GÜNDEM
SPORARENA
YAZARLAR
EKONOMİ

Uygulamada okumaya devam et.

En güzel hatırlama: Allah’ı anma

Kuran tüm insanlara gerçeği hatırlatan ilahi rehberdir: “Bu (Kuran), bütün insanlık için bir (zikir) öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” (Tekvir suresi 27)

Gerçek anlamda iman etmek ve imanın güzelliklerine tanık olabilmek için hem nefsimizdeki ayetlere tanıklık etmemiz hem de Kuran’daki ayetleri nakış gibi nefsimize işlememiz gerekir. Dünya hayatının nefsimizin üzerine çöken enkazı, gerçek ile bağımızı koparmakta ve ruhumuzun çığlıklarının duyulmasına engel olmaktadır. Bizim gönülden çabalarımızın bir sonucu olarak bizi bu enkazdan kurtaracak olan Allah’tır.

Bu yüzden nefsine iyilik etmek isteyen, sürekli olarak Allah’ı anıp hatırlamalıdır. Bizim Allah’a içtenlikle yönelip onu hatırlamamız, Allah’ın da bizi anma sebebi olacaktır: “Beni zikredin ki (anın), ben de sizi anayım. Şükredin bana, sakın nankörlük etmeyin!” (Bakara suresi 152)

Gaflete düşmemek, sürekli olarak gerçeği hatırımızda tutmak ve sonunda kurtuluşa ermek için, içten gelen bir istekle Allah’ı çok anmamız gerekir: “Allah’ı çok anın ki, kurtuluşa erebilesiniz.” (Cuma suresi 10)

KALPLER ALLAH İLE TATMİN OLUR

Kuran ayetleri, nefsin azgınlık ve doymazlığından kurtulabilmenin, gerçek anlamda tatmin olabilmenin ve yatışıp huzur bulabilmenin ancak Allah’ın gerektiği gibi anılıp hatırlanması ile mümkün olabileceğini bildirmektedir: “Bunlar, iman edenler ve kalpleri Allah’ın zikriyle mutmain (tatmin ve huzur) olanlardır. Haberiniz olsun; kalpler yalnızca Allah’ın zikriyle mutmain olur.” (Rad suresi 28)

Kuran, insanın gerçek anlamda tatmin olmasının ve huzur bularak rahatlamasının yolunun Allah’ı en güzel şekilde anmak, şükür sahibi olmak ve gönülden bağlılık ile teslimiyet duymaktan geçtiği mesajını vermektedir. Allah’ı çok anan ve ayetlerini hayatına yansıtan erdemli kişiler, nefislerini de her türlü kötülükten uzak tutmaya gayret eder ve günahlarda ısrar etmezler. Allah’ı unutanlar ise, Allah’tan boşalttıkları yere nefislerini koyarlar. Allah’ı unutarak nefsi ile hareket eden kişi, kendi eliyle felakete sürükler kendini.

ALLAH’I UNUTMAYALIM

Allah’ı çok analım ve ayetlerini sürekli olarak hatırımızda tutalım. Böylece nefislerine zulmederek iyi ve güzel olandan alıkoymaya, kötü ve çirkin olana özendirmeye çalışan ikiyüzlü münafıkların Allah’ı unutmaları gibi Allah’ın da kendilerini unuttuğu kimseler gibi olmayalım: “Onlar Allah’ı unutup hatırlamaya değer bulmadıkları için Allah da onları unuttu ve hatırlanmaya değer bulmadı.” (Tövbe suresi 67)

Allah’ı anıp hatırlamaya değer bulmayan ya da Allah’a kulluk etmeye tenezzül etmeyerek büyüklenenlerin, Allah’a karşı kibirlenmeleri sebebiyle cehenneme girecekleri bildirilmiştir: “Rabbiniz buyurur ki: Bana dua edin, duanızı kabul edeyim! Bana kulluk etmeye tenezzül etmeyerek kibirlenenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme gireceklerdir!”
(Mümin suresi 60)

Bu gaflet halinden korunmamız gerekir. Gerçek anlamda iman eden ve kalbinde imanın güzelliklerini hisseden kullar her fırsatta Allah’ı ve ayetlerini hatırlayarak yaradılışın hikmetlerine olan hayranlıklarını ifade ederler: “Onlar ki; ayaktayken, otururken ve uzanırken Allah’ı hatırlayıp anar, göklerin ve yerin yaradılışı üzerine tefekkür eder (inceden inceye düşünür) ve şöyle derler: Rabbimiz! Sen bunların hiçbirini anlamsız ve amaçsız yaratmadın! Yüceliğin eşsizdir senin! Ateşin azabından koru bizi!” (Âli İmran suresi 191)

FARKINDA OLALIM

Allah’ı en güzel şekilde hatırlayıp anmak en büyük ibadettir. Bu gerçek, ayette şu şekilde ifade edilmektedir: “Sana vahyedilen bu ilahi kelamı (başka insanlara) ilet ve namazında dikkatli ve devamlı ol. Çünkü namaz (insanı) çirkin fiillerden, akla ve sağduyuya aykırı olan her türlü şeyden alıkoyar. Allah’ı anmak gerçekten en büyük (erdem ve iyilik)tir. Allah bütün yaptıklarınızı bilir.” (Ankebut suresi 45)

Dolayısıyla Allah’ın bize olan rahmetinin, merhametinin ve sevgisinin değerini bilip bu eşsiz değerin hakkını verebilmek için, Allah’ı sürekli hatırlayarak ve iman etme sorumluluğunun gereği olan erdemli ve güzel işler yaparak gerçeğin farkında olmamız gerekir: “Rabbini kendi kendine, yalvararak, ürpertiyle ve yüksek olmayan bir sesle sabah akşam hatırla. Farkında olmayanlardan olma.” (Araf suresi 205)

HATADAN DÖNELİM

Allah’ın ayetlerini gerektiği gibi dikkate alıp özümsemediğimiz için bazen çeşitli hata ve günahlara girmekte ve kendi elimizle kendi nefsimize zulmetmekteyiz. Gerçek anlamda inanan bir insanın mümkün olduğunca hata ve günahlardan uzak durması ve bu konuda son derece titiz olması gerekir. İnsan olduğumuz için hatasız ve günahsız olmamız mümkün değildir. Bu yüzden hata ve günahlarımızı fark ederek nefsimizle yüzleşmemiz, hemen Allah’ı hatırlayarak ve ona sığınarak içtenlikle af dilememiz ve işlediğimiz suçlarda ısrarcı olmamamız gerekir. Kuran’da gerçek anlamda inanan erdemli insanların özellikleri sayılırken şöyle söylenmektedir: “Onlar, utanç verici bir iş yaptıkları ya da kendi nefislerine bir kötülük ettikleri zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen günahları için bağışlanma isteyenlerdir. Allah’tan başka günahları kim bağışlayabilir ki? Üstelik onlar, yaptıkları kötülük üzerinde bile bile ısrar etmezler.” (Âli İmran suresi 135)

Görüldüğü gibi önemli olan, yaptığımız kötü şeyleri fark ederek hatadan dönmeyi bilmemiz ve hatalarda ısrar etmememizdir. Biz samimi bir şekilde hatamızı fark ederek hemen af dilediğimizde, rahmet ve merhameti bol olan Rabbimizin hata ve günahımızı affetmesini ümit edebiliriz. Yeter ki gerçek anlamda temiz ve samimi bir kalp ile Allah’a yönelmeyi ve affını dilemeyi bilelim: “Kullarından tövbeyi kabul eden, kötülükleri affeden ve işlediklerinizi bilen odur.” (Şûra suresi 25).

