GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

Yapılanlar sınırları aşarken kendimi sınırlamam şart oldu

İletişim çağını yakaladığımız bir süreçte elbette ki bulunduğum yerden yazılarımı gazete yönetimine iletebilir, köşemi boş bırakmayabilirdim. Üstelik bunun için yanıma diz üstü bilgisayarı almışken ve internet bağlantılarını rahatlıkla bulmuşken… Kısacası olmadı, olamadı ve ben köşe yazımı yazacak fırsat bulamadım. Daha da ötesi bu hafta okuduğunuz da Hürriyet Ankara’daki son köşe yazım. Ara veriyorum, mola istiyorum. Eminim nedenini aktarınca sizler de hak vereceksiniz.
 Takip edenler iyi hatırlayacaktır; kimi zaman Ankara’nın sosyal hayatını köşeme taşıdım, kimi zaman da doğru ya da yanlış işler yapan kurum ve kişileri. Kendimi bu kadarla da sınırlamayıp, gurmeliğe soyunup restoranları yazdım, seyyah olup tatil rotalarını aktardım, araştırmacı olup tarihin tozlu sayfalarına daldım, ekonomist olup sağlam verilerle analiz yaptım. En önemlisi de icraatlarını başarılı bulduğum belediye ve kamu kuruluşlarının Ankara’mıza kazandırdıklarını köşeme taşıdım, başarısız bulduklarımın marifetlerini gözler önüne serdim. Bu yüzden de başta Melih Gökçek olmak üzere birçok belediye başkanını eleştirdim, üniversite rektörlerini, işini yanlış yapan kamu görevlilerini, Başkente zarar veren yatırımları ve dolayısıyla özel sektör temsilcilerini çekinmeden yazdım. Gelen okuyucu iletilerinden algıladığım kadarıyla da bu çeşitlilik sizlerin ilgisini çekti.

 BU KARAR NEREDEN ÇIKTI!

Gelelim köşeme son, ya da ara verme kararıma… Zaman zaman sizlerle paylaşmıştım; Benim esas işim eski adı Hürriyet Dergi Grubu olan Doğan Burda Dergi Grubu’nun Ankara Bölge Temsilciliği görevini yürütmek. Yani aralarında Ekonomist, Capital, Tempo, Elle, Atlas, Maıson Française, Auto Show, Hello gibi 36 derginin bulunduğu mecranın sorumluluğunu üstlenmek. İnanın her birinin haber trafiğini yönetmek ve projelerine imza atmak hiç de kolay değil. Bunların yanı sıra Hürriyet ve Posta gazetesindeki yükümlülüklerim eklenince nefes alacak zaman bulamıyorum. Hele ki ekip arkadaşlarımla beraber yaratıp, yürüttüğümüz dev bir projenin, yani Tempo Travel’in üç dildeki versiyonu için en önemli saç ayağıyken...
 Açıkçası böylesine yüklü iş programı beni hayli yıprattı. Zaman zaman dostlarıma “Doğan Medya Center binasına bir tek pijamayla gelmediğim kalıyor”, ya da “Seyahatlerden sokak çocuğuna döndüm” diye espri bile yapıyorum. Kısacası yerel, ulusal ve uluslararası çalışmaktan ve seyahatlerden ne özel hayatım kaldı, ne de dinlenecek bir zaman.

HERHALDE EN ÇOK GÖKÇEK SEVİNECEK

Baktım olacak gibi değil üzerimdeki yoğun iş temposunu hafifletmek için bazı işlevlerden feragat etmem gerektiğini düşündüm. Eh dergilerden ve Hürriyet ulusal eklerinden feragat edemeyeceğime göre yönetime Ankara ekindeki köşemden çekildiğimi duyurdum. Eminim bu karara da en çok Melih Gökçek sevinecektir. Bir de alttan gelip, fırsatı hak eden donanımlı genç meslektaşlarım. Bizler onlara fırsat verip, önünü açmalıyız ki, mesleğimiz emin ellerde devam etsin. Ben ise bunca deneyimi yeni projelere yelken açmak üzere daha rahat yönlendirebilirim.

ÖNEMLİ BİR GÖREV ÜSTLENİYOR

Gelelim geçen haftaya… 2012’yi Londra’daki WTM Dünya Turizm Fuarı’nda yer alan İngilizce sayısıyla kapatan Tempo Travel, 2013’e de iki uluslararası turizm fuarıyla girdi. Ülkemizde yılda dört kez çıkan Türkçe Tempo Travel’ın yılda birer kez çıkan İngilizce, Almanca ve Rusça sayıları ülke tanıtımı için çok önemli görevler üstleniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla ortak yürüttüğümüz projeyle dünyanın en önemli üç fuarı olarak adlandırılan Londra, Berlin ve Moskova turizm fuarlarında Tempo Travel’in 160 sayfalık yabancı editasyonları boy gösteriyor. Ardından da bayilerde satışa sunuluyor.
 Haberleri, reklamları, pazarlaması ve dağımı derken bu dergilerin uluslar arası arenada yer alması için var gücümle gayret gösteriyorum. Aldığımız sonuçlar ise mutluluğumuza mutluluk katıyor.
 Geçen hafta 6-10 Mart tarihleri arasında gerçekleşen ITB Berlin Turizm Fuarı ve Tempo Travel dergisi Almanca versiyonu için Berlin’deydim. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, turizm fuarlarında boy gösteren dergiye ilgi büyüktü. İstanbul’dan Ankara’ya Antalya’dan Kapadokya’ya, İzmir’den Kuşadası’na Türkiye’nin farkı güzelliklerinin anlatıldığı dergi, Türkiye’nin tanıtımına geçen yıl ki fuarda olduğu gibi büyük katkı sağladı.

MERKEL’E 100 DE BAKAN EŞLİK ETTİ

ITB Berlin Turizm Fuarı hakkında kısa bir bilgi de vereyim. Organizasyon dünyanın en büyük turizm fuarı... Dev merkezde, 190 ülkeden 10 bin 86 stant yer aldı. Bu yıl Türkiye üç bin 79 metre kare stant alanı, 105 stant ve 122 katılımcı ile iştirak etti. Açılışını Kültür ve Turizm Bakanı Ömer Çelik`in yaptığı fuarda o tarihlerde Almanya’da bulunan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç da hazır bulundu.
 Bu yıl 47’inci kez gerçekleştirilen fuarda profesyonel turizmcilerin girebildiği ilk üç günde ticari amaçlı ziyaretçi sayısı 110 bin kişi olurken, halkada açık olan son iki günde toplam 330 bin kişi fuar alanını ziyaret etti. ITB Berlin Fuarı’nın sonuç raporunda ise geçtiğimiz yıla göre fuarın bu yıl yüzde 25’lik bir büyüme kaydettiği vurgulandı. Fuara, Almanya Başbakanı Angela Merkel ve Endonezya Devlet Başkanı Susilo Bambang Yudhoyono’nun yanı sıra dünyanın dört bir yanından 100’ün üzerinde bakan katıldı.
 Her yıl olduğu gibi bu yıl da Türk standına yoğun bir ilgi vardı. İşte bu yoğun ilgi meyvesini de verdi ve Türkiye, “Cologne Business Scholl” tarafından ziyaretçilerin tercihleri dikkate alınarak belirlenen en iyi ülke stant yarışmasında Avrupa destinasyonu kategorisinde birincilik ödülüne layık görüldü. 10 yılı aşkın bir zamandan beri verilen “En iyi Stant” ödüllerinde; servis hizmetleri, yenilikçi düşünce, bilgi transferi, özgün tasarım ve stant kalitesi belirleyici kriterler olarak göze çarpıyor.

RUSLAR İÇİN EŞSİZ BİR HAZİNE

Siz bu satırları okuduktan bir gün sonra Moskova uçağına binmiş olacağım. Zira süreli yayın olarak çıkan Tempo Travel Dergisi’nin, MITT 2013 Moskova Turizm ve Seyahat Fuarı için Rusça versiyonu hazır ve ülke tanıtımı için eşsiz bir hazine olarak stantlarda yerini alacak. Tüm yazıların Rusça olduğu dergi kuşe kâğıda basılı ve kalın kapaklı olacak. Kültür ve Turizm Bakanlığı’yla işbirliği yaparak hazırladığımız dergi fuar süresince bakanlık stantlarında katılımcılara ücretsiz dağıtılacak. Üstelik bu yıl üçüncüsünü çıkardığımız Rusça sayı ülkemizin gururu olma yolunda. Bundan böyle ülkemizdeki birçok bayide de satışa da sunulacak.

ULADAĞ’IN ZİRVESİNDEN DENİZ MÜZESİNE

Seyahatlerim Berlin ve Moskova’yla da sınırlı değil. 28- 31 Mart tarihleri arasında gerçekleşecek büyük bir buluşma için Bursa Uludağ’da olacağım. Zira birçok bakan ve neredeyse tüm iş dünyası yerli Davos olarak da adlandırılan Uludağ Ekonomi Zirvesi’nde olacak. Capital ve Ekonomist dergilerinin Bursa Valiliği ile ortaklaşa düzenlediği zirvede kurumumun Ankara Bölge Temsilcisi olarak katılmam şart. Oradan geldikten iki gün sonra ise İstanbul seyahati olacak ki, Atlas Dergisi, 20 yaşını Piri Reis’le kutluyor. 2 Nisan Salı günü Tophane-i Amire’deki Deniz Müzesi’nde olacağız. Resepsiyonumuzun onur konuğu ise dünyanın en önemli Piri Reis araştırmacılarından Gregory C. Mcintosh olacak. Özetle, hal böyle olunca mola kararımı anlayışla karşılayacağınızı düşünüyorum.

Yazının devamı...

Değişimin adresine ilk kez adli tıp dedektifleriyle gitmiştim

Polisin bir bölümü, soruşturmayla suçluyu takip ederken, bir başka bölümü ise delil toplayarak suçun aydınlatılmasına katkı sağlamaya başlamıştı. Emniyette bu nedenle her ilde sadece delil toplamakla uğraşan olay yeri inceleme birimleri kurulması, farklı bir polis tipinin ortaya çıkmasını sağlamıştı. Batıda “Adli Tıp Dedektifleri” olarak nitelendirilen ekiplerin işini Türkiye’de “Olay Yeri İnceleme Ekipleri” üstlenir olmuştu.
 Olay Yeri İnceleme Ekipleri, suçu delillendirebilmek için suç mahallinde en küçük toz, iz, kıl, tüy, kan, sıvı gibi, akla gelebilecek her emareyi dikkatlice aramaya başlamıştı. Eskiden sadece parlak ve düz yüzeylerden parmak izi alınabilirken, uzmanlaşma ve teknolojinin desteğiyle akla gelmedik yöntemlerle delil elde edilmeye başlanmıştı. Onlar artık farklı bir polis tipiydi. Zira gerçek suçluyu değil, suçlunun ve suçun sessiz tanıklarını arıyorlardı.

