, ‘Pamfilya’nın (Antalya yöresinin) en ünlü şehirlerinden biri’ olduğunu yazıyor.19. yüzyılın ilk yarısında Texier’in yaptığı bu gözlem, bugün ortaya çıkan yeni bulgularla daha da haklılık kazanıyor. Gerçekten şehircilik bakımından Perge, yerleşim planı ve estetik anlayışı ile -bugün de çevresindeki pek çok şehri kıskandıracak kadar- özel bir kent.

Perge kazıları, 70 yıl kadar önce İstanbul Üniversitesi tarafından başlatılmış Türkiye’nin köklü bilimsel çalışmalardan biri. Bu çalışmalara -sırasıyla- Arif Müfid Mansel, Jale İnan ve Haluk Abbasoğlu gibi Türkiye arkeolojisinin büyük hocaları başkanlık yaptılar. 2012’den buyana bilimsel çalışmalar Antalya Müzesi tarafından sürdürülüyor.

Efes kadar etkileyici

Kazıların ortaya çıkardığı buluntular ve ayağa kaldırılan yapılar, size hemen özel bir şehirde olduğunuzu hissettiriyor. Perge, Efes ve Bergama kadar özel ve etkileyici. Restorasyon için yeterli kaynak ayrılmasını bekleyen iki önemli yapıyı, antik tiyatro ve stadyumu geride bırakıp Roma kapısından Severus Meydanı’na girdiğinizde karşınıza çıkan ‘Helenistik’ kuleler, ortasından su kanalı geçen ve anıtsal bir çeşme ile sonlanan sütunlu cadde, çağdaş spor merkezlerinin tüm işlevlerine sahip hamam yapısı ve agora, 2.000 yıl önce bu topraklarda şehirciliğin bugünden ileride olduğunu düşündürüyor.

2010 yılı çevresinde Anadolu’nun hemen bütün arkeolojik kazılarında başlayan yükseliş ivmesi, Perge’de de ürünlerini vermiş. 2012’de Antalya Müzesi’nin üstlendiği kazılarda, önceki sütunlu cadde kadar görkemli yeni bir cadde, ayağa kaldırılan 40 kadar sütunuyla batıya, nekropol alanına doğru ilerliyor.

Caracalla, Herakles ve diğerleri...

Yol üstünde, dinsel amaçlı olduğu düşünülen bir yapının tabanında, kökleri Troya Savaşı’na kadar giden -ve bizim inanç dünyamızda çok bilinen- bir söylenceyi anlatan mozaik çalışması yeni bulunmuş; kızını (Iphigenia’yı) kurban etmek isteyen babaya, gökten geyik armağan ediliyor. Batı caddesinin sonunda yeni ortaya çıkan Kuzey Hamamı’nın yanı başında anıtsal çeşmenin havuzunda bulunan 2.2 metre boyunda imparator Caracalla’nın heykeli, birçok yönden ‘uniqe’  eser sayılıyor.



Perge, tarihte Efes ve Myra gibi bir liman kenti; ticaretle zenginleşmiş bir kent. Bu varlıklı kentin estetik ölçütlerinin çok yüksek olduğu, şimdiye kadar bulunmuş ve halen bulunmakta olan heykel ve kabartma eserlerden anlaşılıyor. Burası aynı zamanda bir heykel sanatı merkezi.

Müzekart’la gezin!

Bu özel heykeller Antalya Arkeoloji Müzesi’nde çok zengin bir sergi oluşturuyor. Bunlar arasında -özel bir köşede- 30 yıllık bir takipten sonra üst yarısını 2011’de ABD’den, Boston Müzesi’nden geri getirdiğimiz Herakles (Herkül) de var. Yine takip süreci 2010’da Cenevre’de başlayan Herakles Lahdi de, gelecek aylarda ait olduğu topraklara kavuşacak ve müzede yerini alacak.

Perge, bir gazete yazısının boyutlarına sığmayacak kadar özel bir kent. Antalya’ya gidenler Perge’yi gezmeden dönerlerse, yaşamlarına değer katacak özel bir yeri görmemiş olacaklar. Oysa Perge’nin hem ulaşımı kolay, hem de alacağınız bir Müzekart’la başka ücret ödemeden Arkeoloji Müzesi’ni, Aspendos’u, Side Müzesi’ni ve giderseniz başka müze ve ören yerlerini gezme olanağı bulacaksınız.