Allah’ın bizi affetmesi için, yanlışımızdan dönmemiz ve iyi olana yönelmemiz gerekir: “Rabbiniz nefsinizde (içinizde) olanı en iyi bilendir. Eğer siz (erdemli kişilerden olup) iyiye yönelirseniz O, (hatada ısrar etmeyip) yanlıştan dönenleri bağışlar.” (İsra Suresi 25)

KURAN VE DUA

Bu, Rabbimin bir armağanıdır. Ona şükür mü edeceğim, yoksa nankörlük mü edeceğim diye beni sınamaktadır. Şükreden kendisi için şükretmiş olur. Nankörlük eden de bilsin ki Rabbim zenginliği sınırsız, ihsan ve ikramı bol olandır. (Neml suresi 40)

Yazının devamı...

En güzel teşekkür Şükür

Psikologlar tarafından da şükür, insanı daha üretken, mutlu, enerjik ve sağlıklı yapan, ruhsal bozulmaları azaltan ve yaşam memnuniyetini olumlu yönde etkileyen psikolojik güç kaynağı olarak tanımlanmıştır. Aynı zamanda şükür, bireyin yaşamına büyük anlam veren umut, neşe, güzelliğin takdir edilmesi gibi erdemlerin arasında yer almaktadır.

Rabbimizin her buyruğu bizim iyiliğimiz içindir. Allah kendisi için bir şey istemez. Şükür sahibi olmak her anlamda bizim faydamızadır ki Allah bizden nankörlükten uzak bir şekilde şükretmemizi istemektedir. Allah insana doğru yolu gösterdiğini, şükretmenin ya da nankörlük etmenin ise insana kaldığını söylemektedir: “Biz onu yola kılavuzladık. Artık ya şükredici olur ya nankör.”
                (İnsan suresi 3)

ŞÜKÜR KIYMET BİLMEKTİR

Şükretmek, bir anlamda kıymet bilmek ve insanın halinden memnun olması demektir. Allah’ın bize lütfetmiş olduğu sayısız nimet için ona minnettar olmak ve teşekkür etmektir. Şükreden insan, en zor durumlarda dahi sabırlı ve metanetli olur. Sahip oldukları ile yetinmeyi ve en zor durumunda dahi kendisinden daha zor durumdakiler ile paylaşmayı bilir. Şükür berekettir. Allah şükredenler için artıracağını söylemektedir: “Eğer şükrederseniz, ben de sizin için mutlaka artıracağım.”
                (İbrahim suresi 7)

Şükür, insanın ruhunun nefes almasıdır. Güzel huylara sahip olma vesilesidir. Esasen şükreden kendi için şükretmiş demektir: “Şükreden, kendi nefsi için (kendisi lehine) şükretmiş olur. Kim de nankörlük ederse bilsin ki, Rabbim kendi kendine yeten (kimsenin şükrüne muhtaç olmayan) ve (yarattıklarına karşı) sınırsız cömert olandır.”
                (Neml suresi 40)

ŞÜKRETMEMEK NANKÖRLÜKTÜR

Şükretmeyen insan nankörlük eder. Sürekli şikâyet eder. Nankörlük ve şikâyet ise insanı içten içe çürüten bir zehir gibidir. İnsanı mutsuz, huzursuz ve tatminsiz kılar. İnsanda hep daha fazlasını isteten bir doyumsuzluk duygusu oluşturur. Hep daha fazlasını isteyen insan sahip olduklarının kıymetini bilmez. Bunlardan mahrum olanları düşünmez. Nankör, bencil, cimri, kıskanç, doyumsuz, hırslı, sabırsız, aceleci, kibirli, merhametsiz, geçimsiz, paylaşma ve yardımlaşma duygusundan yoksun, nefret dolu ve acımasız olmak gibi kötü huylara sahip olur. Kötü huylar, insan ruhunun gözeneklerini tıkar. Şükretmememiz ve kötü huylara sahip olmamız şeytanı memnun eder. Çünkü şeytan insanları şükretmekten alıkoymak ister: “Sonra onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından musallat olacağım. Birçoklarını şükreder bulamayacaksın.” (Araf suresi 17)

Şükretmeyen insan, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük eden insandır: “Ey insanlar! Allah’ın size bağışladığı nimetleri hatırlayın! Size göklerden ve yerden azık sağlayan Allah’tan başka bir yaratıcı var mı? (Hayır!) Ondan başka ilah yoktur: Ama nasıl olur da zihinleriniz bu (apaçık hakikatten) sapar!” (Fatır suresi 3)

Gerçekten de Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimete rağmen ona nankörlük eder ve bir şekilde yaşadığımız hayattan şikâyet ederiz. Oysa öyle zor durumda insanlar ve öyle hayatlar vardır ki dünyada, yarım saatliğine bile o hayatı yaşamak zorunda kalsak, kaçıp kurtulacak bir yer bulmak isteriz. Ya da Allah’ın vermiş olduğu sayısız nimet için sürekli şükretmek yerine “Şuyum var, buyum var” diyerek sahip olduklarımızla övünür dururuz. Oysa sahip olduğumuz her şey Allah’ın bize ikramıdır. Gerçek anlamda inanan insan, sahip oldukları ile övünmek yerine onlar için şükretmekle ve sorumluluklarının gereğini yerine getirmekle meşgul olur.

ALLAH’IN ŞÜKRÜMÜZE İHTİYACI YOK

Esasen Allah’ın bizim şükrümüze ihtiyacı yoktur. Ancak O, rahmetinin büyüklüğü sebebiyle kullarının nankörlüğüne razı olmaz. Hatasından dönerek pişmanlık gösteren ve şükreden kullarından ise razı olur: “Eğer nankörlük ederseniz, unutmayın ki Allah size asla muhtaç değildir; ama o kullarının nankörlüğünden razı olmaz; fakat şükredecek olursanız, işte o sizin bu tavrınızdan razı olur.” (Zümer suresi 7)

Şimdi kendimize samimi olalım. Aile bireylerimizden, emek verdiğimiz dostlarımızdan ya da maddi manevi destek olduğumuz kişilerden vefasızlık ve nankörlük gördüğümüzde ne kadar bozulup gücendiğimizi ve hatta kimi zaman vefasızlığın boyutuna göre en yakınlarımızla dahi bağımızı kopardığımızı hatırlayalım.

Yaptığımız bunca iyilik ve fedakârlığa rağmen nankörlük ve vefasızlık ile karşılık bulmak son derece kötü ve incitici değil mi? Yaptığımız iyilikler için hep teşekkür ve minnet beklemiyor muyuz? İnsanın canının parçası evladı bile bir anlaşmazlık durumunda ortada bırakıp gidebiliyor bir anda insanı. Peki, ya bizim Allah’a karşı nankörlüklerimiz? İnsanlara yaptığımız iyiliklere teşekkür ve vefa beklerken, Allah’ın bunca lütuf ve nimetine teşekkür edip ona gerektiği gibi vefa gösteriyor muyuz? Peki, Allah’a nankörlük yapan kullar olarak, birbirimize nankörlük yapmamıza ne diye şaşırıyoruz?

HER DURUMDA ŞÜKRETMELİYİZ

Her durumda şükretmeyi bilmeliyiz. Hatta öyle ki haksızlık ve vefasızlığa uğradığımız zaman bile şükretmeliyiz. “Rabbim! Haksızlığa uğradım ama haksızlık etmedim!” “Zulme uğradım ama zulmetmedim!” “Vefasızlık gördüm ama vefasızlık etmedim!” “Kandırıldım ama kandırmadım!” diyebilmek de insan için şükür sebebidir.