HANGİSİ ÖNCE GELECEK DİYE YAKTILAR

Yıllar önceydi; Olay Yeri İnceleme Ekipleri suçluların izini sürerken, onların çalışma yöntemlerini Tempo Dergimiz için izlemiştik. Bu ekiplerle geçirdiğimiz birkaç gün içinde, olay yerlerine gitmiş, nasıl çalıştıklarını görmüş, hikâyelerini dinlemiştik. En ilginç örneklere de Altındağ İlçesi sınırlarında rastlamıştık. Eşlik ettiğimiz ekipler bütün sırlarını ve maharetlerini ortaya dökmeye çaba gösterirken, içinde dolaştığımız mahallelerin ürkütücülüğü aklımıza kazınmıştı.
 O zamanki görüşmelerimiz esnasında yetkililer ilginç bir tespitini de paylaşmıştı. Suç işlemenin sadece ihtiyaçtan kaynaklanmadığını, araç yaktıktan sonra aynı anda hem itfaiyeye hem polise haber vererek, “hangisi önce gelecek” diye seyreden suçlularla bile karşılaştıklarını anlatmışlardı. Kısacası olay yeri Altındağ’ı eski ve virane haliyle görmüş, kötü izlenimlerle dönmüştük.
 Sanıyorum 6- 7 yıl önce Altındağ’daki değişim ve dönüşüm haberleri medyaya yansımaya başladı. Önceleri ne kadar değişebilir fikriyle yazılanları ve söylenenleri dikkate almadım. Daha sonraki günlerde ise meraklı gözlerle sorup soruşturmaya başladım. Sonunda da Ankara’nın ilk yerleşim yeri olan Altındağ’daki değişime daha fazla kayıtsız kalmamam gerektiğini anladım.

KÜLLERİNDEN DOĞAN TARİHİ DOKU

Altındağ Belediyesi’nin 2007 yılında başlattığı restorasyon çalışmalarının ardından adeta küllerinden doğan Hamamönü ise bu isteğimin en önemli nedeni oldu. Hamamönü, artık eski, yalnız, unutulmuş ve küçük bir mahalle değildi. Tam tersi Başkentin dünya turizmine açılan kapılarından biriydi. Daracık sokakları, restore edilmiş tarihi evleri ve her köşeyi dönüşte denizle bütünleşmiş yazlık kasaba hissi veren ruhuyla ziyaretçilerini ağırlayan bir turizm merkeziydi…
 Bu değişimi daha iyi anlatabilmek için geçenlerde bir kez daha Hamamönü’ne gittim. Öncesindeyse tarihi bilgilerimi tazelemek için bazı kaynakçaları gözden geçirdim. Sizlere de aktarayım:
 Ankara’nın en eski yerleşim bölgesi olan Hamamönü, aslında Ankara’nın ilk yerleşim yeri. Cumhuriyetin kurulduğu 1920’li yılların Ankara’sı diyebiliriz. Kentin merkezi konumunda... Mehmet Akif Ersoy’un milli marşımızı yazdığı yer. Dönemin milletvekillerinin, bürokratlarının, aydınlarının oturduğu mahalle… Aslında tarihi çok öncelere dayanıyor. Hamamönü adını, duvarındaki tarihi levhaya göre, 1440 yılından beri hizmet veren Karacabey Hamamı’ndan alıyor. Ankara’nın en eski ve en çok bilinen hamamının ön tarafına denk düşen bu mahalle, bu nedenle Hamamönü adını almış.

ŞEHRİN KALBİNDEYDİ AMA TERK EDİLMİŞTİ

Zaman içinde kentin başka bölgelere doğru gelişim göstermesi ile bu tarihi dokunun asıl kullanıcıları da yer değiştirmiş. Geriye, yaşanması güç, güvenliksiz, sağlıksız ve kentin orta yerinde, kentten ayrı, yaşanması mümkün olmayan bir dünya kalmış... Şehrin tam göbeğinde, ama yıllarca ilgisizlikten kaderine terk edilmiş, insanların geçmeye korktuğu, evsizlerin yaşadığı bir yer olmuş. Yıllar içinde iyice unutulmuş. Özellikle geceleri geçmeye korkulan bu alanların başıboş bırakılması ile kullanıcı kimliği tamamen değişmiş. Bir de üstüne tarihi yapıya bakmanın mali külfeti eklenince, yapı sahipleri kendi evlerinden tamamen umudu kesmişler ve bu bölgeyi terk etmişler. Evlerini ya çok ucuza kiraya vermişler ya da “Evleri sahipsiz kalmasın” diye birilerini ücretsiz oturtmuşlar. Sonra kendileri bile unutmuşlar.
 İşte bu olumsuz havada Altındağ Belediyesi, uyguladığı sistemli ve başarılı projelerle bölgenin değerini yeniden arttırıp, evlerin eski değerlerine kavuşmasını sağlamış. Belediyenin uyguladığı dış cephe ve sokak döşemelerinde yapılan sağlıklaştırmaya paralel olarak, kimi ev sahipleri de çalışmalara destek vermiş.
 Ancak 2007 yılında Altındağ Belediyesi’nin başlattığı restorasyon çalışmaları sayesinde kısa sürede hayata dönmüş, adeta küllerinden yeniden doğmuş. Yeniden hayata tutunan, geçmişe dair hatıralarıyla yeniden canlanan, evleri, sokakları ve kaldırımlarıyla dimdik ayağa kalkan Hamamönü, Ankara tarihinin canlı bir tanığı adeta…

BÖLGESİNE HAYAT VEREN TİRYAKİ

Hamamönü bölgesinde gerçekleştirdiği restorasyon çalışmalarıyla komple bir mahalleye hayat veren Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki, yıkılmaya yüz tutmuş evlerin, kaderine terk edilmiş sokakların ve unutulmuş Hamamönü’nün mimarı oldu. Restorasyon çalışmalarının bitirilmesinden sonra yapılan çevre düzenlemeleriyle restorasyon çalışmaları daha da işlevsellik kazandı. Böylece, Hamamönü’nde turistik bir hareketlilik başladı.
Buraları görmelisiniz!
Ankara’nın yeni trend mekanı haline gelen Hamamönü, artık gündüzleri ayrı, geceleri ise ayrı güzel… Ankara’nın tam göbeğinde olmanıza rağmen size, kendinizi bir sahil kasabasındaymışsınız gibi hissettiriyor. Tarih kokan evleri ve sokakları ile ziyaretçileri geçmişe doğru bir yolculuğa çıkarıyor. Geçmişte bürokratların, sanatçıların, şairlerin oturduğu evler yenilenmiş yüzleriyle sizlere gülümsüyor.
 Her zevke ve bütçeye uygun restoran ve kafeleri de var. Kebapçıdan geleneksel Türk mutfağı yemeklerine, nefis el açması gözlemelerden dünya mutfağının eşsiz lezzetlerine, aromalı Türk kahvesi ve çay içilebilen kafelerden, kahvaltı keyfine kadar çok değişik yemek ve içecek alternatifleri bulabilirsiniz.

MODERNLE GELENEKSEL SANATIN BULUŞTUĞU SOKAK

Bu arada Sanat Sokağı’na uğramadan sakın gitmeyin. Altındağ Belediyesi tarafından aslına uygun olarak inşa edilen ve 22 tarihi Ankara Evi’nden oluşan Sanat Sokağı’nda modern ve geleneksel el sanatları ile uğraşan sanatçıların atölyeleri bulunuyor. Pek çok sanat dalının icra edildiği bu mekanda sanatçıların hem canlı performanslarına tanık olabilir hem de alışveriş yapabilirsiniz.
 Dinlenmek için ise Altındağ Belediyesi Kültür Sanat Evi’ni ziyaret edebilir, bahçesinde çay içip bir soluk alabilirsiniz. Eğer bir yaz akşamı Hamamönü’ne geldiyseniz, açık hava sinemasında film izleyebilir, geçmişe doğru bir yolculuğa çıkabilirsiniz. Toplam 575 metrekarelik alan üzerine, bölgenin tarihi dokusuyla uyumlu biçimde inşa edilen Kültür Sanat Evi, açık hava sineması, toplantı ve konferans salonlarıyla bölgenin önemli bir ihtiyacına cevap veriyor.

TEŞEKKÜRÜ HAK EDİYOR, ÇÜNKÜ...

El Ürünleri Pazarı’nda Altındağ’da farklı mahallelerde oturan kadınların sene boyunca devam ettikleri hobi ve el becerisi kurslarında öğrendikleri bilgiler ve edindikleri beceriler ışığında ürettikleri eserler ile kendi elleriyle yaptıkları lezzetli yemekler ziyaretçilerin beğenisine sunuluyor.
 Hava karardığı zaman ise bir başka güzel oluyor Hamamönü. Tarihi Ankara evlerini bir de sokak lambalarının ışığında görmenizde yarar var. Aydınlanmış sokaklar, ışıl ışıl kaldırımlar günün yorgunluğunu üzerinizden atmanız için sizleri bekliyor. Nargile ve tavla oynayarak eğlenebilir, çayınızı yudumlayabilir, müzik eşliğinde dinlenebilir ya da cıvıl cıvıl akşamlarda ailenizle birlikte yürüyüş yapabilirsiniz. Bir cafeden yükselen piyano tınılarına, başka bir mekândan yükselen kanun namelerinin karıştığı Hamamönü’nde her tarzdan müzikseverin beğenisine hitap edecek bir yer bulmak mümkün. Sözün özü Altındağlılar ve tabii tüm Başkentte yaşayanlar bu değişim için ne yüzyüze geldiğim, ne de tanıştığım Belediye Başkanı Veysel Tiryaki’ye teşekkür borçlu. En azından tarihi Ulucanlar Cezaevi’ni müze ve kültür merkezine dönüştürdüğü için...

Yazının devamı...

Gökçek’in yanlış icraatları gözler önüne seriliyor

Artık Melih Gökçek’in icraatlarının çarpıklığı yavaş yavaş gözler önüne seriliyor. Dünyadaki çağdaş ve modern şehirlere bakıldığında gelişmiş ulaşım sistemlerinin vazgeçilmezleri arasında olduğu net bir şekilde görülür. Zira yöneticileri şehir planlamacısı gibi uzmanların görüşlerine önem verip, ulaşımın kentsel yaşam kalitesini etkileyen en önemli unsurlardan biri olduğunu bilirler.
 Buna karşın, Ankara gibi ulaşım alt yapısının yetersiz olduğu yerleşimlerde ise kent yaşamı zorlaşır, vatandaşlar temel hizmetlerden yoksun kalır. Hatırladığım kadarıyla, The Gallup Organisation tarafından yapılan bir araştırmada Avrupa kentleri için toplu taşıma memnuniyetinin de sorgulandığı araştırma kapsamında Ankara 75 Avrupa kenti arasından 54. sırada yer almıştı. Hani Başkentimiz Avrupa ödülleri filan alıyoruz ya, her halde kendimize ancak 54’üncü sırada yer bulabildiğimiz için bu ödülleri hak etmiş olmalıyız(!)