Fotoğraflar:  Yacht Charter Turkey, Itaka, Greece Turkey Tours, Sanat Karavanı, Antalya.bel

Yazının devamı...

Bir şehir değil, bir şiir: Sagalassos

Önce Ağlasun›u duymuştum. 70›lerde soluk soluğa okuduğumuz, çoğu dizelerini de ezberden bildiğimiz şair Hasan Hüseyin, eşi öğretmen Azime Korkmazgil’in memleketi olan Burdur’un Ağlasun kasabasına yerleşmiş; ‘Ağlasun Ayşafağı’ adıyla da, Anadolu’nun doğasını ve tarihini harman eden destansı bir ‘nehir şiir’ yayınlamıştı.



Yıllar sonra, Antalya-Burdur yolunda Ağlasun ve Sagalassos levhalarını görünce,
erken yaşta yitirdiğimiz Hasan Hüseyin’i de anarak, çocuklarımla levhaların gösterdiği yola yöneldik. Yarım saati aşan bir yeşil yolculuğun sonunda karşımıza Ağlasun çıktı. Ağlasun, Korkmazgil’in dizelerinde söylediği gibiydi: “Ağlasun dedikleri bir yaşlı çınar / iki kerpiç dağ başında / bir tenha pınar..”

Asıl derdimiz yön levhasında yazılı tarihi şehri görmek olduğundan, yukarıya, kuzeydeki yamaçlara doğru yolumuza devam ettik. 6-7 km. sonra karşımızda bambaşka bir tablo vardı: Çok güzel bir antik Anadolu şehri: Sagalassos!

Barışın bereketi

Bilimsel metinlerde 1700’lerde Avrupalı gezginler tarafından keşfedildiği yazılan
bu antik şehrin tarihinin çok eskilere gittiği biliniyor. Ama yükselişi İmparator Augustus döneminde olmuş. Augustus’un Roma topraklarını kavuşturduğu barış ortamının sağladığı olanaklardan Sagalassos da payını almış. Yolları yapılmış, çevresindeki bereketli ovaların ürünlerini ve toprağın sırlı kaplar yapmak için verdiği olanakların eserlerini limanlara ulaştırmanın zenginliğine kavuşmuş.



Anadolu’yu defalarca ziyaret eden İmparator Hadrian döneminde ise, ‘Psidia bölgesinin birinci kenti› olarak onurlandırılmış. İmparatorluğun verdiği bu sıfat, Sagalassos’un ekonomik ve toplumsal olarak daha da güçlenmesine yol açmış. Bugün uzun restorasyon çabalarıyla ayağa kalkışını hayranlıkla izlediğimiz görkemli anıtsal yapılar, bu dönemde yaşanan refah ve bolluğun eserleri.

Sagalassos’un 5.yüzyıla kadar süren yükselişi, sonraki yüzyıllarda büyük depremler ve ardından gelen salgın hastalıklarla sona ermiş. Birinci binyıl sonlarına kadar zayıflayarak süren yaşam, Asyalı kavimlerin istilasıyla yamaçlardaki eski yerleşim yerinden aşağıya, bugünkü Ağlasun yöresine taşınmış.

Marc Bey

Sagalassos’a 25 yıldan fazla emek veren Prof.Waelkens Ağlasun›un en tanınmış isimlerinden biri olmuş; çevrede herkes ona ‘Marc Bey’ diyor. Marc Bey ve ekibi, insanda hayranlık uyandıran işler yapmışlar. Sadece bilimsel bir kazı yapmak ve bulgularını yayınlanmakla yetinmemişler. Eserlerin restorasyonuna da büyük emek ve çaba harcayarak, Torosların yamaçlarında görenleri şaşkınlığa uğratan bir antik şehri ayağa kaldırmışlar. Neon Kütüphanesi, Heroon (Kahramanlık Anıtı), Helenistik Çeşme, Antoninler Çeşmesi bunların başlıcaları..