Ahirete inanan ve büyük hesap günü Allah’ın huzuruna geleceğini bilen insan için bu dünyada haksızlık etmektense haksızlığa uğramak daha iyidir. Çünkü hesap görücülerin en hayırlısı olan Allah, herkese hak ettiği karşılığı eksiksiz ve en güzel şekilde verecektir. Şükretmeyi bilen insan en zor durumları bile hayra yorar ve olumlu düşünmeye çalışır. “Ben elimden geleni yaptım her şeyde bir hayır var” diyebilir. Oysa şükretmeyi bilmeyen ve nankörlük eden insan, her şeyi şerre (kötüye) yorma ve her şeyden olabildiğince olumsuz sonuçlar çıkarma hatasına düşer. Olumlu düşünce insanı şükür sahibi kılar; olumsuz düşünce ise nankör, şikâyetçi ve isyankâr.

Yazının devamı...

Bayram iman ve erdemin zirvesi

İman ve erdem zirvesine çıkabilmek ne kadar önemli ve gerekliyse orada kalabilmek de o kadar önemli ve gereklidir. Kuran ayetlerine göre iman ve erdem birbirinden ayrılmaz ve biri olmadan diğeri de gerçek anlamda olmaz değerlerdir.

Bu yüzden bayramı, çıkılan zirveden artık inme vakti ya da başka bir ifade ile ramazan ayında sıkılaştırdığımız duygularımızı gevşetme zamanı olarak görmek hatalı olur.

RAMAZAN MÜSLÜMAN’IN KAMPIDIR

Ramazan ayı duyarlı olma, sorumluluk bilinci ile davranma ve önümüzdeki on bir ay için bir anlamda inananların hazırlık yaptığı kamp ayıdır. Sporcular geçmişte bıraktıkları müsabakalar için kampa girmezler. Gelecek müsabakalara hazırlanmak için kampa girilir.

Dolayısıyla inanan bir insan için ramazan bir çeşit kamp ayı bayram ve sonrası ise bu kamptaki hazırlıkların hayata taşınma zamanıdır.

Kamp döneminde ne kadar iyi hazırlık yapılır ve ne kadar özveri ile çalışılırsa o kadar başarı kazanılır. Erdemli bir Müslüman’ın en büyük hedefi de Allah’ın rıza ve sevgisini kazanabilmek için hayırlı ve güzel işlerde olabilecek en güzel şekilde özveri ile çalışıp çabalamak olmalıdır.

İMAN VE ERDEM DİRİ OLMALIDIR

Spor salonlarında kaslarını geliştirip güçlendiren ve sıkı bir vücuda sahip olmak için sürekli idman yapan kişiler gayet iyi bilirler ki idmanları bıraktığınız anda yavaş yavaş kaslarınız sıkılığını yitirmeye, vücudunuz da spor yaptığınız zamanki gibi dinç olmamaya başlar.

Ramazanda kazandığımız güzellikleri sürekli olarak diri tutmamız gerekir ki sahip olduğumuz güzellikler eksilmesin ve ruhumuzun kasları gevşemesin.

Ruhunun kasları gevşek ve güçsüz olan insanın vücudunun kasları ne kadar güçlü olursa olsun zorluklara karşı direnç göstermek noktasında o insan yine de zayıf bir yapıda olacaktır.

KURAN HAYATA TAŞINMALIDIR

Allah’ın rahmet ve sevgisinin bir sonucu olarak tüm insanlara gönderilmiş olan son vahiy, son rehber ve son yol haritası Kuran ile ilişkimizi ramazan ayı ile sınırlı tutmayarak her günümüzde her gecemizde ve mümkün olan her anımızda onunla yakın bir ilişki ve güçlü bir bağ içinde olmamız gerekir.

Kuran ayetleri Allah ile kulunu birbirine bağlayan eşsiz bir köprü gibidir. Bizi her türlü tehlikelerden koruyacak sağlam ve güvenilir köprü üzerinden Allah ile yakınlık kurmak yerine başka yollar arayan kişi türlü tehlikelere maruz kalır ve nereye çıkacağını bilemeyeceği maceralara sürükler kendini. Oysa vahiy, Allah’ın yeryüzündeki ipidir. Allah’ın ipine sımsıkı sarılan ve onun ile yol alan kişi aklını gerektiği gibi kullandığı ve vahye uygun düşünüp davrandığı müddetçe şaşırıp sapmadan dosdoğru yol üzerinden olacaktır.

DÜŞMANLIKLARI BİTİRELİM

“(Mademki) iyilik ile kötülük bir değil, sen (kötülüğü) daha güzel olan ile sav; bak, o zaman seninle arasında düşmanlık olan kimse, (eski bir) dostun, gerçek bir arkadaşınmış gibi davranır!
(Fussilet Suresi 34)

Bu bayram günlerini fırsat bilip küslükleri, geçimsizlikleri ve düşmanlıkları bitirelim. Rahmetin ve sevginin gerçek sahibi ve tek kaynağı olan Rabbimizi en fazla hoşnut edecek şeylerden biri en başta inananların sonra da tüm insanların barış, huzur, sevgi ve kardeşlik duyguları içinde bir arada yaşayabilmeleridir.

Kötülük ve düşmanlık insanı içten içe çürütür. Toprak ve su ile bağı olan bir çiçek gerek renkleri gerekse güzel kokusu ile etrafına güzellik saçar. Toprak ve su ile bağını kestiğiniz andan itibaren solmaya, kurumaya ve zamanla kötü koku vermeye başlar.

İnsan da iyilik ve güzellik ile beslendiği müddetçe etrafına güzellik saçar. İyilik ve güzellik ile bağı kopan insan ise su ile buluşamayan bir bitki gibi içten içe kurur, solar ve etrafa kötü hava yayar. 

Başkasına düşmanlık ve kötü hisler besleyen kişi en büyük zararı kendisine verir. İçindeki sevgi ve güzel duyguları körelterek düşmanlık, kin ve öfkeyi besler.

İçindeki kötü duyguları öldüren ya da en azından güçlü bir irade ile onları kontrol altında tutabilen kişiler ise Allah’ın desteği ile daha huzurlu, mutlu ve hem bedensel hem de ruhsal anlamda sağlıklı ve hatta daha uzun bir ömür yaşarlar. Bu konuda yapılan onlarca bilimsel çalışma bu tezin haklılığını açıkça ortaya koymuştur. Bu fırsat Allah’ın kuluna büyük bir lütfudur.

“Kötülüğün karşılığı, onun misli (benzeri) olan kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı esas alarak (erdemli) davranırsa artık onun ödülü Allah’a aittir. Gerçekten O, zalimleri sevmez.” (Şûra Suresi 40)

DOSTLUKLARI PEKİŞTİRELİM

Kuran’ın ifadesi ile inananlar kardeştirler. Demek ki hem inanan olup hem de aynı anne-babadan dünyaya gelmiş olan kardeşler iki defa kardeştirler. Önce aile içindeki, eşler, kardeşler arasındaki dargınlıkları ve kırgınlıkları bitirmek için sevgi ve merhamet bağlarımızı pekiştirmemiz gerekir.

Sonra da diğer insanlar ile güzel bağlar kurmak için harekete geçmemiz gerekir. Gerek yakınlarımız gerekse dostlarımız tarafından haksızlığa uğrayan biz miydik? Varsın öyle olsun. Haksızlığa uğramış olmak, haksızlık etmekten bin defa iyidir.