OTOMOBİLDE ÜLKE REKORU ANKARA’DA

Çağdaş ülkeler, kentlerde bulunan otomobilleri altyapıyı verimsiz kullanan düşük kapasiteli ulaşım türü olarak görür. Bu sebeple de şehrin içinde bloklaşan otomobil sayısında artış olmaması için yasaklamaya varan her türlü tedbiri alır. Ankara’da ise yıllara göre artan otomobil sahipliği eğilimi bu yaklaşımın tersine otomobilin ulaşımdaki payının arttığını ve daha da artacağını gösteriyor. 2010 yılı rakamları temel alınırsa Türkiye’deki otomobillerin yüzde 12,5’i Ankara’da bulunuyor. Ankara, bin kişi başına düşen 191 otomobil sayısıyla Türkiye’de en fazla otomobil sahipliğinin olduğu şehir. Bu veriler ise bize kentimizin Türkiye ortalamasının çok üstüne çıktığını gösteriyor.
 Peki, bu bilgileri niye veriyorum? Toplu taşım yatırımlarında olduğumuz yerde saymamızın, çare olarak görülen alt-üst geçitler ve otobana dönüşmüş yollar sayesinde sorunumuzun gitgide büyümesinden dolayı dikkatinizi çekmek istiyorum. Şehirdeki otomobil sayısını artış hızı ise durmadan tepe noktalara ulaşıyor. Bu negatif durumda Ankaralıların şehir içi ulaşımını zorlaştırıyor, kentin yaşam kalitesini tehdit ediyor.
 Her geçen gün yeni yerleşim yerleri kente ilave olurken, paralelinde nüfus artarken, metro yatırımlarında bir arpa boyu yol alamayan Büyükşehir Belediyesi sayesinde ulaşım sorunu içinden çıkılamaz hal alıyor. Gökçek’in Ankara trafiğinin kilitlenmesine karşın yaptığı savunmalara kulak asmayın, zira kendisi 19 yıldır Büyükşehir Belediye Başkanı ve bu güne kadar yapılan metro hatlarına bir metre ray döşeyememesiyle nam saldı.

SAYESİNDE LÜKS DEĞİL İHTİYAÇ OLDU

Bakın o genişleyen yollara, banyo fayansıyla donatılmış alt üst geçitlere rağmen trafikte tıkanıp, kalıyoruz. Halbuki metro ve hafif raylı sistem inşaatlarına zamanında başlamış olsaydı, 19 yılı boşa geçirmeseydi, bu gün kimse ulaşımdan söz etmeyecekti. Zira eski ve yetersiz otobüslerle, üçüncü dünya ülkelerine özgü dolmuşlara mahkum olmak istemeyenler otomobil satın aldı. İş öylesine çığırından çıktı ki bir ev de en az üç otomobil olmaya başladı. Biri evin babasına, biri annesine, diğeri ise üniversiteye giden çocuk ya da çocuklara alındı.
 Üstelik bu alımlar lüks değil, ihtiyaç olarak görülmeye başlandı. Haksız da değillerdi. Bir yerden bir yere gitmek isteyenler en az iki ya da üç otobüs ve dolmuşa binecek, duraklarda çektiği eziyette yanına kar kalacaktı. Parasal karşılığı mı? İnanın tüplüye çevrilen eski model bir araca dolduracağı yakıttan çok daha pahallıya gelecekti ki halen de değişen bir şey yok.

GELECEĞİ GÖRMEKTEN YOKSUN

Mevcudu planlamaktan ve geleceği görmekten yoksun belediye yönetiminin sorun üzerine sorun bindirdiği ise herkesin malumu. Kentin imar planlarındaki günü birlik alınan kararlar, rant ekonomisine verilen tavizler kentsel yaşamımızın parçası olup, çıktı. İsterseniz konuyu örnekleriyle anlatmaya başlayayım.
 Malumunuz Melih Gökçek tam 19 yıla yakın bir süredir Büyükşehir Belediye Başkanlığı koltuğunda oturuyor. Onun döneminde şehre birçok yeni yerleşim alanı ilave oldu, yeni semtler, hatta yeni ilçeler oluştu. Kimi bölgelerde eskiyle yeni yapılar kaynaştı, kiminde ise yepyeni binalar yükseldi, kentin en sakin köşeleri bile beton işgaline uğradı. Buna karşın Gökçek yönetimindeki belediye ne yaptı? Yoğunlaşan araç trafiğini rahatlatmak için kaldırımları daraltıp, yolları genişletti, alt üst geçitlerle ulaşım akışını hızlandırmak istedi. Yaya haklarının hiçe sayıldığı bu uygulama sürerken de şehrin ana arterleri otobana dönüştü. Şehirde değişmeyen tek şey ise bir arpa boyu yol alınamayan metro çalışmaları oldu.

BAHANELERİNİ KENDİ ÇÜRÜTTÜ

Tüm bu süreç yaşanırken, Gökçek önce kendinden önceki yönetimlerin bıraktığı borcu bahane etti, daha sonra şehir merkezindeki eski yapıların alternatif yollara izin vermemesini dile getirdi. Tabii artan otomobil sayısını ve eski yapılarda kapalı ya da açık park yeri olmamasını, dolayısıyla araçların yolları tıkadığını filan ilave etmeyi de ihmal etmedi. Evet, herkesin bildiği bir şeydi Ulus, Kızılay, Ayrancı, Esat gibi eski semtlerdeki yıllanmış binaların otoparktan nasibini almamış olması ve otomobil sahiplerinin çoğu iki aracın bile yanyana zor geçtiği sokaklara park yapması...
 Gökçek yönetimindeki belediye kendince bunun da çaresini üretti. Bazı sokaklar bir kenara caddeleri bile tek yönlü hale getirdi. Çare oldu mu? Ne gezer, insanlar otomobilleriyle burnun dibindeki yere bile kulağını ters gösterme misali dolanarak gitmeye başladı. Kısacası kent bu yoğunluğu kaldıramaz oldu, tıkanıp kaldı. Belli ki stratejik bir hata yapılmıştı. İlginçtir hatalar zinciri halen de sürüyor.
 İspatı mı? Gökçek döneminde hayat bulan yeni yerleşim birimlerinde de aynı sorunların yaşanması en büyük ispat değil mi? Yeni yerleşimlerdeki icraatlar Melih Gökçek yönetimindeki belediyenin öngörüsüz ve beceriksiz icraatının tüm çıplaklığıyla gözler önüne serilmesini sağladı.

KENDİ DÖNEMİNDE YARATILANLARDA BİLE KARMAŞA

İmara açılan yeni bölgelerde yerden mantar gibi biten yapılar sayesinde yeni semtler oluşmaya başladı. Eski yerleşimlerdeki ulaşım sorunu göz önüne alınarak konuyla ilgili Meclisten yeni yerel yönetimler yasası bile çıkarıldı. Yasaya göre, her yapı büyüklüğüne göre açık ve kapalı otopark yapmak zorundaydı. Şehrin planlanması için de belediyeye istimlaka kadar gidebilecek geniş yetkiler verildi. Eh bu kadar yetkiyle de yeni yerleşim birimlerinde caddeler, sokaklar, meydanlar planlı bir şekilde yapılabilir, alternatif yollar yaratılabilirdi. Bu şekilde Gökçek’in şikayette bulunduğu eski yerleşimlerde yaşanan tüm olumsuzluklar bertaraf edilebilirdi.
 Gel gör ki eski yerleşimdeki sorunlar, yeni yerleşimlerde misliyle yaşanmaya başlandı. Gökçek döneminde yıldızı parlayan Çukurambar, Söğütözü, Birlik Mahallesi, Çayyolu, Pursaklar gibi birçok bölgede trafik Arap saçına döndü. Mesela en yeni yerleşim birimlerinden biri olan Çukurambar’da ana arterler sıkışırken, alternatif yollar unutuldu. Buna karşın 40 hatta 50 katlı binalara, kocaman AVM’lere peş peşe izinler verildi, verilmeye de devam ediliyor. Bu gün ana arter konumuna geçen Eskişehir yolundan dev binalar yükseliyor, AVM sayısı 21’i geçecek görünüyor. Karşılığında ise bölgedeki trafik içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Kısacası toplu taşımdaki 19 yıllık basiretsizliğin ve şehir planlamasındaki beceriksizliğin faturası bir bir gözler önüne seriliyor. Korkarım ki, bu gidişte Ulaştırma Bakanlığı’nın üstlendiği metro bile dertlerimize çare olamayacak.

Yazının devamı...

Bu kenti seviyorum. Çünkü...

Sabahın, ilk ışıklarıyla birlikte Ankaralıların, iş yerlerine ulaşmaya çalışmalarını seyrettim. Alıveriş merkezlerinde gezinen, kafelerde soluklanan insanların çoğunun, ev hanımı ve öğrencilerden oluştuğunu gözledim. Mesai bitimiyle birlikte akşamı geceye taşımak isteyenlerin yüzlerini Sakarya, Filistin, Arjantin Caddeleri ya da Çukurambar, Çayyolu hattına çevirdiğine tanık oldum. Sakarya Caddesi’nde, üst düzey bir bürokratla, öğrenci ve işçinin rakı masası komşuluğuna katıldım.
Türkiye’nin en zenginlerine bakırcıların, antikacıların üs kurduğu Çıkrıkçılar Yokuşu’ndaki dükkânlarda pazarlık yaparken rastladım. Altınpark’ta, Seymenler’de, Kuğulu Park’ta kesilen bir ağaca birlikte üzüldüğünü gördüm varoştaki gecekondu sakiniyle, İncek’deki villa sahibinin. Yoksul semtin abidesi gibi yükselen Kale burçlarının içindeki restoranlarda buluşan zengin ve fakirin buluşmasına eşlik ettim. Kısacası birçok metropolde yaşananın aksine, insanların birlikteliğiyle yarattığı armoniye baka kaldım. Sonra da dönüp, kısaca Ankara’yı anlatmak için klavyenin başına geçtim.