2010 Yılında bir akşamüzeri, Antoninler Çeşmesinin açılışı yapıldı. Açılış töreninde yerelin ve merkezin yöneticileri, Bakanlığın ve kazıları destekleyen özel sektörün, Aygaz’ın temsilcileri, konuklar, sanatçılar, Ağlasun halkı, hep birlikte Marc Beyi, ardından küçük bir müzik topluluğunu dinlemiştik. Düşünce ve hayal dünyamızda zamanın ve mekânın dışına taştığımız unutulmaz bir akşamdı.

Heykelleriyle ünlü

Agoraların, ‘Roma Hamamının’, tapınaklar, villalar ve tiyatro yapılarının kazıları sırasında bulunan çok sayıda eser ve görkemli heykeller, bugün Burdur Müzesinde sergileniyor. Bunlardan Hadrian ve Marcus Aurelius heykellerinin birer metre boyutlarındaki baş kısımları, Anadolu’daki imparator heykellerinin en güzel örneklerinden sayılıyor.



Sagalassos buluntuları, ‘Rüyaların Kenti’ adıyla 2011/2012 yıllarında Belçika’da, Galya Roma Müzesinde sergilendi. Sekiz ay süren sergiyi, küçük bir kent olan Tongoren’de 150 binden fazla kişi ziyaret etti. Şimdi, hem Sagalassos, hem de Ağlasun, önceki yıllara göre çok daha geniş olanaklarla konuklarını karşılamaya hazır durumda. Marc Bey birkaç yıl önce emekli oldu. Sagalassos’la ilgisini elbet sürdürüyor, sanırım yaşamı boyunca da sürdürecek. Kazıya, onun çalışma arkadaşlarından Prof. Poblome başkanlık ediyor.

Ağlasun da, artık “..bir yaşlı çınar... dağ başında / bir tenha pınar” değil! Yaşlı çınar yine yerinde duruyor, ama dağ başındaki ‘tenha pınar’ lar görkemli çeşmelere dönmüş, gövdelerinden coşkuyla akan sular, bin yılların anılarını, acılarını, sevinçlerini, türkü türkü aşağıdaki ovaya aktarıyor.

Çevre tarihle dolu

Ağlasunda yemek ya da konaklamak için olanaklar gelişmiş. Burada ya da Burdur merkezde konaklarsanız, birkaç saatlik yolculuklarla zengin ve ilginç müzeler ve camilerin yanı sıra, Kremna, Kibyra, İncirli Han ve Susuz Han kervansarayları ve İnsuyu Mağarasını gibi ilginç mekanları da gezebilirsiniz.

Ağlasun’a son gidişimde, -büyük bir şans eseri- Azime Hanım da kasabadaydı. Eşimle birlikte ziyaret ettik. Büyük ozanın mütevazı evi, küçük bir edebiyat müzesi gibiydi. Kitaplar, çoğu tanıdık fotoğraflar, tablolar, anılar...  Hasan Hüseyin’den, şiirlerinden, Sagalassos’tan, Anadolu’dan, Ağlasun’dan söz ettik..

Benim için Sagalassos, Ağlasun’la özdeşleşmiş bir yurt köşesidir.  Ağlasun deyince de aklıma hep Hasan Hüseyin ve onun mısraları gelir: “Ve tuz dağı, gözyaşı / Ağlasun Ayşafağı / Ağlasun Ayşafağı..” O yüzden midir, nedir? Sagalassos sanki bir antik şehir değil, çok sevdiğim ve dilimden düşürmediğim eski bir şiir gibidir. Sagalassos, Ağlasun’un kuzeydoğusunda, 1500 metre kadar bir yükseltide yer alıyor. 1824’te okunan bir kitabede kentin tarihteki adı bilinir hale gelmiş olsa da, sonra yine uzun süre unutulmuşluğa terkedilmiş. 1884/ 85’te yapılan ilk bilimsel kazılardan 100 yıl sonra, Belçika Leuven Üniversitesinden Prof.Marc Waelkens bölgede 4 yıl süren yüzey araştırması yapmış; böylece de 1990’dan bu güne aralıksız süren kazı ve ardından restorasyon çalışmaları başlamış.

Fotoğraflar: Turquoise Diaries - blogger, HolyLandPhotos' Blog, Herodotus Academy, Her Dem Banyo, www.tursaga.com

Yazının devamı...