İlk hamleyi, ilk girişimi, aradaki buzları eritecek ilk sevgi ve merhamet ateşini yakmayı karşı taraftan mı bekliyoruz? “Ben bunu hak edecek bir şey yapmadım” mı diyoruz? Varsın öyle olsun. Zeytin dalı bizim elimizden uzansın. Sevgi ve rahmet kapıları bizim elimiz ile aralansın.

ÖLÜMÜ UNUTMAYALIM

Unutmayalım ki ölüm, yaşamın ikiz kardeşidir. Yaşamla birlikte var edilmiştir. Alınan her bir nefesin yarısı yaşam, yarısı ölüm için alınır. Ölüm bize bu kadar yakındır.

Ömür, anne karnı ile toprak altındaki iki karanlık arasında yakılan bir kibrit alevi gibidir. Alev almasıyla sönmesi an meselesidir. Göz açıp kapar gibi geçecek ve bir gün son bulacaktır. Ölüm her an bize bu kadar yakınken, ömür dediğimiz şey göz açıp kapar gibi geçerken küslük ve kırgınlıkları uzatmayalım. Gidip sevdiklerimize sıkıca sarılalım. Kalpten gelen bir duygu ile onları çok sevdiğimizi haykıralım. Güzel günlerimizdeki muhabbetlerimizi, sevgi ve dayanışma bağlarımızı hatırlayalım. Başımızı omuzlarına yaslayıp ciğerlerimizi kokuları ile dolduralım. Her durumda kazanan biz oluruz.

“Affedin, hoş görün. Allah’ın sizi affetmesini istemez misiniz? (Hem de) Allah’ın çok acıyıp esirgeyen gerçek bağışlayıcı olduğunu (gördüğünüz halde)?” (Nur Suresi 22)

İnşallah ömrünü ramazan kılıp ahiretini bayram edenlerden olabilme ümidi ve duası ile herkese birlik, barış, huzur, güven, anlayış, saygı ve sevgi içinde bir bayram ve bir hayat dilerim.

KURAN VE DUA

Rabbim! Beni diriliş gününde utandırma. O gün malın da, çocukların da faydası olmaz. Ancak Allah’a düzgün bir kalp ile gelen hariçtir. (Şuara Suresi 87-89)

 

Yazının devamı...

Sahip olduklarımız emanettir

Sahip olduğumuz maddi imkânlarımızı Allah yolunca harcayarak ve ihtiyaç sahipleri ile paylaşarak maddi ve manevi varlığımızı arındırmamız ve sorumluluk bilinci ile hareket etmemiz tavsiye edilir. Çoğumuz için malımız, vazgeçilmezimiz ve paylaşılmazımızdır. Öyle ki mala tutku ile bağlanırız. Paylaşırsak eksilir korkusuyla cimri davranırız. Önce ona sahip olmak ve elimizde tutmak için didinir, uğraşır, sonra da ondan mahrum kalmamak ve yoksun olmamak için korku, kaygı ve endişe duyarız. Oysa gerçek anlamda malı değerli kılacak olan şey onun en güzel ve ölçülü bir biçimde ihtiyaç sahipleri ile paylaşılmasıdır. 

MAL MÜLK İMTİHANDIR

İnsan kendini malı üzerinde gerçek anlamda tasarruf sahibi sanarak yanılır. Oysa mal ve mülk, insana emanet olarak verilen bir imtihandır. Allah, infak, zekât ve sadaka ile malın gerçek sahibinin biz olmadığımızı, bizim sadece emanetçi olduğumuzu hatırlatır. Malının sahibi olmayan kişi, kendinin de sahibi değildir. Kendinin sahibi olmayan kişi nefsine göre değil sahibine göre hareket etmelidir. Bu yolla insana, karşılıksız olarak infak et ve karşılığını sadece sahibinden bekle mesajı verilir. Eğer gerçek anlamda iman etmek ve imanımızın gereklerini yerine getirmek istiyorsak sahip olduklarımızı tereddüt etmeden harcamamız gerekir. 

Sayet biz Allah rızası için harcar ve karşılığını yalnız ondan beklersek, sahip olduklarımız temizlenip bereketlenecektir.

PAYLAŞMAK GÜZELDİR

Paylaşmak ve yardımlaşmak, özümüzdeki iyi duyguları harekete geçirir ve açığa çıkarır. Cimrilik ve doyumsuzluk ise özümüzdeki iyiliği karartırken, kötülügü parlatır. Dolayısıyla esasen cimrilik eden kendi nefsine cimrilik eder:

“İşte sizler böylesiniz; Allah yolunda infak etmeye çağrılıyorsunuz; buna rağmen bazılarınız cimrilik ediyor. Kim cimrilik ederse, artık o, ancak kendi nefsine cimrilik eder. Allah kendi kendisine yeten ve hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır. Fakir olan sizlersiniz.” (Muhammed suresi 38)

Yine infak ederek iyiliklerde bulunanlar da kendi nefislerine iyilikte bulunmuş olur:

“Öyleyse elinizden geldiği kadar Allah’a karsı sorumluluğunuzun bilincinde olun, (onu) dinleyin ve itaat edin. Kendi nefsinize hayır olmak üzere infakta bulunun. Kim nefsinin bencil tutkularından korunursa; işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Tegabun suresi 16)

PAYLAŞMAK RAHATLATIR

Sahip olduğumuz her şeyi bize veren Allah’tır. Allah bizden, bize ait olanı değil, bize emanet olarak verdiğini infak etmemizi istemektedir. Kimse malın gerçek anlamda sahibi olmadığı gibi varisi de değildir:

“Allah yolunda harcama yapmanıza engel ne var ki? Göklerin ve yerin mirası zaten Allah’ındır.” (Hadid suresi 10)

Allah’ın verdiğini Allah’ın hoşnutluğunu kazanmak için paylaşıp harcamayanlar kendi elleri ile kendilerini tehlikeye atanlardır:

“Allah yolunda infak edin (harcayın), kendi elinizle kendinizi mahvetmeyin ve iyilik yapmaya kararlılıkla devam edin; unutmayın ki, Allah iyilik yapanları sever.” (Bakara suresi 195) 

Allah’ın rıza ve hoşnutluğunu isteyerek vermek, insanı gerçek anlamda rahatlatır. Allah, rızasına uygun davranışlar ile infak edilen malları hem bu dünyada hem de ahirette artırır:

“Allah yolunda mallarını harcayanların durumu, kendisinden yedi başak çıkan ve her başakta yüz tane bulunan bir buğday tohumuna benzer: Allah dilediğine kat kat verir ve Allah her şeyi kuşatan, her şeyi bilendir.” (Bakara suresi 261)

VERİLENİ ALLAH ARTIRIR

Eksilir korkusu ile cimrilik etmeye gerek yoktur. Çünkü Allah, kendi rızası gözetilerek samimiyetle yapılan her harcamanın yerine yenilerini verecektir:

“De ki: Şüphesiz benim Rabbim, kullarından rızkı dilediğine genişletip yayar ve ona kısar da. Her neyi infak ederseniz, o (Allah), yerine bir başkasını verir; o, rızk verenlerin en hayırlısıdır.” (Sebe suresi 39)

İnsanlara sunulan rızkların az olması da çok olması da imtihandır. İnsanlar rızkın azlığı ve çokluğu ile sınanmaktadır:

“O sizi yeryüzünde (sizden önce gelenlere) mirasçı kıldı ve size verdikleriyle sizi denemek için kiminizi kiminize göre derecelerle yükseltti. Şüphesiz senin Rabbin, sonuçlandırması pek çabuk olandır ve şüphesiz o, bağışlayandır, esirgeyendir.” (Enam suresi 165)

Verilen nimetlerin bolluğu ve azlığı Allah tarafından bir imtihandır ve bize düşen bu imtihandan alınması gereken dersi almaktır: 

KARŞILIK ALLAH’TAN

Yapacağımız harcamaları ve iyilikleri sadece Allah’ın rızasını gözeterek yapmamız, karşılığını sadece Allah’tan beklememiz ve yaptığımız harcamaları insanların başına kakmaktan uzak durmamız gerekir:

“Mallarını Allah yolunda infak edenler, sonra infak ettikleri şeyin peşinden başa kakmayan ve eziyet vermeyenlerin ecirleri Rableri katındadır, onlara korku yoktur ve onlar mahzun olmayacaklardır.” (Bakara suresi 262)

Allah’ın rızasını kazanmayı diliyorsak sayet, sarf ettiğimiz malı insanlara karşı gösteriş ve bir tür eziyet olsun diye infak etmekten de uzak durmalıyız. 