ANKARA ADI NEREDEN GELİYOR

Yazıma konu olarak hep değindiğimiz AVM’leri, Atakule’yi, Tunalı Hilmi gibi canlı caddeleri almayacağım. Biraz doğaya, biraz kültüre, biraz da sağlığa değinerek, Ankara Kalkınma Ajansı’nın fotoğrafları işliğinde burnumuzun dibindeki değerleri aktaracağım. Zira genç Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti Ankara, binlerce yıllık tarihi mirasın kalbinde, Anadolu’nun orta yerinde uzanıyor. Ağırbaşlı görünümünün altında; canlı kültürel hayatı, otantik durakları ve alternatif güzergâhları gözden kaçmamalı. Müzeleriyle, Anadolu’nun binlerce yıllık medeniyet serüvenini gözler önüne seriyor, tiyatroları, operaları, sergi salonlarıyla canlı bir kültürel hayat sunuyor.
 Önce kentin isminin nereden geldiğine bakalım. Buranın eski sahipleri Galatlar tarafından verilen ve Yunancada ‘çapa’ anlamında Ankyra’dan geliyor. Tarih boyunca Ancyre, Engüriye, Engürü, Angara ve Angora olarak isimlendirilen kent, son olarak Ankara adını almış. Bugün nüfusu 5 milyona ulaşan kent, Galatlara, Hititlere, Friglere, Lidyalılara, Perslere, Bizanslılara, Selçuklulara ve Osmanlılara ev sahipliği yapmış, genç Cumhuriyet’in kuruluşuna tanıklık etmiş.

BU MÜZEDE ZAMAN TÜNELİNE GİRİN

Anadolu’nun binlerce yıllık tarihinden geriye kalan nadide eserler, bugün başkentteki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde görülebiliyor. 1997 yılında 68 müze arasında ‘Avrupa’da Yılın Müzesi’ unvanını alan müze, adına yaraşır biçimde, medeniyetleri buluşturuyor. Paleolitik çağdan günümüze kronolojik sıra ile sergilenen eşsiz koleksiyonlar, ziyaretçileri zamanda yolculuğa çıkarıyor.

TARİHİ KENT MERKEZİNDE KISA BİR TUR

Tarihi kent merkezi Ulus, Ankara’nın en eski yerleşim yerlerinden biri. Ulus; 3’üncü yüzyılda Roma İmparatoru Caracalla’nın sağlık tanrısı Asklepios adına yaptırdığı Roma hamamı açık hava müzesi, Galatya’nın eyalet, Ankara’nın metropolis (başkent) ilan edilmesiyle başlatılan imar hamlesi kapsamında inşa edilen Augustus Tapınağı; yanı başındaki hoşgörü abidesi Hacı Bayram-ı Veli Camii, millî iradenin vücut bulduğu ve Türkiye Cumhuriyeti’nin simgesi olan, Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi (Kurtuluş Savaşı Müzesi) ile sizleri selamlıyor.

ANKARA KALESİNDE SANAYİ MÜZESİ

Ankara Kalesi’nin yapılış tarihi tam olarak bilinememekle birlikte, Hititler tarafından inşa edildiği sanılıyor. Hititlerden sonra Romalılar, Bizanslılar ve Selçuklular döneminde onarımdan geçen kale, hâkim konumuyla, bugün de canlılığını koruyor. Kale çevresi ise, eski Ankara evleri, otantik kıraathaneleri, tarihi hanları ile turistlerin ve Ankaralıların sıkça ziyaret ettiği bir cazibe merkezi konumunda. Kalenin girişindeki Çengelhan Rahmi M. Koç Müzesi ise, Ankara’nın ilk ve tek sanayi müzesi. Ulaşım, sanayi ve iletişim tarihine adanmış müzenin koleksiyonunda, Ankara ve Mustafa Kemal Atatürk ile ilgili objelere de yer verilmiş. Müzede, minyatür modellerin yanı sıra sandal ve otomobil gibi birebir ölçülerde eserler de görülebilir.
Müzenin yer aldığı ‘At Pazarı Meydanı’nda, otantik ve antika eşya satan hanlar da bulunuyor. Bir yandan alışveriş yaparken, diğer yandan yöresel yiyecek ve içecekleri tadabilirsiniz.

HAMAMÖNÜ’NÜ BİR GÜN HERKES TANIYACAK

Ulus-Sıhhiye arasında yer alan ve restorasyon çalışmasının ardından şehre yeniden kazandırılan Hamamönü, ‘2011 Yılı Avrupalı Seçkin Destinasyon Ödülü’nü almaya hak kazandı. Tarihi Ankara evleri, otantik sokakları, yılın her gününe yayılan kültür-sanat etkinlikleri, köşe başlarında satılan el emeği göz nuru ürünleri, müzik sesleri, Sanat Sokağı, açık hava sineması ve her zevke ve keseye uygun alışveriş noktalarıyla mutlaka görülmesi gereken noktalardan biri.

ANITKABİR’İN İHTİŞAMI

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve büyük devlet adamı Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün ebedi istirahatgâhının bulunduğu Anıtkabir, Türk halkının anısına saygısını simgeliyor. Rasattepe’de yer alan Anıtkabir, modern mimarinin ihtişamını yansıtıyor. İçindeki Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Müzesi ile ziyaretçilerinin, bir ulusun doğuşuna tanıklık etmesini sağlıyor.
 Edirne’deki Selimiye ve İstanbul’daki Sultan Ahmet camilerinden esinlenilerek 16’ncı yüzyıl mimari stili ve 20’nci yüzyıl teknolojisiyle inşa edilen Kocatepe Camii’nin bir kubbesi, dört adet minaresi bulunuyor.
Ankara ayrıca, anıtlar bakımından da zengin bir kent; yüzlerce yaştaki bir anıttan, modern mimari örneklerine kadar şehrin çeşitli noktalarında görmek mümkün.

KENT MERKEZİNİN AZ ÖTESİNDE

Ankara’nın Nallıhan, Beypazarı, Kızılcahamam ve Polatlı ilçeleri de, şehrin hızından uzaklaşıp, sakin bir gün geçirmek isteyenlere hem tarihi ve kültürel zenginlikler, hem de eko-turizm alternatifi sunuyor. Kent merkezine 160 kilometre uzaklıktaki Nallıhan; yayla turizmi, dağcılık, kamping, yürüyüş, kuş gözlemi ve eko-turizm potansiyeline sahip. Nallıhan’ın Çayırhan beldesi ise, 179 kuş türüne ev sahipliği yapan, bakir bir kuş cennetine sahip. Milyarlarca yıl önce iç deniz olan bölge, suyun çekilmesiyle erozyona maruz kalmış; ancak sonuç tam bir görsel şölen! Gün doğumu ve gün batımının jeolojik oluşumlarda yarattığı renk farklılıkları, özellikle yağmur yağdığında, eşsiz bir manzara sunuyor.

TELKARİ VE ANKARA’NIN SAĞLIKLI YÜZÜ

Haftada bir kurulan pazarıyla binlerce Ankaralıyı çeken Beypazarı ilçesi ise, eski Ankara evleri, doğal yürüyüş rotaları, geleneksel festivalleri ile görülmeye değer. Kent merkezinin 100 kilometre batısında, eski Ankara-İstanbul karayolu üzerinde bulunan ilçe, ‘telkâri’ adı verilen gümüş işçiliği ile meşhur. İnce bir zevkin ve el emeğinin ürünü olan telkâri, bölgede gümüş madeni olmamasına rağmen oldukça yaygın.
Ankara çok eski zamanlardan itibaren sağlık merkezi olarak da biliniyor. Kent, antik çağdan itibaren sağlık tanrısı Asklepios’a adanan birçok sağlık merkezine sahip. Günümüzde Kızılcahamam, Ayaş ve Haymana ilçelerinde bulunan termal tesisler şifa dağıtıyor. Kent merkezine 77 kilometre uzaklıktaki Kızılcahamam, zengin minerallerden oluşan suyu ile doktorların tavsiye ettiği rehabilitasyon mekânlarından biri. Şehre 83 kilometre uzaklıktaki Ayaş’ta yer alan tesislerdeki su ise, içilebilir olması dolayısıyla, dünyanın nadide termal sularından biri.
Gelelim sözün özüne; Ankaramızın elinde bunca değerli eserler varken turizme katkı sağlayacağım diye temalı park peşinde koşan Melih Gökçek, önce elindekinin değerini bilsin, yeter. Tabi ki yeniler de lazım, ama önce tıpkı Hamamönü’nü canlandıran Altındağ Belediye Başkanı Veysel Tiryaki gibi Kale çevresini islah etsin, AOÇ gibi Ata yadigarını yaşatsın razıyız. Haksız mıyım?

Yazının devamı...

Beyazın getirdiği huzura kavuşmak isteyenler için kış rotaları

Hele Türkiye gibi bir ülkede... Özellikle çocuklu aileler için iyi planlanması gereken bir sömestr tatili varken. “Uzun tatil yapmam mümkün değil” diyorsanız da en azından hafta sonlarını değerlendirin. İşte bu aşamada sizlere birkaç önerim olacak.
 Bir zamanlar kayak sporunun, belirli bir kesime hitap ettiği düşünülürdü. Ancak bu yanlış algı ortadan kalktı. Son yıllarda yapılan yatırımlar da, bu ilginin arttığının en önemli göstergesi. 2012 yılı itibariyle, Türkiye’deki kış sporları turizm merkezlerinin sayısı 24’e ulaştı. Yılın yaklaşık altı ayı kar altında ve popüler olan Uludağ, Palandöken, Kartalkaya gibi popüler adreslerin yanı sıra, aslında pek bilmediğimiz ama Ankara’dan arabayla bile birkaç saatlik mesafede bulunan merkezler var. Kayak merkezleri farklı bölgelerde yer alsa da, gelişmiş karayolu ağı ve çoğalmış uçak seferleri hemen hemen her şehre ulaşımı kolaylaştırıyor.
 Örnek mi? Burnumuzun hemen dibindeki Elmadağ, 400 kilometre uzaktaki Isparta Davras ile Kayseri Erciyes ve 210 kilometre ötemizdeki Kastamonu Ilgaz ile Bolu Kartalkaya. Kaliteyi ucuza da alabileceğiniz bu merkezlere giderken kayak bilmiyorsanız endişelenmeyin, zira sizleri başka keyifler de bekliyor. Sözü fazla uzatmadan bu kayak merkezlerini ve sunduğu hizmetleri aktarmaya başlayayım.

 KAYMAYAN İÇİN MANGAL KEYFİ

 Bahar ve yaz aylarında doğa sporlarına imkan tanıyan Elmadağ, kış aylarında kayak severlerin akınına uğruyor. Ankara il sınırları içindeki Elmadağ’ın şehre uzaklığı 29 kilometre. Dolayısıyla kuzey yamaçlarındaki Elmadağ Kayak Merkezi’nin diğer rakiplerine karşı en büyük avantajı, kent merkezine yakınlığı oluyor. Kış mevsiminde sürekli kar yağışı alıyor. Merkezde 548 metre uzunluğunda, saatte 720 kişi kapasiteli bir teleski bulunuyor. Bu merkezde ODTÜ, Hacettepe, Ankara Üniversiteleri ile Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü’ne ait kayak evi ve Kültür ve Turizm Bakanlığı‘na ait bir otel ve iki restoran bulunuyor. Tesislerde kapalı yüzme havuzu, sauna ve diskotek var. Günü birlik gidenler, hatta kaymayı aklından geçirmeyenler içinse mangal yapıp, karlar içinde piknik yapmak için ideal ortam sağlıyor.

GÜNEYDEKİ BEYAZ TEPELER

 Göller ve güller diyarı Isparta’nın kış sporları merkezi Davras, Eğirdir ve Kovada gölleri arasında yükselen ve Isparta Ovası’nı kuşatan dağ kütlelerinden birinde bulunuyor. Ankara’ya uzaklığı 410 kilometre ki, arabanızla bölünmüş yol sayesinde 3,5 saat içinde sorunsuz bir yolculuk yapabilirsiniz. Karayolundan gitmek istemiyorum diyorsanız da, Isparta Süleyman Demirel Havalimanı’na inen uçaklardan birini tercih edebilirsiniz. Havalimanıyla kayak merkezi arasındaki mesafe ise 50 kilometre.
 Davras Dağı, kışın kayakçılara, yazın botanik gözlemcilerine, dağcılara ve yamaç paraşütçülerine ev sahipliği yapıyor. Aralık ve mart ayları arasında kayak yapılabiliyor. Uzunlukları 1,5-4 kilometre arasında değişen dokuz pist, her seviyede kayakçıya hitap ediyor. Davras’ta kuzey disiplini, Alp disiplini, tur kayağı ve snowboard gibi aktivitelerden birini seçebilirsiniz.
 Merkezde üç farklı telesiyejin yanı sıra üç adet de babylift var. Bin 650 metre rakımlı oteller bölgesinde dört ayrı tesis hizmet veriyor. Toplam 500 yatak kapasiteli bu dört tesisin en konforlusu, 4 yıldızlı Sirene Davras Otel. Ayrıca, merkeze sekiz kilometre uzaklıktaki Davras’ın giriş kapısı olan Çobanisa Köyü’ndeki pansiyonlarda da kalabilirsiniz. Restoran, kayak odası ve kafeterya bölümleri sezon boyunca açık. Kayakla işi olmayanlar için tavsiyem ise karlar içindeyken tepeden Eğirdir Gölü’nün sergilediği muhteşem manzarayı seyre dalmanız.

ÇAM AĞAÇLARIYLA SÜSLÜ GÖRSEL ŞÖLEN

 Ilgaz Kış Sporları Merkezi, kayak meraklılarına doğal güzellikleri ile görsel şölen sunarken, çam ağaçları arasında kayak yapma zevki sağlıyor. Büyüleyici bir doğal güzelliğe sahip olan Kastamonu, büyük şehirlerin gürültüsünden kaçmak isteyenlerin sığınabileceği bir adres... Ilgaz Dağı Milli Parkı ise Türkiye’nin en dağlık bölgelerinden biri olma özelliği taşıyor. Bu özelliği ve kışın sürekli kar yağışı alması nedeniyle Ilgaz, kış turizminin gözde adresleri arasında bulunuyor. Ankara’ya 210 kilometre mesafede bulunan bu merkeze günü birlik de gidip, gelebilirsiniz.
 Kayak meraklılarına doğal güzellikleri ile görsel şölen sunan Ilgaz, çam ağaçları arasında kayak yapma zevki sunuyor. Ilgaz kayak merkezi’nde üç adet otel ve 88 apart daireden oluşan bir tatil kompleksi bulunuyor. Kayak merkezi ve Ilgaz oteller bölgesi köknar ve sarıçam ormanları ile kaplı. Tesislerde konaklama dışında, kayak dersleri, kayak malzemeleri temini gibi hizmetler de mevcut.

 SÖNMÜŞ VOLKANDAN AŞAĞIYA KAYMAK

 İç Anadolu’nun en yüksek noktası Erciyes Dağı, sadece kayak sporları için değil, dağcılık için de elverişli şartlara sahip. Ülkemizin en önemli ticaret merkezlerinden Kayseri, bu önemli kayak merkezine de ev sahipliği yapıyor. Kayak merkezi, Kayseri şehir merkezine 25 kilometre uzaklıkta. Yol asfalt ve yıl boyunca ulaşıma açık. Erciyes, İç Anadolu’nun ortasında bulunduğu için ulaşım kolay. Merkeze Ankara’dan kendi aracınız ile üç buçuk, otobüs ile beş saatte ulaşabilirsiniz.
 Kayseri’nin 25 kilometre güneyinde yer alan Erciyes Dağı’nın en yüksek noktası, 3 bin 916 metre. Sönmüş bir volkan olan dağın bazı bölümleri, yılın her mevsimi karlı. Dağın kuzeyinde bir kilometre uzunluğunda buzul bulunuyor. Erciyes Kış Sporları Merkezi ise dağın doğu yüzeyinde, Tekir Yaylası’nda yer alıyor.
 Dağın yüksek kısımları, yılın her mevsimi kalıcı karlarla örtülü. Kayak için en uygun dönem aralık ve nisan arası. Normal kış koşullarında, kar kalınlığı iki metre civarında. Merkezde toz karda kayma imkânı da var. Erciyes Kayak Merkezi, uluslararası yarış pistlerine sahip. Pistlerin toplam uzunluğu ise 12 kilometre. Kuzey yamaçlarında yer alan pistlerde sekiz mekanik tesis var. Merkezde üç telesiyej, iki teleski ve üç babylift hizmet veriyor. Erciyes Kayak Merkezi’nde, dört devlet konuk evi ve beş otel var. Tesislerde lokanta, bar ve yüzme havuzu bulunuyor.
Görmeyen kalmasın

 KÖROĞLU’NUN ZİRVESİNE YOLCULUK

 Efsanevi Köroğlu Dağları’nın zirvesinde yer alan Kartalkaya’ya daha öncede değinmiştim. Çevresi ormanlarla örtülü bu merkezin harika doğası dinlenmek isteyen ruhlar için de iyi gelebilir. Pek çok doğal güzelliğe sahip Bolu, yazın Abant Gölü ve çevresiyle ilgi çekerken, kış aylarında Kartalkaya Kayak Merkezi ile misafirlerini ağırlıyor. Bolu’ya 38 kilometre uzaklıktaki merkez, hem Ankara’ya, hem de İstanbul’a yakınlığıyla, özellikle bu iki şehirdeki kayak severleri cezbediyor.
 Kayak sezonu En uygun zaman aralık ve mart arası. Kartalkaya ılıman bir iklime sahip olmasına rağmen, kış aylarında yoğun yağış alıyor. Kar kalınlığı normal kış koşullarında üç metreye ulaşabiliyor. Mevsim başında toz, mevsim sonunda ıslak kar özelliği görülüyor. Toplam uzunluğu 20 kilometreyi bulan 12 pist bulunuyor. Bölge, Alp kayağı, kayaklı koşu (cross-country) ve tur kayağı için uygun koşullara sahip. Merkezde üç telesiyej, 10 teleski ve beş babylift hizmet veriyor. Kartalkaya’da beş büyük tesis var. Otellerde restoran, yüzme havuzu, disko, bar ve oyun salonu bulunuyor. Tesislerde hafta sonları gece kayağı gösterileri düzenleniyor. Ankara -Bolu arası 220 kilometre. Bolu merkezden kayak merkezine ulaşım 45 dakika sürüyor. Otobandan gidildiği için birçok Ankaralı günübirlik turları tercih ediyor.

Yazının devamı...

Sırf görüntüyü değil şehrin sosyal yaşamını da bozuyorlar

Her biri şehrin başka bölgesinde ama ortak noktaları; aynı kaderi paylaşmak. Üstelik bulundukları semtin, hatta şehrin sosyal ve ticari yaşamına getirdikleri olumsuzluklar dolayı bu kaderlerine bizleri de ortak ediyorlar. Ayrıca kente onarılması güç yaralar açmaya da devam ediyorlar. Ankara’mızı bu denli olumsuz etkileyen binalara ve ilginç hikayelerine değinirken İnşallah kamu yetkilileri de okur. Çünkü bu binaların işlevi ve geleceği mevcut sahiplerinin inisiyatifine bırakılmayacak kadar önemli. Tıpkı çağdaş ülkelerde olduğu gibi, özel mülkiyet de olsa bu kadar vurdum duymazlığa izin vermemeleri gerekiyor.
 Hiç hak etmediği halde kaderine terk edilmiş ilk binamız Kızılay’ın tam göbeğindeki Gökdelen. Türkiye şimdiki sahibinin ismini, “Ankara’nın vergi rekortmeni” olarak duydu. Başkentin gizemli zengini Talip Kahraman, yıllar önce ülkemizin ilk gökdelenini, yani Emek İş Hanı’nı 55 milyon 500 bin dolara devletten satın aldı. Ardından da içinde bulunan bütün kiracıları kapı dışarı edip, binayı otele dönüştürmek için inşaata başladı. Talip Bey binanın tefrişini tamamlarken de önce Çankaya Belediyesi, daha sonra da Büyükşehir Belediyesi sık sık devreye girip, tadilatı durdurdu. Ünlü iş adamı kaza geçirip, yatağa düşünce de tüm çalışmalar askıya alındı.
 Bu süreçte doğru ya da yanlış bir çok haber kulaktan kulağa yayıldı. “Özelleştirme İdaresi bu satış işlemini iptal edecek ve Talip Kahraman’a yatırdığı parayı faiziyle beraber iade edip, gökdeleni geri alacak” da dendi, “Otel yerine kız öğrenci yurdu yapılacak” da... Sonuç mu? Akıbetini sordum soruşturdum, söylenenlerle ilgili resmi hiç bir açıklamaya rastlamadım. Ancak ortada tek bir gerçek var ki, o da Ankara’nın tam merkezinde mihenk taşı olarak kabul edilen Gökdelen işlevsiz bir kütle olarak öylece duruyor. Bu durum da bölgenin ticari ve sosyal yaşamını olumsuz etkiliyor.