Yine ayetlerde açık bir şekilde, gerçek anlamda kurtuluşa erişebilmek için tenezzül etmediğimiz şeylerden değil kendimiz için özenle ayırdığımız ve sevdiğimiz şeylerden infak etmemiz söylenir.

SEVDİĞİNİZDEN VERİN

Biz kendimizi kandırmaya çalışsak da Allah, ne infak ettiğimizi ve verdiğimizde hangi amaç ve niyetle verdiğimizi en iyi şekilde bilmektedir:

“Sevdiğiniz şeylerden infak edinceye kadar asla iyiliğe eremezsiniz. Her ne infak ederseniz, şüphesiz Allah onu bilir.” (Ali Imran suresi 92)

“Ey iman edenler, kazandıklarınızın iyi olanından ve sizin için yerden bitirdiklerimizden infak edin. Gözünüzü yummadan kendinize alamayacağınız bayağı şeyleri infak edip vermeye kalkışmayın ve bilin ki, şüphesiz Allah, hiçbir şeye ihtiyacı olmayandır, övülmeye layık olandır.” (Bakara suresi 267)

BOLLUKTA VE DARLIKTA

Öte taraftan infak etmek için kendimizce belirlediğimiz bir zenginlik seviyesine gelmeyi ya da elimizin sıkışık olduğunu düşünerek bollaşmasını beklememiz de gerçek anlamda inanan insana yakışacak bir tavır değildir. Kuran’da inananların özellikleri sayılırken şöyle söylenmektedir:

“Onlar, bollukta da darlıkta da infak edenlerdir.” (Ali İmran suresi 134) 

KURAN VE DUA

Rabbim! Bana bilgelik ver ve beni iyilerin arasına kat. Sonradan geleceklerin dilinde doğrulukla anılmamı sağla. Beni nimetlerle donatılmış cennetin mirasçılarından yap. 

Yazının devamı...

Erdemli insan kimdir!

Dünkü yazımızda da dikkat çekmeye çalıştığımız gibi her ramazan ayında bu tarz olumsuz örneklere tanıklık etmek son derece üzücü. Başkaları ile uğraşmak yerine kendimize dönebilsek ve kendi hata ve kusurlarımızı görebilsek keşke. Çünkü biz kendimizi ne kadar iyi ve doğru görsek de kesin olan bir gerçek vardır ki kendi hata ve günahımız yeter bize. Esasen kendine gerçek anlamda iyilik etmek isteyen her insanın başkalarındaki kötülükleri değil güzellikleri görüp örnek alması ve kendi halini daha iyi duruma getirmek üzere iç denetimini yapması gerekir. Doğru ve güzel olan her şey kaynağını kendisinden alır; başkalarının iyi ve güzel olanı yapıp yapmamasından değil. Dolayısıyla ölçümüz daima iyi olana yönelmek ve kötü olandan uzak durmak olmalıdır. Bunun için erdemli insan olmak ve her ne durumda olursa olsun erdemli kalmak için üstün çaba içinde olunmalıdır. 

ALLAH’A TESLİMiyet

Kuran ayetlerine göre Müslüman, insan olmanın onuruna, yani yaradılışına uygun davranan insandır. Müslüman olabilmek yani gerçek anlamda içtenlikle Allah’a teslim olabilmek için, önce erdemli bir insan olabilmek gerekir. Kuran’a göre erdemli insan, Allah’a derin bir sevgi ve saygı ile teslim olan ve en başta ona sonra da onun yarattıklarına karşı sorumluluk ve saygı bilincine sahip ilkeli insandır. Erdemli insan, iyi ve güzel olana yönelen, kötü ve çirkin olandan sakınan ve iyiliği yaymaya çalışan insandır. Doğruluk, güvenilirlik, cesaret gibi güzel özelliklere sahip ve aynı zamanda duyarlı, samimi, iyi yürekli, ölçülü ve tevazu sahibi olan insandır.

Erdemli insan, nefsine hâkim olan, Allah’ın sınırlarına tüm içtenliği ile riayet eden ve onun sınırlarını aşmaktan, nefsine ve şeytana uymaktan yine ona sığınandır.

Erdemli insan, nefsi ile yüzleşebilen, hatalarını görüp kabul eden, bahaneler üretmeyen, kendini düzeltmek için harekete geçen, eylemlerinin ahlaki sorumluluğunu üstlenen ve günahlarında ısrarcı olmayıp Allah’tan bağışlanma dileyen insandır.

İnsanın kendi ile yüzleşmesi ve vicdanının kınayan sesine kulak vermesi gereklidir. Çünkü insan kendi hatalarının, kusurlarının ve eksikliklerinin farkındadır.

Bu farkında olma halini daima diri tutmak ve bu iç denetim mekanizmasını sürekli olarak çalıştırmak gerekir. Önemli olan insanın nefsini ezmesi değil nefsi ile yüzleşmesidir. Çünkü nefsi kötülemek ya da ezmek değil, terbiye etmek, onarmak ve kontrol altına alarak iyiye eğilimli hale getirmek gerekir. Allah’ın ayetlerini dikkate alan, bozulmamış bir akıl ve vicdan, insan için yeterli ve adil bir hâkimdir. Dolayısıyla hepimizin kendimizi kınayarak hatalarımız ile yüzleşmemiz; hatalarımızdan dönerek aklımıza, vicdanımıza ve irademize hâkim olmamız gerekir. Kendi kendimizi kınamadığımızda, hatalarımızı fark etmemiz mümkün olmayacaktır.

KÖTÜ OLAN NEFİS DEĞİLDİR

Böylece ahlaki bir hayattan uzak, amaçsız ve anlamsız yaşamamıza ve tek doğruluk ölçüsü olarak nefsimizin arzularını alacak olmamıza rağmen herkes kendini doğru yolda sanacaktır. Oysa insanın hatasını kabullenip düzeltmesi hem bir erdem hem de kendisine yapacağı büyük bir iyilik olacaktır.

Nefsin yani benliğin kendisi doğrudan kötü bir şey değildir. Kötü olan nefsin kontrol edilememesi ve Allah’ın hoşnut olmayacağı şeylerin istenmesidir. Allah nefsi kötü olarak yaratmamıştır. Nefsinin doğasını bozarak onu kirleten insandır. Ayetler bu gerçeğe dikkat çeker: “(Yemin olsun) nefse ve onu düzgün bir biçimde şekillendirene. Ardından da ona bozukluğunu ve takvasını ilham edene ki, benliği temizleyip arındıran, gerçekten kurtulmuştur. Onu kirletip örtense kayba uğramıştır.” (Şems suresi 7-10)

NEFSİ YETER İNSANA

Kendini bilen insanın, hata ve günahları ile yüzleşmesi için nefsi yeterlidir. Kuran’da, “Kendini kınayan nefse yemin olsun” (Kıyamet suresi 2) denilmektedir. Başkalarını kınamak kolay olandır. Zor olan insanın kendini kınamasıdır.