 İNŞAATI BAŞLARKEN NÜFUSUN YARISI YOKTU  

Gelelim bir diğer yapıya... Dikkatinizi çekmiştir; Cumhurbaşkanlığı Köşkü’nün az ötesinde tepesindeki vinçle özdeşleşmiş ve camla kaplı dev bir bina mevcut. Çevresindeki çitlere bakınca inşaatı halen sürüyor izlenimi veriyor ama ne iş makinesi görülüyor, ne de bir işçi. Kayserili iş adamı Ahmet Hattat’a ait bu otel inşaatının ne zaman başladığını açıklamak için, Ankara nüfusunun yarıdan fazlası daha doğmamıştı demek yeterli olacaktır. İnşaatın biteceği tarih meçhul olduğu için de nüfusun hatrı sayılır bir bölümü de açılışını göremeyecek diyebiliriz.
 İnşaatın yaklaşık 29 yıldır sürmesi şehir efsanelerinin kulaktan kulağa yayılmasına sebep oluyor. Hele çatısında yıllardan beri heykel gibi duran vinç ise espri kaynağı olmuş durumda. En çok telaffuz edileni ise Leonardo da Vinci’den esinlenerek “Unuttu da Vinci” tanımlaması yapılması.
 Yaklaşık iki yıl önce bu binanın ve sahibinin hikâyesini köşeme taşımıştım. Yaşananlar çok ilginçti ve bu yatırım sahibiyle beraber çevresini de olumsuz yönde çok etkilemişti. Gerçi halen etkilemeye devam ediyor ya, oraya da geleceğiz. Bir semtin, hatta şehrin silueti, sosyal yaşamını ne kadar etkilediğini ise anlatınca anlayacaksınız.

 ÜLKEYİ DİZAYN EDERKEN AKLINA OTEL GELDİ

 Yaklaşık 29 yıl önceydi. Ülke, Orgeneral Kenan Evren’in emirleriyle idare ediliyordu. Her şey onun iki dudağının arasındaydı. Ülkeyi dizayn ettikten birkaç yıl sonra, Ankara’nın güzel ve büyük bir otele ihtiyacı olduğuna kanaat getirdi. Ankaralıların ‘Vinçli bina’ dediği otelin hikayesi de böyle başladı. Hafriyat ortaya çıkan dev bir çukur çıkarmış, sonra da her şey durmuştu. Aradan geçen 10 yıl ise kaybedilen ilk zaman dilimiydi. Bu bekleme esnasında Ankara’nın ihtiyaçlarına karşılık verecek Hilton ile Sheraton otelleri inşa edilip, hizmete sokulmuştu. Hal böyle olunca da Ahmet Hattat’ın oteli cazibesini yitirip, atıl kalmıştı. Otelin tekrar göz önüne gelmesi için kendince formüller de üretti. Örneğin binanın alt kısmını çarşı merkezi yapma gibi.
 1992 yılında otelin temeli atıldı. 1994’e gelindiği zamansa binanın tamamının kabası bitti. Biten sadece kaba inşaat değildi. Davalı olduğu ailesinden alacağı kalmasına rağmen elindeki sermayesi de bitti. Devreye Türkiye’nin alışık olduğu hadiseler girmekte de gecikmedi. Kardeşler arası alacak-verecek kavgası, mahkeme koridorları... 2003 yılına gelindiği zamansa, inşaat halindeki binanın hemen dibindeki ‘Papazın Bağı’ denilen bölgenin altına yapılacak otopark için yıllar kaybedildi. Çünkü Papazın ağacı, sit alanıydı ve buradaki ağaçların kesilmesi çevreci örgütlerin ayaklanmasına neden olmuştu. Otoparksız, çarşılı bir otel hizmete giremeyeceğinden, yine mahkeme süreci başladı.

 VİNÇ BİR YANA BÖCEK İSTİLASI BAŞLADI

 Ve bu günlere gelirsek; Ahmet Hattat’ın dev binası ne otele dönüştü, ne de çarşı merkezine. Daha da yıpranmış ve viraneye yüz tutmuş hali ise tüm bu süreç içinde gördüğü tek dönüşüm oldu. Şimdilerde Ahmet Hattat’ın inşaatı bitirmek için bir sıkıntı yaşayıp, yaşamadığını bilemeyeceğim ama binasının çevresindeki yerleşimlerde oturan komşuları bir hayli sıkıntılı... Her gördükleri basın mensubuna ve yerel yöneticilere, mezbeleliğe dönüşen inşaattan dolayı doğru dürüst bir kaldırımları bile olmadığını, tepesindeki vinç ile camların bakımsızlıktan dolayı tepelerine düşme korkusuyla yaşadıklarını, fare ve böcek istilasından bizar olduklarını filan anlatıyorlar. Haksız da değiller.
 Ben ise konuya farklı bir pencereden de bakıyorum. Eğer bu bina ister otel, isterse alışveriş merkezi olarak bitmiş olsa, bölgeye hayat gelecek. Sosyal yaşam canlanacak, ticari yaşam can çekişmeyecek. Daha da önemlisi binanın yanından her geçen kafama bir şey düşer mi korkusu yaşamayacak. Şehrin siluetini ne kadar etkilediğini söylememe de her halde gerek yok.

 DEVLET ELİNDEKİLERİ SATTI ONU İSE KENARA ATTI

 Aslında bu büyüklükte olmasa da İki otel yatırımını daha hatırlamakta fayda var. Semtleri ve bina yapıları Hattat binasından farklı olsa da onlarda şehrin üzerine karabasan gibi çökmüş durumdalar. Biri yaklaşık 28, diğeri 32 yıldır kaderine terk edilmiş durumda şehrin siluetini bozuyor. Ankara’nın gururu olmaya adaylarken sorunu olan bu otel inşaatlarının öyküsünü de aktarayım.
 1980’li yıllarda Başbakanlık Yüksek Denetleme Kurulu’nun raporu, devlete otellerini sattırmayı ya da elden çıkarmayı ön gördü. Sonuçta hepsi satıldılar ve içlerinden biri hariç diğerleri, yeni sahiplerinin elinde tekrar Türk turizminin hizmetine sokuldu. Geriye kalan biri ise aktaracağım hazin öykünün mekanı oldu...
 Atatürk Orman Çiftliği bünyesinde bulunan Marmara Otel, 1984 yılında Emekli Sandığı’nın elinden alınıp işadamı ve Fenerbahçe Spor Kulübü eski başkanı Tahsin Kaya’ya verildi. Tahsin Kaya da, 49 yıllığına kiraladığı buram buram tarih kokan bu oteli yenileyip, turizmin hizmetine açmak için kolları sıvadı. Ancak, aradan 29 yıl geçmesine rağmen, neredeyse hiçbir şey yapılmadı ve o canım otel binası mezbelelik gibi kaldı.
 Gelelim bundan sonrasına. Projeye ve imara aykırı olarak oteli 1,5 kat büyütmek isteyen Tahsin Kaya, Yenimahalle Belediyesi’yle mahkemelik ve binaya tek bir çivi bile çakılmıyor. Yıllardan beri karara bağlanamayan dava nedeniyle de, ne devlet malını geri alabiliyor, ne de yatırımcı bitirmek için gayret gösteriyor. O metruk görünüm de yanından geçen herkesi yüreğinden yaralıyor.

 TİNERCİLERE MEKAN OLDU

 Ankara’nın enkaz gibi duran bir diğer otel inşaatı da Çankaya’nın kalbindeki Karyağdı sokakta... Yaklaşık 32 yıl önce Rus Elçiliği’ne komşu dört bin 500 metrekarelik arazide yapılan otel ise bitecek gibi görünmüyor. Kabası tamamlanmış binanın ilk sahibi ise Turan Çevik... Hani Malatyaspor’a da başkanlık yapmış olan o meşhur Malatyalı iş adamı. Çevik, öldürülünce mirasçıları bu otel inşaatını Diyarbakırlı bir iş adamına satmıştı.
 Şimdilerdeki görüntüye göre yaklaşık 200 oda kapasiteli bu beş yıldızlı otel tamamlanacak gibi görünmüyor. Zira 32 yıl önce yapımına başlanan bina Çankaya Belediyesi ile mahkemelik. İmara ve deprem yönetmeliğine uymadığı için belediye inşaata izin vermiyor. Bu nedenle de iş, mahkeme koridorlarına taşınmış durumda. Anlaşılan o ki tıpkı Ahmet Hattat’daki gibi yatırımcının binayı bitirmek için maddi gücü de sınırlı.
 Duyduğuma göre bazı şirketler bu binayı satın almak için girişimde bulunmuş ama astarı yüzünden pahallıya geleceği için vazgeçmiş. Kısacası bu bina metruk bir halde Çankaya’nın kalbinde hazin bir tablo çizmeye devam ediyor. Tinercilere ve başıboş hayvanlara mesken olması, şehrin görüntüsünü bozması da madalyonun diğer yüzü…

 UCUZA VERDİ OLMADI İÇİ DOLMADI

 Biliyorsunuz Ankara’nın Gölbaşı ile birleştiği yol üzerinde 10 tane villa var. Etrafında herhangi bir yerleşim alanı olmayan ve sırtını ormanlık alana dayamış bu villalara belediye “Hemşeri Evleri” diyor. İşte kasalarına gelir sağlamak için Büyükşehir Belediyesi bu villaları çok ucuz paralara kiraya verdi. Bazı giyim, yiyecek ve hediyelik eşya firmaları da buraya yatırım yaptı. Sonuç mu? Şimdi o kadar düşük kira vermelerine rağmen her biri villaları boşaltıyor ve o binalar kaderine terk ediliyor. Anlayacağınız bizim vergilerimizden belediye kasasına giren paralar Gökçek’in hesapsız kitapsız yatırımlarından birine daha kurban gidiyor. Tıpkı Bahçelievler’deki milyonlarca dolar’a mal edilip, düşük kira bedelleriyle kaderine terk edilen Gökkuşağı yatırımı ve Sögütözü’nde sökümü tamamlanmak üzere olan demir yığını gibi...

Yazının devamı...

Yan yatmış 8’in sırrını çözdüm de Mutlu Baba’nınkini çözemedim

İlginizi çeker düşüncesiyle aktarmaya başlayayım. CEO’muz Mehmet Yakup Yılmaz’ın, “Hiç bir mazereti kabul etmem” diyerek şirketin 2013 projelerini konuşmak üzere dergi grubunun tüm yöneticilerini bir araya getirme talimatı, Yalova seyahatini kaçınılmaz kılmıştı. Hava, kara, deniz taşıtlarının tümünden faydalanarak Ankara’dan hareketle İstanbul üzerinden Yalova’ya ulaştığımda ise o muhteşem otel karşımdaydı. Bu arada bindiğim arabalı vapurun üst güvertesinde Titanik filmindeki Leonardo Dicaprio gibi iki kolumu yana açıp, martıları seyre dalmayı bir kez daha ihmal etmediğimi vurgulamak isterim.
 İlk konuğu Mustafa Kemal Atatürk olan tarihi Limak Yalova Termal Butik Otel’i daha önce de yazmıştım. Hani, oda numaraları 1881’den başlayıp 1938’de biten, yani Atatürk’ün anısını yaşatmak için doğumuyla başlayıp, ölümüyle son bulan 57 odalı otel vardı ya, oradan bahsediyorum. Hadi biraz daha ipucu vereyim; 1938 numaralı odada sondaki 8 rakamını yatık halde kullanarak sonsuzluk işaretine dönüştürmüş oteli işaret ediyorum. Yapımından tam 25 yıl sonra, yani 1930’lu yıllarda yeniden elden geçirilen Büyük Otel’in ilk misafiri Atatürk olmuştu. Bu ilkten sonra da Ulu Önder, fırsat buldukça bedenini ve ruhunu dinlendirmek için konaklamış, birçok konuğunu da burada ağırlamıştı. New York’tan uçarak Atlantik’i aşıp, İstanbul’a inen Amerikalı pilotları da 1 Ağustos 1931’de bu otelde ağırlamıştı. Özellikle ömrünün son aylarında bu otelde daha çok zaman geçirdiğini çevresindekilere gururla anlatmıştı.
 Yaklaşık iki yıl önce yeni yüzüyle müşterilerine kapısını açan otele yerleşir yerleşmez tıpkı Atamız gibi terasında oturup yemeklere kaşık sallamak, bahçesinde tavla oynamak, kuş seslerinin eksik olmadığı bahçesinde yürümek, şifa bulduğu termal suyun keyfini çıkarmak için hazırdım.