Kendimizi ne kadar iyi ve doğru görsek de ortaya bir yığın mazeret döksek de ne olduğumuzu biliriz gerçekte: “Doğrusu, insan kendi nefsine tanıktır. Dökse de ortaya tüm mazeretlerini.” (Kıyamet suresi 14-15)

Yine asıl mesele insanları kınamak ya da onlara tavsiyelerde bulunmak değil, aynı zamanda kendimizi de unutmamaktır: “Siz, insanlara iyiliği tavsiye ederken, kendinizi (nefsinizi) unutuyor musunuz?” (Bakara suresi 44)

Ayetler bize, üzerimizdeki yükümlülüğün kendi nefislerimiz olduğunu yani kendimizden sorumlu olduğumuzu, bu yüzden kendimizi düzeltmeye bakmamızı bildirir. Dolayısıyla başkaları ile uğraşmayı bırakıp önce kendi nefislerimizi kontrol altına almamız gerekir: “Ey iman edenler! Üzerinizdeki yükümlülük kendi nefislerinizdir (siz kendinizden sorumlusunuz). Siz doğru yolda oldukça sapmış olan size zarar veremez. Tümünüzün dönüşü Allah’adır. O, size yaptıklarınızı haber verecektir.” (Maide suresi 105)

Ayetten de anlaşıldığı gibi biz doğru yolda olmayı tercih edip doğru olmayı diledikçe, şeytan da dâhil sapmış olan hiç kimse zarar veremez bize. Şayet kendimize hayatımızın en büyük iyiliğini yapmak istiyorsak, bu dünyadayken kendimizle yüzleşmeli ve kınayıp suçlayacaksak şayet kendi nefsimizi kınayıp suçlamayı bilmeliyiz.

İNSAN NEFSİNE TANIKTIR

İnsan hem kendine tanıktır hem de nefsi bu tanıklığa en büyük kanıttır. Hesap günü insanın önüne yapıp ettiklerinin kaydı çıkarılacaktır. Siciline işlenmiş bu kayıtları okuyan kişinin kendisiyle hesaplaşması için nefsi yeterli olacaktır:

“Biz herkesin kaderini (yaptıklarını-işlerini) kendi çabasına bağlı kıldık. Nitekim kıyamet günü onun önüne, (dünyada yapıp ettiği) her şeyi kayıtlı bulacağı bir sicil koyacak (ve diyeceğiz ki): Oku sicilini! Bugün kendi hesabını görmek için sen sana yetersin/nefsin sana yeter.” (İsra suresi 13-14)

Kuran, “Kendi istek ve tutkularını ilah edineni gördün mü?” (Furkan suresi 43) diye sorar ve nefsinin bencil tutkularından korunanların kurtuluşa erenler olacağını söyler: “Kim nefsinin bencil tutkularından korunursa; işte onlar, kurtuluşa erenlerdir.” (Teğabun suresi 16)

Yine Kuran, “Allah’ın lütuf ve rahmeti üzerinizde olmasaydı, içinizden tek kişi bile temize çıkamazdı (Nur suresi 21) ve “Kendi nefsinizi temize çıkarmayın; kimin sakındığını en iyi bilen Allah’tır” (Necm suresi 32) diyorken bize, kınamak için kendi nefsi yeter herkese.

ÜCRETSİZ OKUYUN

Bu kitabı PDF formatında www.emredorman.com adresinden ücretsiz olarak okuyabilirsiniz.

KURAN VE DUA

Beni yaradan ve bana hidayet veren odur. Beni yediren ve içiren odur. Hastalandığım zaman bana şifa veren odur. Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da odur. Hesap günü hatalarımı bağışlayacağını umduğum da odur.

Yazının devamı...

Bence sen hiç oruç tutma!

Ancak hem Kuran’ın indirilmeye başlandığı ay olması hem de oruç gibi muhteşem bir ibadetin yerine getirilmesi sebebiyle ramazan ayının ayrı bir farkındalığı ayrı bir dirilişi vardır insan için. Allah’a ve dine inandığını ifade eden her insanın, Kuran ayetlerinin anlam derinliği ile ruhunun ve bedeninin arzu ve isteklerini bu ay vesilesi ile gözden geçirmesi ve güzelleştirmesi gerekir. Ramazan ayının manevi atmosferine uygun şekilde bir arada yaşama, farklılıklara hoşgörü ile yaklaşma, insanların kişisel tercihlerine saygılı olma, neden ve ne için Müslüman olduğunun bilinci ile hareket etme duyarlılığını ortaya koymak gerekir.

ALLAH KİMSEYİ DİN  POLİSİ KILMAMIŞTIR

Bu kadar güzel bir ayda, her sene benzer olaylara tanıklık etmekten usandık artık. Biri etek giydiği için genç bir kıza sözlü ve fiili saldırıda bulunur, bir başkası sokakta dondurma yiyen çocuğa sataşıp üzerine yürür, bir diğeri yemek yiyen birilerini tehdit eder. Bu kişilere sormak gerekir. Sen oruç tutmak için oruç tutmayan insanlardan izin mi aldın? Oruç tutmayan insanlar oruç tutmamak için senden izin mi alacak? Ya da insanlar sen oruçlusun diye ortalıkta bir şeyler yiyip içmeyeceğine veya dilediği gibi giyinmeyeceğine dair seninle anlaşma mı yaptı? Kıyafet tercihi üzerinden bir insanı yargılarken açıp kalbine mi baktın. İnsanların iman derecesini ölçecek bilmediğimiz bir alet mi tasarladın? Sen orucu ne için ya da kimin için tutuyorsun? Tuttuğun orucu rahatça tutabilmene ve kimsenin bu konuda sana baskı yapmıyor olmasına sevinip şükredeceğin yerde kimin oruç tutup tutmadığının veya kimin inanıp inanmadığının hesabını yapma ya da oruç tutmayan biri üzerinde baskı kurma hakkını kim veriyor sana? Ey nasipsiz! Sen daha insan olamamışken nasıl Müslüman olacaksın? Daha nefsini tutamıyorken hangi orucu tutacaksın?

Sözüm ona Allah ve din adına insanlar üzerinde baskı kurmaya çalışan biri, Allah’ı da dini de hiç tanımamış biridir. Bu kişilerin öğrendikleri din Allah’ın dini değildir. Geleneklerden gelen, kültürel olan ile şekillenen, her türlü hoşgörüsüzlüğü, ayrımcılığı, kabalığı, şiddet ve zulmü meşru kılabilen bir zihniyetin ürünüdür.

Bu tür davranış sergileyen insanların tamamına yakınının iman ettiğini ifade ettiği Kuran’dan zerre kadar haberi yoktur. Haberleri olsa bu şekilde davranamazlar. Haberleri olmasına rağmen bu şekilde davransalar Müslüman kalamazlar.

Ayetler açıkça dinde baskı yapılamayacağını ifade eder: “Dinde baskı, zorlama yoktur. Doğruluk, sapıklıktan seçilip belli olmuştur.” (Bakara suresi 256). Kuran’da emredilmemiş bir şeyi uygulayan ve üstelik bunu din adına yaptığını iddia eden biri İslam’ı doğru anlamış olabilir mi? Kuran’da açıkça Peygamberimize uyarıda bulunulur: “Rabbin isteseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen mi insanları inanmaları için zorlayacaksın?” (Yunus suresi 99) 

Allah kimseyi din polisi kılmamıştır. Kuran ayetleri bu konuda ölçüyü çok net bir şekilde belirlemiş ve kimseye Allah adına hareket etme yetkisi vermemiştir. “Sen onların üstüne bir zorba değilsin. O halde, benim tehdidimden korkanlara Kuran ile öğüt ver.” (Kaf suresi 45), “Yüz çevirirlerse biz seni onlar üzerine bekçi göndermedik. Sana düşen, tebliğden başkası değildir.” (Şura suresi 48) türünden ayetler ile hoşgörü ve rahmet Peygamberimiz dahi bu konuda uyarılmış ve bu uyarı Hz. Peygamber üzerinden tüm inananları bağlayacak şekilde bir ölçü oluşturmuştur.

KÖTÜ ÖRNEKLERİ GENELE FATURA ETMEK

Bu noktada duyarlı ve sorumluluk sahibi insanlara düşen, bu tip kötü örnekler üzerinden İslam inancını yargılamamak, kötülüğü, onu yapan kişinin çarpık inanç ve anlayışına bağlamaktır. Bütün Müslümanları aynı şekilde değerlendirmek haksızlık ve adaletsizlik olur. Dinin doğru anlaşılıp en güzel şekilde yaşanması inanan, inanmayan herkes için son derece önemli ve gereklidir. Aksi halde hem bu türden kötü örneklerin çoğalmasının ve meşrulaşmasının önüne geçmek son derece zor olacak hem de birçok insan bu kötü örnekler sebebiyle dinden uzaklaşacaktır.    

KURAN VE BİLİM

TOPRAK VE SUDAN YARATILMA

İNSANI çamurdan oluşan bir özden yarattık.” (Müminun suresi 12)

O, yarattığı her şeyi güzel yaratmıştır. Ve insanın yaradılışına çamurdan başlamıştır.” (Secde suresi 7)

Sizi topraktan yaratması Onun delillerindendir.” (Rum suresi 20)

Kuran, insan yaratılırken kullanılan hammaddelerin toprak ve su olduğunu ortaya koymaktadır. Kuran, bazen bu hammaddeleri ayrı ayrı vurgulamakta, bazen de insanın çamurdan yaratıldığını söyleyip, toprak ve suyun bileşiminden yaratıldığını açıklamaktadır.

İnsanın topraktan yaratılması üzerine çok spekülasyon yapılmıştır. Biyoloji ve kimya gibi bilimlerin gelişmesiyle hem toprağın hem de insan vücudunun incelemesinin daha detaylı yapılması mümkün hale gelmiştir.

Bu incelemeler sonucunda insan vücudunun içerdiği maddeler ile toprağın içerdiği maddelerin tamamen aynı olduğu anlaşılmıştır. Bu maddeler; alüminyum, demir, kalsiyum, oksijen, silikon, sodyum, potasyum, magnezyum, hidrojen, klor, iyot, manganez, kurşun, fosfor, bakır, gümüş, karbon, çinko, kükürt ve azottur.

Amerika’daki bir kimya bürosunun yaptığı analize göre insan vücudunun % 65’i oksijen, % 18’i karbon, % 10’u hidrojen, % 3’ü azot, % 1.5’i kalsiyum, % 1’i fosfor, geri kalanı da diğer elementlerdir. Allah’ın muhteşem sanatı sayesinde tüm bu cansız ve şuursuz atomlar belli bir şekilde birleşerek insanı meydana getirmektedir. İşin daha da ilginç tarafı söz konusu maddelerin hammadde olarak son derece düşük bir değere sahip olmasıdır. Oranları verilen temel maddelerin New York Borsası’ndaki yaklaşık değeri 5 dolar civarındadır. Bazen kendimizi bir şey sanarak hem Allah’a hem de etrafımıza karşı kibirleniriz. Oysa “ben” dediğimiz şeyin bedensel boyutunu meydana getiren elementlerin maddi değeri 5 doları geçmemektedir. Allah maddi anlamda değersiz olan malzemelerden insan mucizesini var etmektedir. Bu mucizenin hikmeti malzemede değil malzemeyi yaratan ve en güzel surette şekillendiren Allah’tadır.

KURAN VE DUA

Rabbimiz! Bize göz aydınlığı olacak eşler ve nesiller ver ve bizi sorumluluk bilincine sahip duyarlı kulların için öncü ve örnek eyle! (Furkan suresi 74)



SON 24 SAATTE YAŞANANLAR

 

 

Yazının devamı...

Anlaşılmaz olan Kuran değil, bunu iddia edendir

Allah tarafından insanlığa indirilmiş vahyin muhatabı bütün insanlar olmasına rağmen bu vahyin mesajlarının insanlar tarafından anlaşılmaz olduğunu düşünmek akla aykırıdır. Bazı kişiler “Biz Kuran’ı anlayamayız. Kuran anlaşılmaz” şeklinde cümleler ile gerçeğe uygun olmayan sözler sarf ederler. Bu türden bir iddia bir anlamda “Allah bu kitabı göndermiş ama ne anlatmak istediğini yeterince anlatamamış” demektir. Böyle bir şeyin Allah için söz konusu edilemeyeceği bilinmelidir.

Rabbimiz Kuran’ın indiriliş sebebini ayetlerinde şu şekilde bildirmektedir: “Biz bu Kuran’ı sana güçlük çekesin diye indirmedik. Ancak (Allah’ın) sevgisini yitirmekten korkanlara/derin bir saygı duyanlara bir öğüt/hatırlatıcı (olarak indirdik).
(Taha suresi 2-3)

Anlaşılmayan bir şeyin öğüt ve hatırlatıcı olması beklenemez elbette. Yine ayetler Kuran’ın insanlar öğüt ve ibret alsınlar diye kolay anlaşılır bir mesaj olarak gönderildiğini bildirmektedir: “Yemin olsun ki, biz Kuran’ı öğüt ve ibret için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mudur?” (Kamer suresi 17)

Rabbimiz mesajını hem öğüt ve ibret alınsın diye anlaşılır kılmış hem de ayetleri gerekli olan en ince ayrıntısına kadar bizzat açıklamıştır: “(Bu) Ayetleri muhkem kılınmış, sonra hüküm ve hikmet sahibi ve her şeyden haberdar olan (Allah) tarafından ‘birer birer (bölüm bölüm) açıklanmış’ (fussilet) bir kitaptır.
(Hud suresi 1)

DETAYLANDIRILMIŞ KİTAP: KURAN

Kuran’da “tafsil, mufassal, beyan, mübeyyin, beyyine, beyyinat” gibi açık, net ve ayrıntılı olmayı ifade eden sözcükleri içeren yüzden fazla ayet bulunmaktadır. Buna rağmen Kuran’ı hayatına taşımak konusunda gereken özeni göstermeyen kişiler ve Kuran’ın anlaşılamayacağını iddia eden çevreler, Kuran’ın anlaşılmaz bir kitap olduğunu iddia ederek ona ihanet ederler. Gerçekte anlaşılmaz olan Kuran değil, apaçık ve detaylı kılınmış bir kitabın anlaşılmaz olduğunu iddia etmektir.

İşte bunlar Kuran’ın ve açık seçik beyanda bulunan kitabın ayetleridir. İnananlar için bir kılavuz ve müjdedir.
(Neml suresi 1-2)

Görüldüğü gibi ayetler Kuran’ın apaçık olduğu ve açıklanmasının da detaylandırılmasının da bizzat Allah tarafından yapıldığı bildiriliyorken Allah’a ve Kuran’a iman etmiş biri bunun aksini iddia edebilir mi?