 ALKOL YASAKLANDI İÇKİLER PERSONELE DAĞITILDI

 Doğal olarak iki gün konaklamamızda tüm zamanımızı otelin ana binasında ve odalarında geçirmedik. Toplantıdan arta kalan süreçte o enfes bahçenin ve dört bir tarafımızı saran Samanlı Dağları’nın temiz havasını da içimize çekerek çevreyi dolaştık. Öncelikle çevredeki birçok otel ve pansiyon gibi konaklama yerlerinin düzensiz yapılaşması dikkatimizi çekti. Bir de kaldığımız yerin az ötesindeki Sağlık Bakanlığı’na bağlı dev konaklama tesisinin turizmin hizmetinde olması gerekirken, siyasi otoritenin tahakkümü altında yıpranması... Sonradan öğrendik ki, yılbaşı itibarıyla bu tesiste alkol satışı yasaklanmış, depoda kalan bütün içki şişeleri de personele dağıtılmış. Bana komik geldi, zira Yalova’daki termal turizmi dünyaya açma iddiasında olacaksın, sonra da yasaklar listesi oluşturacaksın. Böyle turizm olur mu? Allahtan Limak Termal Otel ve yapımı bitmek üzere olan iki 5 yıldızlı otel var da, Yalova turizmi ayakta duruyor.

 BU MUTLU BABA’YI ÇOK MERAK ETTİM

 Bir de Mutlu Baba turizm için katkı yapmaya devam edecek. Kim mi bu Mutlu Baba? Kimse doğru dürüst bir şey söylemiyor ama her Temmuz ayında beyaz kıyafetlere bürünmüş binlerce insan onun çiftlik evine akın ediyormuş. Aralarında İngiliz, Alman, Fransız gibi Avrupalısı da varmış, Japon, Rus gibi Asyalısı da… Erkeğiyle, kadınıyla binlerce beyaz giysili bu insan ev ve bahçede günlerce konaklayıp, tasavvuf müziği eşliğinde dans edip, uyuyormuş. Mevlevihane desen değil, İslam dışı desen hiç değil... Açıkçası bu Mutlu Baba tekkesini çok merak ettim. Kısmet olursa gelecek Temmuz ayın da bir foto muhabiriyle orada olacağım ve gözlemlerimi sizlere aktaracağım.

 HEM AĞLARIM HEM GİDERİM

Gelelim katıldığım ikinci etkinliğe. Kaymak için değil, kaymamak için dikkat kesildiğim Kartalkaya’ya her seneki mutat ziyaretimi bir kez daha tekrarladım. Biliyorsunuz bu kayak merkezinde dört otel çok gözde ama onlara bir yenisi daha eklenmiş. Kartal, Grand Kartal, Kaya ve Golden Key oteller kış sezonunun vazgeçilmez adresleri olurken lüks Kaya Palazzo Otel’de geçen sezon aralarına katılmıştı. Gene bir grup meslektaşımla Golden Key Otel’deydik ki, kaldığımız sürece kimi kaydı, kimi SPA merkezini üs edindi, kimi de benim gibi şömine başından hiç kopmadı. Ancak hepimizin ortak yaptığı bir şey vardı ki, Türk basının geleceği üzerine kafa yorduğumuz sohbetler... Şimdi sizlere mesleki konuşmaları değil, Kartakaya’da gördüğüm bazı ilginçlikleri aktaracağım.

 BU TURLARDAN HABERİNİZ VAR MI?

 Dikkat ettim de özellikle hafta sonları park alanlarını kaplayan şehirlerarası otobüslerin ve özel otomobillerin sayısı daha da artmış. Belli ki insanlar akın akın bu merkeze geliyor. Oteller ful dolu ama restoranları, kafeleri onlardan daha dolu. Meğer tur şirketleri günü birlik gidiş-gelişleri daha da arttırmış. İstanbullu ziyaretçiler daha fazla ama Ankara’dan da hatrı sayılır bir kalabalık varmış. Ankara’dan sabah saat altı civarında hareket eden otobüsler üç saat sonra Kartalkaya’da oluyor ve akşam üstü saat 18 civarında geri dönüyormuş. Yolcular ise öğlen yemeği ve pistlerde kayış dahil 100 lira civarında para ödeyip, tüm gününü bu kayak merkezinde geçiriyormuş. Tabii isteyenler tur şirketinin kapsamına aldığı mekan dışındaki diğer otellerin sosyal tesislerini parası karşılığı kullanabiliyormuş.
 Yani tüm nimetlerinden faydalanmak kaydıyla Kartalkaya’da bir gün geçirmek isteyenler için ucuza büyük bir imkan sağlanmış. Bu imkanla da kış turizmine ilgi artmış. Anlaşılan o ki yaz turizmine alışan Türk toplumu, kış turizmine de yönelmeye başlamış.

KAR ALTINDA NAR TERAPİLİ JAKUZİYE GİRMEK

 Bizim gibi otelde iki gün geçirmek isteyenler için ise ucuz tarifeden bahsetmek pek mümkün değil. Hele ki kaldığımız Golden Key Otel için. Eh ne yapalım her güzelliğin bir bedeli var. Yalnız şunu söyleyeyim bu otel aldığı her paranın karşılığını fazlasıyla veriyor. Önce lüksü ön planda tutarak farklı bir dekorasyonu sergileyerek, sonra da üst seviyelerde tuttuğu hizmet anlayışını aksatmayarak... Ödüllü mimarisi, konforu, doyumsuz manzarası, sunduğu İtalyan ve Türk mutfağının seçkin lezzetleri onu gözde mekanlardan biri haline getirdiği kesin.
 Otel, yayla mimarisinin hakim olduğu bölgede olduğunun bilinciyle klasik yayla evi ve lodge tipolojilerinin modern bir yorumu olarak tasarlanmış. Bina gün ışığından ve Köroğlu Dağları manzarasından maksimum faydalanacak şekilde biçimlendirilmiş ve her odanın çevre manzarası ile olan ilişkisi farkı bir senaryo düşünülerek yerleştirilmiş. Bir itirafta da bulunayım, beni en çok etkileyen açık hava jakuzisi oldu. Kar altında nar terapili jakuzi seansını tavsiye ederim. İnanın vücudunuzda bulunan tüm negatif yükleri attığınız gibi kendinizi yeniden doğmuş hissediyorsunuz.

 GENÇ İŞ ADAMLARIYLA KISA BİR ANKARA TURU

 Geçenlerde kısa adı TÜGİAD olan Türkiye Genç İşadamları Derneği Ankara Şubesi’nin davetlisiydim. Başkanları Barış Aydın önderliğindeki genç iş adamlarıyla Ankara’nın, bilim, sanayi ve teknoloji alanındaki durumunu ve diğer sektörler hakkındaki düşünceleri paylaştık. Sosyal yaşamdaki zafiyet, alt yapı sorunları, yanlış yönetimler derken de 2,5 saatlik sohbet maratonuna girdik. Genç iş adamlarına aktardığım görüşlerimden bir kısmını sizlerle de paylaşmak isterim. Madde madde sıraladığım bazı görüşlerde haklı mıyım, değil miyim sizler karar verin.
 * Ankara halkı AVM’lere mahkum edildi ve bu durum sosyal hayatı söndürdü. Bırakın meydanları maalesef Ankara’da ailecek yürünecek bir cadde bile söyleyemiyoruz. Alt geçitler, üst geçitler caddeleri otobana dönüştürmüş durumda. Kızılay’da 1 kilometre boyunca karşıdan karşıya geçerken zorlanıyorsunuz.
 *Metro ihmal deldiği için toplu ulaşımda sıkıntılar yaşıyoruz. Buna bir de yönetimin yanlış zihniyeti ekleniyor ki örneğin toplu ulaşım araçları gece 12’den sonra çalışmıyor. Türkiye’nin en pahalı taksisini kullanmamız ise işin cabası.
 *Bu şehir şimdiye kadar birçok marka yarattı. Ancak şimdilerde yeni markalar yaratmakta sıkıntı çekiyoruz. Ekonomik kuruluşları kaybediyoruz. Bankalar bir tarafa, en önemli fuar olan Savunma Fuarı’nı bile İstanbul’a kaptırdık. Üstelik Ankara’nın en büyük gücü savunma sanayi ve ileri teknolojiyken.
 *Ankara’nın istihdam yaratan ekonomik değerleri yok oluyor. Örneğin tekstil ve mobilya sektöründeki üstünlüğümüzü yitirmeye başladım. Siteler ölüyor. Türkiye’nin mobilya ihtiyacının yüzde 70’ini karşılardı. Şimdi Ankara’nın yüzde 30 ihtiyacını bile zor karşılıyor.
 *Belediyenin çağdaş şehircilik anlayışından uzak tutumu şehrin ruhu öldürüyor. İş bilmemezlik ise Armada AVM karşısındaki demir yığınını, Bahçelievler kavşağındaki Gökkuşağı projesini, Konya Yolundaki Hemşeri Evleri’ni karşımıza çıkarıyor. Bakın, bunlara bizlerden toplanan vergiler harcandı ve hepsi sökülmeye ya da atıl bırakılmaya başlandı. Boşa giden paraya mı yanalım, şehrin estetiğini katlettiğine mi, siz karar verin.

Yazının devamı...