Ayetlerin ifadesi ile Allah’ın sözleri eksiksiz bir şekilde tamamlanmıştır: “Rabbinin sözü hem doğruluk hem adalet bakımından tamamlanmıştır. Onun sözlerini değiştirecek hiçbir kuvvet yoktur.
(Enam suresi 115)

HERKES TARAFINDAN ANLAŞILMASI GEREK

Kuran’da hiçbir şey eksik olmadığı gibi var olan hiçbir şey de fazla ve gereksiz değildir: “Biz bu kitapta herhangi bir şeyi ne eksik bıraktık ne fazla yaptık. Onlar, sonunda Rableri önünde toplanıp bir araya getirilirler.” (Enam suresi 38)

Yine Allah bize açık bir şekilde hesap günü sorumlu tutulacağımız şeyin sadece Kuran olduğunu bildiriyor: “Gerçek şu: Bu Kuran sana ve toplumuna elbette ki bir hatırlatıcı/bir öğüt/bir şeref kaynağıdır. Bundan sorumlu tutulacaksınız.
(Zuhruf suresi 44)

Hesap günü kitaptan sorumlu olabilmemiz için bu kitabın herkes tarafından anlaşılabilir olması gerekmektedir ve bu kitabın ortaya koyduğu hakikatler insan aklı ve yaradılışına uygun bir şekilde uygulanabilir olmalıdır.

KURAN VE BİLİM

BİYOLOJİK ORKESTRA

- HEM maddi hem de manevi boyutu ile başlı başına bir mucizedir insan. Evren’in gizemlerinin keşfedilmesinde olduğu gibi insanın da gizemleri keşfedildikçe Allah’ın üstün sanatının izleri görülür insanda. Beynin işleyişi, hücrelerin kompleksliği, DNA, RNA, damar sistemi, kalbin ve ciğerlerin fonksiyonları, kas ve iskelet yapısı ile sindirim ve boşaltım sistemlerinin muhteşem uyumu insanı kendi varlığına hayran bırakır. Tek başlarına hiçbir şey ifade etmeyen bunca organ ve biyolojik mekanizmanın bir arada mükemmel bir orkestra gibi birbiri ile uyumlu işleyişi ve hem kendi benliğini hem de Evren’i anlayabilecek bir zihne sahip olması ile insan, tam anlamıyla bir mucizedir.

Kuran ayetleri, insanın bir su damlasıyken anne karnında geçirmiş olduğu aşamalara son derece ayrıntılı ve inceliklerle dolu vurgular yaparak dikkat çeker.

Kuran’ın vahyedildiği dönemde hem insanlar hem de diğer canlılar hakkındaki bilginin oldukça sınırlı olduğu gerçeği dikkate alındığında insanın maddi ve manevi boyutu ile varoluş sürecini bu gerçekler bilimsel olarak keşfedilmeden çok önce haber vermesi, Kuran’ın insan sözü olamayacak kadar eşsiz bir kitap olduğunun önemli göstergelerinden biridir.

KURAN VE DUA

Rabbimiz! İnandık; bizi affet, bize merhamet et, sen şefkat gösterenlerin en hayırlısısın (Müminun suresi 109)

Yazının devamı...

Allah’a hak ettiği değeri verelim

Biz nankörlük ederek hak ettiği değeri vermesek de Allah’a, o hak etmediğimiz kadar bize değer vermiştir. Bunun sebebi bellidir. Biz nefsimize zulmederek yüz çevirsek de Allah’tan, O yine de rahmet ve sevgisi ile bize fırsat vermiştir. Çünkü biz, dünyalık sevgi ve tutkulara karşı zengin ama Allah’a olan sevgi ve muhabbetimizde fakirken, o bize olan sevgi ve rahmetinde zengin ve cömerttir. Hak etmediğimiz bir durum ve davranış ile karşılaştığımızda ve üstelik sevdiğimiz insanlar bize bunu yaptığında derin bir sarsıntı duyuyor ve haliyle bunu hak edecek bir şey yapmadığımızı düşünüyoruz.

Peki, nasıl oluyor da kendimize hak etmediğimiz şekilde davranılmasını istemiyorken Allah’a hak etmediği bir şekilde davranabiliyor ve onunla aramıza mesafe koyabiliyoruz? Nasıl oluyor da bize hiç ama hiç ihtiyacı olmayan ve dilediği anda bizi yok edebilecek olan Rabbimize gönül koyar ya da naz yapar gibi davranabiliyoruz?

GERÇEK YAKINLIK ALLAH İLE KURULANDIR

Bizim için çok değerli olan ve çok sevdiğimiz biri ile aramız açılsa günlerce kendimize gelemiyorken sevilmeyi en çok hak eden ve bizi herkesten çok seven Rabbimiz ile aramızı açıyor ve bundan dolayı hiç üzüntü duymuyoruz. İnsan çok sevdiği ve güvendiği insanların yakınında olmak ister. Zorluk ve sıkıntı anında onlardan destek alır. Esasen gerçek anlamda iman bilincine erişmiş kul için insanı tam olarak tatmin edecek yakınlık Allah ile kurulandır. Nasıl bir durumla karşı karşıya olursak olalım en fazla değeri Allah’a vermemiz ve yine en fazla ona yakın olmamız gerekir. Çünkü insan en fazla Allah’a yakın olduğu zaman güvende hisseder kendini. Allah bizi bu kadar seviyor ve bize yakın duruyorken nedir bizdeki bu soğukluk, uzaklık ve güvensizlik?

Şüphesiz Allah kendisine yakın olmak isteyen kullarına yakın olan ve onların yakarışlarına en güzel şekilde karşılık verendir: “Yalnız Allah’a kulluk edin, sizin ondan başka ilahınız yoktur. O sizi yerden (topraktan) yarattı ve onda ömür geçirenler kıldı. Öyleyse günahlarınız sebebiyle ondan bağışlanma dileyin ve sonra da tövbe ve pişmanlık ile ona yönelin. Şüphesiz benim Rabbim, (kendisine yönelen herkese) yakınlık gösterendir, (dualara) en güzel şekilde karşılık verendir.” (Hud suresi 61)

BUNLARI BİLİYOR MUYUZ?

KURAN ÜZERİNE YEMİN EDİLEBİLİR Mİ?

“KURAN üzerine yemin ederim” ya da “Ekmek Kuran çarpsın” şeklindeki yemin türleri ve Kuran’a el basmak şeklindeki uygulamalar halk arasında oldukça yaygındır. İlk bakışta insanların Kuran’a verdikleri kutsallık ve önemin bir neticesi olarak bu türden yeminlerin edildiği düşünülebilir. Ancak Kuran’ın yemin ya da başka bir şey için araç haline getirilmesi hele ki bir kandırmaca söz konusu ise buna alet edilmesi kabul edilemez. Bir kişi yalanı tabiat haline getirmişse şayet Kuran’a el basması onu bu yalandan alıkoymaz. Sadece Kuran’ı yalanına alet etmiş olur. Gerçek anlamda iman etmiş ve imanının gereklerini olabilecek en güzel şekilde yerine getirmeye azmetmiş bir kişinin ağzından çıkacak her söz yemin niteliğinde güvenilir söz olmalıdır. Durum böyle olunca Allah’ın, Kuran’ın ya da dinin üzerine yemin etmek gibi bir ilave dayanağa gerek kalmamaktadır. Kuran’ı yeminlerimize araç değil hayatımıza amaç haline getirmemiz gerekir.  

 

 

Yazının devamı...