Pamuklara sarıp sarmalamamız gereken dünya mirasları

UNESCO’nun Dünya Miras Listesi’nde yer alan 11 adet kültürel ve doğa harikamıza gitmeye ne dersiniz? Elbette miraslarımızın bir kısmını duymuş ya da görmüş olabilirsiniz ama hepsi hakkında bir fikriniz var mı? Ayrıca bu dünya mirası denen olgu nedir, nereden çıkmıştır diye merak ediyor musunuz? İşte bu ve benzeri sorularınıza yanıt bulmak istiyorsanız köşe yazımı okumaya devam edin.
 Dünya mirası için kısaca bir tanım yapmam gerekirse; Tarihin derinliklerinden gelen kalıntılar ya da olağanüstü güzellikteki doğal oluşumlar diyebilirim... Hepsi, ulusal sınırlarla bölünmüş dünyanın ortak servetleri. Zaten UNESCO’nun Dünya Mirası listesi de bu bakış açısıyla oluşturuluyor. Ülkemiz ise 11 varlığıyla listede.
 Bu miras kişisel değil, kültürel servetimizi artıran cinsten. İnsanlığa, ayak bastığı toprağın ne kadar eşsiz ve değerli olduğunu hatırlatıyor. Tabiri caizse pamuklara sarıp sarmalamamız gereken dünya miraslarından söz ediyoruz. Birleşmiş Milletler’e bağlı UNESCO, insanlık için değer taşıdığına inandığı bu nadide varlıkları, ‘dünya mirası’ olarak adlandırıyor. Bugün dünya genelinde 936 kültürel ve doğal varlık tespit edilmiş ki, bu kapsamda, 725’i kültürel, 183’ü doğal, 28’i hem kültürel hem doğal varlık.
 Bütün insanlığın ortak mirası olarak Kabul edilen kültürel ve doğal varlıklar için 16 Kasım 1972 tarihinde harekete geçildi. Bu mirasları dünyaya tanıtmak, evrensel bilinci oluşturmak ve bu eserleri yaşatmak için de birçok ülke işbirliğine girdi. 16 Kasım 1972 tarihinde de önemli bir anlaşmaya imzalar atıldı. Akabinde de “Dünya Kültürel ve Doğal Mirasının Korunmasına Dair Sözleşme” kabul edildi.
 Bu sözleşmeyle uluslararası önem taşıyan, korunmaya değer doğal oluşumlara, anıtlara ve sitlere “Dünya Mirası” statüsü tanındı. Sözleşmeyi kabul eden üye devletlerin UNESCO’ya başvurusuyla başlayan ve bir işlem dizisinden sonra Dünya Miras Komitesi’nin kararı doğrultusunda statü kazandırılmaya başlanan miraslar da korumaya alındı.
 UNESCO, listesine aldığı eserlerin korunması için önemli maddi yardımlar yaparken, ülkelere teknik, eğitim ve asistanlık hizmeti de veriyor. Ayrıca bilinçlendirme programları yürütüyor. Doğal olarak, listeye giren varlıkların turistik potansiyeli de yükseliyor. Ama listeye girebilmek çok da kolay değil. Kurum bünyesindeki Dünya Miras Komitesi, başvuru üzerine eseri incelemeye alıyor, kriterlere uygunluğunu tespit ediyor ve devletten bu varlığı korumayı taahhüt etmesini istiyor. Her şey yolunda giderse, taraflar masaya oturup bir anlaşma imzalıyor. Anlaşmaya uymayan devletler, listeden çıkarılmak gibi bir yaptırımla karşı karşıya kalıyor.
 11 varlığıyla bu listede yer alan Türkiye’nin 26 varlığı da aday listesinde bekliyor. Şimdi, Anadolu’ya uzanalım ve topraklarımızın insanlığa armağan ettiği değerleri yakından tanıyalım.

 KITALARIN AŞKI

 İstanbul: İstanbul, Osmanlı’dan bu yana cami, kilise ve sinagogların yan yana olduğu ve adeta kardeşliklerini ilan ettiği kutsal bir şehir. Dünyada, iki kıta üzerine kurulu tek kent... Tarihi alanları, koruma çerçevesinde dört ana bölgeye yayılmış durumda: Sultanahmet Arkeoloji Parkı, Süleymaniye Koruma Alanı, Zeyrek Koruma Alanı ve Kara Surları Koruma Alanı. Bu alanlar, farklı dönemlerden olağanüstü mimari eserlere ev sahipliği yapıyor. Dolmabahçe Sarayı, Tophane Camii, Galata Kulesi, Sultanahmet Camii, Ayasofya ve benzersiz mozaikleri, Osmanlı’nın yönetim merkezi Topkapı Sarayı, Haliç sırtlarında yükselen Mimar Sinan’ın Süleymaniye Camii, Kapalıçarşı, Yerebatan Sarnıcı, Aya İrini, surlar ve ahşap evler, İstanbul’un zengin tarihinin mihenk taşları. Şiirlere ve şarkılara konu olan büyüleyici İstanbul, kıtaların aşkına tanıklık etmek isteyenleri bekliyor.

 HİTİTLER’İN BAŞKENTİ

 Hattuşa (Çorum): Milattan önce 1650’lerde kurulan Hattuşa, adeta bir açık hava arkeoloji müzesi. Sivil yaşam alanlarının yer aldığı Aşağı Şehir ve çok sayıda tapınağın bulunduğu Yukarı Şehir’den oluşuyor. Aşağı Şehir’de Hattuşa’nın en büyük dini yapısı Büyük Tapınak, Yukarı Şehir’de Aslanlı Kapı’nın iki yanında Hitit taş işçiliğinin en güzel örnekleri görülüyor. Hattuşa’nın iki kilometre kuzeydoğusundaki Yazılıkaya da, görkemli bir açık hava tapınağı. Dönemin mimari ve sanat merkezi Hattuşa’da Hititler’in izini sürebilirsiniz.
 Selimiye Camii ve Külliyesi (Edirne): Osmanlı mimarisinin en seçkin örneği. UNESCO Dünya Miras Listesi’ne geçen yıl girdi. İnşaatına II. Selim’in emriyle 1568’de başlanmış, binlerce kişinin yoğun çalışmasıyla 1575 yılında tamamlanmış. Minareleri ve kubbesi hayranlık uyandırıcı. Edirne kent merkezinde bulunuyor.
 Safranbolu (Karabük): Safranbolu evleri, Türk kent kültürünün günümüze bozulmadan gelebilmiş örneklerinden. İhtiyaca bağlı gelişmiş ve birbirine eklenerek büyümüş. Günümüzde, ilçe merkezinde 2 bin geleneksel Türk evi bulunuyor; bin 100’ü koruma altında. Bugünkü yapısını 300-400 yıl önce kazanmış.

DOĞANIN EŞSİZ TASARIMI

 Kapadokya (Nevşehir): Peribacaları, kayalara oyulmuş kiliseler ve duvar resimleriyle gerçeküstü bir tablo gibi. Volkanik Erciyes ve Hasan Dağı’nın tüflerinin rüzgâr ve suyla aşındırılmasıyla milyonlarca yılda oluşmuş. Birçok uygarlığa ev sahipliği yapmış. Bölgedeki, sığınak olarak kullanılan yeraltı kentlerinin ise, sadece bazı katları keşfedilmiş. Göreme Milli Parkı, Ürgüp, Uçhisar, Avanos, Çavuşin, Ortahisar, Ihlara Vadisi Sinnannis (Mustafapaşa), Soğanlı Vadisi, Zelve Vadisi, Güvercinlik Vadisi, bölgenin görülmesi gereken doğal mirasları.
 Nemrut Dağı/Kral Başları(Adıyaman): Dünyanın en yüksek açık hava müzesi ve Anadolu’nun antik döneme ait en görkemli ibadet yeri. Yüksekliği 10 metreyi bulan dev kral heykelleri, anıt mezar ve metrelerce uzunluktaki kitabeler, Kommagene Krallığı’ndan kalmış. Yazıtlara göre, Kommagene Kralı I. Antiochos, tanrılara ve atalarına minnettarlığını göstermek için burada görkemli bir anıt mezar yaptırmış.

ŞİFALI SULARIN KUTSAL KENTİ

 Pamukkale- Hierapolis (Denizli): Hieropolis antik kenti, adını, Helenistik dönemin Bergama Kralı Telephos’un güzel karısı Hiera’dan almış. Temelleri ise Frigler döneminde atılmış. Hıristiyanlığın ‘Küçük Asya’da yayılmasında önemli rol oynayan Hierapolis, aynı zamanda İsa’nın 12 havarisinden St. Philippe’in öldürüldüğü kent. 4’üncü yüzyılda, onun anısına din merkezi ilan edilmiş. Daha sonra ‘Doğu’nun kılavuzu’ unvanını almış. 395 yılında Bizans yönetimine geçip piskoposluk merkezi olmuş. Tapınağı, tiyatrosu, agorası, su kanalları, surları, kilisesi, katedrali ve Roma hamamı kalıntıları, bugüne olanca görkemiyle kalmış. Doğa harikası Pamukkale travertenleri ise, termal suyun içindeki kalsiyumun çökelmesiyle oluşmuş. 2 bin 700 metre uzunluğunda ve 160 metre yüksekliğinde. Parlak beyaz rengiyle 20 kilometre uzaklıktan bile görülebiliyor. Sıcaklıkları 35-36 santigrat arasında değişen beş sıcak su alanı mevcut.
 Divriği Ulu Cami ve Darüşşifası(Sivas): “Üstat, mermer bu camiye öyle emek sarf edip, kapı ve duvarları öyle nakş bukalemun eylemiş ki, methinde diller kısır, kalem kırıktır...” Evliya Çelebi, Divriği Ulu Cami’yi böyle anlatıyor. UNESCO’nun Türkiye’de ‘dünya mirası’ olarak kabul ettiği ilk yapı (1985). Dıştan yalın bir görünümü var, ama bezemeleri göz kamaştırıcı. 13’üncü yüzyılda Mengüçlü Beyliği’nden Ahmet Şah tarafından yaptırılmış.

 MİTOLOJİLER ŞEHRİ

 Truva Arkeolojik Kenti(Çanakkale): Homeros’un İlyada destanına göre, ‘Truva Savaşı’nın geçtiği kent’in 5 bin yıllık geçmişi var. Antik İda Dağı’nın eteklerinde. Truva’da dokuz arkeolojik kat var. Bazı katlarda ev temelleri, tiyatro, gelişmiş kanalizasyon sistemi, hamamlar ve eşya buluntularına ulaşılmış. Tarih boyunca birçok kere kurulup yıkıldığı sanılıyor. Truva, antik hikâyelerin izini sürmek için...
 Xanthos ve Letoon(Antalya - Muğla): Fethiye-Kaş yolu üzerindeki iki merkezde, Likya dilindeki en uzun ve önemli metinlerin olduğu taş yazıtlar bulunuyor. Tarihi geçmişi M.Ö. 3000’e dayanan Xanthos, Antik Çağ’da Likya’nın en büyük idari merkeziydi. Letoon ise antik dönemin en önemli dini merkezlerindendi. Xanthos’taki Likya mezar taşları ve lahitleri ile Harpi Anıtı’nın asılları bugün Britanya Müzesi’nde.

Yazının devamı...